KAN YAZGISI (BERDEL) kitap kapağı

28. bölüm / 31

KAN YAZGISI (BERDEL)

27.BÖLÜM-SUSKUNLUĞUN BEDELİ

Vaveyla Yazarı: Aylin .

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 31Şu an: 27.BÖLÜM-SUSKUNLUĞUN BEDELİ

DEĞERLİ ARKADAŞLAR BÖLÜMÜ OKUMADAN ÖNCE EMEĞİMİN KARŞILIĞI OLARAK RİCA ETSEM OY VERİP,SAYFAMI TAKİP EDER MİSİNİZ.AYRICA BÖLÜM HAKKINDAKİ DÜŞÜNCELERİNİZİ GERÇEKTEN MERAK EDİYORUM.YORUMLARDA DÜŞÜNCELERİNİZİ BENİMLE PAYLAŞIRSANIZ SEVİNİRİM.HEPİNİZE ŞİMDİDEN KEYİFLİ OKUMALAR DİLERİM 🤍

Bir kapı açılır ağır ağır,

Geçmişin sesi dolar avluya.

Bir yürek döner yurduna,

Bir diğeri sürgün kalır duygularında.

Aynı gökyüzü altında

İki kalp birbirine yabancı,

Biri suskunluğa sığınır,

Biri pişmanlığa…

Taş duvarlar duyar her şeyi,

Söylenmeyen sözleri,

Tutulamayan elleri,

Bitmeyen sevdaları…

Ve gece iner Mardin’in üstüne,

Bir kadın ağlar sessizce,

Bir adam sigarasının dumanında kaybolur,

İkisi de bilmeden aynı acıyı taşır.

Zilan, konağın ağır kapısından içeri adım attığında gözleri doldu. Yıllardır yaşadığı evine, anılarla dolu taş duvarların arasına geri dönmüştü. Avluda onu bekleyen ailesi vardı.

Saide Hanım, kızını görür görmez kollarını açtı.

— Güzel kızım… yuvana hoş geldin.

Zilan annesinin boynuna sarıldı, gözyaşlarını tutamadı.

— Ana… ben de seni çok özledim.

Halit Ağa, biraz mesafeli durmasına rağmen kızının gözlerindeki hüznü görünce yanına yaklaştı. Sesi titrek çıktı:

— Hoş geldin kızım.

Zilan başını eğip babasının elini öptü. Ardından Zeynep yanına koştu, boynuna sarıldı.

— Abla, iyi ki geldin!

Zilan, kardeşinin gözlerinden öptü. İçinde buruk bir sevinç vardı. Bu evde, bu ailede yeniden nefes alıyordu ama kalbinde hâlâ Berzan’ın izi, sönmeyen bir acı duruyordu.

O sırada Şadoğlu konağında Heja, yatağında sağa sola dönüp duruyordu. Uykusu bir türlü gelmiyordu. Gözlerini kapatsa bile zihninde hep aynı yüz, hep aynı bakış vardı: Baran’ın gözleri… O sustuğunda, öfkelendiğinde, en çok da o yarım kalan cümledeki sessizliği.

“Gitmeni istemiyorum, çünkü ben seni—”

Baran’ın boğazında düğümlenen sözleri kulaklarında yankılanıyordu. Heja yorganı başına çekti, ama içindeki uğultu dinmiyordu.

— Neden… neden hep onu düşünüyorum? Ben özgürüm artık. Kurtuldum. Ama kalbim neden hâlâ zincirli gibi?

Gözlerinden yaşlar süzüldü. Birkaç saniye sessiz kaldı, sonra fısıldadı:

— Belki de… ben ona hiç fırsat vermedim. Hep kaçtım, hep öfkeyle yaklaştım. Ya söyledikleri… içinden geçenler… bambaşka şeylerse?

Heja, yataktan kalkıp pencerenin önüne geçti. Konağın avlusunu seyretti. Gece sessizdi ama içindeki fırtına susmak bilmiyordu.

— Keşke… keşke bana bir sebep söyleseydin Baran. Gitmemem için tek bir sebep…

Ellerini göğsüne götürdü, derin bir nefes aldı. Ama o nefes bile yüreğindeki yükü hafifletmedi. Özgürlüğün bedeli, düşündüğünden çok daha ağırdı.

Baran, ağır adımlarla koridorda yürüdü. Ayak sesleri taş duvarlarda yankılanıyordu. En sonunda Heja ile paylaştıkları odanın kapısına geldi. Bir an durdu. Elini kapı koluna götürdü, sıkıca kavradı. Nefesi titriyordu.

Ama içindeki kırgınlık, gurur ve o son konuşmanın yankısı adımlarını geri itti. Kapıyı açmadı. Sessizce elini kapı kolundan çekti ve yönünü değiştirdi.

Çalışma odasına geçti. Pencerenin önündeki kapıyı açıp balkona çıktı. Gece serinliği yüzüne vurdu. Cebinden uzun süredir eline bile almadığı sigara paketini çıkardı. Bir sigara yaktı, derin bir nefes çekti içine. Dumanı karanlığa karışırken gözleri dalıp gitti.

Kendi kendine, kısık bir sesle mırıldandı:

— Dünya âlem karşıma dikilseydi de ben senin bu konaktan, benden gitmene izin vermezdim… ama o “seni sevmiyorum” lafına yenildim Heja.

Baran’ın sesi boğazında düğümlendi. Elindeki sigara titriyordu. İçini kemiren gururu, yenilginin acısıydı.

Bir süre daha balkonda sessizce sigarasını tüttürdü. Ardından sönmüş nefeslerle içeri girdi. Çalışma odasındaki koltuğa kendini bıraktı. Başını yasladı, gözleri kapanmaya çalıştı ama yorgunluğun içinde uyku bile gelmiyordu.Bütün gece, suskun bir yenilginin ağırlığında kaldı.

Sabahın ilk ışıkları konağın taş avlusuna düşmüştü. Heja, elinde kahve fincanıyla sessizce oturuyor, gözlerini boşluğa dikmiş düşüncelere dalıyordu. Göz kapaklarının altında uykusuz bir gecenin izleri vardı.

Kevser Hanım ağır adımlarla yanına geldi. Kızının yüzündeki solgunluğu görünce içi burkuldu. Sandalyeye oturup derin bir nefes aldı.

— Gözlerinde bir ağırlık var Heja, dedi yumuşak bir sesle. İçin içini yiyor belli. Söyle kızım, nedir seni bu kadar yoran?

Heja dudaklarını kıpırdattı ama konuşmadı. Başını eğdi, annesinin bakışlarından kaçtı. Kevser Hanım kızının elini avuçlarının arasına koydu.

— İnsan kalbinden kaçamaz güzel kızım. Kaçtığını sandığın şeyler eninde sonunda yolunu bulur gelir.

Bu sözler Heja’nın kalbine bir taş gibi düştü. Gözleri doldu, ama cevap vermedi. Fincanı masaya bırakıp avludan uzaklaştı.

O sırada Miran atını hazırlıyordu. Heja merdivenlerden inerken abisinin dikkatini çekti. Miran dizginleri eline aldıktan sonra seslendi:

— Bütün gece uyumadın, değil mi?

Heja sustu, dudaklarının kenarına belli belirsiz bir tebessüm yerleştirdi.

— Biraz… düşünceliydim.

Miran ona dikkatle baktı, sesini alçaltarak konuştu:

— Kimi zaman insanın kalbinde en çok kavga ettiği şey, aslında en çok istediğidir. Kendinden kaçamazsın, Heja.

Heja bir an dondu kaldı. Gözlerinde hem öfke hem de korku belirdi.

— Abim… lütfen bu konuyu açma.

Miran, kız kardeşinin üzerine gitmedi. Sadece başını salladı, atının dizginlerini kavrayıp avludan çıktı. Heja olduğu yerde kalakaldı. Kalbinde sabaha rağmen dinmeyen fırtına, daha da büyüyordu.

Sabahın ilerleyen saatlerinde yaz başının tatlı sıcaklığı yavaş yavaş kendini hissettiriyor, Mardin’in taş sokaklarını güneş aydınlatıyordu. Kuşların cıvıltısı avlunun sessizliğine karışıyor, hafif bir rüzgâr esiyor, dut yapraklarını hışırdatıyordu.

Cihan, çantasını omzuna takmış halde konaktan çıkarken başını gökyüzüne kaldırdı. Bulutlar neredeyse yoktu, masmavi bir gök, yazın ilk günlerinin canlılığını yansıtıyordu. Telefonunu cebine koymuştu ama aklı hâlâ Kübra ile sabah yaptığı yazışmalardaydı. Onun “ben yanındayım” sözü içini bir nebze de olsa rahatlatmıştı.

Sokağın başında arkadaşlarıyla buluştu. Biri şakalaşıyor, diğeri kahkahalar atıyordu ama Cihan’ın yüzündeki dalgınlık hemen fark edildi. Arkadaşlarından biri gülümseyerek kolunu omzuna attı:

— “Oğlum sen niye böyle dalgınsın? Yaz geldi, okulun son günleri… herkes keyifli, senin surat asık.”

Cihan zoraki bir tebessüm etti.

— “Ailede biraz sıkıntılar var. Boşverin .”

Arkadaşı ısrar etmedi, sadece omzunu sıvazladı. Onlar birlikte okul yoluna koyulurken Cihan içinden geçirdi:

“Bütün bu yaşananlar geçecek. Geçmek zorunda. Yeter ki ayakta duralım.”

Sıcak yaz güneşi yavaş yavaş yükselirken, Cihan’ın kalbinde karmaşayla birlikte bir nebze umut da vardı.

Cihan, okul sıralarına oturduğunda, yazın sıcak ışıkları sınıfın penceresinden süzülüyordu. Ders başlamıştı ama Cihan’ın aklı hâlâ sabah Kübra’ya yazdığı mesajlardaydı. Kalemi elinde, defterine boş boş bakarken bir yandan da düşünüyordu:

“Acaba o şimdi ne yapıyor? Yalova’da her şey yolunda mı? Ben burada olup biteni anlatmaya çalışırken o yalnız başına ne düşünüyor, merak ediyordur…”

Cihan bir an durdu, derin bir nefes aldı, sonra kalemiyle defterin köşesine kendi içinden geçenleri karalamaya başladı. Birkaç rastgele kelime, birkaç çizik… Ama hepsi Kübra’ya ulaşamayacak, sadece kendi duygularını dışa vurabilecekti.

Yanındaki arkadaşının sesiyle irkildi:

— “Cihan, sen burada mısın? Ders bitince ne yapacaksın?”

Cihan kafasını kaldırıp zoraki gülümsedi:

— “Evet evet, buradayım… Sonra seninle konuşuruz.”

Ama zihni hâlâ mesajlaşmanın verdiği hafif sevinç ve evdeki karmaşayla doluydu. Kalemi tekrar eline aldı ve deftere hafifçe bir “umarım her şey yoluna girer” notu düştü. İçten içe, uzaklarda olan Kübra’nın desteğinin, onun yalnızlığını biraz olsun hafiflettiğini biliyordu.

Dersin gürültüsü ve öğretmenin sesi etrafını sarmıştı ama Cihan’ın dünyası hâlâ uzaklarda, Yalova’da bir telefon ekranının ardındaydı.

Baran, Mirzaxan Şirketi’nin üst katındaki ofisine adım attığında, sabahın telaşından kalan yorgunluğu hâlâ yüzünde okunuyordu. Çalışma odasının masasına oturdu, önündeki evrakları bir bir inceledi ve imzalamaya başladı. Kalemi elinde, hızlı ve kararlı hareketlerle belgeleri tamamladı; ama aklının bir köşesinde hâlâ Heja ve berdel olayının yarattığı içsel fırtına vardı.

Bir süre sonra Şahin içeri girdi.

— “Abi,hazırsan toplantıya geçebiliriz.”

Baran başını kaldırıp evrakların üstüne bıraktığı kalemi doğrulttu.

— “Tamam, Şahin. Hazırım.”

İkili, toplantı odasına geçtiler. Büyük camlardan Mardin manzarası süzülüyor, şehirde yaz sabahının sıcak ışıkları odanın içine doluyordu. Toplantı odasının masası etrafında yöneticiler ve departman çalışanları yerlerini almıştı. Baran baş köşeye geçip oturdu; Şahin hemen yanında, sessizce not defterine bakıyordu.

Toplantı, şirketin yeni projeleri, finansal raporlar ve gelecek planları üzerinden ilerliyordu. Baran, kısa cümlelerle talimat veriyor, raporları dikkatle inceliyor, ara sıra çalışanlara soru soruyordu. Şahin not alıyor ve abisinin söylediklerini takip ediyordu.

Bir ara toplantıdaki genç bir çalışan, dosyalardan birini yanlışlıkla karıştırdı. Baran, bunu fark edince gözleri kıvrıldı ve sesi bir anda yükseldi:

— “Ne yapıyorsun sen! Bu dosya yanlış! Böyle basit bir hatayı bile göremez misin?!”

Toplantı odasında aniden bir gerilim oluştu. Çalışan, gözlerini kaçırarak özür diledi. Şahin hemen araya girdi:

— “Abi, sakin ol. Toplantı bitmiş gibi davranalım, çalışanları daha da germeyelim.”

Baran derin bir nefes aldı, yumruklarını masanın altına sıkıştırdı ve gözlerini masa üstüne indirdi. Şahin hafifçe omzuna dokundu ve başıyla ona sakin ol işareti verdi.

Toplantı, gerilim dolu dakikaların ardından bitmişti. Çalışanlar sessizce masadan kalktı; bazıları hâlâ gergin, bazıları ise Baran’ın sinirli bakışlarını üzerinden atmaya çalışıyordu. Şahin toplantıyı toparladı:

— “Herkes dağılabilir. Eksik veya hatalı işlerde hızlıca düzeltme yapacağız. Bugünlük bu kadar.”

Baran derin bir nefes aldı, gözlerini kapadı ve toplantı odasından sessizce çıktı. Aklında sadece iş değil, Heja ve konaktaki yaşananlar da dönüp duruyordu.

Baran, toplantıdan çıkan sinirle odasına geri döndü. Evraklar, kalemler, defterler… Her şeyin üzerinden geçtiği bir an, elleriyle masayı dağıttı, çerçeveler düşüp kırıldı, kitaplar yere saçıldı.

O sırada kapı yavaşça açıldı. Hazar, dikkatli adımlarla içeri girdi.

— “Baran… sakin ol brâ(erkek kardeş)”

Baran başını kaldırdı, gözleri kıpkırmızı, sesi öfke doluydu:

— “Hazar… sen sevdiğin kadının senden nefret etmesinin, seni sevmemesinin… ne demek biliyor musun?!”

Hazar, içten içe yüreğinde bir yumru hissediyor, ama sessiz kalıyordu. Sadece Baran’a yaklaştı, omzuna hafifçe dokundu ve sakin bir sesle:

— “Amcaoğlu… ben buradayım. Derin nefes al. Her şeyi tek başına taşıyamazsın.”

Baran gözlerini kapadı, başını ellerinin arasına aldı. Hazar sessizce yanında durdu, onu teselli etmeye çalışıyor, öfkenin biraz olsun dinmesini bekliyordu.

— “Biliyorum… ama… içimdeki bu acı… anlamıyorum… neden bu kadar zor?” diye fısıldadı Baran, hala öfke ve çaresizlik arasında.

Hazar, derin bir nefes aldı ve:

— “Biliyorum, amcaoğlu… ama bu öfke seni daha fazla yıpratır. Sakin ol. Yavaşça, her şeyi toparlarız. Her şeyi…”

Baran, Hazar’ın yanında bir süre sessizce durdu. Derin, kesik nefesler aldı; elleri hâlâ titriyordu ama öfkesinin şiddeti biraz olsun azalmıştı. Hazar, sessizce yanında duruyor, sadece omzuna hafifçe dokunuyor, gözleriyle ona “Buradayım, yalnız değilsin” mesajını veriyordu.

Baran, başını kaldırdı ve Hazar’a baktı. Gözlerinde hâlâ biriken öfke vardı ama yerini yavaş yavaş bir boşalma, bir çözülme alıyordu.

— “Belki… belki de kendimi çok kaptırdım. Kontrolü kaybettim,” diye mırıldandı Baran.

Hazar başını hafifçe salladı:

— “Olur amcaoğlu… olur. İnsan bazen öfkesine yenik düşer. Önemli olan şimdi durup nefes almak ve toparlanmak.”

Baran omuzlarını indirdi, başını hafifçe salladı ve gözleri odada dolaşan yıkıntılara takıldı. İçinde hâlâ fırtına vardı ama artık yanında birinin olduğunu bilmek, dalgaların biraz olsun sakinleşmesini sağlıyordu.

Sessizlik içinde, sadece Baran’ın derin nefesleri ve odadaki kırık eşyaların hafif uğultusu kaldı. İlk defa birkaç dakikalığına, içindeki fırtınanın kıyısında, sakinleşmenin tadını aldı.

Zilan, Mirzaxan konağına döndüğünden beri evin havası değişmişti. Annesi Saide Hanım kızının etrafında pervane oluyor, ne zamandır özlemini duyduğu kokusunu içine çekmekten bir an geri durmuyordu.

O gün öğleden sonra geniş avluda ailece bir sofra kurulmuştu. Halit Ağa baş köşede oturuyor, gözleri zaman zaman kızı Zilan’a kayıyordu. Her ne kadar duygularını belli etmemeye çalışsa da, içten içe onun geri dönüşüyle kalbinin yumuşadığını saklayamıyordu.

Saide Hanım kızı için hazırladığı yemeği tabağına koyarken elini tutup, gözleri dolu dolu konuştu:

— Güzel kızım… evine dönmen bana nefes oldu. İçim yeniden can buldu.

Zilan’ın boğazı düğümlendi, gözlerini kaçırdı.

— Ana… ben de sizi çok özledim. Bu taş duvarların kokusu bile bana yabancı gelmedi.

Zeynep ablasına sokuldu, yüzünde kocaman bir gülümseme vardı:

— Abla, iyi ki geldin. Evimiz yine eski haline döndü sanki. Ama keşke Heja'nın gidişiyle olmasaydı.

Avluda sıcak bir sohbet vardı. Halit Ağa, kızının dönüşüyle evin sanki yeniden şenlendiğini fark etti ama yüzüne yansıyan o gölgeyi silemedi. Çünkü Zilan’ın gözlerindeki hüzün hâlâ canlıydı; Berzan’ın izi, onun kalbinden çıkmamıştı.

Geceye doğru avluda otururlarken Saide Hanım kızının omzuna sarıldı.

— Bundan sonra acın da sevincin de bizimle. Tek başına hiçbir şey taşımayacaksın.

Zilan annesine başını yasladı. İçinde buruk bir huzur vardı. Belki yaralıydı, belki eksikti, ama kendi evinde, kendi ailesinin yanında biraz olsun nefes alabiliyordu.

İlerleyen saatlerde, Zilan terasa çıkmış, dizlerini karnına çekip gökyüzüne dalmıştı. Gözlerinden süzülen yaşlar yanaklarını ıslatırken, kalbi Berzan’ın hatıralarıyla sızlıyordu. Her yıldızda onun gülüşünü görür gibiydi. Dudaklarından dökülen tek kelime, geceyi delen bir dua gibiydi:

— Keşke sen yanımda olsaydın…

Avludan yükselen cırcır böceklerinin sesleri, Zilan’ın sessiz ağlayışına karışıyor, aynı zamanda Heja’nın iç çekişleriyle buluşuyordu. Berdelin acımasızlığıyla umutsuzluğa sürüklenmiş iki kadın, farklı acılarla, farklı yaralarla ama aynı gökyüzünün altında geceyi geçiriyorlardı.

Biri sevdiğini toprağa vermenin acısıyla yanıyordu, diğeri kalbine hiç sormadan koparıldığı bir bağın eksikliğiyle.

Ama ikisinin de içinden geçen tek şey aynıydı: “Keşke her şey başka türlü olsaydı…”

Heja, odasına geçtiğinde hâlâ bir huzursuzluk vardı içinde. Valizinde kalan son eşyaları çıkarırken, katlanmış kıyafetlerin arasında siyah bir tişört buldu. İlk anda kendi kıyafetlerinden biri sandı, ama eline alıp dikkatle bakınca fark etti.

Baran’ın siyah tişörtüydü bu.

Elinde tuttuğu anda kalbi tuhaf bir şekilde sıkıştı. Sanki bütün o anılar, o yarım kalmış sözler yeniden canlandı gözünde. Parmağıyla kumaşı okşadı, yavaşça tişörtü göğsüne çekti. Burnuna gelen o tanıdık koku, boğazında düğümlenen hisleri daha da büyüttü.

Gözlerini kapattı, derin bir nefes aldı.

Ama hemen ardından kendi kendine kızar gibi fısıldadı:

— Ben ne yapıyorum böyle ya…

Tişörtü hızla katladı, dolabına koydu. Birkaç saniye orada durup öylece baktı, sonra derin bir nefes alarak yatağına geçti. Gözleri kapanana kadar kafasında aynı soru yankılandı: “Neden onu düşünüyorum?”

Aradan bir hafta geçti.Bu geçen günlerde ne Baran, ne Heja eski hâline dönebildi.

Baran, kendini tamamen işe vermişti. Doğru dürüst bir şey yemiyor, çoğu gece şirket odasında sabahlıyordu. Zayıflamış, göz altları morarmıştı. Çalışanlar, onun öfkesinden korkar hale gelmişti.

Heja ise Şadoğlu konağında adeta bir gölge gibi dolaşıyordu. Eskiden gülen, neşeli hali yoktu. Sessiz, dalgın, kendi içine kapanmış bir hâlde günleri geçiriyordu. Kevser Hanım, kızının bu hâline üzülse de ona yaklaşmaya çekiniyordu.

Bir gün konağa misafir geldi. Heja’nın amcasının kızı, çocukluk arkadaşı Berfin. Güler yüzlü, hareketli bir kızdı. Kapıdan girer girmez Kevser Hanım’a sarıldı, selamlaştı. Avluda kısa bir sohbetten sonra, merakla yukarı çıkıp Heja’nın odasına girdi.

Heja’yı pencerenin kenarında dalgın buldu.

— Ayy, noluyo sana kızım? Hiç eskisi gibi değilsin. Suratın bir karış, kafan hep bir yerlere gidiyor. Anlat bakalım, noluyo sana?

Heja, gözlerini kaçırarak gülümsedi.

— Bilmem ki kuzen… Normalde berdel saçmalığından kurtulduğum için mutlu olmam gerekirdi. Ama… bilmiyorum. İçimde hep bir yerlerde bir burukluk var gibi hissediyorum.

Sustu, derin bir nefes aldı. Berfin sabırsızlandı, yanına oturup kolunu dürttü.

— Hadi ama, bana böyle yarım yamalak anlatma. Noldu?

Heja’nın yüzü kızardı. Dudaklarını ısırdı, gözleri yerdeydi. Sonunda fısıldar gibi konuştu:

— Mirzaxan konağındayken… eşyalarımı odadan alıp çıkacakken… Baran geldi. Gitmemi istemediğini söyledi.

Berfin merakla öne atıldı:

— Sonra?

Heja, ellerini kucağında sıktı.

— Ben de ona… sebebini sordum. Neden gitmemi istemediğini. Bir şey söyleyecekti… ama sustu.

Duraksadı. Yüzü kızarmıştı. Berfin’in sabrı taştı.

— Yaa lafı cımbızla mı alıcam ağzından, çatlatmasana beni! Söylesene!

Heja, utanarak gözlerini kaldırdı.

— …Beni öptü.

Berfin’in ağzı bir karış açıldı.

— Ne?!

Heja hızla devam etti:

— Ama ben de onu ittim… tokat attım… odadan çıktım.

Berfin iki elini başına vurdu.

— Yaa kızım, salak mısın sen? Niye tokat atıyorsun adama?!

Heja’nın gözleri doldu, sesi titrek çıktı:

— Ama o… beni sevmediğini bildiğim halde… neden böyle bir şey yaptı? Hem… şimdi de sürekli aklımda. Ne yaparsam yapayım unutamıyorum.

Berfin, gözlerini kısıp alaycı bir gülümsemeyle baktı.

— Kızım, siz resmen birbirinize abayı yakmışsınız! Benden söylemesi.

Heja hemen itiraz etti.

— Ne abayı yakması ya, saçmalama. Zaten hiçbir şey başlamadan bitti. En iyisi de buydu, demek ki böyle olması gerekiyormuş.

Berfin kahkaha attı, başını salladı.

— Aynen, canım aynen. Ben bilirim o “iyi ki bittiler”i…

İkisi de bir an sustu, sonra hafifçe gülmeye başladılar. Sohbetleri koyulaştı ama Heja’nın içinde sakladığı hisler, kahkahasının ardında hâlâ yankılanıyordu.

Berfin, Heja’nın anlattıklarından sonra yüzünde muzur bir gülümsemeyle başını iki yana salladı.

— Yok yok, ben anladım olayı. Sen hâlâ içten içe Baran’ı düşünüyorsun.

Heja hemen itiraz etti, sesi biraz yüksek çıktı:

— Saçmalama Berfin, nereden çıkarıyorsun öyle şeyleri?

Berfin, gözlerini kısıp kaşlarını kaldırdı.

— Yaa öyle deme, ben seni çocukluğumdan beri tanıyorum. Senin yüzün ne zaman kızarır, sesin ne zaman titrer, bilmez miyim?

Heja, kızarmış yanaklarını saklamak için pencereye döndü.

— …Yok öyle bir şey.

Berfin, kahkahayı bastı.

— Ay yokmuşmuş! Hadi oradan! Kızım adam seni öpmüş, sen hâlâ onu düşünüyorsun, üstüne bir haftadır ruh gibi geziyorsun. Daha ne olsun?

Heja çaresizce ellerini açtı.

— Tamam da… öyle şeyler olmamalı. Hem ben tokat attım, o da sustu. Bitti işte.

Berfin, abartılı bir şekilde iç çekti.

— Ah bu gurur, bu inat! Vallahi sizden aşk romanı olur, benden söylemesi. “Seviyorum ama belli etmem.”

Heja gözlerini devirdi.

— Of kuzen, cidden saçmalıyorsun.

Berfin, gülerek yanına sokuldu, omzuna dokundu.

— Saçmalamıyorum canım kuzenim, ben olanı söylüyorum. İnan bana, bu iş daha bitmedi. Siz daha çok uğraşacaksınız birbirinizle.

Heja gülümsememek için dudaklarını ısırdı ama yüzündeki kızarıklık ona ihanet ediyordu. Berfin de göz kırparak ekledi:

— Benim içime doğdu, bu hikâyede daha çok fırtına kopacak.

Heja, söylediklerinden sonra sessizleşti. Yüzü kızarmış, gözleri dalgın… Berfin ise yanına biraz daha sokuldu.

— Aman Allah’ım… hâlâ inanamıyorum, dedi gülerek. Sen de var ya, abartmayı iyi bilirsin. Hadi bakayım, şunu fazla kafana takma artık. Yoksa seni böyle göreceğime, çocukken birlikte oyun oynadığımız günlere geri dönelim daha iyi.

Heja kaşlarını kaldırdı, hafif gülümsedi.

— Ne vardı o günlerde… bahçedeki salıncağı kapma kavgası mı?

Berfin kahkahayı patlattı.

— Aynen öyle! Sen hep beni itelerdin, sonra da düşüp dizini yara yapardın. “Suçlu Berfin!” diye ağlamaya başlardın.

Heja da istemsizce güldü.

—Evet ama hep senin yüzündendi!

— Yok canım, ben masumum, diye karşılık verdi Berfin, göz kırparak.

İki kuzenin kahkahaları odanın havasını değiştirdi. Birkaç dakika öncesinin gerginliği dağılıp yerini çocukluk anılarının sıcaklığı aldı.

Berfin, Heja’nın elini tuttu.
— Bak kuzen, şunu bil: Sen güçlü bir kızsın. Ne yaşarsan yaşa, ayağa kalkmayı bilirsin. Şimdi de öyle yapacaksın. Hem ben hep yanında olacağım.

Heja’nın gözleri doldu ama bu kez gülümseyerek…
— İyi ki varsın kuzen.

Berfin şımarık bir ses tonuyla cevapladı:
— Biliyorum canım, ben olmasam sen ne yapardın ki?

İkisi de gülerek birbirlerine sarıldılar. Odadaki hava biraz olsun ferahlamış, Heja’nın kalbi de hafiflemişti.

Berfin, Heja’nın gözlerindeki o hüzünlü parıltıyı fark etti. Hafifçe onun yanına eğilip fısıldar gibi konuştu:
— Bak kuzum, sen bu konağın içinde kendini yiyip bitirirsin. Gel, hazırlan da çarşıya gidelim. Mardin çarşısı ne güzeldir, biraz dolanırız. Hem sana en sevdiğin menengiç kahvesinden ısmarlarım.

Heja dudak bükerek karşı çıktı:
— Bilmem… canım hiçbir şey yapmak istemiyor.

Berfin gözlerini kocaman açtı:
— Of Heja! Böyle içine kapanırsan daha da kötü olursun. Gel, bak çarşıda o daracık taş sokaklarda dolaşırız, biraz alışveriş yaparız. En kötü ihtimalle kaleye çıkar, manzarayı seyrederiz. Belki kafan biraz dağılır.

Heja kısa bir sessizlikten sonra derin bir nefes aldı.
— Peki… belki gerçekten iyi gelir.

Berfin sevinçle gülümsedi:
— İşte bu! Hadi hazırlan da çıkalım. Bu kasvetli hava sana hiç yakışmıyor.

Heja aynaya yöneldi, üstünü değiştirirken göz ucuyla Berfin’e baktı. Onun neşeli hali biraz olsun yüreğini hafifletmişti.
— Tamam, dedi. Ama kahve ısmarlamak sana düşer, ona göre.

Berfin kıkırdayarak:
— Anlaştık. Bir de sana künefe ısmarlarım, belki o zaman yüzün tam güler.

İkisi birlikte kahkahalar atarak odadan çıktılar. Konağın ağır havasından çıkmak, taş sokaklarda rüzgârı hissetmek Heja’ya gerçekten de iyi gelecekti.

Heja ve Berfin, konağın ağır kapısından çıkıp taş sokaklara adım attılar. Güneş, sarı kesme taşların üzerinden yansıyordu; sokak dar ama hayatla doluydu. Çarşının içine girdiklerinde bambaşka bir dünya açıldı önlerine.

Baharatçıların önünden geçerken havaya karışan tarçın, sumak ve isot kokusu Heja’nın burnuna doldu. Berfin, hemen kolunu dürttü:
— Off, buradaki kokular insana yaşadığını hissettiriyor değil mi?

Heja istemsizce gülümsedi.
— Evet… çok uzun zamandır böyle hissetmemiştim.

Biraz ileride bakırcıların çekiç sesleri yankılanıyordu. Kalaylanmış tencereler güneşin altında parıldıyordu. Berfin göz kırptı:
— Hadi şuraya bakalım. Belki evine bir şey alırsın, odanı da biraz şenlendirirsin.

Heja başını salladı ama gözleri bir dükkânda asılı duran siyah bir erkek gömleğine takılı kaldı. Yüreğinde istemsiz bir sızı belirdi. Aklına Baran geldi. Onun her zaman tercih ettiği koyu renk kıyafetler… Bir an nefesi sıkıştı.

Berfin hemen fark etti:
— Ne oldu, neden öyle kaldın?

Heja başını sallayıp kendini toparlamaya çalıştı:
— Hiç… sadece gömlek dikkatimi çekti.

Berfin şüpheli bir bakış attı ama üstelemedi. Onu biraz olsun neşelendirmek için şekerci dükkânına yöneldi. Renk renk badem şekerleri cam kavanozlarda ışıldıyordu.
— Hadi bundan alalım, çocukken sen bunlara bayılırdın.

Heja küçük bir gülümsemeyle kavanoza baktı, hatıralar zihnine doldu. Sonra beraber kaleye doğru yürüdüler. Merdivenlerden çıkarken ayaklarının altında taşların serinliğini hissettiler. Tepeye vardıklarında Mardin’in o meşhur manzarası önlerine serildi: Ufka kadar uzanan Mezopotamya ovası…

Berfin derin bir nefes aldı:
— İşte dünya buradan bambaşka görünüyor. Sen de biraz ferahla artık, kuzen.

Heja rüzgârın yüzünü okşayışını hissetti. Uzaklara dalarak fısıldadı:
— Ferahlamak kolay değil, kuzen. Kalbinin içinde koca bir yük taşıyorsan… hiçbir manzara hafifletmiyor.

Berfin, onun bu dalgın haline bakıp derin bir iç çekti.
— Senin aklın hâlâ onda, değil mi?

Heja cevap vermedi, sadece gözlerini uzaklara dikti. Rüzgâr saçlarını savururken içinde tarif edemediği o boşluk yeniden büyümeye başlamıştı.

Heja ve Berfin, kaleden indikten sonra çarşıda kısa bir tur daha attılar. Sonra yavaş adımlarla konağın yolunu tuttular. İkisi sohbet ederken, arkalarındaki dar sokakta bir adam sessizce onları takip ediyordu. Koyu renk bir ceket giymiş, şapkasını alnına kadar indirmişti. Adımlarını öyle ayarlıyordu ki taş sokakta yankılanmasın, varlığını belli etmesin.

Heja, bir an arkasına dönüp baktı ama sadece kalabalık çarşıyı gördü. Berfin fark etmedi bile. Adam başını hafif yana eğerek gözlerini onlardan ayırmadı.

Konağa yaklaştıklarında sokak tenhalaştı. Adam bir köşede durdu, elini cebine attı ve telefonunu çıkardı. Düşük bir ses tonuyla konuştu:
— Çarşıya çıktılar… şimdi de eve geçtiler.

Kısa bir sessizlik oldu, karşıdan kimin konuştuğu belli değildi. Adam sadece başını salladı ve telefonu kapattı. Ardından bir adım geri çekilip gölgelerin arasına karıştı.

KAN YAZGISI KİTABIM İÇİN AÇMIŞ OLDUĞUM WHATSAPP KANALIMA BU QR KODUNU OKUTARAK KATILABİLİRSİNİZ. KİTABA DAİR BÜTÜN GÜNCEL BİLGİLERİ ORADAN PAYLAŞIYORUM🤍

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

608okunma 18beğeni 7yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 136

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan AşkaaskerAskeriaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurgublBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurgugenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıTeodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18