21. bölüm · KAN YAZGISI (BERDEL)
21.Bölüm-Yaralı Kalpten Umuda
DEĞERLİ ARKADAŞLAR KİTABIN DAHA FAZLA KİŞİYE ULAŞABİLMESİ İÇİN VE EMEĞİMİN KARŞILIĞI OLARAK RİCA ETSEM OY VEREBİLİR MİSİNİZ.AYRICA ARTIK HER. BÖLÜM İÇİN YORUM SINIRI GETİRMEYE KARAR VERDİM 150 YORUM GELİRSE SALI GÜNÜ YENİ BÖLÜMÜ YAYINLAYACAĞIM.BU BOLÜM HAKKINDAKİ DÜŞÜNCELERİNİZİ YORUMLARDA BENİMLE PAYLAŞIRSANIZ SEVİNİRİM.
KEYİFLİ OKUMALAR DİLERİM. 💗🌺
Bir kayıp düşün Mardin’de,
taş evlerin gölgesine düşmüş,
adı artık sessizce anılan…
Ezanda, duada,
bir bakışta ağlayan…
Toz kalkmaz artık ardından,
ayak izi bile sanki susmuş.
Avluya uğramaz rüzgâr,
kapı gıcırdamaz geceleri.
Sanki herkes bilir ki
bir nefes eksik bu şehirde.
Bir ağırlık çöker konağa,
bir yudum su içilirken bile
boğaz düğümlenir.
Kahkahalar eskisi gibi değil artık,
çünkü gidenin ardından
her ses biraz eksiktir.
Adı geçince gözler yere eğilir,
bir duvar çatlar,
bir yastık ıslanır,
bir kadın elini eteğine siler usulca...
Ağlamamış gibi.
Ama herkes bilir:
Bu toprak ağlamayı taşla öğretir.
Zaman geçer derler,
ama Mardin’de geçmez bazı zamanlar.
Gidenin gülüşü duvarda kalır,
oturduğu sandalye boş durur.
Ve o boşluk,
bir yokluktan çok daha fazlasıdır.
Bir kardeş kaybolduğunda,
bir şehir susar.
Kardeşlik sadece kan değil,
aynı toprağa yaslanmaktır.
O yas şimdi,
her adımda biraz daha ağırdır.
Bir kayıp düşün Mardin’de…
Ne mezarı unutturur,
ne zaman...
Sadece sevda kadar sabır gerekir,
ve dua kadar içten bir sükût.
&
Bir haftadır konağın odasında sessizliğe bürünmüş olan Heja, sonunda Baran’ın içten ısrarları ve sabırlı bekleyişiyle biraz da olsa toparlanabilmişti. İçindeki acı hâlâ taze, yüreği hâlâ ağırdı ama o sabah aynada kendine bakarken, abisinin sesini duyar gibi olmuştu sanki:
"Heja... hayat devam ediyor, senin pes etmeye hakkın yok."
Bu sesleniş gibi gelen hayal, ona güç vermişti.
Derin bir nefes alıp saçlarını düzleştirdi. Üzerine sade ama zarif bir elbise giydi. Son kez aynaya bakıp kapıya yöneldi. Odasından çıktığında taş koridorun sonunda karşısına Cihan ve Şahin çıktı. Onlar da Heja'yı ilk kez dışarıda görüyordu.
Cihan hafifçe kaşlarını kaldırıp gülümsedi:
— "Yenge, nasılsın? Biraz daha iyi misin?"
Heja kırık bir tebessümle başını salladı.
— "İyiyim... Teşekkür ederim, sağ olun."
Şahin de saygılı bir şekilde ekledi:
— "İyi görünüyorsun. Ne zaman istersen birlikte yürüyüşe çıkabiliriz."
Heja, hafifçe başını eğdi sadece. Teşekkür yerine geçen sessiz bir kabul gibiydi bu.
Tam o sırada Zeynep neşeli adımlarla yanlarına geldi.
— "Abi, yenge! Annem diyor ki; kahvaltı hazır, beraber yapalım. Uzun zamandır hep birlikte bir sofraya oturmadık."
Baran, Heja'nın yüzüne baktı. Onun kararına göre hareket edecekti. Heja da Zeynep'in bu içten çağrısına karşılık verebilmek için başını hafifçe salladı.
Birlikte salona doğru yürüdüler. Salona vardıklarında Halit Ağa ve Saide Hanım çoktan masada yerlerini almıştı. Gözleri Baran ve Heja’ya döndü. Heja, büyüklerin karşısında saygıyla başını eğdi.
— "Rojbaş"dedi.
Halit Ağa sıcak bir baş selamıyla karşılık verdi.
— "Rojbaş keçâmın…"
Saide Hanım ise yerinden hafifçe doğrulup elini uzattı:
— "Gel yavrum, geçin hep birlikte oturalım, uzun zamandır bir arada kahvaltı yapmamıştık. Belki bir nebze moral olur sana da."
Baran ise nazikçe ama kararlı bir ifadeyle cevap verdi:
— "Size afiyet olsun anne. Biz bugün biraz hava alalım diyoruz… Dışarıda kahvaltı yapacağız."
Saide Hanım, kısa bir duraksamadan sonra anlayışla başını salladı.
— "Peki... iyi gelir belki. Kendinize dikkat edin."
Baran ve Heja konağın taş merdivenlerinden birlikte indiler. Bahçede bekleyen siyah SUV araca bindiler. Baran sürücü koltuğuna geçti, Heja da yanına oturdu. Camdan dışarıya bakan Heja, rüzgârın hafifçe esişini izlerken sessizdi.
Kısa süre sonra arabaları nehir kenarındaki sakin bir kafeye ulaştı. Gölgelikli masa, hafif serinlik ve kuş cıvıltıları... Heja için bir nebze huzur demekti bu. Baran, arabadan indiğinde hemen onun kapısını açtı.
— "Geldik. Burası sessizdir, seni yormaz."
Heja başını kaldırıp etrafa baktı. Masmavi nehrin huzur veren sesiyle gülümsedi. Belki azıcık... ilk defa içinden biraz huzur geçiyor gibiydi.
— "Güzel bir yermiş..."
Baran da gülümsedi.
— "Senin yeniden gülümsediğini görmek için geldik zaten."
Masaya oturduklarında, garson taze çay ve serpme kahvaltıyı getirdi. Gün ilk defa umutla başlamış gibiydi.
Kübra ile Cihan cephesinde sular durgundu.Ne zamandır birbirleriyle konuşamamışlardı. Aralarındaki o tatlı muhabbet, Heja'nın yaşadığı olaylar, konakta hâkim olan sessizlik ve herkesin içten içe yaşadığı üzüntü nedeniyle bir süre askıya alınmış gibiydi. Ama o sabah, Cihan telefonunu eline aldığında, parmakları tereddütsüz şekilde tanıdık bir isme gitti: Kübra.
Cihan: "Selam, nasılsın Kübra?"
Cevap kısa süre sonra geldi.
Kübra: "Selam, iyiyim... sen?"
Cihan: "İyiyim ben de. Ablam nasıl? Az da olsa toparladı mı?"
Kübra: "İyi olmaya çalışıyor... ama zaman alacak gibi. Hepimizin içi hâlâ çok buruk."
Bir süre daha sustular. Ama sonra Kübra yazdı:
"Yarın Yalova’ya dönüyorum. Zaten birkaç haftadır raporlarla kaldım burda. Artık gitmem gerekiyor..."
Bu mesaj, Cihan’ın içinde bir şeyleri kıpırdattı. Gidiyor oluşu, üstelik haber bile vermemesi canını sıkmıştı. Ama bunu ona belli etmedi.
Cihan: "O zaman yarın gidiyorsun ha..."
Kübra: "Evet..."
Cihan: "Madem yarın gidiyorsun, o zaman bugün için itiraz istemiyorum. Gelip seni alıyorum. Mardin’de gezmediğin yer kalmayacak."
Kübra: "Cihan olmaz, vallahi hiç hazırlıklı değilim."
Cihan: "Israr ediyorum. Kübra, son bir gün... sadece dolaşmak."
Kübra: "Peki... tamam."
öğle saatlerinde, Cihan arabasıyla Şadoğlu konağının önüne geldi. Siyah aracını gölgeliğin altına park etti. Telefonunu çıkarıp mesaj attı:
Cihan: "Geldim. Seni bekliyorum."
Kübra o sırada odasındaydı. Aynanın karşısında sade ama özenli bir elbiseyle son kez kendine baktı. Eline çantasını alıp aşağı inmeye hazırlanırken, Kevser Hanım merdiven başında belirdi.
— "Kızım nereye böyle?"
Kübra: "Zeynep’le biraz dışarı çıkalım dedik, onunla buluşacağım teyze."
Kevser Hanım başını salladı:
— "Tamam kızım. Geç kalmayın, geç olmadan dönün."
Kübra alt kata inerken bu sefer karşısına Leyla çıktı.
— "Hayırdır bacım, bu hazırlık neyin nesi?"
Kübra hafif utangaç şekilde gülümsedi:
— "Şey... Cihan mesaj atmıştı. Görüşelim, biraz dolaşalım diye. Şimdi de kapıda bekliyor."
Leyla'nın kaşları hafifçe kalktı, yüzüne tatlı bir gülümseme yayıldı:
— "Oo iyi bakalım, Mardinli beyaz atlı prens kapıda bekliyor yani? Size iyi eğlenceler. Ama bak, Yalova güzeli... dönünce her şeyi ama her şeyi detaylıca anlatacaksın. Söz ver bakayım!"
Kübra utana sıkıla güldü:
— "Tamam söz! Gelince anlatırım."
Leyla onu yanaklarından öpüp kapıya doğru hafifçe itti:
— "Hadi git, bekletme çocukcağızı."
Kübra konağın taşlı bahçesinden çıkıp Cihan’ın arabasının yanına geldiğinde, Cihan onu görünce güneş gözlüğünü yavaşça indirdi. Yüzünde sıcak bir gülümseme vardı.
Kübra heyecanla:
— "Merhaba."
Cihan da gülerek karşılık verdi:
— "Merhaba. Hazırsan, hadi gidelim."
Kübra’nın kapısını nazikçe açtı.
O da teşekkür ederek araca bindi. Cihan kapıyı kapattıktan sonra direksiyona geçti. Motorun sesiyle birlikte Mardin yollarına doğru yola çıktılar.
Nehir kıyısından geçtiler, tarihi sokaklara girdiler, taş evlerin arasından yürüdüler...
Bugün, bir veda öncesi küçük bir mutluluk molasıydı.
Mardin’in tarihi sokakları, gün batımının kızılına hazırlanırken, Cihan arabasını şehrin kalbine yakın bir yerde durdurdu. Kübra, pencerenin ardından taş evlerin zarif dokusunu, altın sarısı duvarları ve yukarıdan aşağıya uzanan begonvillerin ruhu dinlendiren güzelliğini izliyordu.
Cihan, ona dönerek gülümsedi.
— "Mardin’i yürüyerek gezmeden gerçek Mardin’i tanıyamazsın."
Kübra da hafifçe başını salladı.
— "Ben hazırım."
Arabadan indiklerinde, ilk durakları Zinciriye Medresesi oldu. Medresenin avlusuna adım attıklarında, zaman sanki biraz yavaşladı. Taş duvarlara vuran ışık, geçmişin sessizliğini bugüne taşıyordu.
Cihan ellerini cebine atmış, Kübra’nın yanında yavaşça yürüyordu.
Bir ara durup yüksekten ovaya bakan manzaraya döndü.
— "Biliyor musun? Bazen böyle yukarıdan bakınca hayat küçücük geliyor. Dertler bile... ama işte kalpte büyüyor."
Kübra sustu. Gözleri uzaklara dalmıştı.
— "Keşke kalbin de yukarıdan bakmayı öğrenebilse..."
Cihan ona döndü. Gözleriyle, sessizce bir şeyler söylemek ister gibiydi ama vazgeçti.
Yola devam ettiler. Dar sokaklara girdiler. Taş duvarların gölgesinde çocuklar oynuyordu. Bir dükkânın önünden geçerken, içeriden yükselen ud sesi duraklatacak kadar büyülüydü.
Kübra oracıkta durdu.
— "Ne kadar eski, ne kadar gerçek burası... Her şey sahici."
Cihan da ona döndü. Hafifçe başını eğdi.
— "Bazı şeyler ne kadar eskiyse, o kadar kıymetli oluyor."
İkisi de bir an sustu.
İçlerinde bir şeylerin filizlendiği açıktı ama ikisi de bunu yüksek sesle dillendirmeye çekiniyordu. Zamana bırakılmış kelimeler gibi…
Sonra Ulu Camii’ye doğru yürüdüler. Cihan, Kübra’ya caminin minber taşlarını, işlemeleri anlattı. Kübra ilgiyle dinledi. O an, Cihan’ın sadece dobra, korumacı bir adam olmadığını, içinde zarif bir dikkat barındırdığını fark etti.
Cihan da Kübra’nın gözlerinde büyüyen bir derinlik gördü.
Sessizliği konuşkan yapan bir güzellik vardı onda.
Güneş yavaş yavaş batarken, Cihan onu Savurkapı'daki manzaraya götürdü.
Şehir, turuncu tonlara bürünmüş, taş evlerin pencerelerinden süzülen ışıklar adeta bir tabloyu andırıyordu.
Kübra derin bir nefes aldı.
— "Bu şehir... beni şaşırttı."
Cihan sessizce ona döndü.
— "Sen de beni."
Kübra gözlerini kaçırdı, utangaç bir gülümsemeyle.
— "Bugün... iyi geldi. Gerçekten."
Cihan içten bir tebessümle başını salladı.
— "İyi ki geldin. Yarın gidiyorsun ama... bil ki bu şehirde bir arkadaşının olduğunu unutma."
Kübra gözlerinin içine baktı.
— "Unutmam."
Sonrasında arabalarına geri dönerken, ikisi de aynı şeyi hissetti:
Gidilen yollar bazen dönülecek yolların temelini atardı.
Ve bugün, sadece bir gezi değil… belki bir başlangıçtı.
Mardin’in tarihi sokaklarını gezip, manzaraya karşı sessizce konuşup gülüştükten sonra, Cihan Kübra’yı bir kafeye götürdü. Şehir merkezindeki, taş duvarlı, loş ama sıcacık atmosferiyle bilinen bir mekânda, pencere kenarındaki masaya oturdular. Masanın üstünde küçük bir mum titrek bir ışıkla yanıyor, içeride fonda hafif bir keman melodisi çalıyordu.
Garson kahvelerini getirdikten sonra kısa bir sessizlik oldu. Cihan fincanına bakarken, içinden geçenleri bir süredir tutuyordu. Sonunda gözlerini kaldırdı ve Kübra’nın gözlerine baktı.
— “Kübra...” dedi yavaşça.
— “Sana bir şey söylemek istiyorum. Uzun zamandır içimde tuttum ama artık saklayamayacağım.”
Kübra, önce başını kaldırıp Cihan’a baktı. Ardından utangaç bir ifadeyle gözlerini kaçırdı.
— “Cihan, ne oldu?..”
Cihan derin bir nefes aldı.
— “Seninle ilk karşılaştığımda, içimde bir şey kıpırdadı. Ama zamanla... bu sadece bir heyecan olmadı. Seni tanıdıkça, o sessizliğinin ardındaki gücü, kalbinin zarafetini gördükçe, sana karşı olan hislerim büyüdü. Kübra... sanırım ben sana âşık oldum.”
Kübra’nın elleri fincanın çevresinde kenetlendi. Yüzüne hafif bir kızarıklık yayıldı.
— “Cihan... ben...”
Cihan, sözünü kesmeden devam etti.
— “Ben seninle sadece güzel vakit geçirmek istemiyorum. Hayatımda kalmanı, birlikte güzel anılar biriktirmeyi istiyorum. Eğer senin için de uygunsa... benimle çıkar mısın, Kübra?”
Kübra gözlerini yere indirdi. Kalbi çarparken dudaklarının kenarındaki çekingen gülümseme silinmedi.
Bir an sustu, sonra başını kaldırıp, utangaç ama net bir sesle konuştu:
— “Ben de sana karşı boş değilim, Cihan. Sadece... bu hisleri dile getirmekten korkuyordum. Ama artık ben de biliyorum. Kalbim... seni yabancılamıyor.”
Cihan’ın gözleri bir anda parladı. O masadaki bütün ağırlık, yerini sıcak bir mutluluğa bıraktı.
Kübra’nın onayını alır almaz, yüzünde çocukça bir heyecanla ayağa kalktı, etrafı umursamadan Kübra’nın yanına geçti ve nazikçe ona sarıldı.
— “Beni öyle mutlu ettin ki... keşke bu an hiç bitmese.”
Kübra, utanarak ama içtenlikle sarılığa karşılık verdi.
İkisinin de kalbi o anda daha önce hissetmediği kadar huzurluydu.
Kahvelerini bitirdikten sonra, arabaya geçtiler.
Cihan yolda hep Kübra’nın neyi sevip sevmediğini soruyor, küçük detayları aklında tutuyordu. Kübra ise arabadan dışarıyı izlerken arada başını çevirip gizli gizli Cihan’a bakıyor, gülümsüyordu.
Şadoğlu Konağı’nın önüne geldiklerinde, Cihan arabayı durdurdu.
Kübra kemerini çözerken, Cihan hafifçe yana döndü.
— “Yarın Yalova’ya gidiyorsun ama bu sefer aklında kalacak bir şey daha var artık, değil mi?”
Kübra başını sallayıp gülümsedi.
— “Evet. Sen.”
Cihan hafifçe başını eğdi, gözlerinde parlayan mutlulukla.
— “O zaman kendine çok dikkat et. Ve... beni unutma.”
Kübra kapıyı açmadan önce fısıldadı:
— “Unutmak, bazen mümkün bile değil.”
Kapı kapanırken göz göze geldiler.
İçlerinden geçen her şey artık sözsüz de anlaşılabiliyordu.
O sırada nehir kenarında ağaçların rüzgârla usulca salındığı, suyun yüzeyinde yumuşak yansımaların dans ettiği bir geceydi.Kuş sesleri arada bir o huzurlu sessizliği delip geçiyordu.
Baran ve Heja, nehrin kıyısına serili ahşap bir bankta yan yana oturuyorlardı. Sessizlik, konuşulmamış acıların, kırık umutların ortak dili olmuştu.
Heja derin bir nefes alıp gözlerini kapattı.
Bu doğa sessizliği, içinde bir nebze huzur uyandırsa da yüreğindeki sızı hâlâ tazeydi. Hafifçe titrediğinde, Baran göz ucuyla ona baktı. Omzunun seğirdiğini görünce ceketini çıkardı.
— “Üşüyorsun,” dedi yumuşak bir sesle.
Ceketi usulca Heja’nın omuzlarına yerleştirdi.
Heja başını hafifçe eğerek teşekkür etti, sesi neredeyse fısıltı gibiydi.
— “Teşekkür ederim...”
Sonra, içinde tuttuğu yükün ağırlığına dayanamayıp başını Baran’ın omzuna yasladı.
İlk kez böylesine fiziksel bir yakınlık göstermişti. Baran, bu hareket karşısında şaşkın ama sakindi. Elini usulca dizine koyarak onun yanında olduğunu hissettirdi.
— “Bazen...” dedi Heja, gözlerini uzaklara dikip,
“…hayat bir anda bütün anlamını yitiriyor. Bir sabah uyanıyorsun, en sevdiğin insan artık yok. Ve sen hâlâ nefes alıyorsun… bu bile suç gibi geliyor.”
Baran derin bir nefes aldı.
— “Sen suçlu değilsin, Heja. Kimse seni böyle bir acının orta yerine bilerek atmadı. Ama ben... senin bu hayatta yeniden mutlu olmanı görmek için buradayım. Ne gerekiyorsa yaparım.”
Heja gözleri dolu dolu Baran’a baktı.
Sonra ikisi de bir süre sustu. Sessizlik, kelimelerin dolduramayacağı kadar derindi.
Derken hava kararmaya başladıkça, ortam daha da durgunlaştı.
İkisi de başlarını hafifçe birbirine döndürdü. Göz göze geldiklerinde, yürekleri sessizce konuşuyordu. Baran usulca eğildi, dudakları Heja’ya yaklaşırken...
Heja başını yana çevirip gözlerini kapattı.
— “Özür dilerim Baran... Kendimi buna hazır hissetmiyorum. Henüz değil.”
Baran, onun yanaklarından çekilmeden, sesini yumuşatarak cevap verdi:
— “Özür dilemeni gerektirecek hiçbir şey yok. Seni anlıyorum. Kendini ne zaman hazır hissedersen... ne zaman beni gerçekten seversen, ben o zamana kadar beklerim. Çünkü sen buna değersin.”
Heja, gözlerinden akan bir damla yaşla gülümsedi.
Bu kez gözyaşı, acının değil, anlaşılmanın ifadesiydi.
Baran saatin ilerlediğini fark etti.
— “Geç oldu. Gidelim mi?”
Ayağa kalktı, elini uzattı.
Heja, uzatılan eli tutup ayağa kalkarken dengesizce bir adım attı, ama Baran onu kavrayıp destek oldu. O an, birbirlerine olan güven daha da derinleşti.
Araca doğru birlikte yürüdüler.
Arabaya bindiklerinde, Heja camdan dışarı bakarken, Baran ona gizlice bir bakış attı.
Bu yolculuk, yalnızca konağa değil... belki de kalpten kalbe doğru süzülen bir sevdaya gidiyordu.
Gece sessizdi. Mardin’in yıldızlarla süslenmiş gökyüzü, sanki her bir yıldızla Baran’ın içinden geçen kelimeleri dinliyor gibiydi. Arabanın motoru durmuş, konağın önünde öylece oturuyordu. Heja içeri geçmişti, usulca bir “iyi geceler” deyip başını önüne eğerek odasına çekilmişti.
Ama Baran…
O hâlâ oradaydı. Direksiyonu sımsıkı kavramış, alnını hafifçe direksiyonun üstüne yaslamıştı. Sessizliğin ortasında, kendi iç sesi yankılanıyordu.
> “Göz göze geldik. O an... sanki bütün dünya sustu. Sadece o vardı, ben vardım. Dudaklarımıza birkaç santim kalmıştı. Ama o geri çekildi... ve ben onun canını acıtacak en ufak bir şeyi yapmaktan korktuğum için geri durdum. Çünkü... ben bu kadını gerçekten seviyorum.”
Baran gözlerini kapattı.
Bir anlık dokunuşun, bir kaçışın, bir özrün bile içindeki fırtınaları nasıl tetiklediğini düşündü.
> “O bana güvenmeye başlamıştı. O başını omzuma yasladığında... ilk defa içimdeki yangın bir nebze hafifledi. Onunla geçirdiğim her saniye, kalbimdeki bir yaraya pansuman gibi. Ama aynı zamanda... her bakışında kendini suçladığını, hâlâ o yükü sırtından indiremediğini görüyorum.”
> “Bu sevda... kolay bir sevda değil. Öyle sıradan bir aşkla çıkmaz bu yol. Ben bir enkazın ortasında, kırık dökük bir kadını sevdim. Belki de o yüzden daha çok bağlandım. Çünkü onun acısını içimde hissediyorum. Her gözyaşı, içime işliyor.”
Baran derin bir nefes aldı. Gözlerini gökyüzüne kaldırdı.
> “Rabbim... Sen biliyorsun. Ben onu çıkar için, oyun için, ihtiras için sevmedim. Sadece onunla olmak istedim. Yanında durmak, yeniden gülmesini sağlamak için. Eğer bir gün o bana ‘Baran, ben de seni seviyorum’ derse… işte o gün dünyaya yeniden gelmiş gibi olacağım.”
Baran gözlerini tekrar kapattı.
Heja’nın “Henüz hazır değilim” deyişini tekrar tekrar düşündü. Ama o sözlerde bir umut da vardı…
Kaçış yoktu… inkâr da.
> “Zaman... evet, zaman. Acele etmeyeceğim. Onun kalbini kazanmak için bin yıl bile gerekse beklerim. Çünkü o beklemeye değer.”
Sonra arabanın kapısını açtı, ağır adımlarla konağa yürüdü.
Ama bu gece…
Yatağa değil, oturma odasında pencere önündeki koltuğa oturacaktı.
Ve bir kez daha... sessizce dua edecekti.
Heja’nın kalbinin bir gün tüm kırıklarından arınıp, sadece ona açılması için.
Oda karanlıktı.
Sadece pencerenin ince perdesinden süzülen ay ışığı, odanın köşelerinde soluk izler bırakıyordu. Heja yatağına uzanmış, yorganın içinde cenin pozisyonunda kıvrılmıştı. Ama gözleri açıktı. Kalbi sessizce konuşuyordu.
> “Gözlerine baktım… tam karşımdaydı. O kadar yakındı ki… Baran’ın nefesi yüzüme değdiğinde içimde bir şey titredi. Ama kaçtım. Gözlerimi kaçırdım. Çünkü… kalbim hâlâ taş gibi ağır. Çünkü… ben hâlâ Berzan’ı toprağa bırakıp kendimi hayata gömemedim.”
Heja gözlerini kırpmadan tavana bakıyordu.
Baran’ın ona olan şefkatini, sabrını, ceketini omzuna koyuşunu, o güven dolu “ben yanındayım” bakışlarını düşündü.
> “Baran… sen bana dokunmadan içimi ısıttın. Ben bile kendime bu kadar anlayış gösteremezken sen bana dokundun en derin yerimden. Ama… ben hâlâ o uçurumun kenarındayım. Belki artık atlamıyorum ama hâlâ oradayım. Hâlâ içimde bir ‘keşke’ var. Hâlâ abimin son bakışları gözümün önünden gitmiyor.”
> “Sen bana sevdayı, güveni, sabrı öğrettin… ama ben henüz kendime bile ‘iyi misin’ diyemiyorum. Baran, sen güçlü duruyorsun ya, ben de sırf o yüzden biraz ayakta kalabiliyorum. Ama ya bir gün gider de pes edersen… ya bu sabır dolu sevdan da yarım kalırsa?”
Gözlerinden yaşlar süzüldü.
Sessizce. Yastığına. Hıçkırıklar değil… sadece gözyaşı vardı.
> “Biliyor musun… senin gözlerindeki o sabır, içimdeki fırtınayı dindiren tek şey. Ama ben sana layık mıyım, bilmiyorum. Belki bir gün bu kalbim sana açılır. Belki bir gün ‘ben de seni seviyorum’ diyebilirim. Ama o gün bugünden çok uzak. Çünkü ben hâlâ abimin mezarının başında oturuyorum… içimde.”
Heja gözlerini kapadı.
Baran’ın kokusu sinmiş ceketi hâlâ omzundaydı.
Titreyen elleriyle o ceketi biraz daha kendine çekti.
> “Sen bekliyorsun ya… ben de içimdeki savaşı kazanırsam, o zaman belki biz oluruz. Ama o zamana kadar… sadece sabret Baran. Ne olur, sabret…”
Ay ışığı yüzüne vurduğunda, gözlerinden akan yaşlar küçük bir yıldız gibi parladı.
Ve o gece…
İlk defa kalbinin bir köşesinde ‘umut’ isimli bir çiçek filizlenmeye başladı.
Kübra, Şadoğlu konağının ağır taş kapısından içeri girdiğinde gün batmış, konağın koridorlarını hafif bir loşluk kaplamıştı.
Ayakkabılarını usulca çıkarıp odasına geçti. Omuzlarındaki günün yorgunluğunu atmak ister gibi derin bir nefes aldı. Aynanın önüne gelip saçlarını çözdü, ardından üzerindeki kıyafetleri çıkarmaya başladı. Üzerini değiştirirken duraksadı.
Aynadaki yansımasına baktı ve hafifçe gülümsedi.
Bugün olanlar bir film şeridi gibi gözünün önünden geçti.
Cihan’ın ona bakan o derin, dürüst gözleri... söyledikleri... o cümle...
> “Sana karşı hissettiklerimi daha fazla saklayamam Kübra. Ben… sana âşık oldum.”
Ve o cümleye karşı kendi cevabı...
"Ben de sana karşı boş değilim Cihan…"
Kübra’nın kalbi kıpır kıpır olmuştu.
Bir anda iç kapısı tıkırdadı.
Leyla’nın sesi duyuldu:
> “Kübraaa, ben geldim!”
Kübra gülümsedi, hafif sesle:
> “Gel abla.”
Leyla kapıyı açıp içeri daldığında gözleri pırıl pırıldı.
Kübra’nın karşısında yüzünde mutlu bir ifade, ellerini beline koymuş bekliyordu.
> “Ee vallahi çatlıcam sabahtan beri! Ne ettiniz, naptınız? Hadi anlat bakayım bacım, içim içimi yiyor!”
Kübra önce utanarak başını önüne eğdi, sonra yüzü hafif pembeleşmiş bir tebessümle doğruldu.
> “Bugün çok güzeldi abla… Cihan’la gezdik, dolaştık… sonra bir kafeye oturduk, kahve içtik…”
Leyla sabırsızca ellerini ovuşturdu.
> “Eeee anlat anlat! En bomba yere gel artık!”
Kübra derin bir nefes alıp gözlerini kaçırarak fısıldar gibi söyledi:
> “Çıkma teklif etti…”
Leyla'nın gözleri kocaman açıldı.
> “Neee? Cihan mı etti?”
Leyla yerinde duramadı.
> “Ayy ayy hayırlı olsun bacım! Vallahi çok sevindim. Demek ki Mirşad konağına bir kızımızı daha vereceğiz! Ay Heja'yla da elti olacaksınız, ne güzel!”
Kübra iyice utanmıştı, elleriyle yüzünü kapattı.
> “Yaa Leyla abla, daha çıkma teklifini yeni kabul ettim, hemen de evlendirdin bizi!”
Leyla gülerek yanına gelip ona sarıldı.
> “Ayy bacım, buralarda böyle… öyle sevgililik dönemi falan pek olmaz. Duyuldu mu? Anında evlilik yolu görünür vallahi! Ama çok yakışıyorsunuz siz. Hayırlı olsun… Hakkınızda hayırlısı inşallah.”
Kübra gözleri parlayarak:
> “Teşekkür ederim abla. İnşallah her şey güzel olur…”
Leyla onu saçlarından sevgiyle okşadı.
> “Olur bacım, olur. Senin kalbin temiz, Allah gönlüne göre versin. Şimdi ben kaçtım, seni daha fazla heyecandan patlatmayayım. İyi geceler!”
> “İyi geceler abla…”
Leyla kapıdan çıkarken bir kez daha dönüp göz kırptı, sonra kendi odasına geçti.
Kübra ise yatağına oturup pencereden dışarı baktı. Mardin’in gece siluetinde, kalbinde yeni filizlenmiş bir sevdanın sıcaklığı vardı.
