17. bölüm / 43
Düşünceler Cehennemi16. BÖLÜM| SEN, BEN VE DUVARLARIMIZDAN YIKILAN BİRKAÇ TUĞLA
Bölümler 43Şu an: 16. BÖLÜM| SEN, BEN VE DUVARLARIMIZDAN YIKILAN BİRKAÇ TUĞLA
- 1 TANITIM | BİLGİ191 kelime
- 2 1. BÖLÜM | TİAZZA’YA HOŞ GELDİN KAÇAK!1.779 kelime
- 3 2. BÖLÜM | ŞÜPHE BİR DİĞER ŞÜPHEYİ DOĞURUR5.324 kelime
- 4 3. BÖLÜM | ALIŞILMIŞIN DIŞINDA BİR KADIN3.393 kelime
- 5 4. BÖLÜM | TOZLU SAYFALARDA KALMIŞ SİLİK BİRİ4.372 kelime
- 6 5. BÖLÜM | GECEME YANSIYAN GÖLGE3.835 kelime
- 7 6. BÖLÜM | AVCUMA İLİŞTİRİLEN NOT4.892 kelime
- 8 7. BÖLÜM | GÜVENSİZLİKLERLE DOLU PLAN4.495 kelime
- 9 8. BÖLÜM | ONU GÖRMEK İSTEMEDİĞİM HÂLDE ONUNLAYIM4.679 kelime
- 10 9. BÖLÜM | KAÇTIĞIM ŞEYE GERİ DÖNÜYORUM4.035 kelime
- 11 10. BÖLÜM | HİÇBİR ZAMAN GÜVENDE DEĞİL2.914 kelime
- 12 11. BÖLÜM | ÇAMURLA KAPLANMIŞ ZAYIF BEDEN3.053 kelime
- 13 12. BÖLÜM | BU KEZ ÖLÜME DAHA YAKIN3.454 kelime
- 14 13. BÖLÜM | HAİNLER NE KADAR YAŞAR?3.693 kelime
- 15 14. BÖLÜM | ÇIĞLIKLARINI SESSİZE ALACAKLAR3.147 kelime
- 16 15. BÖLÜM | GÜVEN YANLIŞ KİŞİDE EĞRETİ DURUR2.109 kelime
- 17 16. BÖLÜM| SEN, BEN VE DUVARLARIMIZDAN YIKILAN BİRKAÇ TUĞLA2.191 kelime · Okuduğun bölüm
- 18 17. BÖLÜM | KAYBEDİLEN HER HİS GERİ GELMEZ3.515 kelime
- 19 18. BÖLÜM | ALDIĞIN YARALAR SENİ AYAKTA TUTAR3.250 kelime
- 20 19. BÖLÜM | İKİLEMLER SARSAR FAKAT DİBE BATIRMAZ2.778 kelime
- 21 20. BÖLÜM | FISILTILAR DUYMAK İSTEDİKLERİNİ SÖYLER2.278 kelime
- 22 21. BÖLÜM | KÜLE DÖNMEDEN ÖNCE SAVAŞLAR HEP GÜRÜLTÜLÜDÜR3.534 kelime
- 23 22. BÖLÜM | BİRBİRİMİZİN TANIDIK HİSLERİYİZ2.258 kelime
- 24 23. BÖLÜM | SANA ALDANDIM, KENDİMİ SUSTURDUM2.203 kelime
- 25 24. BÖLÜM | KOCA BİR GÜRÜLTÜ İÇİNDE UFACIK BİR BEDENİM2.688 kelime
- 26 25. BÖLÜM | YAŞAMADAN ÖLMEK, ÖLMEDEN ÇÜRÜMEK3.136 kelime
- 27 26. BÖLÜM | ONU SADECE AŞK MAĞLUP EDER3.112 kelime
- 28 27. BÖLÜM | YIKTIĞIMIZ TUĞLALARLA DUVARLARIMIZI ONARACAĞIM!2.242 kelime
- 29 28. BÖLÜM | TANIDIK ACILAR DAHA AĞIR GELİR2.478 kelime
- 30 29. BÖLÜM | YENİ BİRİ SENİ HARABEYE DE ÇEVİREBİLİR3.270 kelime
- 31 30. BÖLÜM | AİT OLMAK, BİRİNE KÖRÜ KÖRÜNE BAĞLANMAKTIR2.155 kelime
- 32 31. BÖLÜM | BAZI YÜZLEŞMELERDEN KAÇSAN DA ELBET YAKALANIRSIN2.921 kelime
- 33 32. BÖLÜM | BİR CAN, BAŞKA BİR CANA MI BEDELDİR?3.270 kelime
- 34 33. BÖLÜM | HATALAR, VEDALARI BERABERİNDE GETİRİR2.847 kelime
- 35 34. BÖLÜM | KALP SEVER VE PARÇALARA AYRILIR2.572 kelime
- 36 35. BÖLÜM | GİDERKEN AYDINLIĞI DA BERABERİNDE GÖTÜRDÜ3.146 kelime
- 37 36. BÖLÜM | GERÇEKLER YALANDI, YALANLAR YİNE YALANDI2.383 kelime
- 38 37. BÖLÜM | BAZI KAVUŞMALAR ÖFKE DOLUDUR2.237 kelime
- 39 38. BÖLÜM | DEĞİŞİM YAŞANMIŞLIKLARDAN GELİR2.647 kelime
- 40 39. BÖLÜM | BAZI GÜZEL ANLARIN SONU FELAKET OLABİLİR3.236 kelime
- 41 40. BÖLÜM | BİR KEZ GÜVEN KIRAN HEP DAHA FAZLASINI YAPAR2.518 kelime
- 42 41. BÖLÜM | TEHLİKENİN YAKININDAYSAN O HER ZAMAN SENİ BULUR2.120 kelime
- 43 42. BÖLÜM | GÜÇ, İNSANI İYİLEŞTİRİR VE AYNI ZAMANDA BENLİĞİNİ KAYBETTİRİR2.886 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
İnstagram - balllyazar
**
"Ne hissettiğimi unutup, neyi hak ettiğimi hatırlama dönemi."
**
Sahile vardığımızda Demir arabayı uygun bir yere park etti. Yavaşça inip etrafa baktım. Birkaç çift haricinde kimsecikler yoktu etrafta. Şehri bildiğim kadarıyla burası ters bir yerde kalıyordu, bu yüzden çoğu kişinin keşfedemediği bir yer olmalıydı.
Bahsettiği kafede gezdirdim bakışlarımı. İki ayrı yapı duruyordu. Biri çift katlı bir ev görüntüsündeydi. Diğeri ise, zaten üzerinde eskitmeli tarzda 'Kafe Demlik' yazılı tabelası olan kafeydi. Şöyle bir baktığımda, dışarıdan bile huzur veren bir yanı vardı. Siyah beyaz çizgili bir tentesi, çatısından başlayarak aşağıya kadar inen çiçekleri, tentenin altında yuvarlak masa ve sandalyesi olan, koyu yeşil boyalı ve ahşap bir kafeydi gördüğüm. Dışarısı böyle güzelse, içerisi kim bilir nasıldı.
"İçeri mi girmek istersin yoksa biraz yürüyelim mi?" diye sorduğunda büyülendiğim görüntüden bakışlarımı çekip Demir'e baktım. Memnun olmuş bir yüz ifadesiyle bana bakıyordu. Beğendiğimi anlamıştı.
"Biraz yürüyüp konuşalım. Sonrasında içeri geçer, ısınırız."
Kafasını salladığında yürümeye başladı. Üzerinde şişme bir montu ve koyu renk bir pantolonu vardı. Siyah postallarıyla birlikte uyum içinde görünüyordu. Saçları rüzgarın verdiği etkiyle birbirine karışmıştı. Onu incelemek ayıp bir şeymiş gibi kafamı anında başka yöne çevirdim. Gelip gelmediğimi kontrol ederek arkasına baktı. Sanırım aptal bir hareket yapacağımı düşünüyordu. Yapmazdım. Kaçacak olsaydım ki böyle bir düşüncem yoktu, bu ince düşüncesine karşılık bunu asla yapmazdım. Beni dışarı çıkarmıştı. Onca geçen zamanda ilk kez.
"Nasıl buldun burayı? Sanırım beğendin. Seninle karşılaştığım sahilden daha güzel değil mi?" derken yanımda yürüyordu.
"Buranın yanında oraya sahil bile denmez," diyerek itiraf ettim. "Burası bir masaldan fırlamış gibi. Nasıl keşfettin?"
"Zor olmadı," dedi anında. Bakışlarımı ona çevirdiğimde yerdeki çakıl taşlarını ittire ittire yürüyordu. "Kerim amca babamın can dostudur, kendisini yıllardan beri tanıyorum."
"Öyle mi?" deyiverdim. Kafasını salladı.
"Çok ıssız bir yer ve böyle bir yerde kafe olması beni şaşırttı açıkçası."
"Issız durduğuna bakma. Birkaç sene önce bir fırtına oldu, deniz taştı. Çoğu kişinin evi vardı burada. Hepsi yok oldu. Kerim amcanın bir oğlu vardı, o da fırtınada hayatını kaybetti. Beni kendi oğlunun yerine koymuştur hep. Onları sıklıkla ziyarete gelirim."
Arkamı işaret ederken kafeyi gösterdim. "Onların yerleri yıkılmadı mı?"
"Elbette yıkıldı. Babam onlara destek çıktı. Bu işi ticaret amaçlı yapmıyorlar. Sahile gelenlere sıcak bir kapı açıyorlar sadece. Tabii yine karşılığını alıyorlar fakat kimse gelmese bile orayı kapatmazlar. Oğullarının hatırası dersek doğru olur. Fırtınadan öncede vardı bu kafe."
Anlamış şekilde kafamı salladım. "Hiç duymamıştım burayı, sanırım bana ters kaldığından."
"Olabilir," dedi anında ve bir süre sessizlik eşlik etti bize. Denizde kıyıya vuran dalga ve rüzgarın uğultusundan başka bir ses yoktu etrafta. İkimizde ne konuşacağımızı bilemiyor gibi bir halimiz vardı sanki. Elbette konuşan taraf ben olacaktım çünkü dilemem gereken bir özür vardı. Hava çok soğuktu ve bacaklarım hissizleşmeye başlamıştı. Bu konuşma işini bir an önce halletsek iyi olacaktı.
Birkaç hızlı adım atıp önünde durdum ve bakışlarını benimle buluşturduğunda o da adımlarını sabitledi.
"Demir," diyerek söze girdim ve gözlerimi kaçırdım. Bunu yapmak benim için ne kadar da zordu. Başta bir teşekkür etmeyi bile ona çok gören ben, şimdi ondan özür dileyecektim. "Özür dilerim, gerçekten."
Kafasını iki yana salladı. Gözlerimin içine bakarken kendisini samimi davranmak için zorluyordu.
"Değiştiğini görmeseydim bu özrün bir anlamı olmazdı ama seni anlıyorum," dediğinde gözlerimi kırpmadan ona bakıyordum. "Özrünü kabul ediyorum."
Onun görebileceğine aldırış etmeden içimde tuttuğum nefesi gürültüyle dışarı verdim. Sinsice sırıttı.
Bir tuğla indirdi duvardan ve ben de aynısını yaptım. Birbirimizi görüyorduk şimdi. En önemlisi ise, birbirimizi anlayabilme seviyesine nihayet gelebilmiştik. Kızgınlıklarımı, isteklerimi ve ne hissettiğimi çekinmeden ona anlatmak istiyordum. Tüm sorunlarımı çözebilecek kişi oydu. Ne de olsa benden sorumluydu.
"Herkesin içinde, o söylediklerimden sonra mektubu vermemiş olmanı diledim. Yoksa sen de hain ilan edilecektin."
Kafasını olumlu anlamda salladı. "Bu yüzden mektubu vermedim."
"Evet, anlıyorum."
"Kızgın görünmüyorsun, beni şaşırttın. Özür dileyeceğini asla tahmin etmezdim," dediğinde zafer kazanmış gibi tek kaşını kaldırdı. Suratımı buruşturdum.
"Merak etme! Benim için de zordu."
Aramızı düzeltmiş olabilirdik fakat bu atışma hep devam edecekti. Seviyesini bildiğimiz hâlde hiçbir sorun teşkil etmeyecekti.
Yürümeye devam ederken bir süre sessizlik oldu. İlk adımı atan yine ben oldum.
"Arada kalmışlık hissini tarif edecek olursam eğer, iki duvar arasında yavaş yavaş sıkıştırılıyor olmak gibi bir şey," dediğimde bakışlarını bana çevirdi fakat ben dalgalarını sahile öfkeyle vuran denizi izliyordum.
"Ne demek istiyorsun?" diye sordu. Hâlâ bana bakıyordu. Bakışlarımı onunla buluşturdum.
"Mektubu vermediğini öğrendiğimde içimde tarif edilemez bir üzüntü hissettim. Bir yandan da vermemiş olmana sevindim. Asla açıklayamayacağım bir his."
Gözlerimin içine uzunca baktı. Gözbebekleri önemli birini arıyormuş gibi hızlıca sağa sola kayıyordu. Kalbimin gümbürdemesine engel olamadım. Bu his o kadar garipti ki, kendime bile tarif edebileceğimi sanmıyordum. Sadece, kalbim hızla gümbürdüyor ve Demir'in bunu duyup duymadığını bilmek istiyordum.
"Eğer ölmüş olsaydım, senin yüzünden olduğu için vicdan azabı çekecektin. Sevincinin sebebi bu."
Rahatsız edici ortamı dağıtmak için söylediği sözler ne yazık ki beni rahatlatmamıştı. Evet, vicdan azabı çekmeyecektim ama ben yaşamasına seviniyordum.
Tekrar sessizlik olduğunda Demir geldiğimiz yola kendini döndürerek, "Bayağı soğuk oldu Eliz. Kafeye gidelim mi?" diye sordu.
İsmimi ondan duymak muhtemelen her zaman garip hissettirecekti. Onun bana 'Kaçak' demesine alışkındım. Hızlıca kafamı salladım. Nasıl reddedebilirdim?
Dönüş yolunu hızlı adımlarla geride bıraktık. Kafenin kapısına ulaştığımızda, çizmelerimi kapının önündeki 'hoşgeldiniz' yazılı, kahve paspasa sürttüm. Kapıyı ittim ve tepemizdeki küçük zilin şıngırtısı, kapı gıcırtısına eşlik etti. Kırmızı önlüklü ve bakır, kıvırcık saçlı genç bir kız, bize döndüğünde anında yüzü aydınlandı. Çok geçmeden Demir'e doğru koşup ona kollarını doladı.
"Demir Abi, hoşgeldin! Ne zamandır seni bekliyordum," dediğinde bozuntuya vermedim. Abi demeseydi onun hakkında başka şeyler düşünebilirdim fakat Demir'den fazlasıyla genç duruyordu. Bir üniversite öğrencisi gibi.
"Bu sıra işlerim çok yoğundu, uğrayamadım. Kusura bakmayın," dedi Demir mahcup bir sesle.
"İnanır mısın bizim de öyle! Haberimiz olmadan bir yerlerde burası için ilan vermiş olabilir misin? Bu aralar hep kalabalık."
Demir kahkahasını bastıramadı ve gerçekten içten gülmüştü. "Böyle bir şeyi asla yapmam!"
Onlar gülüşmeye devam ederken Demir benim varlığımı hatırlamış olacak ki, beni belimden kavrayıp yan tarafına sabitledi ve iki omzumu tuttu. Güçlükle yutkundum. Buna hazır olmadığım için afallamıştım.
"Seni Eliz ile tanıştırayım," derken beni gösterdi ve ardından kızı işaret edip "Hazal," dedikten sonra tanışmamızı sağladı.
"Memnun oldum," dedim sesimi sevecen tutmaya çalışırken.
Aynı şekilde karşılık verip kocaman gülümsüyordu. Çok tatlı bir yüzü vardı. Gözleri iri ve açık bir maviydi. Kirpikleri upuzun, burnu kıvrımlı ve dudakları oyuncak bir bebeğinki gibiydi. Kusur gibi görünebilecek olan çillerin ona ne kadar yakıştığını düşünüyordum. Bulunduğum bu yer fazlasıyla masal gibi geliyordu ve bu kız da o masaldan fırlamış, tatlı bir karakter gibiydi.
"Suna teyzeyle Kerim amca neredeler?" diye sordu Demir etrafa göz gezdirirken.
"Arka tarafta tava ekmeği yapıyorlar."
"Bu güzel kokunun kaynağı demek ki ekmekmiş," diyerek itiraf ettim ve bir anda acıktığımı hissettim.
Hazal anında bana bakıp gülümsedi. "Daha önce böylesini yemediğine eminim. Piştiğinde yanında tereyağıyla birlikte getireceğim ama öncesinde, siz bir masaya geçin ben de size çay getireyim, içiniz ısınsın."
Cümlesini bitirdiği an gözden kayboldu. Bu sevecenliğin bir sebebinin de Demir olduğunu düşünüyordum. Onu seviyordu ve gönlünü hoş tutmak istiyordu.
Tam ortada bulunan silindir şeklindeki sobanın yanından geçmek üzereyken, Demir üzerinde pişmekte olan kestaneleri yan taraftaki maşayla çevirdi ve aralarından pişenleri ayırdı. İçinden de biraz almayı ihmal etmemişti. Sobanın biraz ilerisinde olan iki kişilik masaya oturduk. Masanın üzerinde örgüyle yapılmış masa örtüsü vardı. Sandalyelerde de örgü minder. Pencerelerin üzerinden minik, renkli ışıklar geçiyordu ve içerisi ışıklarla çevriliydi. Köşede kısık sesle çalışan bir teyp vardı. Duvarın bir köşesi plaklar, hasır sepetlerin içindeki bitkiler ve raflarındaki birkaç antika eşyalarla süslenmişti. Başka bir köşede, eskiden ünlü olan kişilerin minik tabloları asılıydı. Diğer bir tarafta sallanan sandalye, kilim ve minderli bir köşe vardı. O kısım ise el feneriyle aydınlatılmıştı ve biraz loş kalmıştı.
Demir önüme ayıklanmış birkaç kestaneyi koyduğunda "Beğendin değil mi?" diye sordu. Anında kafamı salladım. İnsanın içini sıcacık yapan bir yerdi gerçekten.
Hazal bir elinde demlik bir elinde bardaklarımızın olduğu küçük bir tepsiyle geldiğinde, Demir ona yardım etmek için öne atıldı. Çok geçmeden bardağımı bana uzattıklarında bir yudum aldım. İçim ısınmıştı.
Demir'in bahsettiği Suna teyzeyle Kerim amca içeriye girdiklerinde gülümseyerek bize doğru ilerlediler. Suna teyze hafiften topallıyordu ama zayıf bir kadındı. Kerim amca ise tombuldu. Yaşları babamdan beş-altı yaş kadar büyük olmalıydı. Açıkçası daha yaşlı insanlarla karşılaşacağımı düşünmüştüm.
Suna teyze yeni pişmiş ekmek ve tereyağını masamıza bırakırken, "Hoş geldiniz çocuklar. İyi ki geldiniz," derken yüzü kırışacak kadar gülümsüyordu. İkisi aniden Demir'e sarıldığında, Demir ayağa kalkıp ikisini de ellerinden öptü. Onu gerçekten seviyor olmalılardı. Bu tablo inanılmaz hoşuma gitmişti. Bir tarafın babası hayatta değildi, bir tarafın ise oğulları. İki tarafta eksik yanlarını tamamlamaya çalışıyor olmalıydı.
"Sizi Eliz ile tanıştırayım," dedi Demir beni göstererek.
Gülümsemeye çalışıp ayağa kalktım ve ben de onların ellerini öptüm. "Memnun oldum," derken yine sevecen durmaya çalışıyordum.
"Demek Eliz sensin. Demir senden bahsetmişti," dedi Suna teyze. Şaşkınlıkla bakışlarımı Demir'e çevirdim. Suna teyzeye bakıyordu dikkatle ve sanki onu bakışlarıyla uyarıyor gibi görünüyordu. Kaşlarımı çattım.
"Öyle mi?" diye sordum merakla. "Ne anlattı?"
Kerim amca boğazını temizledi. "Uzun bir süre buraya uğramadı kızım. Biz de sebebini sorduğumuzda senden bahsetti. Sana göz kulak oluyormuş sanırım, seni sürekli tek bırakamıyormuş."
Duyduklarım beni tatmin etmemişti. Bakışlarımı tekrar Demir'e çevirdim. İnanmadığımı o da biliyordu. Benden daha ne kadar bir şeyler saklamaya devam edecekti? Duvarları yıkacak mıydık? Yoksa ucu görünmeyene kadar örmeye devam mı edecektik?
Konuyu değiştirmek için yerime oturup bizim için getirilmiş olan ekmeğin bir parçasına tereyağ sürüp ağzıma attım. Çok acıkmıştım. Hemen ardından bir yudum çay almıştım. Şaşkınlıkla beni izliyorlardı. Ani değişimlerime bu aile alışık değildi fakat Demir bu konuda master yapmıştı.
"Ben alıştım," dedi Demir onlara bakarak. Gülmemek için kendilerini zor tutuyorlardı.
"Kusura bakmayın, ekmek beni acıktırdı."
"Afiyet olsun kızım, umarım beğenirsin." dedi Suna teyze. Artık kendisini sıkmadan gülümsüyordu.
"Bayıldım," dedim hemen. Tadı inanılmaz güzeldi.
Hazal, annesiyle babasına da birer bardak çay doldurdu ve hep beraber sohbet eşliğinde yemeye devam ettik. Bana kaç yaşında olduğumu, normalde ne iş yaptığımı ve bunun gibi birçok soru sordular. Hepsini sabırla cevapladım ve geçirdiğim zamandan inanılmaz keyif aldım. Saat biraz geç olduğu için sohbetimiz yarıda kalmıştı ve bir daha geldiğimde bana bu kafenin geçmişini anlatacaklarına dair söz vermişlerdi.
"Gitme vakti," dedi Demir sandalyesinden kalkarken. Benimle göz göze geldiğinde ben de ayağa kalkıp onu takip ettim.
"Yine gelin çocuklar," dedi Suna teyze. "Demir, oğlum bizi çok aksatma," diye eşlik etti Kerim amca.
"Merak etmeyin, geleceğim."
Onların ellerini öptük ve Hazal'a sarılarak vedalaşma faslını tamamladık. Kafeden tam çıkmak üzereyken Demir önemli bir şeyi hatırlamış gibi bana döndü.
"Fotoğraf çekilmek ister misin? Hatıra kalması için seni çekebilirim."
Fikri oldukça hoşuma gitmişti ve kafamı sallayıp, hızlıca sallanan sandalyelerin olduğu köşede yerimi aldım. Ellerimi önümde birleştirdim ve kafamı sağa eğerek tatlı bir poz verdim. Demir cebinden çıkardığı telefonuyla vakit kaybetmeden fotoğrafımı çekti.
Hazal, Demir'in koluna dokundu. "Abi sen de geç, ikinizi çekeyim."
Demir başta tereddüt etse de itiraz etmedi ve benim küçük anımda yerini aldı. Yan yana geldik, kollarımız birbirine değecek kadar yakındık. Bu sefer kollarımı arkada birleştirdim ve sağ bacağımı çapraz şekilde önüme attım. Demir ise dik bir şekilde duruyordu, kollarını yanlara salmıştı. Kocaman gülümsedim ve Hazal fotoğrafımızı çekmişti.
Teşekkür edip tekrar vedalaştıktan sonra oradan ayrıldık. Soğuk anında etrafımızı çevreledi ve vücuduma yapıştı.
"Hemen arabaya binelim," dedi Demir. Dediğini yapıp koşarak arabadaki yerimi aldım. Klimaları çalıştırdı. Radyoyu açtı ve rahatlatıcı bir müzikte durdu. Sesini kıstı ve yola koyuldu. Kafamı cama yasladım ve ruhumun dinlenmesine izin verdim.
Bugün benim için inanılmaz bir gündü ve hayatım boyunca, bugünü asla unutmayacaktım. Mahvolan bir hayatım vardı ve ben o hayatın içinde sıradan bir hayat yaşıyordum. Sabah kalkıyor, kahvaltı yapıyor, Ahsen'le vakit geçiriyor, yapabiliyorsak kafe ya da bara gidiyor, akşam eve gelip yine uyuyorduk. Her gün aynıydı. Günümü farklılaştıran bir tek garaja gittiğim günlerdi. Bunların haricinde başka bir hayatım yoktu. Tehlikeye karıştığım anları saymazsak artık tüm hayatım bunlardan ibaretti fakat bugün başkaydı. Demir beni anlamıştı. Farklı bir yerleri görmemi ve başka insanlarla konuşmam gerektiğini biliyordu. Bakışlarımı ona çevirdim. Yola odaklıydı ama ona baktığımı bildiğinden emindim.
"Teşekkür ederim," dedim bir çırpıda. "Farklılık iyi geldi."
"Biliyorum," dedi bakışlarını yoldan çekmeden. Sesinde herhangi bir ton yoktu. Öyle dümdüz söylemişti. Sanırım takınması gereken tavrı devreye girmişti. Umursamadım ve yolun geri kalanında ben de konuşmadım. Onun tavırlarına alışkındım. Hangimiz daha dengesizdi tartışılırdı.
Tekrar Tiazza'daydık. Kendimi bir anda tatilden evime dönmüş gibi hissetim ve bu durum beni korkutmalı mıydı emin değilim. Evet, burayı kabulleniyor ve başka gidecek yerimin olmadığını biliyordum fakat sonsuza kadar burada mı kalacaktım? Ben yine de bir gün gideceğimi düşünüyordum ama bu elbette kaçarak olmayacaktı.
Evin önüne geldiğimizde Demir arabayı durdurdu fakat inmek için bir hamlede bulunmadı.
"İn," dedi emir vererek. Bu ani değişimin sebebi, kendi çizgimizden çıkıp fazla rahat davranmamız olmalıydı. Rahatsız olmuş gibi görünüyordu. Ne de olsa Demir, Tiazza'nın yöneticilerindendi ve ben de onun sorumluluğunda olan biriydim. Bu kadardı. Bir rüyadan uyanmış olmalıydım. Bugün olanlar gerçekten çok uzak görünüyordu şimdi. Birden Ahsen'in söyledikleri aklıma geldi. Demir gerçekten kendini mi frenliyordu? Bu yüzden mi kafede iki dost gibiyken şimdi düşman gibi davranıyordu?
"Sen gelmiyor musun?" diye sordum alacağım tepkiden korkmayarak.
"Hayır," dedi yine düz bir şekilde. "Benim işlerim var, sabah da evde olmayabilirim."
Anladığımı belli ederek başımı salladım ve bir süre bekledim. Oyalanamayacağımı bildiğimden ve onunda bir şey söylemeyeceğine emin olduktan sonra arabadan inip hızlıca eve ulaştım.
Gittiğimiz yerin, masallardan fırlamış gibi olduğunu söylemiştim. Oradakiler, bugün olanlar ve Demir, benim için masalın içindeki birer hayal ürünüydü. Masal Tiazza'ya geldiğimizde sonlanmıştı. Yine de hafızamda her daim yerini koruyacaktı çünkü orayı bir daha göremeyeceğime emimdim. Belki ileri de o güzel aileyi kendim ziyaret ederdim.
Düşük omuzlarıma aldırış etmeden üst kata çıktım. Üzülmeyecektim. Ben her zaman dimdik durmanın bir yolunu bulacaktım.
**
Bölüm etkileşimi
