18. bölüm / 31
KAN YAZGISI (BERDEL)18.Bölüm-Yarım Kalan Hayatlar
Bölümler 31Şu an: 18.Bölüm-Yarım Kalan Hayatlar
- 1 KAN YAZGISI489 kelime
- 2 2.Bölüm- Berdel725 kelime
- 3 3.Bölüm-Dini Nikah2.588 kelime
- 4 4.Bölüm-Kına Gecesi1.148 kelime
- 5 5.Bölüm-Düğün821 kelime
- 6 6.BÖLÜM-DÜĞÜN1.823 kelime
- 7 7.Bölüm-Düğün Gecesi1.376 kelime
- 8 8.Bölüm-Görünmeyen Yara907 kelime
- 9 9.Bölüm-Gölgedeki Sancılar1.797 kelime
- 10 10.Bölüm-Gizlenen Duygular1.582 kelime
- 11 11.Bölüm-Gizli Kurtuluş1.078 kelime
- 12 12.Bölüm-Kilitli Kapılar Ardında1.376 kelime
- 13 13.Bölüm-Yitik Sevda1.900 kelime
- 14 14.Bölüm-İhanetin Öfkesi2.243 kelime
- 15 15.Bölüm-Gölgedeki Gerçek1.897 kelime
- 16 16.Bölüm-Kayıp Zamanların Gölgesinde1.759 kelime
- 17 17.Bölüm-Kavuşma1.682 kelime
- 18 18.Bölüm-Yarım Kalan Hayatlar2.210 kelime · Okuduğun bölüm
- 19 19.Bölüm-Matem Rüzgarı2.665 kelime
- 20 20.Bölüm-Kapanmayan Yaralar3.295 kelime
- 21 21.Bölüm-Yaralı Kalpten Umuda3.138 kelime
- 22 22.Bölüm-Kırık Dallar-Yeni Filizler3.572 kelime
- 23 23.Bölüm-Kalbin Haritası4.515 kelime
- 24 24.Bölüm-Filizlenen Tohumlar3.485 kelime
- 25 25.Bölüm-Sezon Finali3.340 kelime
- 26 26.Bölüm-Berdelin Son Nefesi3.445 kelime
- 27 DUYURU90 kelime
- 28 27.BÖLÜM-SUSKUNLUĞUN BEDELİ3.453 kelime
- 29 28.BÖLÜM-SESSİZLİĞE DÜŞEN SEVDA3.433 kelime
- 30 29.BÖLÜM-KALBİN YANKISI3.258 kelime
- 31 30.BÖLÜM-KISKANÇLIĞIN GÖLGESİNDE3.904 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
İnstagram hesabım: rozamsii
Tiktok hesabım:rozamsii
Rica etsem hesabımı takip ederek bana destek olur musunuz lütfen🤍
Değerli arkadaşlar kitaba başlamadan önce üstteki videodaki şarkıyla beraber okumanızı tavsiye ederim.
HEPİNİZE İYİ,KEYİFLİ OKUMALAR☺️
Mardin topraklarında göğü adeta yıkıp geçen bir silah sesi duyuldu..
Pat!
Silah sesi taş köprünün kemiklerinde yankılandı. Her şey o tek anın içine sıkıştı. Dünya bir saniyeliğine sustu. Kuşlar havalandı, rüzgâr yönünü unuttu. Ben ise orada, taşların üstünde çakılı kaldım. Nefesim içimde kırıldı.
"Köprünün ortasında zaman dondu. Ayaklarımın altındaki taş zemin sarsılmadı belki ama içimdeki dünya yerle bir oldu. O silah sesi... hâlâ kulaklarımda yankılanıyor, hâlâ kalbimin tam ortasından geçiyor gibi.
Abim gözlerimin önünde yere yığıldı. Gözlerinde şaşkınlık vardı önce, sonra... bir boşluk. Dudaklarında yarım kalmış bir cümle asılı kaldı; bana doğru uzanamayan eli, havada dondu.
Bir adım bile atamadım. İçimdeki zaman benden daha önce yıkıldı. Koşmak istedim, bağırmak, tutmak istedim onu... ama sesim boğazıma saplandı..
'Ben seni hep tutarım, unutma,' demişti birkaç sene önce. Taş köprünün üzerinde yürürken, bana yine o güven dolu bakışla bakmıştı. Nehrin üzerinden geçen hafif rüzgârda saçlarım savrulurken, gülümsemişti. O gülüş... hâlâ içimde bir yerlerde çırpınıyor.
Ama şimdi, yerde yatan o... benim canım. Abim. Her şeyim.
Bir çığlık koptu içimden, göğsümü yırtarak çıktı:
"ABİ!"
O sesle taşlar titredi mi, bilmiyorum. Ama ben titredim. Tüm benliğimle. O çığlık köprüden aşağı nehre düştü, sulara karıştı. O nehir bir zamanlar yıldızları taşıyordu bize... şimdi abimin kanını alıp götürüyor.
Ben orada, o taş köprünün üstünde, sadece abimi değil, kendimi de kaybettim.
Bir hayat bitti.
Benimkisi, yarım kaldı.
Bir adım bile atamamıştım. Abimin kanı taşların arasında yayılırken, nefesim boğazıma düğümlenmişti. Gözlerim sadece ona kilitlenmişti. O anda hiçbir şey duymadım. Hiçbir şey...
Ama Yusuf duymuştu.
Berzan'ı vurduğunu fark ettiği an, elindeki silahı sanki kendi elleri değilmiş gibi düşürdü. Gözleri donuktu. Şaşkınlık mıydı, korku mu, yoksa pişmanlık mı bilmiyorum. Ama bedenini ilk hareket ettiren o oldu. Geriye bir adım attı, sonra bir adım daha... sonra kaçmaya başladı.
Baran'ın gözleri ateş kesti. Dişleri kenetlendi. Belindeki silahı bir hamlede çekti ve Yusuf'un ardından tek bir kurşun gönderdi.
Pat!
Kurşun Yusuf'un sırtına saplandı. Yusuf sendeledi. İki adım daha attı, ama vücudu onu taşıyamadı. Dengesizce ileri yuvarlandı, sonra bir anda... köprünün kenarından aşağı düştü.
Nehrin suları o an daha gür, daha vahşi aktı. Yusuf'un bedeni suya çarptı, bir çığlık bile atmadan girdaba karıştı. Akan kan, akan suyla buluştu. Yusuf, gözden kayboldu.
Ben... sadece izledim. Ya da izleyemedim. Gözlerim karardı. Kalbim bir kez daha durdu sanki. Ayaklarım beni taşımadı. İçimdeki her şey bir anda karanlığa gömüldü.
Bayılıyordum.
Tam düşecekken bir çift kol beni yakaladı. Baran'dı.
"Dayan Heja! Hadi... dayan!"
Beni kucağına aldı. Aynı anda Berzan'ın başına çöken adamlardan biri, "Baran Ağam! Kanı durmuyor!" diye haykırdı.
Baran gözlerini kısarak emretti:
"Arabayı çalıştırın! Hemen hastaneye!"
Berzan'ın göğsü inip kalkıyor muydu, emin değildim. Ama gözleri hâlâ açıktı. Bir şey söylemeye çalışıyor gibiydi. Dudakları kıpırdadı, ama kelime çıkmadı.
Araç sarsılarak ilerledi. İçeride Heja'nın baygın bedeni, Baran'ın titreyen kollarında yatıyordu. Berzan, kan içinde sessizce öylece duruyordu.
Hastaneye vardıklarında Baran'ın adamları kapılardan içeri daldılar:
"Doktor! Doktor yok mu?! Sedye getirin, hemen! Yaralımız var!"
Panikle koşuşturan hemşireler iki sedye getirdi. Hemen Berzan'ı alıp ameliyata taşıdılar. Heja da sedyeye kondu. O anın kaosu, Baran'ın kalbinde yankılanan tek şeydi.
Berzan ameliyathaneye alındı. Zamanla yarış başlıyordu. Kan, ellerden yerlere damlıyordu. Heja'ya acil bölümde serum bağlandı. Nabzı zayıftı, ama düzenliydi.
Baran, kapının önünde durdu. Gözleri, bir savaşçının sabrıyla kıpırtısızdı. Ama içinde fırtınalar kopuyordu.
Az sonra haber geldi. Şadoğlu Aşireti hastaneye ulaştı. Koridor bir anda doldu. Siyahlar giymiş adamlar, endişeli kadınlar, ağlayan çocuklar...
Berzan'ın eşi yere çökmüştü. Saçını yoluyor, "Ne olur Allah'ım, ne olur gitmesin!" diye ağlıyordu. Annesi ise kolunu tutanlara rağmen güçlükle ayakta duruyordu.
"Yavrum! Daha bir yudum kahvesini içememiştik bu sabah!"
Ameliyathanenin kapısında acı, dua, bekleyiş... hepsi bir arada duruyordu.
Zaman ilerledi. Heja gözlerini ağır ağır açtı. Tavan bulanıktı, başı zonkluyordu.
"Baran?" diye fısıldadı.
Baran hemen yaklaştı.
"Ben buradayım."
Heja gözlerini kıstı.
"Ne oldu bana?"
"Bayıldın."
O an her şey zihnine hücum etti. Silah sesi... Yusuf... abisi... kan...
Birden doğruldu. Serum hortumu sarsıldı.
"Abim! Abim nerde? Baran! Lütfen... yalvarırım, yaşıyor de... LÜTFEN!"
Baran elini onun omzuna koydu, sesi titriyordu:
"Ameliyata alındı Heja. Elimizden gelen yapılıyor."
Heja ayağa kalktı, dengesizce koşmaya başladı. Gözleri yaşla doluydu.
"ABİM!"
Baran peşinden koştu. Hastane koridorunda yankılanan ayak sesleri, acının ritmi olmuştu artık.
Heja'nın ayakları titreyerek ilerledi. Koridorun sonundaki o yeşil kapıya yaklaştığında, kalabalık bir grup dikkatini çekti. Ailesi... annesi, yengesi, amcaları... hepsi oradaydı. Gözyaşları içinde, sessiz dualarla bekliyorlardı.
Heja birden hızlandı. Gözyaşlarını silemeden annesine doğru koştu. Kadıncağız güç bela ayağa kalktı, kollarını açtı.
"Hejam... yavrum... iyi misin? Sana bir şey yaptı mı o pislik ha? Canını yaktı mı söyle bana!" dedi, sesi çatallıydı, dizleri titriyordu.
Heja, nefesiyle boğuşarak konuştu.
"Anne... Abim... abimin durumu nasıl? Lütfen... iyidir deyin, ne olur... Allah rızası için yalan da olsa deyin ki yaşayacak!"
Annesi, yere çökerken ağlıyordu.
"Ameliyatta yavrum... doktorlar içeri aldı ama... benim oğluma nasıl kıydılar! Nasıl kıydılar o cana..."
O sırada bir köşede sessizce izleyen Zilan yerinden fırladı. Sinirle ağlayan gözleriyle Heja'ya doğru yürüdü, sonra onu omzundan sertçe çekip sarsmaya başladı.
"Hangi yüzle geldin buraya?! Söylesene! Hangi yüzle!"
Heja neye uğradığını şaşırmıştı.
"Benim kocam senin yüzünden bu halde! Sen Yusuf'la kaçmasaydın, sen peşinden gitmeseydin... Şimdi o bu halde olmayacaktı! O ameliyat masasında değil, evinde olacaktı!"
Zilan Heja'yı hırpalarken Baran ve Azad hemen araya girdi. Baran, Zilan'ın kollarını tutarak uzaklaştırdı. Leyla öne atıldı:
"Zilan! Ne yaptığını sanıyorsun?! Heja mı vurdu onu?! Yusuf dediğin o pislik kaçırdı kızı! Heja'nın suçu ne?! Bırak şu kızı!"
Zilan ağlayarak geriledi ama bakışları hâlâ öfkeliydi. Baran, Heja'yı kenara alıp sedyenin yanındaki boş sandalyeye oturttu. Heja, yüzünü ellerine gömdü ve kontrolsüzce ağlamaya başladı. İçinde kırılan her şey gözlerinden aktı.
Koridor soğuk, sessiz ve zamansızdı. Sadece nefes sesleri ve arada yükselen hıçkırıklar vardı. Ameliyathane kapısı hâlâ kapalıydı... herkes gözünü oraya dikmişti.
Bir süre sonra o kapı açıldı. Doktor çıktı, başı öne eğikti, ellerini önünde birleştirmişti.
Kalabalık hemen etrafını sardı.
Şiyar Ağa öne atıldı, sesi çatlamıştı:
"Doktor... hele diyesin oğlum nasıl? Kurbanın olayım, bir şey de!"
Doktor derin bir nefes aldı. Önce sessizce baktı. Ardından, kelimeler dilinden ağır ağır döküldü:
"Biz doktorlar olarak elimizden geleni yaptık. Tüm müdahalelere rağmen... maalesef... oğlunuz yaşam mücadelesini kaybetti. Başınız sağ olsun."
O an dünya bir anda sessizleşti... sonra yıkıldı.
Şiyar Ağa dizlerinin üzerine çöktü.
"OĞLUMMM!" diye bir çığlık koptu.
Kadınlardan feryatlar, çığlıklar yükseldi. Herkes birbirine sarılmış ağlıyordu. Hastane koridoru artık acının kendisiydi.
Heja donmuş gibi bakıyordu. Gözlerinden yaş akmıyordu artık, ağlayacak gücü kalmamıştı. Kalbi paramparça olmuştu.
Cenaze sabahıydı.
Berzan'ın yıkanmış bedeni, beyaz bir kefene sarılıp cenaze arabasına yerleştirildi. Tüm aşiret, tüm tanıdıklar... yüzlerce araba yola dizilmişti. Her ilden, her şehirden insanlar gelmişti.
Mezarlığa varıldığında, kadınlar geride durdu. Erkekler omuzlayarak tabutu taşıdı. Mezar hazırdı. Toprak sessiz, gökyüzü karaydı.
Heja ayakta duracak hâlde değildi. Mezarlığın girişinde dizlerinin üstüne çöktü. Ellerini toprağa bastı. Gözyaşları yanaklarından süzülürken, içinden Şakiro'nun söylemiş olduğu bir ağıt koptu:
"Le bira tu gula şexani bira
Biçuke biran i bira
Xuliye dı sewqan i bira
Welate xeribiye derde puç i be
Dermani bira
Heya dinya xweş ava be keder u meraqa
Me hemiyan i bira
Welate xerib u xeribistane tu ser bike
Çima derde puç i bederman i"
Kadınların ağıtları, gökyüzünü yırtacak kadar güçlüydü. Mezarlık taşla değil, gözyaşıyla dolmuştu sanki.
Her toprak atıldığında, Heja bir nefesini daha yitiriyordu.
Toprak son taşını aldı. Kürekler yavaşladı. Sessizlik, mezarlığın üzerine örttüğü örtüyü kalınlaştırdı. Son taziye duası da edilince, kalabalık usulca dağılmaya başladı. Gökyüzü hâlâ griydi, sanki o da toprağın acısına ortak oluyordu.
Heja, Zilan ve Kevser Hanım mezarın başında diz çöküp toprakla bütünleştiler. Heja, ellerini ıslak toprağa bastırmıştı, gözyaşları avuç içlerinden süzülüp mezara karışıyordu. Kevser Hanım oğlunun adını sayıklıyordu, sesi gittikçe çatallaşıyordu:
"Yavrum... cennet kokulum... sana doyamadan toprağa koydular. Daha adını doya doya söyleyemedim... senin adını şimdi taşlara mı kazıyacaklar?"
Zilan da Berzan'ın toprağına yaslanmış, elleriyle kefenin son anısını tutuyormuş gibi titriyordu. Gözyaşları bir nehir gibi akıyordu.
"Berzan'ım... bizi ayırdılar. Allah'tan dilerim ki, buna sebep olanların iki yakası bir araya gelmesin! Yüreğimle dua ediyorum! Sana bunu yapanlar... Allah'tan bulsunlar!"
Son gelenler de yavaş yavaş ayrıldı. Şiyar Ağa'ya, Azad Ağa'ya, Baran'a tek tek baş sağlığı dilendi. Mirşad Aşireti de sessizce vedalaşarak kalabalıktan ayrıldı. Mezarlıkta sadece aile kaldı. Ağır bir yalnızlık çöktü üzerlerine. Rüzgâr bile saygı gösterircesine sessiz esiyordu.
Baran ve Heja'nın kuzeni Berfin, hala mezarın başında diz çökmüş ağlayan Heja'ya yaklaştı. Baran bir dizini yere koyarak, yavaşça omzuna dokundu.
"Heja... kalk artık. Soğuk. Ne olur..." dedi kısık bir sesle.
Heja başını kaldırmadan cevap verdi:
"Ben kalmak istiyorum... abimin yanında kalmak istiyorum. Gitmeyeceğim. Bırakın beni, ne olur bırakın..."
Baran boğazındaki düğümü zorlayarak sustu. Kübra, gözyaşlarını silip Heja'nın elini tuttu. Sonunda, Heja istemese de güç bela kaldırdılar onu.
Kevser Hanım oğlunun mezarına sarılmış, taşlara ağıt yakıyordu:
"Yavrum... sana kıyan eller kırılsın! Seni koklamadan, gözlerine bakmadan doyamadım ben. Kokusuz sabahlar nasıl geçecek Berzanım..."
Azad, annesinin yanına gelip diz çökerek koluna girdi.
"Ana... yapma böyle... ona da yazık olur. Bizi böyle görmesin..."
Tam o an...
Uzakta bir motor sesi duyuldu.
Başta kimse önemsemedi. Ta ki, o siyah aracın yavaşça mezarlığa yaklaşmasına kadar. Araç, diğerlerinden farklıydı. Modern, şehre ait bir araçtı. Plakasındaki yabancılık, gözlere hemen çarptı.
Araba durdu. Kapı açıldı.
Ve Miran indi.
Yıllardır Amerika'daydı. Gidişi ani, dönüşü yarım kalmış hayallere benziyordu. Siyah takım elbisesinin içinde gömülmüş gibiydi. Yüzü solgun, gözleri kızarmıştı. Elinde hiçbir şey yoktu. Sadece elleri yumruk olmuş, içinde bastırdığı bir yangınla yürüyordu.
İlk onu annesi gördü.
Kevser Hanım, dizlerinin üstünde toprağı okşarken bir an başını kaldırdı. Karşıdan gelen o silueti görünce, kalbi yerinden fırlayacak gibi oldu. Gözlerine inanamadı.
"Mirannn... o Miran mı?!"
Heja başını çevirdi. Gözleri, toprakla karışmış yaşlarla doluydu. Önce bulanık gördü, sonra birden ayağa fırladı.
"Miran?!"
Zilan şaşkınlıkla geri çekildi. Azad ve Baran bir an duraksadı. Herkesin bakışları, mezarlığın girişine yöneldi.
Miran yürümeye devam etti. Adımları ağırdı ama kararlı.Herkes ona bakıyordu ama o, sadece mezara bakıyordu. Hiç kimseye değil. Sadece abisinin adının yazılı olduğu o mermer taşa.
Mezara yaklaştı. Dizi üzerine çöktü. Elleriyle toprağa dokundu. Gözleri doldu.
"Berzan..."
Sadece bir kelime. Ama içinde yılların pişmanlığı, gecikmiş özlemi, kırılmış gururu vardı.
Sonra başını kaldırdı. Gözleri annesini buldu.
Kevser Hanım artık dayanamıyordu. Ayağa kalktı, birkaç adım attı, sendeledi. Miran, o an annesine doğru yürüdü. Ve sonunda... annesine sarıldı.
Kevser Hanım, oğluna sarılırken birden bastırılmış tüm acılar patladı.
"Oğlummm..." dedi, sanki bu kelimeyle yılların hasretini, ölen evladının acısını bir anda kusuyordu.
"Abine kıydılar oğlum! Abine kıydılar! Canımdan can kopardılar! Gözümün nuru gitti... oğlumu vurdular, mezara koydular..."
Ağlamaktan konuşamıyordu. Yüreğinden gelen bir çığlık gibi döküldü her kelimesi. Miran, annesinin saçlarını okşarken kendisi de ağlıyordu.
"Anne... geç kaldım... ben yetişemedim. Özür dilerim..."
Kevser Hanım, oğlunun yüzünü elleriyle tuttu. Gözlerinin içine baktı. "Niye gelmedin?! Neden bırakıp gittin bizi? Kardeşin sana çok kıymet verirdi. Hep seninle gurur duyardı... şimdi onu toprağa koyduk..."
Tam o sırada Heja, mezarın başından çıkıp yavaş adımlarla onlara yaklaştı. Gözleri kıpkırmızıydı. Dizlerinin bağı çözülmüş gibiydi.
Miran'a yaklaştı. Ve ilk kelime ağzından döküldüğünde sesi çatladı:
"Abim seni hep bekledi..."
Miran, kardeşine baktı. Göz göze geldiler. Sonra, bir adım attı ve Heja'ya sarıldı. Sıkı sıkı. Sanki kaybettikleri kardeşin yerini birlikte tamamlamak ister gibi. Heja, abisinin omzunda ağlamaya başladı. Sessizce, boğularak.
"Abimizi kaybettik... Abi... abimiz yok artık."
Miran'ın gözlerinden yaşlar süzüldü. Gözlerini mezara çevirdi.
"Ben... çok geç geldim."
Toprağın üzerinde sadece ad yazıyordu: BERZAN ŞADOĞLU.
Doğum ve ölüm tarihi yan yanaydı. Hayat ve ölüm bu kadar yakın olamazdı. Bu kadar acımasız...
Azad ve Baran da yaklaşmıştı artık. Sessizce, başları öne eğik.
Kevser Hanım bir kez daha yere çöktü. Elleriyle toprağı kavradı. Ve feryat figan bir ağıt koptu dudaklarından:
"Oğlum... yüreğimin bir yarısını alıp gittin! Gözümün ışığıydın sen. Sana bunu reva görenler yansın! Allah'ım ben nasıl dayanacağım?!"
Ağıtın sesi taşlara çarpıp geri döndü. Mezarlığın içinde yankılandı. Rüzgâr o sesi alıp uzaklara taşıdı. Gökyüzü daha da karardı.
Miran, o gün orada, kardeşinin mezarında sadece bir kaybı değil; geçmişini, pişmanlıklarını, ömrünün yarım kalan yıllarını da gömdü.
Akşam, Şadoğlu Konağı taziye evine dönmüştü. Girişte dualar okunuyor, kadınlı erkekli herkes baş sağlığı diliyordu. Avluda yasin sesleri yankılanıyor, içeride helvalar dağıtılıyordu. Herkesin gözleri kıpkırmızı, yürekleri paramparçaydı.
Zilan, odasına kapanmıştı. Elinde Berzan'ın tişörtü vardı, buram buram onun kokusu sinmişti. Yatağın üzerinde hıçkırıklarla ağlıyordu.
"Berzan... sensiz ben nasıl nefes alacağım... nasıl yaşayacağım?"
Avluda kadınlar sıralanmış, Kur'an-ı Kerim okunuyordu. Sessizliğe karışan dualar gökyüzüne yükseliyordu.
Kevser Hanım, bir yanına Heja'yı, öte yanına gelini Leyla'yı almıştı. Sessizce oturuyorlardı. Gözlerinden yaşlar sessizce süzülüyordu.
Heja, başını annesinin omzuna dayamıştı. Baran, avlunun ilerisinden onları izliyordu. Heja'nın bu hali, onu her şeyden çok yaralıyordu. Sanki her gözyaşında kendi kalbinden bir parça kopuyordu.
Azad ise bir yandan gelen misafirlerle ilgileniyor, bir yandan kardeşinin yokluğunun yüküyle dimdik durmaya çalışıyordu. Gözyaşlarını içine akıtıyordu.
Gece ilerledikçe taziye evi yavaş yavaş sessizleşmeye başladı. Gelenler birer ikişer ayrıldı. En son Mirşad Aşireti, baş sağlığı dileyerek ayrıldı.Herkes bir köşede kendi sessizliğiyle baş başa kaldı.
O gece, ne yıldızlar parladı ne rüyalar geldi.
Ama bir şey değişmişti.
Bir yüzleşme başlamıştı.
Ve Miran, kardeşinin mezarına gömdüğü pişmanlıklarla artık bu topraklardaydı. Geri dönmüştü. Ama bu kez, kalmak için.
Baran, konağın avlusunda ayakta duruyordu. Heja yanına geldi, gözleri hâlâ nemliydi.
"Ben burada kalmak istiyorum... abimin kokusu bu evde, anısı bu duvarda..."
Baran sessizce başını salladı. Kevser Hanım ve Şiyar Ağa'nın yanına gitti, ellerini öptü.
"Başınız sağ olsun. Allah sabır versin."dedi.
Sonra Zilan'ın yanına gitti, omzuna hafifçe dokundu:
"Başın sağ olsun, bacım."dedi.
Zilan, cevap vermedi. Sadece ağladı.
Miran,Azad ve Leyla'nın yanına son bir kez uğradı. Göz göze geldiklerinde, kelimeler boğazda kaldı. Yalnızca acı konuştu.
Baran konağın avlusundan ayrılırken, geride bıraktığı kor yavaş yavaş geceyi sardı.
Şadoğlu konağında şimdi sadece acı vardı.
Ve kahredici bir sessizlik...
Bölüm etkileşimi
