24. bölüm / 31
KAN YAZGISI (BERDEL)24.Bölüm-Filizlenen Tohumlar
Bölümler 31Şu an: 24.Bölüm-Filizlenen Tohumlar
- 1 KAN YAZGISI489 kelime
- 2 2.Bölüm- Berdel725 kelime
- 3 3.Bölüm-Dini Nikah2.588 kelime
- 4 4.Bölüm-Kına Gecesi1.148 kelime
- 5 5.Bölüm-Düğün821 kelime
- 6 6.BÖLÜM-DÜĞÜN1.823 kelime
- 7 7.Bölüm-Düğün Gecesi1.376 kelime
- 8 8.Bölüm-Görünmeyen Yara907 kelime
- 9 9.Bölüm-Gölgedeki Sancılar1.797 kelime
- 10 10.Bölüm-Gizlenen Duygular1.582 kelime
- 11 11.Bölüm-Gizli Kurtuluş1.078 kelime
- 12 12.Bölüm-Kilitli Kapılar Ardında1.376 kelime
- 13 13.Bölüm-Yitik Sevda1.900 kelime
- 14 14.Bölüm-İhanetin Öfkesi2.243 kelime
- 15 15.Bölüm-Gölgedeki Gerçek1.897 kelime
- 16 16.Bölüm-Kayıp Zamanların Gölgesinde1.759 kelime
- 17 17.Bölüm-Kavuşma1.682 kelime
- 18 18.Bölüm-Yarım Kalan Hayatlar2.210 kelime
- 19 19.Bölüm-Matem Rüzgarı2.665 kelime
- 20 20.Bölüm-Kapanmayan Yaralar3.295 kelime
- 21 21.Bölüm-Yaralı Kalpten Umuda3.138 kelime
- 22 22.Bölüm-Kırık Dallar-Yeni Filizler3.572 kelime
- 23 23.Bölüm-Kalbin Haritası4.515 kelime
- 24 24.Bölüm-Filizlenen Tohumlar3.485 kelime · Okuduğun bölüm
- 25 25.Bölüm-Sezon Finali3.340 kelime
- 26 26.Bölüm-Berdelin Son Nefesi3.445 kelime
- 27 DUYURU90 kelime
- 28 27.BÖLÜM-SUSKUNLUĞUN BEDELİ3.453 kelime
- 29 28.BÖLÜM-SESSİZLİĞE DÜŞEN SEVDA3.433 kelime
- 30 29.BÖLÜM-KALBİN YANKISI3.258 kelime
- 31 30.BÖLÜM-KISKANÇLIĞIN GÖLGESİNDE3.904 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
ÖNCELİKLE HEPİNİZE MERHABA ARKADAŞLAR BİLİYORSUNUZ Kİ YAZMA SÜRECİ BİRAZ ZORLU VE EMEK İSTEYEN BİR SÜREÇ OLUYOR.KİTABIN DAHA FAZLA KİŞİYE ULAŞABİLMESİ İÇİN ARTIK SINIRLAMA GETİRMEK ZORUNDA KALDIM.ŞİMDİDEN HEPİNİZE KEYİFLİ OKUMALAR DİLERİM 🤍
Gün doğar, konak susar,
Rüzgâr esmez, dal kıpırdamaz...
Taş duvarlara sinmiş bir hüzünle
Bekler Mardin, gözleri nemli.
Biri eksik bu sabah,
Biri kalkmadı yatağından,
Biri dönmedi eşiğe basarak…
Kırk gündür çalar ezan,
Ama bir ses eksik her salâda.
Kırk gündür sofraya konur ekmek,
Ama bir lokma geçmez boğazdan…
Yar olmadı dağlar bana,
Yel olmadı selam getiren.
Adını andım, taş ağladı,
Ben sustum… sen duymadın.
Avluda yıkıldı gölgen,
Sedirin soğuk, kupkuru
Bir kadın var, gözlerinde yangın
Başörtüsüne sarar suskunluğunu…
Bir kardeş var, yumruk olmuş içi,
Bir baba, dua eder ama
Her harfi titrek, her kelimesi eksik…
Kara yazma, alnıma düşen,
Sensiz geceler uykusuz.
Ben seni taşlara anlattım,
Taşlar sustu… sen sustun.
Bir mezar başında diz çökenler
Toprağa sarılır,
Sanki sesini duyar gibi
"Berzan..." der,
Ama sadece rüzgâr cevap verir
Ve o da acılı…
Rüzgâr savurur yokluğunu,
Avlularda yankı olur adın.
Bu taş şehir öğrendi adını,
Ama ben… unutmam, unutamam yarın…
Ey Mardin, ey taşın dili
Sen söyle bu yangını,
Bir ağıt gibi dökül dudaklardan
Usulca, ezgili,
Çünkü bu yas,
Senin sessizliğine yakışır en çok.
Gün doğarken Şadoğlu Konağı'nın avlusunda büyük bir hazırlık vardı. Berzan Şadoğlu'nun ölümünün üzerinden tam kırk gün geçmişti. Şiyar Ağa, oğlu için konakta yemekler yaptırmış, çevre köylerden gelen yoksul ve tanıdıklara dağıtılmak üzere büyük kazanlar kaynatılmıştı. Kadınlar mutfakta hummalı bir şekilde yemek hazırlıyor, erkekler ise misafirleri karşılamaya başlamıştı.
Avlunun diğer tarafında büyükçe bir tente kurulmuş, altına sıra sıra sedirler yerleştirilmişti. Hocalar gelmişti; ellerinde Kur'an-ı Kerim'ler, ağır bir sessizlik eşliğinde okumalar başlamıştı. Herkesin yüzü asık, gözleri nemliydi. Bu yasın ağırlığı, taş duvarlara dahi sinmiş gibiydi.
Salonda, pencerenin hemen yanında yer minderi üzerine çökmüş olan Heja, siyah bir başörtüsünü başına örtmüş, sessizce Kur'an-ı Kerim okuyor, abisi Berzan için Yasin-i Şerif'i hıçkırıklarını içine göme göme okuyordu. Elinde sıkıca tuttuğu tespihi yavaşça çeviriyor, her kelimenin içine acısını katıyordu. Yüzü solgun, bakışları donuktu ama gözlerinden eksik olmayan yaşlar, yüreğindeki yangını sessizce dışa vuruyordu.
Salonun diğer ucunda, duvara yaslanmış bir sedirde oturan Zilan, elinde aynı şekilde Kur'an tutuyor, eşinin kırkı için elinden geleni yapıyordu. Fakat gözleri defalarca satırlardan uzaklaşıyor, zaman zaman yaşlar yanaklarına doğru süzülüyordu. Zilan, içi içini yerken ağlamamaya çalışıyor ama eşinin yokluğu karşısında sarsılıyordu.
Kevser Hanım ise ağır ağır salona girdi. Yüzünde derin çizgiler, gözlerinde tükenmişlik vardı. Yanına gelen Leyla, sessizce onun elini tuttu. İkisi de konuşmadı, sadece birbirlerinin acısını paylaştılar. Leyla'nın gözyaşları sessizce akıyor, Kevser Hanım'ın omzuna düşüyordu.
Bir süre sonra okunan dualar tamamlandı. Ardından kalabalık, yavaş yavaş Berzan'ın mezarına gitmek üzere konaktan ayrıldı.
Mezarlık sessizdi. Rüzgar, mezar taşları arasında usulca esiyor, ağaçların yaprakları arasından geçip yas havasına karışıyordu.
Berzan'ın yeni dikilmiş mezarının çevresi kalabalıktı ama kimse yüksek sesle konuşmuyordu. Herkes gözleriyle toprağa, yüreğiyle hatıralara saplanmıştı.
Zilan, eşinin mezarına yaklaşırken dizleri titredi. Mezarın başına geldiğinde dayanamadı, yere diz çöktü. Elini toprağa sürdü, sanki toprağın altındaki eşine dokunurmuş gibi... Sonra sessizce, içini dökmeden, ağıt yakmadan ama yüreğini paramparça eden gözyaşlarıyla toprağa sarıldı. Başını toprağın üzerine koydu. Dudakları kıpırdıyordu ama ne söylediğini kimse duymuyordu.
Bir iki adım ötesinde Heja, abisinin mezarının kenarına çöktü. Gözyaşları içinde yanakları ıslak, başını abisinin mezar taşına dayayıp içli içli ağlamaya başladı. Baran, ayakta, birkaç adım gerideydi. Heja'nın ağlamasını gördükçe yüreği sızlıyor, yutkunuyor, ama hiçbir şey söyleyemiyordu. Sadece ellerini yumruk yapmış, dişlerini sıkmıştı. Onun bu halini görmek, içini adeta parçalıyordu.Onun acısını elinden gelse alırdı.
Kevser Hanım da kocasının hemen yanına oturmuş, başını eğmişti. Ellerini mezarın ucuna dayamıştı. Gözyaşları yaşlı gözlerinden durmadan akıyor, bir yandan da titreyen dudaklarıyla dua okuyordu.
Leyla, sessizce Kevser Hanım'ın omzuna sarıldı. Herkesin gözyaşı kendine, acısı yüreğine aktı o an.
Biraz geride, ayakta duran Miran, mezar taşına uzun uzun baktı. Gözleri donuktu ama kalbinin derinliklerinde fırtınalar kopuyordu. Hiçbir şey söylemedi. Sadece dik durdu, ağlamadı ama yüreği yandı... Çok yandı.
Şiyar Ağa, dua etmek için ellerini kaldırmış, oğluna son kez baba duası eder gibi mırıldanıyordu. Yanında duran Azad, babasının omzuna elini koymuştu, bir şey demeden... Sessizlikle destek olmuştu.
Konvoy, mezarlıktan yavaş yavaş ayrılırken derin bir sessizlik hâkimdi araçların içine. Herkesin içinde farklı bir fırtına kopuyor, ama kimse o fırtınayı kelimelere dökemiyordu.
Zilan, Şiyar Ağa ile aynı araçtaydı. Yan koltukta oturuyordu ama gözleri camda takılı kalmıştı. Ellerini kucağında birleştirmişti. Kimi zaman parmaklarını birbirine bastırıyor, kimi zamansa gevşetiyordu. Aklı hâlâ mezar başındaydı. Berzan'ın toprağını okşayan parmaklarının nemi geçmemişti sanki.
Gözleri boşluğa dalmıştı. Arabada kimse konuşmuyordu. Şiyar Ağa da eşine bir göz atmış, ama hiçbir şey söylememişti. Zilan'ın sessizliği, belki de kelimelerden daha ağır bir çığlıktı.
İçinden geçirdikleri çırpınıyordu:
- "Berzan... sensiz geçen kırk gün... Gecelerce yastığa başımı koyamadım. Evin sessizliğinde senin ayak seslerini bekledim. Şimdi toprağın altındasın, ben hâlâ senin gözlerini arıyorum..."
Zilan, gözyaşlarını tutmaya çalışsa da yanağından bir damla süzüldü. Kimse fark etmedi. Zaten fark edilmesini de istemedi. Çünkü bu yalnızlık, onun en mahrem köşesiydi artık.
Baran, Heja ve Saide Hanım,Şahin ile birlikte dönerken arabada ağır bir sessizlik vardı. Heja, camdan dışarı bakıyor, dudağını hafifçe ısırıyordu. Elleri dizlerinde, başı biraz öne eğikti. Gözlerinde yorgun bir buğu, kalbinde taş gibi bir ağırlık vardı.
İç sesi fısıldıyordu:
- "Abim... kırk gün... kırk gündür hiçbir şey tam değil. Gülüşüm eksik, uykum bölük pörçük. İçimde senden kalan koca bir boşluk var. Herkes hayatına devam ediyor gibi ama ben hâlâ o günün sabahında kalakaldım..."
Yanında oturan Baran, Heja'nın bu halini fark etmiş ama hiçbir şey söylememişti. Sessizliği bölmekten çekiniyordu. Onu anlamaya çalışıyordu, ama her şeyin zamanı olduğunun da farkındaydı.
Baran, yavaşça elini koltuğun kenarına yasladı. Dokunmadı ama yakındı. Sanki 'buradayım' demek ister gibiydi. Heja, onun bu halini hissetti ama yine de bakışlarını kaçırdı. Acısını kimseyle paylaşmak istemiyordu o an. Çünkü o acı, onun abisine olan son bağlılığı gibiydi.
Miran ise arabasında, dik bir şekilde oturuyor ama gözlerini yoldan alamıyordu. Dışarıdan dimdik görünse de içi paramparçaydı. Aklı, Berzan'ın ona vasiyet gibi söylediklerinde, geride bıraktıklarında ve abisinin onu artık uzaktan bile gözetleyemeyecek olmasındaydı.
Kevser Hanım ile birlikte dönen Leyla ve Azad, annelerine destek olmaya çalışıyorlardı. Kevser Hanım cam kenarında sessizce ağlıyor, Leyla ise onun elini tutmuş, başını dizine yaslamıştı. Konuşmaktan çok dokunuşlarla anlatıyorlardı sevgilerini.
Azad, direksiyon başında sadece iç geçiriyor, kendi kendine mırıldanıyordu:
- "Berzan,canımın parçası kardeşim... keşke seninle biraz daha vakit geçirebilseydim. Seni kaybettikten sonra daha çok şey öğrendik senin kalbinden. Bu ev, bu aile artık eksik..."
Tüm arabalar, yollarına sanki başka bir zamanda dönüyormuş gibi ağır ağır ilerliyordu. Konaklara varıldığında herkes dağılsa da, o gün o kalplerde uzun bir gece devam edecekti.
Akşamın serinliği, gökyüzünü ağır ağır karartırken, Mirşad ailesinin aracı konağın büyük demir kapısından içeri sessizce girdi. Bahçede onları karşılayan birkaç çalışan başlarını öne eğip saygıyla beklediler. Kimsenin bir şey söylemesine gerek yoktu. O an, sessizlik zaten her şeyi anlatıyordu.
Baran, arabadan inerken ilk olarak Heja'ya baktı. Yorgundu. Gözlerinde belli belirsiz bir kızarıklık vardı. Sessizce indi, kimseye bir şey demedi. Ardından Saide Hanım ve Şahin de araçtan indiler. Herkesin adımları ağırdı.
Baran, Heja'nın yanında yürüyerek konağın taş basamaklarına doğru yöneldi.
Bahçe loş bir ışıkla aydınlatılmıştı. Konağın içine girince, çalışanlardan biri hüzünlü bir baş eğmeyle karşılayıp, "Başınız sağ olsun hanım ağam" dedi. Heja teşekkür edecek gibi oldu ama sesi çıkmadı. Sadece başını eğip ilerledi.
Salon bomboştu. Herkes kendi içine çekilmiş gibiydi. Saide Hanım, içeri girer girmez bir kanepeye oturup derin bir nefes aldı, sonra ellerini yüzünde gezdirip başını eğdi.
Heja, üst kata çıkmadan önce bir anlık durakladı. Gözleri salona son kez baktı, sonra yavaş adımlarla merdivenlere yöneldi. Baran ise arkasından baktı uzun uzun. Yardım etmek istedi ama bazen tek yapılabilecek şey, yanında durmaktı.
Diğer tarafta, Şadoğlu Ailesi de büyük, taşlı avlunun ağır kapısından içeri girerken, ev bir başka sessizdi. Yemeğe gelen akraba ve misafirler yavaş yavaş dağılmış, konakta sadece aile kalmıştı. Konaktaki hava, gün boyunca okunan duaların ardından daha da ağırlaşmıştı.
Zilan, başörtüsü omzuna düşmüş halde arabadan indi. Yüzü soluktu. Gözlerinde hâlâ taze bir hüzün vardı. Ayakta duruyordu ama sanki ruhu hâlâ Berzan'ın mezarındaydı. Şiyar Ağa, ona bir şey söylemek istedi ama sadece arkasında yürümeyi seçti. Bazen sessizlik, en büyük anlayıştı.
Kevser Hanım, yavaşça içeri girerken bastonuna biraz daha sert bastı. Omuzları düşük, gözleri yaşlıydı. Leyla, kayınvalidesinin yanında yürüyordu; destek olmak istercesine.
Avluda esen rüzgâr, boş sofranın örtüsünü hafifçe havalandırırken, Zilan içeri adım attı. Gözleri Berzan'ın oturduğu köşeye gitti. Orada artık kimse yoktu. Ve bir daha da olmayacaktı.
Zilan, avlunun köşesindeki taş banka doğru yürüdü. Sessizce oturdu. Omuzları yavaşça titriyordu. Herkes içeri girerken o hâlâ orada oturmaya devam etti. İçinde sadece bir boşluk vardı. Berzan'ın yokluğu, evin her köşesinde yankı yapıyordu.
Leyla, içeri girmeden bir an Zilan'a baktı. "Onu bu yalnızlıkla nasıl bırakacağız?" der gibiydi. Ama Zilan'ın yanında olmanın da bazen yetmediğini anlamıştı.
Gecenin ilerleyen saatlerinde Leyla, ağır adımlarla odasına doğru ilerledi. Yorgun ama uykusuzdu. Gönlü, gün boyunca kendini güçlü göstermeye çalışan Azad'ında kalmıştı. Kapıyı araladığında odada zayıf bir gece lambasının loş ışığı yanıyordu. Sessizliği bozmamak istercesine içeri adım attı. Gözleri hemen pencere kenarındaki koltuğa ilişti.
Azad, karanlığa karışmış bir siluet gibi koltukta oturuyordu. Başını hafifçe öne eğmiş, ellerini birleştirmiş, hareketsizce oturuyordu. Işık, yüzünün sadece bir kısmını aydınlatıyor ama o tek gölgede bile yorgunluğu, üzüntüsü ve içindeki kırgınlık net bir şekilde görülüyordu.
Leyla'nın içi parçalandı. Kocasını böyle sessiz, böyle yalnız görmek, yüreğine bıçak gibi saplandı. Işığı hafifçe açtı ama Azad başını bile kaldırmadı. Sessizce onun yanına yaklaştı. Dizlerinin üzerine çöktü, Azad'ın ellerini iki avcunun arasına aldı.
Yavaşça, yüreğinden süzülen bir sesle konuştu:
- "Ben buradayım, Azad... Yanındayım. Biliyorum... Ailene belli etmemeye çalışıyorsun. Güçlü duruyorsun, başta annen olmak üzere herkesin seni bir dağ gibi görmesini istiyorsun. Ama sen de insansın, senin de canın yanıyor... Acını içinde tutma. Kardeşini kaybettin, Azad. İçine atma... Ağla. Döksün yüreğin ne varsa. Çünkü acını bastırırsan, ruhun daha çok yara alır. Ben yanındayım... her halinle."
Azad, başını yavaşça kaldırdı. Gözlerinde yaşlar birikmişti ama akmamıştı. Göz göze geldiklerinde, tüm maskesi, tüm güçlü adam görünümü parçalandı. Gözleriyle teşekkür etti önce. Sonra birden, sessizce eşine sarıldı.
Kollarını Leyla'nın omuzlarına dolarken, başını onun boynuna yasladı. Sessiz, içe çekilen ama derinden gelen hıçkırıklarla ağlamaya başladı. Yıllardır taş gibi duran, ailesine dayanak olan o adam, o gece ilk defa gerçekten dağıldı. kardeşini daha bugün toprağa vermişçesine içten, boğularak, sessizce ağladı.
Leyla, kocasının kollarında ağladığını hissettikçe gözyaşlarını tutamadı. Onun sırtını okşarken, "Kıyamam sana... içindekileri bana bırak Azad'ım... seninle taşıyayım" diyerek kendisi de ağladı.
O gece, o odada; iki kalp sadece bir yas değil, aynı zamanda birbirine yaslanmayı da paylaştı.
O sırada gece derinleşmişti... Konağın içi sessizliğe gömülmüş, loş ışıklar yerini karanlığa bırakmıştı. Ay ışığı odaların perdesinden sızıyor, duvarlara solgun yansımalar bırakıyordu.
Heja, yatağında uzanmıştı. Üzerinde ince bir yorgan, başı yastığa gömülüydü. Gözlerini kapamıştı ama uyuyamıyordu. Düşünceler, abisi Berzan'ın yokluğu, mezar başındaki sahneler zihnini adeta kemiriyordu. Kalbi ağır, ruhu yorgundu. Geceler uzun, suskunluk keskinleşmişti.
Tam o sırada kapı hafifçe aralandı. Sessizliğe gölge gibi süzülen bir varlık... Baran.
Usulca içeri girdi. Elinde bir bardak su vardı. Kapıyı nazikçe kapattıktan sonra gözleri otomatik olarak Heja'ya yöneldi. Kadının yüzü diğer tarafa dönüktü ama omuzlarının kıpırtısından uyanık olduğu belliydi. Baran, onun uykuya dalamadığını sezdi ama bir şey söylemedi.
Ayak seslerini neredeyse yok edecek bir özenle, adımlarını hafifçe atarak pencere kenarındaki küçük sehpanın üzerine suyu bıraktı. Ardından gözleri odayı taradı; o her zamanki yer yatağı, yorganı düzgünce serilmiş haldeydi. Ceketini sessizce çıkarıp koltuğun arkasına bıraktı, gömleğinin üst düğmelerini çözerek nefes almaya çalıştı.
Heja gözlerini kapalı tutmaya devam etti. Ama Baran'ın gelişini, hareketlerini, odada nasıl usulca var olduğunu hissediyordu.Baran'ın ne kadar dikkatli, ne kadar sessiz olmaya çalıştığını fark ettikçe kalbi ürperiyordu.
Bu kadar incelik... bu kadar saygı... bu kadar sessizce eşlik.
Bir başka yüreğin varlığına, bu kadar yormadan dokunmak...
Böylesi bir şeydi işte Baran.
Baran yere serili yatağına geçti. Oturup birkaç saniye öylece durdu. Sonra yavaşça uzandı. Başını yastığa koyduğunda, gözleri tavana değildi bu kez. Yana dönüp Heja'ya baktı.Heja'nın yüzü ay ışığında silik çizgilerle aydınlanıyordu. Hüzünle dolu güzelliği, sessizliğin içinde yankılanıyordu sanki.
Baran hafif bir sesle:
- "İyi geceler Heja..." dedi.
Sesi sakin, içten ve yumuşaktı. Uykusuz gecelerden birine sığınma duası gibi.
Heja, gözlerini aralamadan ama dudaklarını kıpırdatarak cevap verdi:
- "İyi geceler..."
Sözleri kısa ama anlam yüklüydü. İçlerinde huzura aç bir pencere vardı artık.
Baran, gözlerini kapadı. O gece, yanında bir kadın vardı. Ama o kadının kalbine dokunabilmek için hala sabır gerekiyordu. O da sabırlıydı. Ve beklemeye hazırdı.
Heja da gözlerini tekrar kapattı. O gece ilk kez kalbi biraz hafifti. Acı bitmemişti, ama yanında biri olduğunu bilmek...
Yalnız olmadığını hissetmek...
En azından bu gece uyumasını sağlayacaktı.
Sabah, konağın taş duvarlarına yumuşak bir güneş ışığı vurdu. Kuş cıvıltıları avludan içeri süzülürken, içeride yavaş yavaş hayatın kıpırtısı duyulmaya başladı. Hafif serin sabah esintisi pencereden içeri doluyor, perdeyi nazikçe sallıyordu.
Heja, gözlerini araladığında odada hâlâ sakin bir sessizlik hâkimdi. Yorganı üzerine çekmiş, kısa bir anlığına tavana bakarak uyandığını sindirmeye çalıştı. Gözleri hafif şişti, gece zor geçmişti ama önceki gecelere nazaran içinde farklı bir huzur vardı. Sonra başını yana çevirdi...
Baran, yer yatağında hâlâ uyuyordu. Sol yana dönmüş, yüzü yastığa gömülmüş haldeydi. Saçları dağınık, nefesi sakin ve ritmik... Geceden kalma bir dinginlik taşıyordu üzeri. Heja kısa bir an başını yastıktan kaldırıp onu izledi. O adamın, dün gece sessizce kendini odada nasıl hissettirmeden var ettiğini düşündü. Bir şey dememişti ama Baran'ın o varlığı Heja'nın içindeki yalnızlığı bir nebze kırmıştı.
Tam o sırada Baran hafifçe kıpırdandı ve göz kapakları aralandı. Heja'nın gözleriyle karşılaştı. Birkaç saniye süren o bakışta sabahın ilk cümlesiz selamı vardı.
Baran gözlerini hafifçe ovuşturup gülümsedi:
- "Günaydın."
Heja da kısa bir tebessümle cevap verdi:
- "Günaydın."
Baran yer yatağını hafifçe düzeltti.
- "Ben bir elimi,yüzümü yıkayayım," dedi. "Sonra giyinip birlikte aşağı ineriz."
Heja başını salladı:
- "Tamam, dedi."
Baran banyoya yönelirken Heja da yavaşça yataktan kalktı. Elini yüzünü yıkamak, saçlarını toparlamak için küçük makyaj aynasına yöneldi. İçinde hâlâ hüzün vardı, ama bu sabah bir tık daha derli toplu hissediyordu. Belki sadece varlığıyla bile iyi gelen birinin etkisiydi bu. Belki sadece paylaşmanın... yasla değil, hayatla bir şeyi bölüşmenin verdiği teselli.
Baran banyodan çıktığında üzeri havluyla kuruluydu, temiz yüzü biraz daha canlanmış görünüyordu. Gözleri Heja'ya ilişti:
- "Hazırsan seni bekliyorum," dedi hafif bir tebessümle.
Heja da başıyla onayladı, eşarbını düzeltti:
- "Hadi gidelim."
Beraber odadan çıkıp taş merdivenlere yöneldiler. Merdivenlerden aşağıya doğru inerlerken konağın içinden mis gibi taze çay, sıcak bazlama ve kavrulmuş tereyağ kokuları geliyordu.
Baran ve Heja birlikte, sessizce aşağıya indiler. Aileyle birlikte kahvaltı yapacakları yeni bir güne başlamaya hazırdılar.
Baran, evden ayrıldıktan sonra şirket için yola koyulmuştu. Günlerden pazartesi olmasına rağmen, üstünde hâlâ kırkın etkisiyle çökmüş bir sessizlik vardı. O, sessizliği içine gömerek arabasını sürerken, Şahin ise ayrı bir arabada evden çıktıktan sonra yoldaki bir kafeye uğramaya karar vermişti. Her zamanki gibi işe başlamadan önce kahvesini alacaktı.
Berfin, kafenin cam kenarındaki bir masada tek başına oturuyordu. Önünde yarısı içilmiş bir latte, yanında telefonu... Kız arkadaşını bekliyordu. İncecik, düz kahverengi paltosu ve sade ama dikkat çekici bir duruşu vardı. Arada dışarı bakıyor, sonra telefonuna göz gezdiriyor, ardından tekrar kahvesinden bir yudum alıyordu.
Kafenin diğer köşesindeki bir masada oturan 25 yaşlarında, kendine fazla güvenli tavırları olan bir adam ise uzun süredir Berfin'e dikkatlice bakıyordu. Bakışları gittikçe sınırları aşmaya başladı. Sonra birden göz kırptı.
Berfin irkildi. Göz temasından kaçındı. Görmezden gelmeye çalıştı.
Adam yerinden kalktı. Elinde kahvesiyle onun masasına doğru yürüdü. Gülümseyerek:
- "Merhaba hanımefendi... müsaitseniz, biraz oturabilir miyim?"
Berfin yüzünü ciddileştirerek:
- "Hayır, teşekkür ederim. Bir arkadaşımı bekliyorum."
Adam:
- "Biraz sohbet etsek ne olur ki? Güzel bir hanımefendisiniz, tek başına bırakmak olmaz..."
Berfin gözlerini kaçırmadan, net bir şekilde:
- "İstemediğimi söyledim. Lütfen rahatsız etmeyin."
Tam o sırada kapıdan Şahin girdi. Spor ceketinin cebinde telefon, bakışları alışkanlıktan çevreyi taradı. Sipariş için kasaya yönelip sade bir kahve söyledi. Beklerken gözleri refleksle mekânı taradı. O anda gözü, Berfin'in bulunduğu köşeye takıldı.
Adam hâlâ oradaydı. Hatta Berfin'in masasına iyice yaklaşmıştı. Şahin gözlerini kısmaya başladı. Adımlarını yavaşça o yöne çevirdi.
Adam bu kez, Berfin'in dirseğine elini attı. Berfin gözlerini büyüterek:
- "Beyefendi, konuşmak istemediğimi söylüyorum! Bırakın kolumu! Neden hâlâ ısrar ediyorsunuz, anlayamıyorum!"
Şahin bir anda onların yanına geldi. Sesi kararlı, sert ama ölçülüydü:
-"Bir sorun mu var hanımefendi? Bu adam sizi rahatsız mı ediyor?"
Adam, Şahin'e ters ters baktı.
- "Hayırdır birader? Sana ne oluyor? Tanıyor musun bu kadını?"
Konuşmasına devam ederek:
- "Gelin hanımefendi, dışarıda konuşalım. Hadi kalkın."
Bir eliyle Berfin'in koluna uzanırken, Şahin adamın elini hızla tuttu, geri itti ve:
- "Hanımefendinin istemediğini duymadın mı? Çek ellerini!"
Adam Şahin'e saldırmak ister gibi davrandı ama Şahin ani bir hareketle onun yüzüne güçlü bir yumruk attı. Adam sendeledi. Şahin ikinci yumruğu da vurdu.Adam yere düşüp kıvranmaya başladı.
O sırada kafe sessizliğe büründü. Berfin bir adım geri çekildi ve Şahin'e sertçe:
- "Ne yapıyorsunuz siz?! Dağ ayısı mısınız? İnsan gibi uyarıp gönderecektim adamı! Ne bu şiddet merakı?!"
Şahin bir an soluklandı, sonra sinirle ona döndü:
- "HasbinAllah! Yardım ettik, kabahat oldu! Ben olmasaydım adam hâlâ kolunuzdan çekip götürmeye çalışıyordu! Teşekkür edeceğiniz yerde beni azarlıyorsunuz."
Berfin kollarını bağlayarak, öfkeyle:
- "Şiddet meraklılarına teşekkür etmem ben. Kimseye kahramanlık borcum yok."
Şahin dişlerini sıkarak bir an durdu. Sonra başını sallayıp, hayal kırıklığıyla:
- "İyi. Siz bilirsiniz."
Dedi ve kafeye sipariş ettiği kahveyi almadan kapıya yöneldi. Göz göze gelmemeye özen göstererek arabasına bindi, motoru çalıştırdı ve hızla kafeden uzaklaştı. Camdan dışarı bakarken yüzünde hayal kırıklığına karışmış öfke, biraz da kırgınlık vardı.
Yol boyunca Berfin'in tavrı aklında dönüp durdu. Kahvesiz ama düşüncelerle dolu bir sabah olmuştu onun için.
Şahin, arabasını şirketin otoparkına hızlıca çekti. Arabadan inerken kapıyı biraz sert kapattı, yüzü asık, kaşları çatık... Sabahın ilk saatinde yaşadığı o kafe olayı hâlâ aklında dönüp duruyordu. Üzerine bir de Berfin'in o tavrı... Kalbinin bir köşesinde bir şeyin yerinden oynadığını hissediyordu ama bunu bastırmak ister gibi hızlı adımlarla şirket binasına girdi.
Resepsiyon görevlisi selam verdi, Şahin hafif başını eğip selamı aldı ama durmadı. Asansöre yöneldi. Girdiği an, aynada kendi yansımasına baktı. Dudakları gergin, gözleri hâlâ öfkeyle doluydu. Katına geldiğinde hızla çıktı ve ofisin kapısını açıp içeri girdi.
Baran, masasının başında bazı evrakları inceliyordu. Şahin'in sert adımlarla içeri girişini görünce başını kaldırdı. Arkadaşının suratındaki ifadeden bir şeylerin ters gittiğini hemen anladı.
Baran:
- "Hayırdır? Ne bu sinir sabah sabah? Suratından düşen bin parça."
Şahin iç çekti, ceketini sandalyeye astı, masasına geçmeden ellerini başının arkasında birleştirip odada birkaç adım attı. Sonra durup Baran'a döndü:
Şahin:
- "Kafeye uğrayayım dedim işe gelmeden, bi kahve alıp öyle geleyim. Bir kız... tek başına oturuyordu. Bir tane lavuk köşeden kızı gözüne kestirmiş, sırıta sırıta baktı durdu. Sonra kalktı, kızın masasına yanaştı. Kız istemediğini söyledi ama adam ısrar etti. Yetmedi, kolundan tutup götürmeye çalıştı!"
Baran kaşlarını kaldırdı, dikkatle dinliyordu. Şahin devam etti:
Şahin:
- "Dayanamadım, gittim yanlarına. Adam hâlâ pişkin. Ne işin var diyor bana. Kız da bana 'evet, rahatsız ediyor' dedi. Ben de elini kolunu çek dedim, adam hâlâ dikleniyor. En son, kızı zorla sürüklemeye kalkınca... yumruğu koydum."
Baran bir an başını hafifçe eğip yüzünde yarı endişeli yarı anlamaya çalışan bir ifadeyle:
Baran:
- "Ne oldu sonra?"
Şahin:
- "Kız da ayrı alem! Teşekkür edeceğine, 'siz ne yapıyorsunuz dağ ayısı mısınız' dedi bana. Sanki sabah kahveme yumruk katığı yaptım. Hani insan bir 'sağ ol' der, bir 'iyi ki yetiştin' der. Ama yok. Şiddet meraklısıymışım ben."
Baran küçük bir gülümsemeyle başını salladı. Şahin'in siniri, hayal kırıklığına dönmüştü artık. Baran ise onun sinirinin altında başka duygular da seziyordu ama şimdilik üstüne gitmedi.
Baran:
- "Yani iyi niyetine kurban gittin diyorsun."
Şahin (iç çekerek):
- "Aynen öyle abi. İnsan bazen iyilik yaparken bile kendini suçlu gibi hissediyor."
Baran yerinden kalktı, Şahin'in omzuna hafifçe dokundu:
Baran:
- "Sen kendinden şüphe etme. Yaptığın doğruydu. Herkes aynı duyarlılığı gösteremez. Onun sana o tepkiyi vermesi, senin yanlış yaptığın anlamına gelmez."
Şahin kısa bir tebessümle başını salladı. Yavaşça sandalyesine oturdu, ama gözlerinde hâlâ kırık bir his vardı. Kafasından Berfin'in o yüz ifadesi silinmiyordu. Anlam veremediği bir huzursuzluk oturmuştu içine.
Kafedeki olayın ardından Şahin yavaş yavaş toparlanmış, sinirini çalışmaya kanalize etmeye başlamıştı. Baran da gün boyu mesaide yoğun bir tempoya girmiş, projelere, evraklara, tedarik zinciriyle ilgili detaylara odaklanmıştı. Masaların üzerinde klasörler, tabletler ve laptoplar arasında saatler geçmişti.
Şirket içinde zaman ağır ağır ilerlese de işlerin yoğunluğu, her ikisinin de dikkatini tamamen almıştı.
Akşama doğru Baran sandalyesine yaslanıp elindeki son belgeyi kapattı. Hafifçe geriye yaslanırken ellerini başının arkasında kenetledi, derin bir nefes aldı.
Baran:
- "Benim dosyalar bitti. Senin tarafta durum ne?"
Şahin önündeki notları toparladı, klasörü kapattı. Hafifçe başını sallayarak:
Şahin:
- "Bitti benim de. Bugünlük bu kadar yeter."
İkisi de aynı anda hafif bir rahatlama yaşadı. Bilgisayarları kapattılar, kalemleri topladılar. Masalarını düzene sokarken dışarıda güneş yavaş yavaş alçalmaya başlamıştı. Baran ceketini giydi, Şahin de ceketini koluna attı.
Baran (yürürken):
- "Konağa dönelim artık."
Şahin (esnerken):
- "Aynen. Hem bu kadar yoğunluktan sonra bir sıcak çorba iyi gider."
Şirket binasından çıkarken danışmadaki görevlilere başlarıyla selam verdiler. Şahin arabayı getirirken Baran kısa bir telefon görüşmesi yaptı, sonra araca binip konağa doğru yola çıktılar.
Araba konağın avlusuna girdiğinde hava iyice kararırken akşamın serinliği de kendini hissettirmeye başlamıştı. Hizmetliler kapıya yönelmiş, Baran Ağa'yı ve Şahin'i karşılamak için hazırlık yapmıştı. Arabanın kapısı açıldığında içeriye ilk Baran ardından Şahin girdi.
Konağın içi sıcaktı, loş ama huzurlu ışıklar vardı. Girişte Heja ve Zeynep onları karşıladı.
Heja (hafif gülümseyerek):
- "Hoş geldiniz.Gününüz nasıl geçti?"
Baran (gülümseyip başıyla selamlayarak):
- "Hoş bulduk. Yorucu bir gündü."
Şahin (ceketini çıkarırken):
- "Ama şükür, bitti."
Yemek faslı ve akşam sohbetinin Ardından herkes dinlenmek üzere odalarına çekildi.
Konağın duvarları arasında bir gün daha yavaşça kapanıyor, gecenin huzuru kendini göstermeye başlıyordu.
Bölüm etkileşimi
