13. bölüm · KAN YAZGISI (BERDEL)

13.Bölüm-Yitik Sevda

Aylin .

Arkadaşlar lütfen sizden ricam kitabın daha fazla kişiye ulaşabilmesi için destek amaçlı oy verebilir misiniz ayrıca bu bölüm hakkındaki düşüncelerinizi yorumlarda yazarsanız sevinirim.
Keyifli Okumalar🌸

O sırada Baran arabasıyla şirketin önüne gelmişti. Aracı park alanına yönlendirmeden önce, şirketin valesi hızla yanına koştu.
"Günaydın ağam, hoş gelmişsin," dedi.
Baran da ona hafifçe gülümseyerek, omzuna dostça bir dokunuş yapıp:
"Günaydın, hoş bulduk koçum," dedi.

Vale arabayı teslim alıp park alanına götürürken Baran da ağır adımlarla şirkete giriş yaptı. Asansöre doğru yürürken, yolda karşılaştığı tüm çalışanlar tek tek:
"Günaydın ağam," diye selam verdiler. Baran da aynı samimiyetle selamları alıp başını sallayarak ilerledi.

Asansörle yukarı çıktığında, kadın sekreteri onu kapıda bekliyordu.
"Günaydın Baran Bey, nasılsınız?" dedi.
"Günaydın, iyiyim sağ ol," diye yanıtladı Baran.

Birlikte odasına doğru yürüdüler. Tam o sırada sekreter, yüzündeki morluğu fark ederek çekinerek sordu:
"Baran Bey... yüzünüze ne oldu?"
Baran kısa bir sessizlikten sonra:
"Bir şey yok," dedi ve yürümeye devam etti.

Odasına geçip masasının arkasındaki koltuğa oturdu. Sekreter, günlük programı aktarmak için biraz fazla yaklaşınca Baran hafifçe geriye çekildi,
"Tamam, çıkabilirsin," dedi.
Sekreter hafif bozularak odadan çıktı.

Baran masasındaki dosyaya göz atmaya çalıştı ama zihninde dönen sorular onu bırakmıyordu. Birkaç sayfa çevirdikten sonra dosyayı kapatıp pencereye yöneldi. Geniş boydan boya camdan Mardin'i izledi, uzaklara daldı.

Kısa bir süre sonra kapı tıkladı, cevap vermedi. Kapı açıldığında içeri amcaoğlu Hazar girdi.
"Selam," dedi.
Baran, gelen sese yöneldi.
"Hayırdır brâ, neyin var? Daldın gitmişsin, kapıyı tıklatıyorum duymuyorsun bile."

Baran gözlerini tekrar camdan ayırmadan:
"Boşver," dedi.
Hazar koltuğa oturup:
"Belli ki boşverilecek bir şey değil. Gel, bugün küçükken gittiğimiz göle gidelim. Hem eski günleri yad ederiz, hem de konuşuruz biraz."

Baran başta reddetti:
"Toplantı var bugün, olmaz."
Ama Hazar ısrar etti:
"Haydi be Baran, bir kere de beni dinle."

Baran çaresizce başını salladı:
"Tamam."
Hazar gülerek:
"Heh şöyle ya, bazen nefes almak lazım," dedi.

Baran sekretere seslendi:
"Bugünkü toplantıları iptal et."
Sekreter şaşkınlıkla:
"Ama Baran Bey, bugünkü toplantılar çok önemliydi."
Baran kesin bir ifadeyle:
"Boşver, sen halledersin. İptal et."

İkili odadan çıkıp asansöre bindiler, aşağı inip şirketten ayrıldılar. Hazar, kendi arabasını şirkette bırakıp Baran'ın aracına bindi.
Yol boyu önce sessizlik hakimdi. Hazar bir anda arabadan "Dıgerım Nagerım" şarkısını çalmaya başladı.
Baran istemsizce hafifçe gülümsedi. Hazar ise neşeyle şarkıya eşlik etti.

Göl kenarına geldiklerinde arabadan inip suya doğru ilerlediler. Bir köşeye oturup bir süre sessizce gölü izlediler.
Sonunda sessizliği Hazar bozdu:
"Ee anlat bakalım brâ... ne oldu?"
Baran ve Hazar, amcaoğlundan öte, candan kardeş gibiydiler. Çocukluklarından beri yedikleri içtikleri ayrı gitmemiş, her anı birlikte yaşamışlardı. Bu yüzden birbirlerinin en gizli, en derin yaralarını bile bilirlerdi. Göle karşı suskunlukla otururlarken, kısa bir sessizlikten sonra Baran başını hafifçe öne eğip konuşmaya başladı.

"Sevdiğin bir kadın tarafından ihanete uğramak ne demek biliyor musun, brâ?"

Bu söz Hazar'ı şaşırttı. Gözleri büyüdü, hemen Baran'a döndü.
"Ne ihaneti Baran, ne diyorsun sen?"

Baran derin bir nefes aldı, sonra geçmişe döner gibi konuşmaya başladı.
"Onu ilk gördüğüm an... o halayın başında gözlerimi kaçırmadım. Sanki yıllardır içimde bir boşluk varmış da, o an dolmuş gibi. İçim yandı ama güzel bir yangındı. O zaman bilmiyordum bu yangının beni ne hale getireceğini. Sevmek kolaymış da, unutmak imkânsızmış meğer.

Heja... Adını her duyduğumda kalbim sızlıyor. Ben onun uğruna kaç gece uyumadım, kaç kere içimden 'bırak' dedim, yapamadım. Kendimi kandırdım, 'belki o da sever' dedim. Suskunluğuna umut yükledim. Her gülüşünü, her sessizliğini sevdim.

"O gün bugündür yüreğime düştü o Sonra amcasının oğluyla aileden gizli olarak sevgili olduğunu öğrendim.Ne ettiysem unutamadım. Vazgeçmeye çalıştım, olmadı. Yandım Hazar, sen iyi bilirsin..."

Hazar sessizce başını salladı, kuzeninin yaşadığı acıyı uzun zamandır bilen tek kişiydi o. Baran devam etti:

"Dün... Heja arkadaşıyla buluşmak istedi. Ben bırakmak istedim, kabul etmedi. Dedim ki en azından biri eşlik etsin. O keçi inadını tuttu, ben de tamam dedim ama... işimi sağlama almak için uzaktan bir adamımı peşlerine taktım."

"Her şey normaldi önce. Sonra Yusuf geldi yanlarına. O adi köpek. Dedim ki, Heja onunla bir yere gitmez. Ama gitmişler. Bir kafeye...Belki anlatır diye bekledim ama anlatmadı. Akşam da telefonuna mesajlar gelmeye başladı. Yusuf'tan. Okuduklarımı görseydin Hazar... kan beynime sıçradı."

"Sokağın başına gelmiş. O,mesajlarda 'gelmezsen konağı basarım' diyordu. Dayanamadım. Silahımı aldım, çıktım. Gidecektim, öldürecektim onu. Adamlar araya girdi, yoksa şimdiye toprağın altındaydı. Sabah da kapıyı çarpıp çıktım odadan."

Hazar bu anlatılanları duyunca uzun süre konuşamadı. Baran'ın öfkesini de, yüreğinin yangınını da en iyi o bilirdi. Baran tekrar konuştu:

"Brâ, sen en iyi sen bilirsin ben onun için neler çektim... Belki alışır, belki sever diye Yusuf'u bile yaşattım. Yoksa şimdiye çoktan gebertmiştim"

Hazar, Baran'ın gözlerine baktı:
"Baran, emin misin? Belki de Yusuf'un oyunu bu. Belki de Heja'nın haberi yok hiçbir şeyden."

Baran uzun uzun sustu, sonra boğazı düğümlenmiş gibi sadece şu kelimeleri söyledi:
"Bilmiyorum... ama gelip anlatmalıydı."

İki kuzen uzun süre sessizce gölü izlediler. Rüzgarın suyla dans ettiği anlarda, geçmişin yüküyle dertleştiler. Sonra Baran, Hazar'a dönüp hafifçe gülümsedi:
"Ee hep benden konuştuk. Hiç senden bahsetmiyoruz. Yıllardır ne birine gönül verdiğini duydum, ne de adını andığın biri oldu. Varsa öyle biri brâ, saklama benden. Hayırlısıyla gidip isteyelim."

Hazar bir an duraksadı. Gözlerini kaçırdı. Yutkundu. İçinde yıllardır gizlediği yangın bir kez daha harlandı. Ama sadece şu cümleyi kurdu:

"Yok brâ. Biliyorsun, öyle şeylerle ilgilenmiyorum. Biri olsa sana ilk ben söylerdim."

Sonra ikisi de tekrar sessizce göle baktı. Her biri içinde farklı yangınlar taşırken, göz alabildiğine uzanan suda geçmişin izlerini arar gibiydiler.

O sırada Şadoğlu Konağı'nda sular durulmuyordu. Avlunun köşesinde bir sedirin üzerine oturmuş, elindeki kahveyi dalgın dalgın karıştıran Kübra düşüncelere dalmıştı. Tam o anda arka taraftan sinsice yaklaşan Zilan, küçümseyici bir edayla seslendi:

- Hayırdır, bakıyorum da iyice alıştın buralara... İyice çöreklenmeye başladın. Gitmek nedir bilmiyor musun sen?

Kübra duyduklarına hem üzülüp hem öfkelenerek hızla ayağa kalktı.

- Ne alaka ya, ne çöreklenmesi? Sen ne diyorsun Zilan?

Tam bu tartışmanın ortasında Heja'nın annesi Kevser Hanım, yüksek duvarlı konağın gölgesinden konuşmaları işitip hızla yanlarına geldi. Gözleri öfkeyle Zilan'a döndü.

- Hayırdır gelin? Sen dağdan gelip bağdakini mi kovmaya çalışıyorsun? Herkes haddini bilecek bu konakta!

Sonra yüzü yumuşayıp Kübra'ya döndü. Omzuna şefkatle elini koyarak:

- Heja nasıl bu evin kızıysa, Kübra da aynı şekilde bu evin kızıdır. Bir daha kimsenin karıştığını görmeyeyim.

Zilan, o anki utancı bastırmak istercesine başını eğip sahte bir gülümsemeyle:

- Ben bir şey demedim ki, ana. Şakasına takıldım sadece...

diyerek yılan gibi süzülüp konağın taş merdivenlerinden odasına doğru sinsice uzaklaştı.

Kübra, gözleri dolmuş halde Saide Hanım'a sarıldı:

- Teşekkür ederim... Zaten yarın gidecektim.

Kevser Hanım sarılışına karşılık vererek:

- Hiç öyle şey olur mu keçam? Bu evde istediğin kadar kalabilirsin, kapımız da yüreğimiz de sana açık.

dedi.

Baran, Hazarı şirkete bıraktıktan sonra çarşıya doğru arabasıyla ilerledi. Direksiyon başında gözleri yolda olsa da aklı Heja'daydı. İçini kemiren bir şüphe, bir pişmanlık vardı. Belki de Heja'ya haksızlık etmişti. Belki de o mesaj... Yusuf'un kurguladığı bir oyundu sadece. Bu ihtimal, içini yakmaya başlamıştı. O an karar verdi: Heja'nın gönlünü almalıydı. Belki küçük bir hediye, bir kolye... Evet, zarif bir pırlanta kolye onu biraz da olsa affettirebilirdi.

Arabayı kuyumcunun önünde durdurdu. İçeri girdiğinde dükkân sahibi hemen ayağa fırladı.

- Oo Baran Ağa! Hoş gelmişsin, sefalar getirmişsin!

Baran gülümsedi.

- Hoş bulduk, hoş bulduk.

Kuyumcu saygıyla başını eğdi.

- Buyur Baran Ağa, ne emretmiştin?

- Pırlanta bir kolye bakacaktım.

Kuyumcu hemen tezgâhın camını açıp en gösterişli pırlanta kolyeleri birer birer dizdi önüne. Baran dikkatle inceledi hepsini. Sonunda biri vardı ki... Heja'nın boynunda gözünün önüne geldiğinde, "İşte bu," dedi.

- Bu olsun. Hediye paketi yap.

- Emrin başım gözüm üstüne Ağa'm.

Kolyeyi zarif bir kutuya yerleştirip paketledikten sonra, Baran ödemeyi yapıp dükkândan ayrıldı. Arabasına bindi, konağa doğru yol aldı.

Konağın kapısına geldiğinde adamları kapıyı açmak için harekete geçti.

- Hoş gelmişsin Ağa'm!

- Sağ olun.

Avludan içeri girerken annesiyle kız kardeşini gördü. Gölgelikte, taş bankta oturuyorlardı.

- Hoş geldin oğul, - dedi annesi.

- Hoş geldin abi, - dedi Zeynep.

- Hoş bulduk.

Bir an duraksayıp etrafa göz gezdirdi.

- Heja nerede? - diye sordu kardeşine.

- En son odasındaydı abi.

- Ben üstümü değiştireyim, - deyip bahane uydurarak yukarı çıktı.

Taş merdivenleri hızla çıktıktan sonra odasına doğru yürüdü. Kapıyı çaldı, ses yoktu. İçeri girdi. Oda boştu. Belki banyodadır, diye düşündü. Banyoya yöneldi, kapıyı tıklattı. Yine cevap yoktu. Kapıyı yavaşça araladı. İçerisi boştu. Şüpheyle kaşlarını çattı. Hemen çıktı, salona yöneldi.

Salonda Şahin ve Cihan oturuyordu.

- Heja'yı gördünüz mü?

- Hayır abi, görmedik.

Baran'ın içi giderek daralıyordu. Siniri artmıştı. Hızlı adımlarla tekrar aşağı indi, annesiyle kardeşine yöneldi.

- Yukarıda yok, göremedim. Nerede bu kız?

Onlar da şaşkındı. Zeynep bir an duraksadı, ardından:

- Abi... Şey... Bugün Heja yengem telefonunun bozulduğunu söyledi. Kübra'ya mesaj atacaktı. Benden telefonumu istedi, ben de verdim. Mesaj atıp geri verdi...

Baran, Zeynep'in lafını keserek sertçe:

- Ver o telefonu bana hemen!

Zeynep korkuyla cebinden telefonu çıkarıp uzattı. Baran parmaklarını ekrana sertçe bastırarak mesajlara girdi. Gördüğü şey ise içini yakmaya yetti.

Heja, Yusuf'a bir konum göndermişti.

"Orada buluşalım Yusuf."

Sadece bu satırlar... Ama Baran için bıçak gibi saplandı göğsüne. Yumruğunu sıktı. Gözleri karardı. Öfkeyle bağırdı:

- Ne demek lan buluşmak! Ne demek bu!

Bağırışları duyan Şahin ve Cihan koşarak aşağı indi.

Baran bir şey demeden konağın kapısına yöneldi. Hiddetle kapıyı açtı. Gözlerinden adeta ateş fışkırıyordu. Kapının önünde nöbet tutan adamlardan biri sordu:

- Ne oldu Ağa'm?

Baran adeta patladı.

- Elinizin körü oldu! Ben size ne dedim lan? Bu konaktan kuş uçmayacak demedim mi? Hanımağanız dışarı adım atmayacak demedim mi lan?

Bir tokat savurdu. Adam yere düştü.

- Biz... Biz konaktan hiç ayrılmadık Ağa'm, önünden ayrılmadık vallahi...

Ama Baran dinlemedi bile. Arabasına doğru yürüdü. Her adımı öfkeyle doluydu. Akıbetin ne olacağını kimse bilmiyordu.

O sırada Heja, Yusuf'la küçüklüklerinden beri gizlice buluştukları o eski tepeye varmıştı. Çocukluklarının masum sırlarını paylaştıkları, rüzgârla savrulan papatyaların arasında nice hayaller kurdukları yerdi burası. Gözleri Yusuf'u aradı ve onu orada, tek başına ayakta beklerken gördü. İçinde bir yerler sızladı. Ne kadar inkâr etse de, Yusuf'a duyduğu duygular hâlâ tamamen silinip gitmemişti. Her adımda içindeki karmaşa biraz daha büyüyordu.

Yusuf, Heja'yı görür görmez koşarcasına ona doğru ilerledi. Yüzü yara içindeydi; bir gözü morarmış, dudağı patlamıştı. Heja'nın kalbine bir bıçak gibi saplandı o hâl.

- Hejam... Geleceğini biliyordum. Seni çok özledim... - dedi Yusuf, sesi titrek, gözleri dolu. Ona doğru yaklaşırken kollarını açtı, sarılmak istedi. Ama Heja bir adım geri çekildi.

Yusuf durdu. Gözlerinde kırılmış bir çocuğun hüznü vardı.

Heja'nın içi öfkeyle doluydu. Dünkü kaos, sabahki mahcubiyet... Hepsini Yusuf'un başlattığını düşünüyordu.

- Sana yaptığın şeyin hesabını sormak için geldim. Sen nasıl böyle bir şey yapabilirsin Yusuf? Nasıl bana mesajlar atarsın? Nasıl konağın önüne kadar gelebilirsin? Düşünmüyor musun beni ne hâllere soktuğunu? Dün sana açık açık söyledim: Artık evliyim! Bizden bir şey olmaz dedim!

Yusuf, Heja'nın sözleriyle sarsıldı. Omuzları çöktü. Ama yüreğindeki sevdayı susturamadı.

- Ben seni çok seviyorum, Hejam... Sensiz bu dünyada nasıl yaşayacağım? Senden vazgeçemem... Ne olur yapma bunu bana...

Heja'nın gözleri doldu. Ama güçlü durmak zorundaydı. O artık evliydi. Aşiret konağında bir hanımağaydı.

- Beni bırakmak zorundasın Yusuf. Artık başka bir adamla evliyim. Buna göre yaşamak, buna göre davranmak zorundayım. Lütfen... Unut beni.

Yusuf'un sesi boğuldu.

- Beni artık sevmiyor musun?

Heja sustu. Gözlerini kaçırdı. Gözlerinde yaş birikti ama dökülmesine izin veremezdi. Yusuf birkaç adım yaklaşarak:

- Heja... Bak bana... Gözlerimin içine bakarak söyle. Beni sevmediğini gözlerimin içine bakarak söyle... - dedi.

Heja derin bir nefes aldı. Gözlerini Yusuf'un gözlerine dikti. Kalbi paramparça oluyordu, ama bu son darbe olmalıydı. Onun gitmesi için gerekiyordu.

- Seni... sevmiyorum.

Yusuf, o an sanki dünya başına yıkılmış gibi oldu. Heja ise hemen arkasını dönüp hızlı adımlarla uzaklaşmak istedi. Birkaç adım attı ki, aniden ağzı bir el tarafından kapatıldı. Panikle çırpındı, ama kim olduğunu göremedi. Gözleri korkuyla açıldı, bir anda her şey karardı...