20. bölüm / 31
KAN YAZGISI (BERDEL)20.Bölüm-Kapanmayan Yaralar
Bölümler 31Şu an: 20.Bölüm-Kapanmayan Yaralar
- 1 KAN YAZGISI489 kelime
- 2 2.Bölüm- Berdel725 kelime
- 3 3.Bölüm-Dini Nikah2.588 kelime
- 4 4.Bölüm-Kına Gecesi1.148 kelime
- 5 5.Bölüm-Düğün821 kelime
- 6 6.BÖLÜM-DÜĞÜN1.823 kelime
- 7 7.Bölüm-Düğün Gecesi1.376 kelime
- 8 8.Bölüm-Görünmeyen Yara907 kelime
- 9 9.Bölüm-Gölgedeki Sancılar1.797 kelime
- 10 10.Bölüm-Gizlenen Duygular1.582 kelime
- 11 11.Bölüm-Gizli Kurtuluş1.078 kelime
- 12 12.Bölüm-Kilitli Kapılar Ardında1.376 kelime
- 13 13.Bölüm-Yitik Sevda1.900 kelime
- 14 14.Bölüm-İhanetin Öfkesi2.243 kelime
- 15 15.Bölüm-Gölgedeki Gerçek1.897 kelime
- 16 16.Bölüm-Kayıp Zamanların Gölgesinde1.759 kelime
- 17 17.Bölüm-Kavuşma1.682 kelime
- 18 18.Bölüm-Yarım Kalan Hayatlar2.210 kelime
- 19 19.Bölüm-Matem Rüzgarı2.665 kelime
- 20 20.Bölüm-Kapanmayan Yaralar3.295 kelime · Okuduğun bölüm
- 21 21.Bölüm-Yaralı Kalpten Umuda3.138 kelime
- 22 22.Bölüm-Kırık Dallar-Yeni Filizler3.572 kelime
- 23 23.Bölüm-Kalbin Haritası4.515 kelime
- 24 24.Bölüm-Filizlenen Tohumlar3.485 kelime
- 25 25.Bölüm-Sezon Finali3.340 kelime
- 26 26.Bölüm-Berdelin Son Nefesi3.445 kelime
- 27 DUYURU90 kelime
- 28 27.BÖLÜM-SUSKUNLUĞUN BEDELİ3.453 kelime
- 29 28.BÖLÜM-SESSİZLİĞE DÜŞEN SEVDA3.433 kelime
- 30 29.BÖLÜM-KALBİN YANKISI3.258 kelime
- 31 30.BÖLÜM-KISKANÇLIĞIN GÖLGESİNDE3.904 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Güneş doğarken Mezopotamya ovasına,
Altın sarısı bir ışık dökülür Mardin'in yüzüne.
Her taş, her duvar, bin yılın sırrını fısıldar;
Ve zaman, burada başka türlü akar.
Yamaçta duran bir rüya gibidir bu şehir,
Sessiz ama derin, yorgun ama vakur.
Topraklarında peygamberler yürümüş,
Kervanlar geçmiş, hanlar susmuş,
Ama ses kalmış
Taşın yankısında dualar gibi…
Dar sokaklarında yankılanan ezan sesiyle,
Çan sesi birbirine karışır usulca.
Bir kadim uyumdur burada inanç,
Birbirine değmeden, birbirini incitmeden
Var olur camiyle kilise yan yana
Tıpkı yüzyıllardır olduğu gibi.
Mardin’in taş evleri konuşur aslında,
Konuşur da biz susarız hayranlıktan.
Her oymada bir elin izi vardır,
Bir ustanın duası, bir annenin bekleyişi,
Bir çocuğun gülüşü sinmiştir taşa.
Ve o taş…
Toprakla yoğrulmuş, güneşle mühürlenmiş,
Sıcak yazları, soğuk geceleri bilmiş,
Saklamış acıyı, sevinci, vuslatı ve ayrılığı
Hiçbirini unutmamış.
Baran'ın arabasının tekerlekleri, Şadoğlu Konağı’nın taşlı avlusuna sert bir frenle saplandı. Toz dumanı yükselirken motorun sesi bir an sustu ama Baran’ın içindeki öfke hâlâ uğulduyordu.
Arabanın kapısını hızla açtı, ağır adımlarla kapıyı çarparak indi. Sert bakışları konağın yüksek taş duvarlarına, demir parmaklıklarına, her köşesine keskin bir öfkeyle saplandı. Güneşin son kızıllığı avluyu turuncuya boyarken, Baran’ın gözleri yangın gibi parlıyordu.
Avlunun ortasında Leyla’yı gördü. Leyla, elinde bir tepsiyle avlunun köşesinde taziyeye gelenlere çay ikram ediyordu. Baran'ı görünce şaşkınlıkla donakaldı. Gözleri büyüdü, kalbindeki telaş yüzüne vurdu. Çünkü Baran’ın gelişindeki fırtına gözlerinden okunuyordu.
Baran dimdik ona doğru yürüdü. Sert adımları taş zeminde yankılanırken, her adımı bir öfke vuruşuydu.
Leyla, ağzından tek kelime çıkmadan Baran’ın gözlerine baktı.
Baran’ın sesi sert ve tok çıktı:
“Kevser Hanım nerede? Zilan nerede?”
Leyla bir an ne diyeceğini şaşırdı. Ama Baran’ın yüzündeki kararlılık, onu yalan söylemekten alıkoydu.
“Yukarıda… salonda oturuyorlar. Taziye kabul ediyorlar hâlâ,” dedi sesi titreyerek.
Baran, başını hafifçe eğdi. Gözleri gözlerinden kaçan Leyla’ya bir kez daha baktı ama tek kelime etmeden kafasını çevirip merdivenlere yöneldi. Sert adımlarla taş merdivenlere tırmanırken, konağın taş duvarları öfkesini içine çekiyordu sanki. Her basamakta daha da hiddetleniyordu.
Salona yaklaşırken içeriden fısıltılar geliyordu. Taziye için gelen birkaç kişi başsağlığı diliyor, Kevser Hanım ve Zilan başları önde, üzüntülü bir sükûnetle onları dinliyordu.
Ama o sükûnetin birazdan darmadağın olacağından habersizlerdi.
Baran, salonun kapısına geldiğinde derin bir nefes aldı. Son basamağa bastığında, göğsündeki öfke bir volkan gibi kabardı.
Eli kapının tokmağına uzandı.
Ve sonra…
Kapı aniden açıldı.
Baran, gözlerini salondakilere dikti.
Şadoğlu Konağı’nda fırtına kopmak üzereydi.
Salon kapısı büyük bir öfkeyle açıldığında içerideki herkes bir an yerinden irkildi. Kevser Hanım, Zilan ve taziye için gelen birkaç kişi, Baran’ın sert bakışlarıyla karşı karşıya kaldı. Salondaki hava bir anda ağırlaştı, zaman neredeyse durdu.
Baran, gözlerini Kevser Hanım ve Zilan’a kilitledi. Yüzü kaskatıydı, çenesini sıkarak öfkesini kontrol etmeye çalışıyordu ama gözlerindeki ateş durdurulamazdı.
Sesi, taş duvarlarda yankılandı:
“Siz ne cüretle benim karıma katil muamelesi yaparsınız? Onu nasıl böyle bir suçla itham edersiniz ha?”
Kevser Hanım, yerinden bir an afallayarak kalktı. Eli göğsüne gitti, nefesi kesilmiş gibiydi.
“Oğlum… biz…” diye başladı ama kelimeler ağzında dondu kaldı. Gözleri kaçamak, sesi boğuktu. Suçluluk, yavaş yavaş yüzüne yayılıyordu.
Baran, bir adım öne atıldı, sesi daha da sertleşti:
“Ben bugün son anda yetişmeseydim, kendini uçurumdan aşağı atacaktı! Böyle bir vebali nasıl kaldıracaktınız, ha?”
Salonda buz gibi bir sessizlik çöktü. Zilan’ın gözleri büyüdü, ağzı açık kaldı. Kevser Hanım bir adım geri çekildi, yutkundu.
“Ne…? Ne diyorsun sen Baran?” diye sordu Kevser Hanım, sesi fısıltıya dönüşmüştü.
“Ne olmuş Heja’ya?” diye sordu Kübra, oturduğu yerden kalkarak. Gözleri panik doluydu.
Baran yüzünü elleriyle sıvazladı, birkaç saniye gözlerini kapattı ama sonra toparlandı. Bitkinliği tüm bedenine yayılmıştı ama yine de dimdik duruyordu.
“Heja… yaşadıklarından ötürü paramparça… Ama toparlanması için elimden geleni yapacağım. Şu an burayı onun uğruna yakıp yıkmıyorsam, bu sizin acınıza olan hürmetimdendir.”
Sonra başını kaldırdı, gözlerini bir kez daha Kevser Hanım’a ve Zilan’a dikti:
“Bir daha karıma, kimsenin en ufak bir ithamda dahi bulunduğunu görürsem… olacaklara karışmam. Ne olursa olsun, sonuçlarına katlanırsınız.”
Sözlerini bitirir bitirmez salonun ağır havasını yararak dışarı yöneldi. Ayak sesleri taş zeminde yankılandı.
Tam kapıdan çıkarken karşısına Miran çıktı. Baran onunla göz göze geldi ama tek kelime etmeden yanından geçip gitti. Miran, onun yüzündeki kararlılığı ve acıyı gördüğünde kalbi sıkıştı.
Ardından hızla salona döndü. Gözleri Kevser Hanım’a kilitlendi, sesinde öfke vardı:
“Ana! Baran Ağa’nın söyledikleri doğru mu? Siz gerçekten bacıma böyle bir suçlamada mı bulundunuz?!”
Kevser Hanım bir şey diyemedi, sadece yere baktı.
“Siz ne yaptığınızın farkında mısınız? Ya bacım kendine bir şey yapsaydı, o zaman ne yapacaktınız? Kızcağızın ne suçu var? Suçlu biri varsa o da Yusuf’tu ve cezasını da canıyla, hem de en ağır şekliyle ödedi zaten!”
Zilan başını eğdi. Suçluluk, bakışlarından okunuyordu.
Miran gözlerini yumdu, derin bir nefes aldı. Öfkesini kontrol etmeye çalışıyordu ama yüreğinde büyük bir kırgınlık vardı. O, bacısını koruyamamıştı. Ve şimdi… içi içini yiyordu.
Baran konağın avlusuna girdiğinde hava geceye iyice teslim olmuştu. Her yer sessiz, yalnızca rüzgarın taş duvarlara çarpan uğultusu vardı. Arabasından indi, kapıyı gürültü çıkarmadan kapattı. Yavaş ve kararlı adımlarla taş merdivenleri çıktı. Elini ağır, koyu renkli kapının tokmağına uzattı, usulca bastırdı.
Kapı gıcırdamadan açıldığında odanın loş ışığı gözlerini karşıladı. İçerisi sessizdi… huzurlu ama aynı zamanda hüzün doluydu. Gözleri hemen yatağa yöneldi. Orada, battaniyenin altında, kıvrılmış halde yatan Heja vardı. Küçük bir çocuk gibi, savunmasız, yorgun ve yıpranmış görünüyordu.
Baran’ın yüreği bir kez daha sıkıştı. Derin bir nefes aldı, sessizce içeri süzüldü. Yavaşça bir sandalye çekti, yatağın yanına getirdi. Sessizce oturdu. Uzun uzun baktı ona… yüzündeki solgunluk, göz altlarındaki morluklar… her bir ayrıntı, yaşadığı acının iziydi.
Usulca eğildi, battaniyeyi hafifçe yukarı çekerek omzuna kadar örttü. Ardından başını biraz eğip parmak uçlarını Heja’nın siyah düz saçlarında gezdirdi. Saçlarının kokusu burnuna doldu; o an, her şeyi unuttu. Parmakları titreyerek alnının kenarına yaklaştı ve sevgiyle, kırılgan bir öpücük kondurdu.
Fısıltı kadar bir sesle mırıldandı:
“Seni bana kavuşturan Rabbime şükürler olsun.”
Sonra arkasına yaslanmadı, sandalyesine çakılı gibi dik oturdu. Gece boyunca gözünü kırpmadı. Bazen başını eğip derin düşüncelere daldı, bazen de sadece Heja’ya baktı, nefes alışverişini dinledi. Saatler geçti, zaman ağır aksak aktı. Baran tek bir kez bile yerinden kıpırdamadı.
Sabaha karşı, odada ani bir huzursuzluk hissedildi. Heja’nın yüzü birden gerildi. Alnı terle kaplandı. Dudakları kıpırdadı, sonra birden yükseldi sesi:
“Abi!.. Abi dikkat et… dur… n’olur!”
Sayıklamaları iç parçalayıcıydı. Gözleri hâlâ kapalıydı ama bedeninde bir titreme vardı. Baran hemen yerinden fırladı, baş ucuna eğildi.
“Heja… Heja, kendine gel…!” diye seslendi endişeyle. “Rüya bu, bak… buradasın… ben yanındayım!”
Heja birden irkilerek gözlerini açtı. Soluk soluğaydı, nefesi düzensizdi. Gözleri korkuyla doluydu. Aniden oturmaya çalıştı ama Baran nazikçe omzundan tutup onu yavaşça yerinde tuttu.
“İyi misin?” diye sordu, sesi kısık ama sevgi doluydu.
Heja, gözleri yaşlarla dolu, boğuk bir sesle mırıldandı:
“Abimi… gördüm. Vuruluyordu… elimden hiçbir şey gelmiyordu…”
Baran bir an durdu, o anı içine çekti. Sonra hiç tereddüt etmeden eğildi, Heja’yı kollarının arasına aldı. Sımsıkı sardı onu. Heja başını Baran’ın omzuna yasladı ve sakinleşmeye çalıştı.
Baran alnını onun saçlarına yasladı, gözlerini kapatıp fısıldadı:
“Tamam… geçti. Ben buradayım. Yanındayım. Korkma Heja, seni koruyacağım.”
Heja gözlerini kapattı, Baran’ın kucağında yavaş yavaş yeniden nefesini düzene soktu. İçinde hâlâ fırtınalar kopuyordu ama o an, Baran’ın sarılışıyla, dünyanın sessizleştiğini hissetti.
Baran bir kez daha, usulca:
“Dinlen güzelim… ben yanındayım.”
dedi ve onun başını omzuna yaslayarak, sabah ışıkları odaya yavaşça süzülene dek, sarılarak kalmaya devam etti.
Sabahın ilk ışıkları, odaya perde aralıklarından sızarak yavaşça içeri doldu. Güneş henüz tam yükselmemişti ama loş aydınlık, odanın duvarlarına yumuşak bir huzur yayıyordu. Kuş cıvıltıları uzaktan duyuluyordu. Heja, yavaşça gözlerini açtı. Göz kapakları ağırdı, uyandığında içinde hâlâ gecenin yükü vardı.
Bir an nerede olduğunu anlayamadı. Gözlerini tavana dikti, sonra başını hafifçe sağa çevirdiğinde kendini bir çift güçlü kolların arasında buldu. Baran, hâlâ uyuyordu. Onun göğsüne yaslanmıştı… sıcak, güvenli ve bir o kadar da utanç verici bir yakınlıktı bu.
Heja'nın yüzü bir anda kızardı. Kalbi hızlandı. Hemen yerinden doğruldu, kendini geri çekti. Üzerine örttüğü battaniyeyi sıkıca kavradı. Sessizce doğrulmaya çalışırken, Baran onun hareketlenmesiyle gözlerini açtı. Gözlerinde uyku buğusu vardı ama tebessümü eksik değildi.
“Günaydın,” dedi, sesi sabahın sükûneti gibi yumuşaktı.
Heja başını önüne eğdi. “Günaydın,” diye fısıldadı utangaçça.
Baran gözlerini ona dikti, bir an duraksadı sonra sordu:
“Daha iyi misin?”
Heja başını hafifçe sağa çevirdi, gözleri bir noktaya takıldı. Yüzündeki ifade hem donuk hem hüzünlüydü.
“Canından bir parça kaybetmiş bir kız nasılsa… öyleyim işte.”
Baran'ın içi cız etti. Dudaklarını sıktı ama hemen toparladı kendini. Gözlerinde kararlı bir sıcaklıkla ona baktı.
“Geçecek… elbet bu günler de geçecek. Ben hep senin yanındayım Heja, yalnız değilsin.”
Heja başını sallamadı. Sadece sustu.
Baran ayağa kalktı, perdeyi biraz daha aralayarak odanın aydınlanmasını sağladı. Ardından döndü, içten bir gülümsemeyle:
“Hadi kalk bakalım… giyin. Bugün azıcık da olsa nefes alalım. Hava güzel, seni biraz dışarı çıkarayım. Belki iyi gelir…”
Heja hemen başını iki yana salladı. Sesi yorgun ve netti:
“İstemiyorum… çıkmak da istemiyorum. Kimseyle konuşmak da… sadece odada kalmak istiyorum, yalnız. Lütfen Baran…”
Baran bir an durdu. O an Heja’nın içinde hâlâ fırtınalar koptuğunu, bu kabuğun henüz delinmemiş olduğunu anladı.Yanında olmak istiyordu ama onun sınırlarına da saygı göstermeliydi.
Başını hafifçe eğerek,
“Tamam,” dedi. “Çalışanlara da tembihlerim. Seni rahatsız etmeyecek kimse. Kendini nasıl rahat hissediyorsan, öyle davran.”
Baran bir süre daha durdu odada. Onu bırakmak istemiyordu, ama Heja gözlerini kaçırıyordu. Sessizce dolabına yöneldi, üzerini değiştirdi. Ardından yavaş adımlarla kapıya ilerledi. Çıkmadan önce bir kez daha döndü, gözleriyle onu yokladı.
“İhtiyacın olursa hemen gelirim,” deyip kapıyı sessizce kapatarak odadan çıktı.
Heja yalnız kaldığında derin bir nefes aldı. Odada yeniden sessizlik hâkim oldu. Yavaşça yatağa geri uzandı. Gözlerini tavana dikti, duvarda gölge gibi süzülen sabah ışığını izledi.
Aklında yine aynı yüz, aynı gülümseme…
Berzan.
Kalbinde bir sancı hissetti. Göz kapaklarını kapattı. O, artık bu dünyada değildi ama her nefesinde, her anısında yaşıyordu. İç sesiyle mırıldandı:
“Abim…”
O an odada zaman durdu. Heja sessizce gözyaşlarını yastığa bıraktı, zihninde abisinin sesi çınladı.Heja yatağında kıvrılmıştı. Sessizdi ama içinde yankılanan sesler vardı. Gözleri kapalıydı ama zihni uyanıktı. Her gözünü kapattığında aynı an, aynı acı görüntü geri dönüyordu.
Berzan’ın yüzü…
Gülümseyen hali…
Ve sonra o silah sesi…
Kan…
“Abim…” diye fısıldadı yeniden.
Gözünden bir damla yaş daha süzüldü. Onu çocukken omzuna alıp döndüren Berzan’ı hatırladı. Bisiklet sürmeyi öğrendiği günü… ilkokul karnesini sevinçle gösterdiği, sarılıp “aferin bacım” dediği sesi…
Her şey ne kadar uzak, ne kadar kayıp gibiydi artık.
Bir yük gibi oturmuştu yüreğine vicdan azabı.
“Keşke gitmeseydim abim… Keşke o gün çıkmasaydım yola…”
Odada bir hüzün çöreklenmişti. Sessizliği, geçmişin hayaletleri dolduruyordu.
Baran, konağın geniş avlusuna indiğinde çalışanları yanına çağırdı. Gözleri ciddiyetle doluydu.
“Heja Hanım bugün yalnız kalmak istiyor. Odasına kimse izinsiz yaklaşmayacak. Onun huzuru hepinizin önceliği.”
Herkes başıyla onayladı. Baran ise göz ucuyla yukarı kattaki pencereye baktı, içeride tek başına olan kadına…
Sonra yürüyüp çiftliğin iç taraflarına gitti. Elini cebine attı, bir telefon numarası çevirdi. Hattın ucundaki psikologla kısa ama net konuştu.
“Heja’nın bir uzmanla görüşmesini istiyorum ama zorlamayacağım. Hazır hissettiğinde. Önce yanında olmak, sonra doğru desteği sağlamak niyetim.”
Telefonu kapattıktan sonra dış avluya geçti, bağ alanlarını izledi. Kafasında tek bir düşünce vardı:
“Onu bu karanlıktan çıkaracağım.”
Konağa geri dönerken mutfağa uğradı. Hizmetçiye döndü:
“Heja Hanım’ın sevdiği hafif şeyler hazırlayın. Yanına bırakın ama odasına girip onu uyandırmayın. Uyanırsa kendi görsün. Biraz bal, ıhlamur, bir dilim sade kek… Gönlünü yormayacak ne varsa.”
Kadıncağız başını sallayıp işe koyulurken Baran yukarı çıkmadı bu kez. Koridordan geçerken kısa bir an odanın önünde durdu. Kapıya yaslanmadı. Yalnızca içinden bir dua fısıldadı:
“Allah’ım… kalbine ferahlık ver.”
Ve sonra uzaklaştı.
İlerleyen vakitlerde yavaşça gözlerini açtı Heja. Saçları dağılmış, yastığı gözyaşıyla ıslanmıştı. Gözleri cam kenarına çevrildi. Orada, tepsi içindeki ıhlamur ve kek gözüne çarptı. Sessizce kalktı, pencereye yaklaştı. Tepsiye dokundu.
Kimse onu zorlamamıştı. Yalnız kalmasına izin verilmişti.
Baran’ın onu dinlediğini… anlamaya çalıştığını fark etti. Gözleri bir an pencereden dışarı baktı. Gökyüzü griydi ama hâlâ hareket ediyordu bulutlar.
Zaman geçiyordu.
Her şey durmuş gibi hissettirse de dünya dönüyordu hâlâ.
Abisinin sesi yeniden yankılandı zihninde:
“Bacım, hayat ne olursa olsun devam eder. Yıkılmak kolay ama ayakta kalmak yiğitliktir.”
Dudakları titredi. Gözyaşı yeniden süzüldü.
Ama bu sefer içinde bir boşluk değil… zayıf da olsa bir umut vardı.
Baran merdivenlerden ağır adımlarla salona doğru ilerledi. Her basamakta zihninden Heja geçiyordu. Odanın kapısını araladığında içeridekilerin sohbeti bir anda kesildi.
Salonun içinde, geniş köşe koltukta babası Halit Ağa, yanında Saide Hanım oturuyordu. Karşıda Şahin ve Zeynep sessizce bekliyordu. Ortamda ağır bir hava vardı. Baran içeri girer girmez herkesin bakışları ona döndü. İlk konuşan Zeynep oldu:
“Heja nasıl?”
Ardından Şahin sordu:
“Biraz olsun kendine gelebildi mi?”
Halit Ağa da kaşlarını çatmış, sabırsız bir ifadeyle ekledi:
“İyi mi oğlum?”
Baran içeri geçip ayakta dikildi. Göz altları uykusuzluktan mora çalmıştı. İçinde hâlâ geçmeyen bir öfke ve derin bir yorgunluk vardı. Yutkundu.
“Toparlanmaya çalışıyor. Çok kırılmış… Çok yalnız hissetmiş kendini. Ama artık yalnız değil.” dedi kısa ve net bir ifadeyle.
Halit Ağa ellerini dizlerine dayayıp derin bir nefes aldı.
“Evladım… Bu kolay bir yara değil. Her iki taraf için de zor. Toparlanmak zaman alacak. Hem Heja için, hem Zilan için, hem de bu aileler için.”
Sesi yaşına ve gördüğü acılara yakışır bir bilgelikteydi.
Saide Hanım gözyaşlarını tutamayarak elini yüzüne götürdü. Titrek bir sesle konuştu:
“Ben en çok Zilan'a yanıyorum. Yavrum, kınalı kuzum… Daha yeni yeni bir yuvaya alışıyordu, hayat arkadaşını kaybetti. Gencecik yaşında dul kaldı. Şimdi bu acıyla nasıl başa çıkar, nasıl toparlanır bilemiyorum…”
Sonra gözlerini Halit Ağa’ya çevirdi, ama aslında herkes duyabilsin diye yüksek sesle devam etti:
“Ben bu akşam Kevser’le konuşacağım. Bir süreliğine Zilan bize gelsin.Her şeyden uzaklaşmak belki iyi gelir kıza.”
Zeynep başını hafifçe sallayarak onayladı:
“Bence de anne… Zilan ablamın burada olması hem ona biraz moral olur, hem de olan bitenden bir nebze uzaklaşır.”
Şahin de sessizce:
“İyi düşünmüşsünüz anne…” dedi.
Baran, onların bu konuşmalarını sessizce dinledi. Kendi içinde hâlâ fırtınalar koparken bu düşünceli planın Zilan için faydalı olamayacağını düşündü. Ne var ki, Zilan’ın Heja’ya söylediklerini de unutamıyordu. Ama şimdi Heja’nın önceliği, diğer her şeyin önündeydi.
Halit Ağa, Baran’a döndü:
“Sen nasılsın evlat?”
Baran kısa bir duraksamayla cevap verdi:
“Benim ne hissettiğim önemli değil baba… Şu an önemli olan Heja’nın nefes alması. O ayakta kaldığı sürece ben de dimdik dururum.”
Salonda sessizlik çöktü. Herkesin içinde ayrı bir burukluk, ayrı bir kayıp vardı.
Zilan, Şadoğlu Konağı'ndaki odasında yalnız başına oturuyordu.
Güneş perdenin arasından ince bir huzmeyle içeri süzülüyor, odanın duvarına yumuşak bir sarılık bırakıyordu. Elinde, eşinin yıllar önce ona hediye ettiği deri ciltli bir defteri tutuyordu. Sayfalarını yavaşça çeviriyor, her bir satırda anıların arasına gömülüyordu.
Gözleri bir fotoğrafa takıldı. Birlikte çektirdikleri ilk fotoğraftı bu. O gün hafif bir bahar esintisi vardı; saçları uçuşmuş, kahkahaları birbirine karışmıştı. Eşinin gözlerinde hep o güven dolu, sakin bakış olurdu. Ne zaman ona baksa, dünya susar, içi huzurla dolar, kendini güvende hissederdi. Şimdi o bakışlar yoktu. O eller yoktu. O ses…
Artık sadece hatıralarda yankılanıyordu.
Zilan usulca fısıldadı:
“Sen gideli içimde bir boşluk var. Konuşsam, sesimi duyan yok… Ağlasam, omzuna yaslanacak kimse yok… Güldüğümde gözüm seni arıyor, ağladığımda kalbim seni…”
Yastığa başını yasladı, gözyaşları sessizce yanaklarına süzüldü.
Zaman durmuş gibiydi. Evin kalabalığı, dışarıdaki gürültü ona çok uzaktı şimdi. Herkes başka şeyler için üzülürken, onun yasını hatırlayan kimse kalmamış gibiydi.
“Unutmadım… Unutamam da.” dedi kendi kendine.
Hatırladıkça içi eziliyordu. Eşinin kahkahası kulaklarında yankılandı. “Ben seni böyle kederli görmek istemem,” dediği bir anı geldi gözünün önüne.
Zilan gözlerini kapadı. Sanki sesi hâlâ odada dolaşıyordu.
“Keşke… Keşke biraz daha zamanımız olsaydı,” diye fısıldadı.
O an, kendini sanki uçsuz bucaksız bir boşluğun ortasında gibi hissetti. Her şey üzerine üzerine geliyordu. Berzan’ın ölümü, annesinin baskıları…
Ama en çok da kendisinin sessizce içinden eksilişi.
Günün erken saatleriydi. Güneş, konağın taş duvarlarına yavaşça vuruyor, havada hâlâ sabahın serinliği hissediliyordu.
Şadoğlu Konağı’nın büyük demir kapısının önünde bir araba durdu. Kapı nazikçe açıldı ve içinden zarif giyimli, vakur bir kadın indi: Zilan’ın annesi, Saide Hanım. Her zamanki gibi dik yürüyordu ama gözlerinde endişe vardı. Kızını görmeden içi rahat etmeyecekti.
Avluya adım attığında Kevser Hanım, Leyla ve Kübra onu karşıladı.
Kevser Hanım hemen yaklaşarak kibarca gülümsedi.
— “Saide Hanım, hoş geldiniz. Ne iyi ettiniz geldiniz.”
— “Hoş bulduk Kevser Hanım. Zilan nasıl? Sessizliğine dayanamadım, içim rahat etmedi. Bir göreyim istedim.”
Leyla da araya girdi:
— “Zilan sabah biraz dalgındı. Kendisini odasında dinlenmeye çekti.”
— “Müsaadenizle odasına geçeyim.” dedi Saide Hanım, yüzünde buruk bir tebessümle.
Konağın taş merdivenlerinden ağır ağır çıktı.
Kapıyı nazikçe tıklatıp içeri girdiğinde, Zilan pencere kenarında dizlerini kendine çekmiş halde oturuyordu. Annesini görünce gözleri hafifçe parladı ama ifadesi hemen yeniden durgunlaştı.
Saide Hanım yavaşça yanına geldi, ellerini tuttu.
— “Kızım… Gözümde büyüttüm hasretini. İçime doğdu, seninle konuşmam gerek dedim. İyi misin?”
Zilan, annesinin ellerini tutarken başını öne eğdi.
— “İyi değilim anne… Ne zaman gözlerimi kapatsam onu görüyorum. Onun gidişiyle içimde bir şey eksildi. Kimse fark etmiyor ama ben her gün içimden biraz daha gidiyorum.”
Saide Hanım, kızının yanına oturdu, saçlarını okşadı.
— “Ben fark ediyorum kızım. Senin sustuklarını bile hissediyorum. Annenim ben. Sevdiğin adamı kaybettin. Öyle kolay kolay iyileşmez bu acı.”
Zilan’ın gözleri doldu.
— “Bazen herkes devam ediyor gibi hissediyorum anne… Ben yerimde sayarken. Ben burda ağlarken başkaları hayatına devam ediyor. Ben hâlâ onun sesini duymak isterken, dünya çoktan unuttu sanki…”
Saide Hanım kızını sıkıca kucakladı.
— “Kimse unutmadı kızım. Ama herkesin acıya verdiği tepki farklı. Senin hissettiğin gerçek. Ama içine gömmeye çalışma. Ağla, anlat… Susma Zilan. İçinde büyümesin bu yas.”
Zilan başını annesinin omzuna yasladı.
— “Sana ihtiyacım vardı. Ama kimseyle konuşmak istemedim. Çünkü kimse onu senin kadar anlayamazdı. Sen onu severdin… Bana onun gibi bakardın.”
Saide Hanım gözyaşlarını tutamadı.
— “O da seni çok severdi. Sana bir ömür yetecek kadar sevgi bırakıp gitti. Ama sen hâlâ buradasın kızım. Nefes alıyorsan, bir sebebi vardır. Hayat senden vazgeçmedi.”
Zilan annesinin elini tuttu.
— “Yanımda kal. Ne olur bir süre burda ol. Sesin, kokun, varlığın… Beni biraz olsun iyileştirir belki.”
Saide Hanım başını salladı.
— “Sen iste, ben her daim senin yanında olurum.”
Zilan’ın odasında geçen o duygusal anlardan sonra Saide Hanım, kızının biraz uyumaya çalıştığını görünce sessizce dışarı çıktı. Ağır adımlarla salona indiğinde, Kevser Hanım çoktan onun için bir kahve hazırlatmıştı. İki kadın konağın geniş, taş duvarlarla çevrili oturma salonunda karşılıklı oturdular.
Bir süre sessizlik hâkim oldu. Kahve fincanlarının buğusu, odadaki buruk havaya karışıyordu. Sonunda Kevser Hanım konuştu:
— “Zilan çok güçlü bir kız… Ama yüreğindeki yangın gözlerinden okunuyor, Sadiye Hanım. Her anne, evladının gözündeki acıyı anlar.”
Saide Hanım başını yavaşça salladı, gözleri yaşla doluydu ama sabırla tutuyordu.
— “Ben onu çocukken de böyle bilirdim. Sessiz, içine atan… Ama severse yüreğinin en derininden sever. Berzan’a öyle tutundu… Allah şahidim olsun, kızım onunla gerçekten tamamlanmış gibiydi.”
Kevser Hanım içini çekti, ellerini kavradı fincanın etrafında.
— “Benim oğlum… Ah Berzan… Onun yokluğunu biz de her an hissediyoruz. Ama asıl yük, Zilan’ın omzunda. Bunu görüyorum. Hem eşini kaybetti hem de... bu konaktaki bazı sözler, bazı bakışlar onu daha da yaraladı.”
Saide Hanım, Kevser Hanım’a doğrudan baktı. Gözlerinde kırgın ama yumuşak bir ifade vardı.
— “Açık konuşacağım Kevser Hanım… O kız bu konağa gelin geldiğinde herkesin yüzünde başka bir ifade vardı. Zilan’ı ne tam olarak kabullenemediğinizi farkediyordum. Oysa siz de annesiniz… Bilirsiniz, bir annenin yüreği evladına yönelen en ufak bir imaya bile dayanamaz.”
Kevser Hanım bir an başını eğdi. Sessizce içini çekti.
— “Haklısın. Belki de bu süreçte biz anneler bile suskun kaldık. Kimi zaman yanlış zamanda sustuk, kimi zaman da yanlış şeyler söyledik. Ama ben kimsenin böyle bir acıyı yaşamasını istemezdim. Ne Heja için, ne Zilan için… Her birinin yüreğinde ayrı bir fırtına koptuğunu şimdi daha iyi anlıyorum.”
Saide Hanım gözyaşlarını geri çekmeye çalışarak, yumuşak bir ses tonuyla devam etti:
— “Kızım buralarda iyileşebilir mi bilmiyorum. Ama yanında kalmak istiyorum. Bazen bir annenin nefesi bile yaraları biraz hafifletir.”
Kevser Hanım gözlerine baktı, ciddi bir tonda:
— “İstediğiniz kadar burada kalın. Bu konak sadece Zilan’ın değil, sizin de evinizdir. Kızınız bizim emanetimiz. Bundan sonra tek bir imaya dahi tahammülüm yok. Baran da gerekeni söyledi. Bu saatten sonra da Zilan bizim ailemizin bir parçası ve kızımız olmaya devam edecektir.O bize Berzan'ımın bir emanetidir.”
İki kadının arasında kısa ama yoğun bir bakışma oldu. Geçmişteki kırgınlıkların sessizce yerini bir annenin diğerine duyduğu anlayışa bıraktığı bir an...
Saide Hanım hafifçe başını eğdi, minnetle:
— “İnşallah her şey daha iyi olur Kevser Hanım. Evlatlarımızın yüreği biraz olsun huzur bulur.”
Kevser Hanım başını salladı:
— “Dualarımız artık aynı yerden geçiyor Saide Hanım.”
Değerli arkadaşlar buraya kadar okuduysanız rica etsem oy verebilir misiniz ayrıca bölümle ilgili düşüncelerinizi yorumlarda benimle paylaşırsanız sevinirim 🌸
Bölüm etkileşimi
