29. bölüm · KAN YAZGISI (BERDEL)

28.BÖLÜM-SESSİZLİĞE DÜŞEN SEVDA

Aylin .

Taş sokaklarda bir sevda gezdi,
Ay ışığında hüzünler dizdi.
Bir gölge sustu, kalpleri ezdi,
Midyat gecesi aşk ile sitemdi.

Turnalar geçti dağların üstünden,
Hasret düştü gönüllerin içinden.
Bir bakış kaldı ayrılış gününden,
Sevda türküsü yankıdı taşlardan.

Konağın avlusu hüzünle doldu,
Gönül yarası susunca soldu.
Bir çift göz vardı, içinde kordu,
Yandıkça yandı, kimseyle olmadı.

Sevda dedikleri zindan gibidir,
Bir gülüşle başlar, ömür bitirir.
Ayrılık ateşi gönlü eritir,
Midyat gecesi yaraya şahittir.

Gece, Mardin’in dar sokaklarına sessizlik çökmüştü. Konağın taş duvarları ay ışığının altında daha da heybetli görünüyordu. Herkes çoktan odasına çekilmişti, fakat Heja’nın gözlerine yine uyku uğramıyordu. Yatağında sağa sola dönüp durduktan sonra pencerenin önüne geçti. Avluyu, dışarıdaki karanlığı izledi.

O sırada bir şey dikkatini çekti. Konağın biraz uzağındaki gölgelerin arasında bir silüet vardı. Sanki birisi orada durmuş, onları gözlüyordu. Heja’nın kalbi hızla çarpmaya başladı, gözlerini kısarak bakmaya çalıştı. Bir an için o yabancıyla göz göze gelmiş gibi oldu, sonra adam birden geriye çekilip karanlığa karıştı.

Heja derin bir nefes aldı, eliyle göğsünü tuttu.

-"Yok, yok… yanlış görmüşümdür. Kim olsun bu saatte? Zaten yorgunum, hayal gördüm belki de…"

Kendi kendine fısıldayarak sakinleşmeye çalıştı. Ama içindeki huzursuzluk tam olarak dinmedi.Tam o sırada kapı hafifçe tıkırdadı. Heja irkilip başını çevirdi. Kapı açılınca küçük Adar koşarak içeri girdi. Gözlerinde masum bir sevinç vardı.

-"Halacımm!"

Heja, yeğeninin sesini duyunca yüzüne sıcak bir tebessüm yayıldı. Kollarını açtı. Adar hızla koşup ona sarıldı.

-"Canım yeğenim… Bu saatte ne işin var senin burada? Uyumadın mı hâlâ?"

Adar, başını halasının göğsüne yasladı.

-"Uyuyamadım halacım… Hep seni düşündüm. Eskiden sen yanımda olunca hemen uyurdum. Bu gece de… senin yanında uyuyabilir miyim, hani eskisi gibi?"

Heja’nın gözleri doldu, boğazı düğümlendi. Küçük çocuğun sevgisi, ona ihtiyacı içini yumuşatmıştı. Gözlerinden akan tüm yorgunluğu bir anda silmiş gibiydi.

-"Tabii ki uyuyabilirsin, minik prensim. Hatta sen olmazsan ben de uyuyamam artık."

Adar, kocaman gülümseyip yatağa çıktı. Hemen yorganın altına girerken Heja da yanına uzandı. Küçük çocuk halasının boynuna sarıldı, sımsıkı tuttu.

-"Halacım… sen gidince çok üzüldüm ben. Hiç kimse senin gibi masal anlatmıyor. Hep gelsin diye dua ettim. Allah dualarımı kabul etti."

Heja’nın gözlerinden yaşlar süzüldü. Adar’ın saçlarını okşadı, sessizce cevap verdi:

-"Ben de seni çok özledim, minik prensim. Bundan sonra hep yanında olacağım. Hiç merak etme…"

Küçük çocuk gözlerini kapatırken gülümseyerek fısıldadı:

-"İyi ki geldin halacım. Sen yanımda olunca hiç korkmuyorum."

Heja, onu öptü, yorganı üzerine çekti. Kalbinde ilk kez o gün huzur kırıntısı hissetti. Az önce gördüğü gölgeyi, içindeki korkuyu unuttu bir anlığına. Adar’ın sıcacık nefesi, çocuk kalbinin saflığı, bütün karanlığı dağıtmıştı. Ama yine de… aklının bir köşesinde o gördüğü adamın silueti hâlâ asılı kalmıştı.

Gece yarısına doğru, Şadoğlu konağının koridorları sessizliğe gömülmüştü. Loş ışık, ağır perdelerin arasından sızıyor, odalara dingin bir hava yayıyordu. Azad ile Leyla da odalarına çekilmişti.

Azad, gömleğinin düğmelerini çözmüş, pijamasını giymiş halde yatağa uzanmıştı. Yatak başlığına yaslanmış, düşünceli gözlerle tavana bakıyordu. Odanın köşesinde şifonyerin üzerinde duran gece lambası, ortamı hafifçe aydınlatıyordu.

Leyla, aynanın karşısında oturmuş, yüzüne gece kremini sürüyordu. Parmaklarını yüzünde gezdirirken derin derin düşündü, sonra krem kutusunu kapatıp kenara koydu. Kalktı, yavaş adımlarla yatağa doğru ilerledi. İnce sabahlığını çıkardı, yatağın ucuna bıraktı. Üzerinde sadece zarif geceliği kalmıştı. Azad ona hayranlıkla bir an baktı ama Leyla’nın yüzündeki ciddiyet dikkatini çekti.

Leyla yatağa girdi, eşinin göğsüne başını koydu. Azad kolunu onun omzuna doladı. Bir süre sessizce öylece kaldılar. Sonra Azad, karısının düşünceli halini fark edip yumuşak bir sesle sordu:

-"Hayırdır bir tanem, dalgın gibisin…"

Leyla derin bir nefes aldı, gözlerini kapatarak içini döktü:

-"Heja’ya kafam takıldı Azad. Bize, ailesine geri döndü ama… hâlâ mutlu değilmiş gibi görünüyor. Hani özgürlüğüne kavuştu ya, insan daha farklı olur sanıyordum. Ama onda bir burukluk var, bir ağırlık taşıyor gibi."

Azad başını hafifçe salladı, bakışlarını tavana çevirdi.

-"Farkındayım Leyla'm. Ben de gözlemledim. İnsan yaşadığı onca şeyi kolay kolay geride bırakmaz. Hele ki onun gibi yaralı bir yürek, bir günde iyileşmez."

Leyla dudaklarını ısırdı, gözleri doldu.

-"Çok genç yaşında çok şey yaşadı. Kendi isteği olmadan kurban edildi. Şimdi özgür ama yine de içinde bir boşluk var sanki. Kendi kendime düşünüyorum da… biz elimizden geleni yapıyor muyuz? Onun yanında olduğumuzu hissettiriyor muyuz?"

Azad, karısının çenesini hafifçe tutup yüzünü kendine çevirdi.

- "Sen onun en büyük destekçisisin Leyla'm. Bunu biliyorum. Sen olmasan belki Heja bu kadar güçlü duramazdı. Ama bazı yaralar vardır ki, sadece zaman iyileştirir. Biz ne kadar yanında olursak olalım, asıl savaşı kendi içinde verecek."

Leyla başını eşinin göğsüne yeniden yasladı. Sesi kısık ve kırılgandı:

- "Ama ben onun gözlerindeki o hüznü gördükçe dayanamıyorum Azad. Keşke daha fazlasını yapabilsem."

Azad parmaklarını karısının saçlarında gezdirdi, ona güven veren bir tonla fısıldadı:

- "Zamanla, Leyla'm… Elbet o günleri de atlatacak. Bugün kırık dökük olabilir, ama yarın daha güçlü olacak. Biz sadece yanında olalım, o bize yaslanmayı bildiği sürece toparlanacak."

Leyla gözlerini kapadı, huzurla derin bir nefes aldı. Azad’ın kalp atışlarını dinledi, o ses içinde bir güven buldu. Yavaş yavaş gevşedi. Azad ise eşinin başını okşarken kendi içinden şu cümle geçti:

-"Biz bir arada oldukça hiçbir kırık tamir edilemez değil. Heja da yeniden gülmeyi öğrenecek, ben buna inanıyorum."

Gece ağır ağır ilerlerken, odada yalnızca kalplerinin ritmi ve dışarıda esen hafif rüzgârın sesi vardı.

Güneş, Mardin’in taş evlerinin arasından süzülerek Mirzaxan Konağı’nın avlusuna vuruyordu. Kuş cıvıltıları ve tandırda pişen ekmeğin kokusu sabahı süslerken, konağın içinde bir hareketlilik başlamıştı.Hizmetçiler kahvaltı sofrasını hazırlıyordu. Masada Halit Ağa, Saide Hanım, Şahin, Zilan, Zeynep ve Cihan oturmuş, kahvaltıyı bekliyorlardı.

O sırada Baran, ağır adımlarla avluya girdi. Saide Hanım onu fark edip hafifçe seslendi:

-"Oğlum, nereye sabah sabah? Kahvaltını etmeden mi gidiyorsun?"

Baran, yüzünde ifade yok gibi, başını hafifçe sallayarak cevap verdi:

-"Aç değilim, size afiyet olsun dayikamın(annecim)."

Saide Hanım, oğlunun bu halini görünce gözlerinde endişe belirdi; Baran’ın yüzündeki kasveti, sessizliğini, Heja gittiğinden beri sürdüğü içine kapanıklığı fark ediyordu. Baran avluyu geçip dışarı çıkarken Saide Hanım, Halit Ağa’ya sessizce yaklaştı:

-"Bu oğlana çok üzülüyorum yaa… Ne zamandır ruh gibi, kimseyle konuşmuyor, yemek yemiyor. Bir şey olacak diye korkuyorum, bey."

Halit Ağa, eşinin elini tutup onu teselli etti:

-"Merak etmeyesin,hanım. Zamanla kendine gelir. Bugünleri atlatır elbet."

Ardından Halit Ağa, masanın başında herkesin dikkatini çekerek seslendi:

-"Hadi bakalım, kahvaltıya başlayalım. Herkese afiyet olsun."

Masadakiler birer çaylarını aldılar, tabaklara göz gezdirdiler. Kahvaltı masası, birbirine gülümseyen, hafif sohbet eden bir aile görüntüsü vermekle birlikte, her köşede farklı bir endişe ve düşünce vardı. Şahin, Zilan’a hafif bir gülümsemeyle baktı ve takıldı:

-"Hadi bakalım, bu hafta da senin yeni tariflerin var mı?"

Zilan, omuz silkerek karşılık verdi:

-"Şaşırtırım seni yine, Şahin. Ama sadece çayla yetinmek zorundasın."

Şahin kahkahasını bastı; Cihan ve Zeynep hafifçe gülüştü. Masadaki atmosfer bir anlığına sıcak ve neşeli olmuştu, ama Baran’ın yokluğu herkesin aklında ayrı bir boşluk bırakıyordu.

Baran, kahvaltıyı pas geçip sessizce konağın kapısından çıkarak aracına doğru yöneldi. İçinde hâlâ çözülmemiş öfke ve karışık duygular vardı; zihninde Heja ve yaşananlar sürekli dönüyordu.

Şadoğlu Konağı'nın avlusunda çocuk kahkahaları yankılanıyordu. Adar, elinde küçük bir topu koşturarak Heja’nın etrafında dönüyordu. Heja, başını eğip gülümseyerek:

-"Hadi bakalım Adar, bu sefer yakalayabilecek misin? diye takıldı."

Topu hafifçe ileri yuvarladı, Adar heyecanla peşinden koştu. Çocuğun neşesi Heja’nın içini kısa süreliğine de olsa ısıtıyordu. Onun minik elleriyle topu taşıması, kahkahaları ve arada dönüp “Halacım bak, yakaladım!” deyişi Heja’nın yorgun ruhuna bir parça hayat katıyordu.

Ama oyun kısa sürdü. Adar topu kucaklayıp “Ben biraz da amcamla oynayayım” diyerek koştu gitti. Heja ise avluda bir an öylece kaldı, ardından yavaş adımlarla terasa çıktı. Rüzgâr hafifçe esiyor, saçının ucunu dalgalandırıyordu. Taş basamaklara oturup ellerini kucağında birleştirdi. Gözleri boşluğa dalmıştı; ne avlunun kalabalığını, ne de uzaklardan gelen kuş seslerini duyuyordu.

Bir süre sonra, arkasından ayak sesleri geldi. Kevser Hanım tereddütlü adımlarla kızının yanına geldi. Gözlerinde hem hüzün hem pişmanlık vardı. Sessizce Heja’nın yanına oturdu. Aralarında ince bir mesafe vardı, ama bu mesafe zamanın kırgınlığını da temsil ediyordu.

-"Heja, dedi Kevser Hanım, sesi biraz titrek çıkmıştı. Kızım… bana hâlâ kırgınsın biliyorum."

Heja başını çevirmeden, uzaklara bakarak konuştu:

-"Kırgın değilim anne… ama içimde bir şey var. Sanki ne yaparsam yapayım, senin gözünde hep suçlu kalacağım."

Bu sözler Kevser Hanım’ın kalbine saplanan bir hançer gibiydi. Ellerini birbirine kenetleyip gözlerini yere indirdi:

-"Haklısın, kızım. Berzan’ımı kaybettiğimiz gün… aklımı kaybetmiş gibiydim. Acımdan ne dediğimi bilmeden seni suçladım. “Oğlumu senin yüzünden kaybettim” dedim. Evden kovdum. Allah şahittir ki o sözler dilimden dökülürken bile içim kan ağlıyordu. Ama ben bir anneydim… evladını kaybetmiş bir anne. Ve o acıyı taşıyamadım."

Heja’nın gözleri doldu ama yüzünü çevirmedi. Sesinde hem kırgınlık hem de özlem vardı:

-"Anne, o gün senin yanında olmak isterdim. Acını paylaşmak, omzunda ağlamak isterdim. Ama sen beni kovdun. Ben de… yalnız kaldım."

Kevser Hanım’ın gözlerinden yaşlar süzüldü. Yavaşça elini uzattı, Heja’nın elini tutmak istedi ama Heja tereddüt etti. Yine de annesinin sıcaklığı parmaklarına değince elini çekmedi.

-"Kızım, dedi Kevser Hanım, lütfen beni affet. O günün öfkesiyle, acısıyla gözüm hiçbir şeyi görmedi. Sen benim tek kızımsın, gözümün nuru, nefesim. Eğer seni kaybedersem ben ikinci kez ölürüm."

Heja, gözyaşlarını tutamadı. Başını annesinin omzuna yasladı.

-"Anne… Ben seni hiç bırakmadım. Hep sevdim, hep özledim. Ama kalbim kırıldı işte… hâlâ tam onaramadım."

Kevser Hanım kızını sıkıca sardı.

-"Onaracağız kızım, dedi fısıltıyla. Ne olursa olsun, birlikte onaracağız."

O an terasa vuran öğlen güneşi, anne ile kızın arasındaki kırık bağların yavaş yavaş onarılmaya başladığının sessiz şahidi gibiydi.

Anne–kız terasa sarılmış hâlde sessizce ağlarken, birden avludan küçük adımların sesi duyuldu. Adar topunu kucaklamış, merdivenleri çıkıp koşarak yanlarına geldi. Onları öylece birbirine sarılmış görünce kafasını yana eğdi, gözlerini kocaman açarak sordu:

-"Hala, babaanne… siz neden ağlıyorsunuz? Biri sizi üzdü mü?"

Heja hemen gözyaşlarını silmeye çalıştı, ama Adar’ın masum bakışları karşısında gülümsemeden edemedi.

-"Yok bir tanem, biz üzülmedik. Sadece… babaannenle biraz dertleştik."

Adar elindeki topu yere bırakıp Heja’nın kucağına oturdu, yüzünü halası ve babaannesine çevirdi.

-"Benim halam hiç ağlamasın, tamam mı? Halam gülsün, hep gülsün."

Kevser Hanım torununun saçlarını okşadı, gözlerinden süzülen yaşları saklamadan:

-"Sen merak etme oğlum, halan artık gülecek, dedi."

Adar ikisinin de ellerini tuttu, minicik parmaklarıyla sımsıkı kavrayarak:

-"O zaman söz verin, dedi. Hem sen söz ver babaanne, hem sen söz ver halacım. Birbirinizi hiç bırakmayacaksınız."

Heja gözyaşlarının arasından tebessüm etti. Annesinin gözlerine baktı, sonra oğlanın avuçlarını öptü.

-"Söz," dedi.

Kevser Hanım da aynı sözü tekrarladı.

Üçü terasa oturmuş, el ele tutuşmuş hâlde bir süre sustular. Ama bu sessizlik, az önceki hüzünlü sessizlikten farklıydı; bu sefer içinde umut vardı.

Adar neşeyle ayağa kalktı, topunu kucaklayıp:

-"O zaman hadi aşağıya inelim, ben size oyun oynatacağım! diyerek koştu."

Anne–kız, birbirlerine bakıp hafifçe gülümsediler. O an, yavaş yavaş kaybolan güven duygusu yeniden filizlenmeye başlamıştı.

Okulun zil sesiyle birlikte sınıfın kapısı açıldı. Son ders için içeri giren İngilizce öğretmeni, her zamanki sakin tavrıyla kürsüye yöneldi. Öğrencilerin bir kısmı defterlerini çoktan kaldırmış, bir kısmıysa göz ucuyla saate bakıyordu. Gün boyu işlenen derslerin yorgunluğu yüzlerine sinmişti.

Öğretmen, tahtaya dönüp beyaz tebeşiri eline aldı ve yazmaya başladı:

-"If I had studied harder, I would have passed the exam."

Ardından sınıfa dönerek sordu:

-"Evet çocuklar, bu cümlenin type kaç olduğunu kim söyleyecek?"

Arka sıralardan hafif bir uğultu yükseldi. Bazı öğrenciler kendi aralarında fısıldaşırken, birkaçı gülüşüyordu. Öğretmen kaşlarını kaldırıp ciddi bir bakış attığında sesler yavaşça kesildi.

Cihan, arkadaşının defterine eğilip alaycı bir ses tonuyla fısıldadı:

-"Bak şimdi, “I go to bazar, I eat kebap” falan diyecek birazdan."

Arkadaşı kahkahayı zor tutarken öğretmen gözlerini onlara dikti.

-"Cihan, madem çok keyfin yerinde, sen söyle bakalım."

Sınıf bir anda sessizleşti. Herkesin gözü Cihan’a dönmüştü. Genç adam hafif boğazını temizleyip sırıtmasını gizlemeye çalışarak cevap verdi:

-"Third conditional hocam… yani geçmişte olmayan bir durumun sonucunu anlatıyoruz."

Öğretmen, başını onaylar şekilde salladı.

-"Güzel, doğru söyledin. Demek ki dersi dinliyorsun, sadece konuşmayı yanlış zamanlarda yapıyorsun."

Sınıfta kıkırdamalar oldu. Cihan omuz silkip arkadaşına “gördün mü bak” dercesine kaş kaldırdı.

Ders devam ederken öğretmen birkaç örnek daha yazdırdı, öğrencilerse cümle kurmaya çalışırken bolca hata yapıyor, bu da sınıfta tatlı bir kaynaşmaya sebep oluyordu. Arada öğretmenin uyarılarıyla toparlanıyorlar ama gözler sürekli saate kayıyordu.

Son dakikalar yaklaşırken öğretmen kitabını kapattı.

-"Tamam çocuklar, bugünlük bu kadar. Ama üçüncü şart kipini unutmayın, sınavda mutlaka soracağım."

Zil çalınca sınıf bir anda hareketlendi. Çantalar omuza takıldı, defterler kapandı. Öğrencilerin çoğu koridora koşarken, Cihan arkasına yaslanıp esnedi, yüzünde muzip bir gülümseme vardı.

Son dersin bittiği huzurla sınıf boşalmaya başladı.Koridor bir anda öğrencilerle doldu. Ayak sesleri, kahkahalar, çantaların sürüklenme sesi birbirine karışıyordu. Cihan, iki yakın arkadaşıyla beraber merdivenlere doğru yürüdü.

-"Off, sonunda bitti ya," dedi Ali, çantasını gevşekçe omzuna asarken.

-"Aynen, dedi Cihan sırıtıp. "Biraz daha devam etseydi “if I had been a teacher, I would have quit” diye cümle kuracaktım vallahi."

Üçü birden kahkaha attılar. Merdivenlerden inerken aralarında şakalaşmaya devam ettiler.

-"Hadi gelin kantine uğrayalım," dedi Emre.

-"Yok, ben eve gideyim, dedi Cihan. "Biraz işim var."

Arkadaşları onu sıkıştırmaya çalıştıysa da Cihan kararlıydı. Onlarla vedalaştı, okul bahçesinden çıkıp sokağa yöneldi.

Hava akşamüstüne dönüyordu; güneş şehrin taş evlerinin üzerinden kızıl bir ışıkla batıyordu. Sokaklarda çocuklar top oynuyor, esnaf dükkânlarının kepenklerini kapatmaya hazırlanıyordu. Cihan elleri cebinde yürürken aklı ister istemez son günlerde yaşananlara gitti. Berdelin bozulması, Zilan’ın geri gelişi, abisi Baran’ın içine kapanışı… Hepsi zihninde dolaşıp duruyordu.

Telefonunu çıkarıp ekrana baktı. Kübra’nın adı listede parlıyordu. Gülümseyip kendi kendine mırıldandı:

-"Acaba ne yapıyor şimdi.."

Derin bir nefes alıp yürümeye devam etti. Konağın yoluna doğru ilerlerken, akşamın serin rüzgârı yüzünü okşuyordu.

Kübra, iki yakın arkadaşıyla okul çıkışı sahile yakın bir kafeye oturmuştu. Masada üç kahve ve birkaç tatlı tabağı vardı. Günün yorgunluğunu atar gibi sohbet ediyor, kahkahalar arada yükseliyordu. Kübra telefonunu eline aldığında ekranda Cihan’ın adı belirdi. Gözlerinin içi parladı.

Cihan: “Ders bitti mi güzelim?”

Kübra: “Bitti. Şimdi kafedeyim biraz takılıyorum. Sen ne yapıyorsun?”

Cihan: “Okuldan çıktım, eve gidiyorum. Mardin’in havası yine sıcak. Keşke sen de burada olsan.”

Kübra: “Ben de isterdim ama aramızda kilometreler var işte… Neyse, sen bana yazdıkça sanki yakınındaymışım gibi hissediyorum.”

Cihan: “Benim için de öyle. Telefon elimdeyken mesafeler yok gibi.”

Kübra hafifçe gülümsedi, telefonu tekrar açtı:

Cihan: “Seni görmek için sabırsızlanıyorum. En kısa zamanda geleceğim Yalova'ya.”

Kübra: “Ben de sabırsızlanıyorum. Özlemişim seni… Telefonla yetinmek zor ama şimdilik buna razıyım.”

Cihan: “Yakında o mesafeler bitecek, birlikte olacağız. 🤍”

Kübra: “Bunu duyunca yüzümde kocaman bir gülümseme oluşuyor. Seni seviyorum, Cihan.”

Cihan: “Ben de seni… Çok. Her şey çok zor olsa da seninle her şeye değer.”

Kübra telefonu masaya koydu ve kahvesine göz ucuyla baktı, ama aklı hâlâ Cihan’daydı.Telefonu cebine koyup arkadaşlarına döndü. Masadaki sohbet devam ediyordu.

-“Peki Kübra, seni merak ediyoruz,” dedi bir arkadaşı. “Bu Cihan işi ne hâlde? Hâlâ mesajlaşıyor musunuz?”

Kübra gülümsedi, biraz utangaç bir tonla cevap verdi:

-“Evet, hâlâ yazışıyoruz. Uzak mesafe ama bir şekilde idare ediyoruz.”

Arkadaşlarından biri kaşlarını kaldırdı:

-“Uzak mesafe mı? Oo, bu ciddi iş demek! Aşiret oğluna mı kaptırdın kendini?”

Kübra bir an durakladı, sonra kahkahayla cevap verdi:

-“Evet, tam olarak öyle işte. Aile de aşiret…”

Bu söz arkadaş grubunu patlatacak gibi gülmeye itti. Bir arkadaşı takıldı:

-“Ooo, aşirete gelin mi gideceksin artık? Bekar abisi falan var mı, dikkat et ha!”

Diğeri ekledi:

-“Evlenince kilolarca altın takılır sana artık, hazır mısın?”

Kübra, gülmekten gözleri parlayarak kahve fincanını eline aldı:

-“Ahahah, evet evet… Ama şaka bir yana, Cihan’la ilişkimiz farklı bir boyutta. Hala bu durumun ciddiyetini idrak edemedim.”

Arkadaşları da hâlâ gülerek, esprili şekilde konuşmayı sürdürdüler:

-“Bak bakalım, sana altın yerine çeyrek altın mı takacaklar, tam anlamıyla aşiret usulü mü?”

Kübra başını sallayıp tebessüm etti, ama içten içe mesajlaştığı Cihan’ı düşündü. O an yüzünde hem hafif bir utangaçlık hem de tatlı bir heyecan vardı.

Baran, iş çıkışı şirketten ağır adımlarla çıktı. Gün boyu masasında imzaladığı evraklar, toplantılar, çalışanların ufak tefek hataları derken yorgunluğu hâlâ üstündeydi. Park yerine doğru yürürken cebinden anahtarını çıkardı, arabasına doğru yöneldi. Koltuğuna oturur oturmaz müzik sistemini açtı; yüksek sesle çalan Oy Turnam Turnam’ın nakaratına eşlik etti:

-"Oy turnam turnam, benden selam söyle dağlara, benden selam
Yâri görmeyeli oldu bir hayli zaman
Benden selam söyle dağlara, benden selam
Benden dağlara..."

Şarkının ritmiyle bir nebze olsun kendini rahatlamış hissetse de zihni hemen Heja’ya kaydı. Arkadaşını kurtardığı o an geldi gözlerinin önüne; Heja’nın sevinçle boynuna sarılması, gözlerindeki o saf mutluluk, korku ve güvenin bir arada olduğu bakış… Sonra aklına abisinin ölümü geldi; o acı gün, Heja’nın başını onun dizine yaslayışı ve sessizce ağlayışı, omzuna düşen küçük omuz titremeleri… Kalbi sıkıştı, gözlerinde istemsiz bir nem birikti.

Baran, o anı düşündükçe elleri direksiyona kenetlendi, ama şarkının nakaratında dudaklarını oynatıp mırıldandı:

"Kanadım kırılsa bile konar göçerdim
Ayrılık zehrini kana kana içerdim
Mecnun gibi bile bile serden geçerdim
Zerresine cihan değen ben o aşk için..."

Her notada Heja’nın o anları, gözlerinde canlanıyordu. Onu öpmüş olduğu an, gözlerinin içine bakışını, dudaklarının titreyen temasını hissetti. Maziye yolculuk yapıyordu sanki; Heja ile paylaştığı o kısa ama yoğun anlar, yüzünde istemsiz bir gülümseme oluşturdu.

Araba yavaşça Mardin’in taş sokaklarında ilerlerken, Baran içinden fısıldadı:

-"Ne yapacağım, hâlâ sana doyamıyorum Heja…"

Şehrin taş evleri, gün batımının hafif turuncu ışığıyla çevresini kaplarken, Baran bir yandan şarkıya eşlik ediyor, bir yandan da geçmişin, Heja’nın tüm anılarını zihninde yeniden yaşıyordu. Eve yaklaşırken, arabayı park etti ve derin bir nefes aldı; kalbindeki fırtınayı bastırmak için, müziği kapatıp kapıyı açtı.

Akşamın alaca karanlığı konağın taş avlusuna düşerken, Baran arabasını park edip konağa adım attı. Kapıdan girer girmez, Zeynep onu fark etti ve gülümseyerek yanına koştu:

-"Hoş geldin abi! Hadi gel, akşam yemeği hazır, beraber yiyelim."

Baran kısa bir bakış attı, hafifçe başını salladı ama tebessüm etmedi:

-Hayır, size afiyet olsun. Benim biraz işlerim var."

Zeynep, abisinin bu sözleri karşısında hafifçe şaşırdı ama lafını uzatmadı. Baran, taş merdivenlerden sessizce yukarı çıktı ve çalışma odasının kapısını ardına kadar açıp içeri girdi. Kapı kapanırken geride bıraktığı yemek masası ve akşamın aile sıcaklığı, onun yoğun iş ve düşüncelere gömülmüş halini yansıtır gibiydi.

Çalışma odasına geçer geçmez Baran, masasının başına geçti, evraklarını gözden geçirmeye başladı. Baran çalışma odasının kapısını ardına kadar kapattıktan sonra balkona yöneldi. Elinde uzun süredir bırakmış olduğu sigarayı yeniden çaktı; Heja gittiğinden beri kaybettiği o alışkanlığına geri dönmüştü. Dışarıya bakarken gözleri uzaklara takıldı, ama aklındaki görüntü hep Heja’ydı. Yüzünde kırgınlık ve öfke bir arada vardı.

Sigaranın dumanı gökyüzüne yükselirken, kendi kendine fısıldadı:

-"Bu kadar zaman geçti… hiç mi bir şey hissetmedin? Ben hep buradaydım, ama sen… “Seni sevmiyorum” diyerek beni yendin."

İçinde bir boşluk vardı; kırgınlık yüreğini kavuruyordu. Elleriyle sigarayı sıktı, başını ellerinin arasına aldı ve derin bir nefes çekti. “Neden böyle oldu… neden her şeyi kaybettik?” diye geçirdi içinden.

Bir süre sessizlik içinde balkonda durdu, yalnızlığın ve kırgınlığın ağırlığını omuzlarında hissetti. Ardından yavaşça sigarasını kül tablasına bırakıp, çalışma odasındaki koltuğa uzandı. Kırgın ve yorgun bedeni, zihnindeki fırtınayla mücadele ederken, gözleri tavana takılı kaldı.

Zilan, ailesiyle kahve içerken aniden midesinde garip bir sıkışma hissetti. Hızla yerinden kalktı ve odasına koştu. Lavabonun önüne geçtiğinde yüzü solmuş, elleri hafifçe titriyordu. Başını aynaya çevirdi, gözlerini kendi yansımasına dikti.

-"N’oluyor bana ya…"sesi titrek bir şekilde fısıldadı kendi kendine. "Yediğim yemek dokundu herhalde…"

Bir an eğildi ve lavaboya kustu. Ardından başını kaldırdı, elleriyle yüzünü sildi ve aynaya tekrar baktı. İçinde bir tedirginlik vardı; midem bulandı ama sanki sadece bu değildi. Derin bir nefes aldı, kendini toparlamaya çalıştı.

Yavaşça salona geri döndü. Kevser Hanım endişeyle yanına geldi:

-"Kızım, ne oldu? İyi misin?"

Zilan, hafifçe gülümseyerek onları rahatlatmaya çalıştı:

-"İyiyim, iyiyim… Sadece yediğim yemek dokundu galiba."

Zeynep de hafifçe elini tuttu:

-"Tamam, ama kendine dikkat et, olur mu?"

Zilan başını salladı ve ailesini biraz olsun rahatlatmaya çalıştı. Ardından derin bir nefes aldıktan sonra sessiz adımlarla Baran’ın çalışma odasına doğru ilerledi. Kapının önüne geldiğinde hafifçe çaldı.

-"Gir, " diye duyuldu Baran’ın sesi içeriden.

Zilan kapıyı açıp içeri girdi. Baran, uzandığı koltuktan doğruldu, gözleri Zilan’ı görünce yumuşadı, ardından koltuğa oturup onu izledi.

-"Abim… biraz konuşabilir miyiz?" dedi Zilan, sesi titrek ama kararlı bir şekildeydi.

Baran hafifçe başını salladı:

-"Geç konuşalım,dinliyorum."

Zilan koltuğun karşısına oturdu, ellerini dizlerinin üzerinde birleştirdi ve derin bir nefes aldı:

-"Abi… bütün bu olanlardan sonra hâlâ bana kırgın mısın?"

Baran gözlerini ona dikti, sessiz kaldı. Zilan devam etti, kelimeleri ardı ardına dökülüyordu:

-"Biz Berzan'la birbirimizi çok sevdiğimiz için kaçtık. Ama Berzan’ın ölümü… o kadar yıkıldım ki… Başımdan geçen her şeyi anlatmalıyım sana. Biz çok mutluyduk… Berzan’la… ta ki o Heja denen şeytan, benim kocamın ölümüne sebebiyet verene kadar."

Baran gözlerini kısarak Zilan’a baktı, sesi sertleşti:

-"Sakın bir daha Heja hakkında kötü bir laf ettiğini duymayayım!"

Zilan hafifçe başını eğdi, ama içindeki sinsilikle devam etti:

-"Ama yalan mı abi… Yusuf’la kaçmasaydı bütün bunlar olur muydu? Şimdi…Berdelin bozulması iyi oldu. Senin başına da bir bela çıkarıp sana zarar verecek bir şey yapmasından korkuyordum… Neyse ki ondan kurtuld-.."

Baran aniden ayağa kalktı, sesi sert ama kararlı:

-"Yeter! O cümlenin devamını getirme bacımsın diye bu ettiğin laflara göz yumacağımı sanma. Bir daha Heja hakkında tek bir kelime dahi edersen kalbini kırarım. Beni buna mecbur etme. Şimdi… beni yalnız bırak."

Zilan gözlerini Baran’a dikti, sessizce başını salladı, sesi titreyerek ama kararlı bir şekilde:

-"Abi… beni yanlış anladın… ama… ne diyorsan o olsun."

Ve ardından sessiz adımlarla kapıya yöneldi, kapıyı dikkatlice kapatıp odadan çıktı.

Odada Baran, koltuğa tekrar oturup derin bir nefes aldı.Heja'sızlık, odanın ağır sessizliğinde daha da hissedilir olmuştu. Gözleri boşluğa dalmış, içinden geçenleri sakinleştirmeye çalışıyordu, ama kalbindeki fırtına dinmiyordu.

KAN YAZGISI KİTABIM İÇİN AÇMIŞ OLDUĞUM WHATSAPP KANALIMA BU QR KODUNU OKUTARAK KATILABİLİRSİNİZ. KİTABA DAİR BÜTÜN GÜNCEL BİLGİLERİ ORADAN PAYLAŞIYORUM🤍