20. bölüm / 52
Abimin arkadaşı20. Bölüm
Bölümler 52Şu an: 20. Bölüm
- 1 1. Bölüm1.458 kelime
- 2 2. Bölüm1.301 kelime
- 3 3. Bölüm905 kelime
- 4 4. Bölüm1.015 kelime
- 5 5. Bölüm1.033 kelime
- 6 6. Bölüm1.187 kelime
- 7 7. Bölüm1.436 kelime
- 8 8. Bölüm1.489 kelime
- 9 9. Bölüm1.190 kelime
- 10 10. Bölüm770 kelime
- 11 11. Bölüm1.173 kelime
- 12 12. Bölüm1.076 kelime
- 13 13. Bölüm1.156 kelime
- 14 14. Bölüm1.416 kelime
- 15 15. Bölüm1.325 kelime
- 16 16. Bölüm1.101 kelime
- 17 17. Bölüm1.080 kelime
- 18 18. Bölüm1.195 kelime
- 19 19. Bölüm1.380 kelime
- 20 20. Bölüm1.349 kelime · Okuduğun bölüm
- 21 21. Bölüm1.702 kelime
- 22 22. Bölüm1.227 kelime
- 23 23. Bölüm1.493 kelime
- 24 24. Bölüm1.395 kelime
- 25 25. Bölüm1.369 kelime
- 26 26. Bölüm1.066 kelime
- 27 27. Bölüm914 kelime
- 28 28. Bölüm1.105 kelime
- 29 29. Bölüm1.180 kelime
- 30 Önemli not58 kelime
- 31 30. Bölüm596 kelime
- 32 31. Bölüm1.177 kelime
- 33 32. Bölüm1.064 kelime
- 34 33. Bölüm914 kelime
- 35 34. Bölüm1.137 kelime
- 36 35. Bölüm1.675 kelime
- 37 36. Bölüm913 kelime
- 38 37. Bölüm799 kelime
- 39 38. Bölüm1.035 kelime
- 40 39. Bölüm919 kelime
- 41 40. Bölüm881 kelime
- 42 41. Bölüm949 kelime
- 43 42. Bölüm1.127 kelime
- 44 43. Bölüm928 kelime
- 45 44. Bölüm913 kelime
- 46 45. Bölüm1.376 kelime
- 47 46. Bölüm657 kelime
- 48 47. Bölüm864 kelime
- 49 48. Bölüm1.100 kelime
- 50 49. Bölüm922 kelime
- 51 50. Bölüm936 kelime
- 52 51. Bölüm (final)2.854 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
HİLAL'İN AĞZINDAN...
Atıl ile konuşmamız bittikten sonra ondan olabildiğince uzaklaşmaya çalışarak diğerlerinin yanına gittim ama ne yaparsam yapayım aklım sürekli az önce söylediklerinde kalıyordu. Gerçekten gidip Selim'e bir şey mi söylemişti? Söylemediyse neden bu kadar şüpheleniyordum? Söylediyse de ne söylemiş olabilirdi ki? Selim düne kadar rolü aldığı için havalara uçuyordu resmen. Bir insan bir gecede fikrini bu kadar değiştiremezdi.
Ben bunları düşünürken Ceren ve ağabeyimin sahnesi nihayet sona erdi. İkisi de sahneden iner inmez birbirlerine ters ters baktılar.
"Senin yüzünden üç kere replik unuttum."
"Benim yüzümden değil, bana bakıp durduğun için unuttun."
"Allah aşkına kendini bir şey sanma."
"Bunu söyleyen kişi beş dakikadır bana laf yetiştiriyor."
Ceren sinirle gözlerini devirdi.
Ben ise gülmemek için dudağımı ısırıyordum.
Bunlar gerçekten bir gün birbirlerini boğacaklar ya da aşık olacaklar. İkisinin ortası yok.
Tam o sırada hocamız ellerini çırparak dikkatimizi topladı.
"Tamam çocuklar şimdi sıra prens ve prenses sahnesinde. Atıl ve Hilal geçsin bakalım."
İçimden kocaman bir of çekmek geldi.
Atıl'ın yüzüne baktığımda ise sanki piyangodan büyük ikramiye çıkmış gibi sırıtıyordu.
Bu çocuğun sinir bozucu olma konusunda özel bir yeteneği olduğuna eminim.
Sahneye doğru yürürken kulağıma eğildi.
"Heyecanlandın mı?"
"Hayır."
"Yalan."
"Atıl sus."
"Kalbin şu an dakikada iki yüz atıyor."
"Sana vurursam üç yüz atmaya başlar."
"Şiddete başvurmak çözüm değil prensesim."
Gerçekten dayanılmazdı.
Hocamız en sonunda bizi yerlerimize geçirip senaryoyu açtı.
"Tamam çocuklar, bu sahne savaş öncesi vedalaşma sahnesi. Prens savaşa gitmek üzere, prenses ise onu durdurmaya çalışıyor. Duyguyu hissederek oynayın."
Atıl hemen role girdi.
Ben de derin bir nefes alıp kendimi toplamaya çalıştım.
Sonuçta ne kadar sinir olursam olayım bu bir provaydı.
Ve rolümü düzgün yapmak zorundaydım.
Sahnenin ortasında karşılıklı durduk.
Birkaç saniye boyunca sadece birbirimize baktık.
Ne kadar istemesem de gözlerim onun gözlerine takıldı.
Atıl bazen çok sinir bozucu olabiliyordu ama gözleri gerçekten tehlikeli derecede güzeldi.
İnsanın aklını karıştıracak kadar.
"Neden üzgünsün prenses?"
diye sordu senaryodaki ilk repliğini.
"Çünkü gitmeni istemiyorum."
Ben de repliğimi söyledim.
"Neden?"
"Çünkü başına bir şey gelmesinden korkuyorum."
Bir anlığına sustu.
Bakışlarını üzerimden çekmedi.
Normalde şimdi söylemesi gereken başka bir cümle vardı ama o söylemedi.
Bana bakmaya devam etti.
O kadar uzun baktı ki repliğini unuttuğunu sandım.
Hocamız bile kaşlarını kaldırdı.
"Atıl?"
Çocuk sonunda gözlerini benden ayırmadan konuştu.
"Özür dilerim hocam."
Ama bakışları hiç özür diliyor gibi değildi.
Sanki başka bir şey anlatıyordu.
Kalbim saçma bir şekilde hızlanmaya başladı.
Hemen başka tarafa baktım.
Sahne devam etti.
Birkaç dakika sonra vedalaşma kısmına geldik.
Prensesin prensin ellerini tuttuğu bölüm.
Tam korktuğum yer.
Hocamız senaryoya baktı.
"Tamam Hilal, burada ellerini tutuyorsun."
"Uzaktan oynasak olmaz mı hocam?"
Salonun yarısı gülmeye başladı.
Hocamız da gülüyordu.
"Hayır Hilal, tiyatro oynuyorsunuz."
İç çekerek Atıl'a döndüm.
O ise yüzündeki o sinir bozucu ifadeyle bana bakıyordu.
"Sorun yok. Elimi yemiyorum."
"Keşke yeseydin."
"Kalbimi yedin zaten."
"Atıl!"
Bu sefer herkes kahkaha attı.
Ben utançtan yerin dibine girmek isterken o hâlâ eğleniyordu.
Mecburen ellerini tuttum.
Ama ellerim onun ellerine değdiği an bütün salonun sesi bir anda uzaklaşmış gibi geldi.
Çünkü Atıl da gülmeyi bırakmıştı.
İlk defa ciddi görünüyordu.
O kadar ciddi görünüyordu ki birkaç saniye boyunca ne repliğimi ne de nerede olduğumu hatırlayabildim.
Gözleri gözlerimin içine öyle bir bakıyordu ki sanki tiyatro salonunda değildik.
Sanki etrafımızda kimse yoktu.
Sanki sadece ikimiz vardık.
Kalbim istemsizce sıkıştı.
Çünkü onu ne kadar özlediğimi o an fark ettim.
Ve bu fark ediş hiç hoşuma gitmedi.
"Gitmeni istemiyorum."
Bu sefer repliğimi fısıldar gibi söyledim.
Atıl'ın bakışları yumuşadı.
Daha önce onda hiç görmediğim kadar.
Sonra senaryoda olmayan bir şey yaptı.
Elimi biraz daha sıkı tuttu.
Çok hafif.
Kimsenin fark etmeyeceği kadar.
Ama ben hissettim.
Ve gözlerini gözlerimden ayırmadan konuştu.
"Kal derseydin kalırdım."
Bir saniye boyunca herkes sustu.
Ben bile nefes almayı unuttum.
Çünkü o cümle senaryoda yoktu.
Kesinlikle yoktu.
Hocamızın yüzündeki ifade değişti.
Ceren'in ağzı açık kalmıştı.
Ağabeyim ise kaşlarını çatmış bize bakıyordu.
Ama ben hiçbirini umursayamıyordum.
Çünkü Atıl hâlâ bana bakıyordu.
Ve o an ilk defa bunun sadece bir tiyatro provası olmadığını hissettim.
Sanki söylediği şeyi gerçekten kastetmişti.
Sanki rol yapan prens değil, Atıl konuşmuştu.
Ve ne cevap vereceğimi bilmiyordum..
Ve ne cevap vereceğimi bilmiyordum.
Gerçekten bilmiyordum.
Sanki biri gelip bütün replikleri kafamın içinden silmişti.
Tiyatro salonunda onlarca kişi vardı. Hocamız vardı, Ceren vardı, ağabeyim vardı, diğer öğrenciler vardı ama o an hiçbirini göremiyordum.
Sadece Atıl'ın gözlerini görüyordum.
Elimi hâlâ bırakmamıştı.
Normalde olsa çoktan bir şey söyleyip onun elini çeker, hatta sinirlenirdim ama şu an bedenim beynimi dinlemiyordu.
Kalbim göğsümün içinde öyle sert atıyordu ki herkes duyacak sanıyordum.
Bir saniye...
İki saniye...
Üç saniye...
Sessizlik uzadıkça uzuyordu.
En sonunda hocamız boğazını temizledi.
"Hı hımm..."
Bir anda kendime geldim.
Atıl da elimi bıraktı.
Ben ise hemen birkaç adım geriye çekildim.
"Şey..."
Ağzımdan sadece bu çıkabildi.
Hocamız senaryoya baktı.
"Atıl evladım o replik senaryoda yok."
Atıl hiç utanmadan omuz silkti.
"Doğaçlama yaptım hocam."
"Fazla doğaçlama yapma."
"Tamam hocam."
Tamam hocam diyordu ama yüzündeki ifade hiç de pişman olmuş gibi değildi.
Aksine keyfi yerine gelmiş gibiydi.
Ben ise ona bakmamaya çalışıyordum.
Çünkü ne zaman göz göze gelsek aklıma az önce söylediği cümle geliyordu.
Kal derseydin kalırdım...
Of.
Neden söylemişti ki bunu?
Hem de herkesin içinde.
Prova devam etti.
Bu sefer başka sahnelere geçtik.
Prens ve prensesin birlikte saray bahçesinde yürüdüğü sahne.
Neyse ki bu sahnede fiziksel temas yoktu.
En azından öyle sanıyordum.
Hocamız sahneyi anlattı.
"Şimdi ikiniz birbirinize aşık olduğunuzu yeni yeni fark ediyorsunuz. Ama söyleyemiyorsunuz. O hissi verin."
Aşık olduğunuzu yeni yeni fark ediyorsunuz...
Allah'ım.
Tam oynanacak konu.
Atıl yanıma geldi.
Yan yana yürümeye başladık.
Sözde saray bahçesinde geziyorduk.
Ben olabildiğince karşıya bakmaya çalışıyordum.
Atıl ise sürekli bana bakıyordu.
En sonunda dayanamadım.
"Ne bakıyorsun?"
Kısık sesle sordum.
"Ezber yapıyorum."
"Neyi?"
"Seni."
Bir an durdum.
Sonra gözlerimi devirdim.
"Çok kötüydü."
"Hayır gayet iyiydi."
"Hayır değildi."
"Bence romantikti."
"Bence saçmaydı."
"Sen romantizmden anlamıyorsun."
"Sen de normal davranmaktan anlamıyorsun."
Atıl güldü.
O güldükçe ben daha çok sinirleniyordum.
Çünkü ne kadar kızmaya çalışırsam çalışayım o gülünce benim de içimden gülmek geliyordu.
Bu durumdan nefret ediyordum.
Sahnenin ortasına geldiğimizde hocamız tekrar durdurdu bizi.
"Atıl."
"Efendim hocam?"
"Biraz daha karakterde kal."
"Karakterdeyim zaten."
"Hayır sen prens değil Atıl gibi davranıyorsun."
Salonun yarısı kahkaha attı.
Ben de istemeden güldüm.
Atıl bunu görünce hemen bana döndü.
"Bak güldün."
"Ne olmuş?"
"Demek ki hâlâ komiğim."
"Saçmalama."
"Özlemişsin beni."
Gülüşüm anında kayboldu.
İşte yine yapmıştı.
Bir anda konuyu oraya getirivermişti.
Bakışlarımı kaçırdım.
Çünkü cevabını biliyordum.
Ve bu cevap hoşuma gitmiyordu.
Evet özlemiştim.
Çok özlemiştim.
Mesajlarını.
Saçma şakalarını.
Durduk yere beni sinir etmesini.
Sabahları günaydın demesini.
Okul çıkışlarında karşıma çıkmasını.
Her şeyi.
Ama bunu ona söylemeyecektim.
Henüz değil.
Prova yaklaşık yarım saat daha devam etti.
Aralarda diğer öğrencilerin sahnelerini izliyorduk.
Ben ve Ceren arka sıralara oturmuştuk.
Atıl ise birkaç koltuk ötede arkadaşlarıyla konuşuyordu.
Ama ne zaman kafamı kaldırsam bana bakarken yakalıyordum.
Bir insan bu kadar mı bakar?
Gerçekten anlamıyordum.
En sonunda Ceren dirseğini koluma geçirdi.
"Bakıyor."
"Biliyorum."
"Fena bakıyor."
"Ceren."
"Ne?"
"Sus."
"Tamam."
İki saniye sustu.
Sonra tekrar konuştu.
"Bence ağlayacak yakında."
"Ceren!"
"Ne var kızım? Çocuk resmen perişan."
İstemeden dönüp baktım.
Atıl bu sefer gerçekten gülmüyordu.
Yüzünde alıştığım o rahat ifade yoktu.
Dalgın görünüyordu.
Yorgun görünüyordu.
Ve nedense bu görüntü içimi burktu.
Çünkü onu ilk defa böyle görüyordum.
O hep enerjik olurdu.
Hep konuşurdu.
Hep şaka yapardı.
Şimdi ise sanki bütün neşesini kaybetmiş gibiydi.
Belki de gerçekten üzülmüştü.
Belki de ben düşündüğümden daha fazla kırmıştım onu.
Bu düşünce içimde küçücük bir suçluluk hissi oluşturdu.
Tam o sırada zil çaldı.
Prova bitmişti.
Herkes toparlanmaya başladı.
Ben de çantamı alıp çıkmaya hazırlanıyordum ki hocamız seslendi.
"Hilal, Atıl. Bir dakika bekleyin."
İkimiz de durduk.
Herkes yavaş yavaş salondan çıktı.
Birkaç dakika sonra içeride sadece biz, hocamız ve sahne görevlileri kalmıştı.
Hocamız senaryoya bakıp gülümsedi.
"Sizin uyumunuz düşündüğümden daha iyi çıktı."
İkimiz de aynı anda farklı yönlere baktık.
"Belli oluyor."
dedi hocamız.
"Özellikle göz temaslarınız çok güçlü."
Allah'ım.
Şu an yer yarılsa içine girebilirdim.
Atıl ise hiç utanmadan sırıtıyordu.
"Teşekkür ederiz hocam."
"Övünme hemen."
dedim.
"Övünmüyorum."
"Övünüyorsun."
"Biraz."
Hocamız gülmeye başladı.
Ben ise kafamı duvara vurmak istiyordum.
Çünkü gün geçtikçe bu çocukla aynı sahneyi paylaşmak daha da zorlaşıyordu.
Ve en kötü kısmı da ne biliyor musunuz?
Onun yanında durdukça ona kızmayı sürdürmek her geçen gün biraz daha zorlaşıyordu...
(Daha fazla beklemenizi istemedim bu bölümü de paylaştım yek istediğim beğenen ve okuyan herkesjn yorum yapması iyi geceler iyi okumalar 🌺)
Bölüm etkileşimi
