19. bölüm · KAN YAZGISI (BERDEL)
19.Bölüm-Matem Rüzgarı
DEĞERLİ OKUYUCULAR BÖLÜME BAŞLAMADAN UFAK BİR RİCADA BULUNMAK İSTİYORUM.KİTABA GÖSTERMİŞ OLDUĞUM EMEĞİN KARŞILIĞI OLARAK RİCA ETSEM OY VERİP TAKİP EDEBİLİR MİSİNİZ,AYRICA BU BÖLÜM HAKKINDAKİ KIYMETLİ DÜŞÜNCELERİNİZİ YORUMLARDA BENİMLE PAYLAŞIRSANIZ ÇOK MUTLU OLURUM.☺️BU BÖLÜMDE 100 YORUM SINIRI GETİRDİM SALI GÜNÜNE KADAR TAMAMLANIRSA YENİ BÖLÜMÜ YAYINLAYACAĞIM.
KEYİFLİ OKUMALAR..🌺
Baran, Şadoğlu Konağı'nın ağır taş kapısından çıkarken son bir kez arkasına baktı. Kalbi geride kalmıştı; acının, gözyaşının ve Heja'nın kaldığı yerde. Ayakları onu istemese de, zorla taşıdı arabaya kadar. Arabanın kapısını açıp bindi. Motorun sesi, sessizliğe sert bir giriş yaptı. Ama onun içindeki fırtına daha büyüktü.
Yola koyulduğunda gözleri yolda, ama aklı bugünün her saniyesindeydi. Yusuf'un silahı... Berzan'ın düşüşü... Heja'nın çığlığı... Zilan'ın öfkesi... Kevser Hanım'ın mezar başında diz çökmüş hali... Her biri bir kurşun gibi zihnine saplanıyordu.
Konağına ulaştığında motoru susturdu. Arabanın içi sessizleşti ama o sessizlik, içindeki karmaşayı bastırmıyordu. Konağın taş avlusuna adım attı, yorgun adımlarla merdivenleri çıktı. Kapısına geldiğinde bir an durdu. Elini kapı koluna götürdü, yavaşça bastırdı. Kapı açıldığında içeride bir yalnızlık soluğu yüzüne çarptı.
Işığı açtığında gözleri hemen o köşedeki koltuğa takıldı. Heja'nın bir zamanlar oturduğu, gülümsediği o koltuk... Her yer onunla doluydu. Yavaşça koltuğa oturdu, başını geriye yasladı. Gözlerini kapattı. Heja'nın sesi, gülüşü, bakışı... Hepsi tekrar tekrar geçiyordu zihninden. İçinde bir boşluk çığ gibi büyüyordu.
Dayanamadı.
Bir anda ayağa kalktı, kapısını kapattı ve hızla arabasına binerek tekrar yola koyuldu. Bu gece onu yalnız bırakamazdı. Heja onsuz, o Heja'sız yapamazdı.
O sırada Şadoğlu Konağı'nda herkes odalarına çekilmişti. Yasın ve acının ağırlığı duvarlara kadar sinmişti. Heja da odasına geçti. Penceresine yürüdü. Camı araladı, gece serinliği yüzüne çarptı. Gökyüzüne baktı; yıldızlar sanki Berzan'ın gidişini izliyordu.
Derin bir nefes almaya çalıştı ama göğsü daralıyordu. Pencereden uzaklaştı, odasındaki tekli koltuğa oturdu. Başını iki avucunun arasına aldı. Sessizce, içten içe feryat ediyordu. Gözlerinden yaşlar süzülürken, kendi kendine konuşmaya başladı:
"Hepsi benim yüzümden oldu... Abim, nolur beni affet. Gitmeseydim o buluşmaya... bunların hiçbiri olmayacaktı. Keşke beni bırakmasaydın da... beni vursaydı... sana bir şey olmasaydı..."
Tam o sırada konağın arka tarafında bir gölge belirdi. Baran arabasını konağın biraz ilerisinde durdurmuştu. Bahçenin sessizliğinde ilerleyerek arka taraftan konağa girdi. Heja'nın odasını ezbere biliyordu. Duvara yasladığı merdiveni sessizce tırmandı. Pencere açıktı. Kafasını uzatıp içeri baktı. Heja'nın ağlamaklı hali gözlerinin önündeydi.
İçeri adım atarken, Heja bir anda irkildi:
"Bağırma! Benim!" dedi Baran fısıltıyla, ellerini kaldırarak.
Heja donakaldı. Ardından sesi titreyerek sordu:
"Ne işin var burada?"
Baran, içeriye yavaşça adım attı.
"Dayanamadım... ev bomboş geldi. Seni bu halde, o evde yalnız bırakmak istemedim."
Heja cevap veremedi. Sadece gözyaşlarıyla Baran'a yaklaştı. Titreyen omuzlarıyla ona sarıldı. O an, tüm duygular döküldü. İçinde taşıdığı acı, suçluluk, yalnızlık... Baran'ın omzuna yaslandı.
Baran da kollarını açtı. Sımsıkı sarıldı. Haftaların, günlerin hasreti o sarılışta eridi. Yavaşça Heja'nın saçlarına dokundu, kokusunu içine çekti. Sanki zamanı orada durdurmak istercesine.
Sonra onu nazikçe yatağa götürdü. Heja'yı oturttu. Başını Baran'ın dizine koydu. Hıçkırıkları gece boyunca sürdü. O kaybın acısını, ağlayarak dizlerinde taşıdı. Ve sonunda yavaşça uyuyakaldı.
Baran, başını kaldırıp tavana baktı. Gözlerinden süzülen yaşları gizlemedi. Saçlarını okşarken içinden sadece bir cümle geçti:
"Senin acını ben de taşıyacağım."
Sabaha kadar yerinden kalkmadı. Hasretle, özlemle... Heja'yı izledi.
Birlikte geçirdikleri ilk sessiz ama en derin geceydi bu.
O sırada Zilan da eşini kaybetmenin acısıyla yüreğine kor ateşi düşmüş gibi, yüreği kanaya kanaya ağlayarak sabahladı. Sabah, Heja gözlerini hafifçe araladı. Gözleri Baran'ın gözleriyle buluştu. Başını Baran'ın dizine koyduğunu fark edince hemen kalktı.
Baran, "Günaydın. Nasılsın, daha iyi misin?" diyerek seslendi.
Heja, üzgün bakışlarla Baran'a baktı ve, "Abimin ölümüne sebebiyet verdim. Nasıl iyi olabilirim?" dedi.
Baran bu sözleri duyunca üzüntüsünü belli etmeden, "Hayır, bir daha bu lafı ağzından duymayacağım. Senin bir suçun yok. Bu yaşanacaktı demek ki... Kaderi değiştirmek bizim elimizde değil. Bu durumdan sen suçlu değilsin. Suçlu olan, hak ettiği cezayı aldı zaten," diye ekledi.
Heja'nın gözyaşları yavaşça yanaklarından süzüldü. Baran, sevdiği kadını bu şekilde harap halde görmeye yüreği dayanmıyordu.
Bir süre sonra Heja, "Gitsen iyi olacak. Zira bizimkiler senin burada kaldığını görmesinler. Ayrıca birazdan burası yine kalabalıklaşır," dedi. Baran da onu onaylar şekilde başını salladı.
"Haklısın, gitsem iyi olacak. Normalde gitmezdim ama böyle bir günde sizinkileri kızdırmak istemiyorum. Gün içinde tekrar geleceğim zaten," diyerek pencereye doğru ilerledi, merdivenleri inip bahçeden çıktı ve gözden kayboldu.
O sırada Heja üzerini değiştirip odasından çıktı. Ağır ağır terasa doğru ilerleyip oturdu ve tüm bu yaşananları kafasından geçirmeye başladı. Aklına gelen düşüncelerle gözyaşları birer birer akmaya devam etti. Bu konak, abisiyle geçirdiği anılarla doluydu. Şimdi bu anıları birlikte biriktirdiği abisi bu dünyadan göçüp gitmişti. Heja bu durumdan kendisini suçluyordu.
Bu düşünceler zihnini meşgul ederken vaktin nasıl geçtiğini anlamamıştı. Misafirler taziye için gelip gitmeye devam ediyordu. Konak yine dolup taşıyordu. Bu sefer mutluluğu paylaşmak için değil, acıyı paylaşmak içindi gelen insanlar. O sırada Kevser Hanım gelenlerle beraber oturmuştu. Şiyar Ağa da erkeklerin olduğu tarafta taziye dileklerini kabul ediyordu. Yürekleri kor hâlde yanıyordu.
Tüm bunlar olurken Zilan artık tek bir hedefe odaklanmıştı: Heja'ya. Kocası Berzan'ın ölümünden tamamen Heja'yı sorumlu tutuyordu. Ona göre, Heja kuyruk sallayıp Yusuf'la buluşmaya gitmeseydi tüm bunlar olmayacaktı.
Heja, kalabalıktan kaçmak maksadıyla odasına geçerken Zilan da Heja'nın odasına doğru ilerledi. Kapıyı açtı, içeri girdi. Heja, odaya gelen Zilan'ı görünce ayağa kalktı. Zilan'ın yüzünde öfke okunuyordu. Zilan söze başladı:
"Daha hâlâ ne yüzle burada kalabiliyorsun? Abinin katilisin, benim kocamın katilisin! Nasıl hâlâ burada kalmaya cesaret edebiliyorsun? Seni öldürmeden hemen defol bu konaktan! Bir daha buralara gelme sakın!" diye bağırmaya başladı.
Bu seslere Kevser Hanım, Leyla ve Kübra da geldi. Kübra annesine doğru ilerleyecekken Kevser Hanım, "Gelinim Zilan'a katılıyorum. Bir süre biz toparlanmaya çalışana kadar gelme buralara," dedi.
Heja, duyduğu bu sözlerle adeta yıkıldı. Gözlerinden yaşlar süzülerek odadan koşarak çıktı. Leyla ve Kübra onu durdurmaya çalışsalar da başaramadılar.
Leyla, Kevser Hanım ve Zilan'a çıkışarak, "Onun ne suçu var? Günahsız. Katil olan Yusuf'tur. Heja'nın bir suçu yok. Üzerine gitmeyi bırakın artık," dedi. Kübra da Leyla'yı onayladı.
Heja taş merdivenlerden koşarak inip atına doğru yöneldi. Kübra peşinden koştu, "Heja, bir tanem yapma böyle. Teyzem acısından dolayı öyle söyledi. Bir delilik yapma lütfen," dedi.
Ama Heja onu dinlemedi, atına binip hızla konağı terk etti.
Heja konağı atıyla terk ederken, Kübra içini kemiren bir korkuyla hemen telefonuna sarıldı. Aklında tek bir düşünce vardı: Heja bir delilik yapabilirdi. Dün gece Baran, Heja'ya bir şey olursa ya da biri ona karışırsa hemen haber vermesi için kendi numarasını vermişti. Bu yüzden Kübra, durumu haber vermek için tereddütsüz Baran'ı aradı.
Telefonun diğer ucundan gelen "Alo?" sesiyle Kübra hızlıca konuşmaya başladı:
"Enişte, ben Kübra. Az önce Heja atına binip hızla konaktan ayrıldı."
Baran bir anda şirketteki koltuğundan fırladı. Sesi telaş doluydu.
"Biri bir şey mi yaptı? Neden gitti?"
Kübra derin bir nefes aldı ve sesini zor denetleyerek devam etti:
"Zilan... Zilan odaya gelip ona eşinin katili olduğunu söyledi. Çok ağır sözler söyledi. Kevser teyze de onu destekledi. 'Bir süre gelme' dedi. Heja ağlayarak kaçtı, durduramadık."
Baran, "Tamam. Ben hemen çıkıyorum," diyerek telefonu kapattı.
O sırada Heja, atının üstünde Mardin yollarını tozu dumana katarak arşınlıyordu. Daha küçükken, abileri Azad ve Berzan ona ata binmeyi öğretmişti. Onu eğitmişlerdi, korumuşlardı. Şimdi ise o anılarıyla birlikte, rüzgar gibi esiyordu Mardin'in taşlı yollarında. Saçları savruluyor, gözyaşları rüzgarla birlikte yüzüne karışıyordu. Normalde hep mutluyken binerdi ata, özgür hissettiğinde... Ama bu sefer yüreğinde dağ gibi bir acıyla binmişti. Her adımda içindeki yangını bastırmaya çalışıyordu.
O sırada Kevser Hanım, konağın bir köşesinde sessizce oturmuştu. Oğlunun acısından dolayı Heja'ya öyle sözler söylemişti ama şimdi söylediklerini tekrar tekrar düşündükçe içten içe hem kızgın, hem de pişmandı. Heja'ya öfkeliydi, evet... ama onu bu şekilde göndermenin doğru olup olmadığını sorguluyordu. Ne var ki, son pişmanlık fayda etmiyordu. Söz bir kez ağızdan çıkmış, yürekleri kırmıştı.
Heja, gözyaşlarıyla birlikte Mardin'in taş yollarını geride bırakıp dağ yoluna doğru ilerliyordu. Atının nal sesleri yankılanıyordu boş vadilerde. Siyah düz saçları rüzgârla birlikte savruluyor, gözyaşları yüzüne yapışıyordu. Gözleri önde ama zihni geçmişin dipsiz kuyularında kaybolmuştu. Kalbi, her adımda biraz daha ağırlaşıyordu.
"Her şey benim yüzümden..." diye fısıldadı kendi kendine, gözleri dalgın. "Berzan abim... beni korumaya çalışırken canından oldu."
Bu sırada Baran, arabanın direksiyonuna sıkıca sarılmış, gözleri yoldaydı ama kalbi paramparçaydı. Telefon ekranında Heja'nın konumu haritada işaretliydi. Bir takip uygulaması yerleştirmişti, ihtiyacı olursa diye. Şimdi o nokta, uçurum yoluna gidiyordu. Ve bu onu dehşete düşürmüştü.
"Ne olur bir delilik yapma... kendine bir şey yapma delalım," dedi içinden, sesi titrek, nefesi düzensizdi. Gözleri doldu. "Senin acını taşıyamam... sen de yoksan, ben neden var olayım?"
Arabayı son hızla sürerken kalbindeki korku büyüyor, elleri direksiyonda daha da sıkılıyordu. Yol daralıyordu. Uçurum yolu... kayalıklarla dolu, ölüm kadar sessiz...
Heja ise artık uçurumun kenarına varmıştı. Atını durdurdu. Ayaklarını yavaşça yere indirdi. Rüzgâr hızlanmıştı. Aşağı baktı; keskin kayalıklar karanlık bir boşluk gibi göz kırpıyordu ona. İçindeki yangın artık dayanılmazdı. Sanki o boşluk, onun tek huzur bulacağı yer olmuştu.
Ayakta durdu, elleri iki yanına düştü, başı öne eğildi. Bir damla gözyaşı kayalıktan aşağı süzüldü. Ardından, geçmişin sesiyle birlikte anılar gözünün önünden geçmeye başladı.
Berzan'ın gülüşü...
Onunla çocukken koştukları buğday tarlaları...
Birlikte ağaca çıkmaları...
"Düşersen, önce ben düşerim," deyişi...
Küçükken ona atkı örmesi, kollarına sarılışı...
"Abim..." dedi titrek bir sesle. "Hepsi benim suçum. Eğer o gün Yusuf'la görüşmeye gitmeseydim... bunların hiçbiri olmayacaktı. Annem haklı... Zilan da haklı... Katilin tekiyim ben! Senin ölümünün sorumlusuyum. Şimdi ben... ben bu vicdanla nasıl yaşarım?"
İçinden bir çığlık koptu.
"Senin olmadığın bir dünyada nefes almak bana haram artık!"
Adımını öne attı. Ayak uçları uçurumun kenarındaydı. Gözlerini kapattı. Kollarını iki yana açtı. Rüzgar yüzüne çarpıyor, sanki onu kucaklıyordu. Derin bir nefes aldı. Dudaklarında son bir fısıltı:
"Seni seviyorum abim..."
Tam o anda, arkasından bir çift kol beline sarıldı, güçlüce kavradı ve geriye çekti.
"HEJA!" diye yankılandı bir çığlık gibi.
Baran, Heja'yı son anda boşluktan çektiğinde dizleri üzerine düşmüştü. Heja onun kollarındaydı. Tüm vücudu titriyordu. Kalbi deli gibi atıyordu, sanki göğsünü parçalayacak gibiydi. Nefesi kesik kesikti. Onu kaybetmeye bir an bile yaklaşmak, Baran için cehennemin ta kendisiydi.
Heja, başını kaldırdı, gözleri Baran'ın gözlerine kilitlendi. Gözyaşları sel gibi akıyordu. O gözlerde öyle bir acı, öyle bir kırgınlık vardı ki... Baran'ın içi lime lime oldu.
Baran, elleriyle Heja'nın yüzünü kavradı, sesi çatallandı:
"Heja... sen... bir daha böyle bir şey yaparsan... ben yaşayamam. Anlıyor musun beni? Ben senin yokluğuna dayanamam. Az önce seni kaybetmenin eşiğindeydim... ve o an... kalbim sanki durdu. Her şeyim sen oldun. Bensiz bir dünya var ama sensiz bir dünya yok bana..."
Heja gözlerini kaçırdı. Gözleri yeniden doldu. Dudakları titredi, sonra kısık ama net bir sesle fısıldadı:
"Bırak beni..."
Baran, başını bir an geriye çekti. Yüreğine bıçak saplanmış gibiydi. "Heja?" dedi sadece.
Heja, gözyaşlarını tutmadan devam etti:
"Bırak Baran... Artık bu dünyada yaşamak istemiyorum. Her şeyin suçlusu benim. Abim benim yüzümden öldü. O silahın önüne benim için geçti. Beni korumak isterken canından oldu. Annem haklı... Zilan haklı... Hepsi benim yüzümden!"
Ellerini Baran'ın göğsüne bastırdı, onu kendinden uzaklaştırmak ister gibi.
"Beni bırak, lütfen... kendimi atıp kurtulmak istiyorum bu hayattan. Bu vicdanla, bu azapla yaşanmaz. Her gece onun sesi kulaklarımda, her sabah onun gülüşü gözümde... Ben, ben artık dayanamıyorum Baran..."
Baran'ın gözlerinden yaşlar süzüldü. Öylece orada, dizlerinin üstünde kalakaldı. Heja'nın bu hâli, bu kadar kırılmış, tükenmiş olması... yüreğini parçaladı. Ellerini, Heja'nın elleri üzerine koydu, usulca:
"Hayır... Ben seni bırakmam. Çünkü sen, bu acının içinde yalnız kalamazsın. Çünkü sen hâlâ nefes alıyorsan, ben de senin yanında nefes alacağım. Çünkü... sen benim hayatımın en güzel yerisin. Suçlu değilsin, sadece kalbi kocaman bir insansın. Ve bu dünyada kalman için binlerce nedenin var. İlk nedenim ben olayım... olur mu?"
Baran'ın sesi titriyordu. Kelimelerle değil, gözleriyle yalvarıyordu.
Heja'nın gözlerinde tereddüt belirdi. Ama hâlâ içinde dinmeyen o sarsıcı acı vardı.
Heja'nın gözleri Baran'ın gözlerinde kilitli kalmıştı. Kalbi karmaşık bir savaşın içindeydi. İçindeki o yıkıcı suçluluk duygusu, vicdan azabı her nefesinde ağırlaşırken... Baran'ın sözleri, bakışındaki samimiyet, içtenlik... zihnini allak bullak etmişti.
Baran'ın "Sen benim hayatımın en güzel yerisin" deyişi, bir anda bütün direncini sarsmıştı. Kimsenin bu kadar kararlı, bu kadar sahiplenici, bu kadar derin hislerle baktığını hatırlamıyordu. O an ilk kez Baran'ın içinde gizli kalmış gerçek duygularını tüm çıplaklığıyla görmüştü.
Ama kalbiyle zihni çarpışıyordu.
Bir yanda "yaşaman gerek" diyen bir çift göz...
Diğer yanda "senin yüzünden gitti" diye haykıran iç sesi.
Heja başını eğdi, elleri istemsizce titredi. Nefes alışı düzensizleşmişti. Dudaklarından küçük bir hıçkırık kaçtı. Ama konuşmadı. Ne "kal" dedi, ne "git"... sadece gözlerini kapadı. Baran ise gözlerini ondan ayırmadan bir adım attı, sonra bir adım daha. Ardından hiç tereddüt etmeden, yavaşça Heja'nın yanına eğildi.
Hiçbir şey söylemedi. Sadece onu usulca kucağına aldı.
Heja, şaşkınlıkla başını kaldırdı. Gözleri büyüdü, ama karşı koymadı. Sanki artık gücü tükenmişti. Varlığını Baran'a bırakmış gibiydi. Sırtını Baran'ın göğsüne yasladı, gözlerini tekrar kapattı. Baran'ın kalp atışlarını duyuyordu. Hızlıydı... endişeliydi... ama sıcacıktı.
Baran onu kucağında taşıdı. Her adımı dikkatliydi, sanki o an düşse dünya da Heja'yla birlikte darmadağın olacaktı. Aracına kadar hızlı ama sakin adımlarla ilerledi. Arabasının kapısını dizleriyle açtı, Heja'yı özenle ön koltuğa yerleştirdi. Saçlarının bir tutamını yana aldı, sonra kapısını kapattı.Kendi tarafına geçti, motoru çalıştırdı. Yol boyunca hiçbir kelime konuşulmadı.
Heja, başını hafifçe cama yaslamıştı. Gözleri boşluğa bakıyordu ama aslında içi hâlâ fırtınalıydı. Dudakları kilitli, yüreği çatlamıştı. Gözyaşları durulmuştu ama sessizlik ondan daha çok konuşuyordu.
Baran bir yandan direksiyona sıkı sıkı tutunurken, diğer yandan göz ucuyla sürekli Heja'ya bakıyordu. Onun sessizliği bile içini dağlıyordu. Kendi kendine, "Buradayım... yanındayım... ne olursa olsun seni bırakmam," diyordu.
Gökyüzü, ikindi hüznüne bürünmüştü. Güneş, yavaşça batıya eğilmiş; ışık, Mirşad Konağı'nın taş duvarlarında soluk altın bir iz bırakmıştı. Arabanın lastikleri avlunun taş zemininde durduğunda, konaktaki birkaç adam hemen koşarak kapıya yöneldi. Baran'ın gelişini görünce kapıyı hızla açtılar. Ama ardından şaşkınlıkla durakladılar. Gözleri bir anlığına kucaktaki Heja'ya kaydı. Sessizliklerini bozduracak tek şey, Baran'ın adımlarındaki kararlılıktı.
Baran, Heja'yı hâlâ kucağında taşıyordu. Kolunun altında o kadar narin, o kadar kırılgandı ki... Sanki bir an bıraksa Heja yok olacaktı.
Konağın taş merdivenlerini çıkarken, her adımı yankılandı duvarlarda. Konağın içi ağır bir sessizlikle onu karşıladı. Baran kimseye tek kelime etmeden, dimdik ama yumuşak bir bakışla içeri yürüdü. Hizmetçiler saygıyla geri çekildi, sessizce başlarını öne eğdiler.
Baran, Heja'yı odalarına götürdü.
Odanın kapısını omzuyla aralayıp içeri girdi. İçerisi hafif loştu, ikindi ışığı perdelerin arasından süzülüyordu. Yatağın örtüsünü geri çekti, Heja'yı yavaşça yumuşak yastıkların arasına yerleştirdi. Başını dikkatlice yerleştirip saçlarını geriye doğru sıvazladı.
Üzerini örtmeden önce bir an durdu... yüzüne baktı.
Ne kadar yorgun, ne kadar kırık ve ne kadar güzel...
Sonra ince bir battaniyeyi alıp omuzlarına kadar çekti. Diz çökerek yatağın kenarına oturdu. Elini onun eline yaklaştırdı ama sadece parmak uçlarına dokunmakla yetindi.
Fısıltı gibi, ama kararlı bir sesle konuştu:
"Ben buradayım. Ömrüm yettiğince de buradayım. Senin yanından bir adım bile ayrılmam. Kimsenin de seni benden ayırmasına izin vermem. Şimdi güzelce dinlen, olur mu? Gözlerini kapa. Bu dünya biraz dursun senin için."
Heja gözlerini yavaşça kapattı. Gözkapaklarının altında sakladığı bütün acılarla birlikte... belki ilk kez, birinin gölgesinde biraz olsun huzur bulur gibi oldu. Sessizce, derin bir nefes verdi. Birkaç dakika içinde uykunun kucağına teslim oldu. Belki rüyasında abisini görecekti... belki orada özlemini bir nebze olsun dindirecekti.
Baran, yatağın kenarındaki yerinden kıpırdamadı. Bir kolunu yatağın ucuna yasladı, başını oraya koydu. Gözleri kapalı Heja'da sabitlendi. Saatler geçse de orada oturmaya razıydı. Yeter ki Heja biraz olsun uyusun... acıdan uzaklaşsın.
O anda Baran'ın içinde yalnızca tek bir cümle vardı:
"Canımdan çok sevdim seni... ne olursa olsun bırakmam."
Baran, yatağın kenarında oturmuş Heja'ya bakarken yüreğinde bir şey kırıldı. O sessiz uyuyuşun altında ne büyük bir fırtına, ne tarifsiz bir acı vardı... Ve bu hale gelmesine sebep olan herkesin yüzü birer birer gözlerinin önünden geçti.
Zilan...
Heja'nın annesi...
Ve asıl nedeni olan, puslu perde arkasındaki karanlık eller.
Yüz kasları istemsizce gerildi. Çenesini sıktı. Yumruk yaptığı elleri dizlerinin üstünde titredi. Gözlerindeki huzur yerini, karanlık bir öfkeye bıraktı.
Yavaşça ayağa kalktı. Gözleri son kez Heja'nın yüzüne kaydı. Uyuyordu hâlâ. Masum, sessiz... ve paramparça.
Baran sessizce kapıya yöneldi. Ahşap kapıyı usulca kapattı; gürültü yapmamaya dikkat ederek. Kapı kapandığında, içerideki huzur kırılmasın ister gibiydi.
Ama koridora adım atar atmaz, içindeki sükûnet tamamen kayboldu. Taş duvarlar arasında yankılanan ayak sesleri artık kararlıydı, sertti. Konağın ağır taş merdivenlerinden inerken, bakışları bir çeliğin soğukluğu kadar keskinleşmişti.
Avluya vardığında güneş batmak üzereydi. Gökyüzü kızıllığa dönmüş, gölgeler uzamıştı. Aracına binerken kimseye tek kelime etmedi. Hizmetçiler onu görünce geri çekildi. O an herkes, Baran Mirşad'ın gözündeki karanlığı gördü. Ve hiçbiri bu gece iyi şeylerin olmayacağını anlamakta gecikmedi.
Kontak anahtarını çevirdiğinde motor homurdandı. Baran vitesi sertçe ileri itti ve gaza bastı.
Toz bulutu içinde konağın taşlık avlusundan hızla çıktı. Tekerleklerin sesi, öfkesinin yankısı gibi gecenin içine karıştı.
Baran'ın hedefi belliydi:
Şadoğlu Konağı.
