9. bölüm / 28
ZULMÜN ÇİÇEĞİYARABANDI
Bölümler 28Şu an: YARABANDI
- 1 TANITIM130 kelime
- 2 SOLMUŞ MASAL7.477 kelime
- 3 MÜHÜR6.746 kelime
- 4 SON BEYAZIN FISILTISI12.386 kelime
- 5 KEFEN11.226 kelime
- 6 KADERİN MÜHRÜ10.494 kelime
- 7 KARANLIĞA ESİR12.112 kelime
- 8 BİR IŞIK ESKSİK9.430 kelime
- 9 YARABANDI9.192 kelime · Okuduğun bölüm
- 10 YENİLGİ9.567 kelime
- 11 SEN ONA AŞIKSIN10.958 kelime
- 12 AĞITSIZ SON10.888 kelime
- 13 ÖLMESEN OLMAZ MI?9.631 kelime
- 14 KALBİME AÇTIĞIN MEZAR10.276 kelime
- 15 BİR ZAMANLAR SEN4.448 kelime
- 16 TUTAMADIĞIM ELLER3.488 kelime
- 17 ÖZGÜRLÜĞE VEDA2.196 kelime
- 18 KALBİMDEKİ SANRI3.205 kelime
- 19 ÇOCUKLUĞUMUN KATİLİ2.411 kelime
- 20 İÇİMDEKİ KATİL5.362 kelime
- 21 BİR GÜN DAHA KALAMAZ MISIN?5.080 kelime
- 22 İÇİMDE KALAN SEN5.791 kelime
- 23 BOĞAZIMDAKİ HOŞÇA KAL2.578 kelime
- 24 ANNE2.105 kelime
- 25 MERHAMETİN BEDELİ1.212 kelime
- 26 KENDİ CELLADIM3.423 kelime
- 27 YANLIŞ NEFRET5.138 kelime
- 28 ARTIK SENİ DUYUYORUM6.140 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Kalbimin kırık yerlerine dokunurken canımı değil, sevgisini hissettiren bir adam sevdim.
Mavi Arsal'dan
Hiçbir insan kusursuz olamazdı... ama bazı yaralar insanın içinde öyle bir iz bırakırdı ki, sanki kusur değil, kader gibi taşınırdı. Bugün canım öyle yandı ki, sanki içimdeki bütün umutlar kül oldu. Ne anlatsam eksik kalacaktı, ne sustuğum anlaşılacaktı. Derdimi anlatamadım kimseye. Çünkü kimse gerçekten dinlemiyordu artık. Herkes konuşuyor, ama kimse duymuyordu.
Ağlamak istedim belki... ama gözyaşları bile bana küs gibiydi. İçimdeki acı dışarı taşamıyordu, o yüzden kırıp dökmeyi seçtim ben. Daha kolaydı çünkü. Kırmak, dökmek, bağırmak... en azından bir şey hissediyordum. Sessizce ağlamaksa sadece içimi daha da boşaltıyordu. Oysa ben zaten bomboştum.
Belki de başka seçeneğim yoktu. Belki de insan çaresiz kaldığında güçlü görünmeye mecburdu. Ağlamak için bir omuz gerekirdi, ama kim vardı yanımda? Kim bana "geçecek" diyebilirdi? Kim yüreğime dokunabilirdi?
Ben yetimdim. Küçüklüğümden beri alışmıştım yalnız kalmaya. Annem kara toprakta, babam ise yıllar önce içimde gömdüğüm bir mezardı artık. Birini kaybetmenin ne demek olduğunu erken öğrenmiştim ben. İnsan en çok nefes alan ölülerle yaşarken yoruluyordu. Babam yaşıyordu belki ama o bana mezar olmuştu zaten.
Kim bana destek olurdu ki? Kim "iyileşeceksin" derdi? Kim beni sarardı, kim başımı okşardı? Hiç kimse. Çünkü ben kimse için yeterince değerli olmamıştım. Herkesin sevdiklerine ayırdığı bir sevgisi vardı, ama bana kimse bir parça bile bırakmamıştı.
Kendimi güvende hissettiğim tek adam, beni paramparça etmişti. Birine güvenmek ne zormuş meğer. İnsan kalbini teslim ettiğinde, o kalbi koruyacak sanıyor. Oysa bazıları dokunmadan bile kırabiliyor seni. O da öyleydi. Bir kelimesiyle, bir bakışıyla içimi delik deşik etmişti.
Ben cayır cayır yanarken, o sadece bakmıştı. Beni ne kadar yaktığını bile anlamayacak kadar kördü. En çok da bu canımı yakıyordu.
Yine de bir yanım "iyi ki" diyordu. İyi ki onu kalbime tam anlamıyla almamıştım. Çünkü alsaydım, bu yangın beni tamamen küle çevirirdi. Şimdi en azından hâlâ biraz nefes alabiliyorum. Hâlâ biraz ben varım.
Onu affeder miydim? Hayır. Cevabım o kadar netti ki dudaklarımın arasından dökülürken bile titredi; affetmek bir tercihti, benim ruhumun bir daha asla teslim etmeyeceği bir tercih. Kendi içimde bir muhasebe açtım yaptıklarını, söylediklerini, bana ve bana benzeyen o küçücük kız çocuğuna dokunan tüm kelimeleri tek tek saydım. Her biri bir merdiven basamağı gibi önümde duruyordu; aşağı indiğim her adımda daha da ağırlaşıyordu omuzlarım. Evet, çabalıyordu; gözlerindeki pişmanlık bazen bir gecenin içinde, arada bir çarpıp geçiyordu. O bakışlarda vicdanın kıvılcımları vardı belki de, ama kıvılcım yangın olmuyordu. O kıvılcımlar, kül olmuş bir ormanda birkaç tatsız duman tanesinden öteye gitmiyordu.
Canımı çok yakmıştı ama bu tek başına bir açıklama değildi; onu da birilerinin canı yakmıştı. Hayat, iki yaralı insanı birbirinin karşısına dikmişti; biz birbirimize bıçak saplarken, aslında kuyruğunu kapana sıkışmış yılanlar gibiydik, birbirimize saldırıyor fakat asıl yarayı verenin kim olduğunu tam kestiremiyorduk. Babamın ailesine yaptığı şeyler yenilir yutulur değildi, bunu kabul etmek zorundaydım. Onun sözleriyle babamı aşağılamaya kalkması, benim içimde kapıları uzun yıllar önce kapatılmış odaları zorla açmaya çalışmak gibiydi; eski yaraların tuzlandığını hissettim, kan tekrar yüzeye çıktı. O, belki bilerek belki de kör bir öfkeyle, benim en hassas yerimi hedef almış, orayı parmaklarıyla karıştırıp beni tanımlayamaz bir acıya sürüklemişti.
Ama ben de hatalıydım. Onunla aynı kalıbın içine girmiştim; intikamı adalet sanmış, karşılığını vermeyi haklılık zannıyla meşrulaştırmıştım. Sözlerim çakmak taşları kadar sertti; göze göze, onun gözlerine bakarak, onun alnına vurulmuş bir mahkeme kararı gibi okunmuştu. Kırdım onu; kelimelerim, bakışlarım, o öfke dolu cümlelerim onun gururunu, onurunu, belki en çok insanlığını çizikledi. Şimdi geriye baktığımda pişmanlığın tadı ağızımdaki acımsı bir şerbet gibiydi; tattıktan sonra kolay kolay silinmiyordu. Pişmandım. Pişmanlık, beni yerimden oynatıp soğuk bir sabaha uyanmışçasına sarsıyordu. Öyle bir pişmanlık ki, vicdanımın derinliklerinden bir yankı gibi geliyordu: neden o an durmadın, neden onu savunmadın, neden o kelimeleri söylemeye izin verdin?
Saatler olmuştu. Ne zaman gelecekti eve? Zihnim bu sorunun etrafında dolanıp durdu. Düğün gününün kalabalığı, fotoğrafların sahiciliği, herkesin yüzündeki zoraki tebessümler; her şey şimdi birer film şeridi gibi ardımdan akıp gidiyordu. Konuşulanlar, gülüşmeler, kadehlerin çarpışması uzaktı hepsi; ne önemi vardı şimdi? Evde kimse yoktu; kulaklarımı çınlatan yalnızlık, koridor boyunca yankılanıp duvarlara yapışıyordu. Yapayalnızdım. Hiçbir güvence, hiçbir el uzatılmıyordu bana. Yetimdim; kelimenin yalnızca kan bağı değil, duygusal kıyımla örülmüş anlamını taşıyordu.
İçimde bir dizi hesaplaşma başladı ona dair neyi haklı bulduğum, nerede haksızlık ettiğim, hangi noktalarda susmam gerektiği. Affetmek bir seçimse, benim seçemeyeceğim şeyleri sıralıyordum. Çünkü affetmek bazen teslimiyet, bazen unutmak, bazen de mağduriyetin yeniden üretilmesine göz yummaktı. Ben bunu asla istemezdim. Onu affetmezdim, ama bu reddetmek demek değildi; bu, yeniden adaletli bir şekilde konuşmanın, birbirimize zarar vermeyi bırakmanın, yaraları doğru yöntemle sarmanın aranmasıydı. Peki ya o da aynı şeyi ister miydi? İşte asıl soru buydu.
Kendimi suçlu hissettiğim anlar vardı. Neden onunla o şekilde konuşmuş, onun kalbinin derinliklerindeki çocuğu ağlatmış, kanatlarını kırmıştım? İntikamın kirli yüzü işte tam da buradaydı; intikam, bazen seni de düşman yapar, yapanla aynı düzeye indiler. O eğilip kalbime saplanan hançeri hissettiğinde, ben de ona aynı hançeri saplamıştım. O da acı çekmişti. Bu, benim için bir teselli değildi; bir tür zifiri mutsuzluktu. İnsanlığımın parçaları yerdeydi ve onları bir araya getirmek uzun zaman alacaktı.
Gözlerimi kapattım belki uyuyabilirim diye. Yastığın kenarına başımı yasladım, derin bir nefes aldım ama kalbimin sesi bile odadaki sessizliği yarıyordu. Ne kadar uğraşsam da zihnim susmuyordu. Pamir'in yüzü, söylediği o sert cümleler, gözlerindeki o hayal kırıklığı... Hepsi birer birer yeniden gözlerimin önüne geliyordu. Sanki beynimin içinde bir film dönüyordu ve ben kumandayı kaybetmiştim. Uyuyamıyordum. Uykusuzluk değildi bu, huzursuzluktu.
Tam gözlerim ağırlaşmaya başlamışken, bir anda ışıklar söndü. Kalbim yerinden fırlayacak gibi oldu. Odanın içinde bir anda karanlık çöktü, nefesim boğazıma takıldı. O an, sessizlik bile ürkütücüydü. Hava bir anda ağırlaştı, duvarlar üstüme üstüme geliyormuş gibi hissettim.
"Yardım edin," dedim fısıltıyla. Sesim o kadar kısıktı ki, sanki kendim bile duymadım. Kalbim hızla çarpıyordu, nefesim düzensizleşmişti. Gözlerim karanlığa alışmaya çalışıyordu ama hiçbir şey görünmüyordu. Sadece kendi nefesimin sesi, kalbimin ritmi ve pencere perdesinin hafifçe hareket etmesi...
Yavaşça yataktan kalktım. Ayaklarım soğuk zemine değdiğinde ürperdim. Sessizce odanın içinde yürümeye başladım. Kapıya doğru bir adım attım ama tam o anda... kapı açıldı.
Nefesim kesildi.
Karanlığın içinde biri vardı. Kapının aralığından süzülen siluet, tıpkı çocukluğumdaki gibi görünüyordu. O geniş omuzlar, o tanıdık duruş... Babamdı.
Birkaç saniye nefes almayı unuttum. Gözlerim doldu. "Hayır..." dedim fısıltıyla. "Hayır bu gerçek olamaz." Ama gölge bir adım attı. Ben de geri çekildim. Kalbim deliler gibi atıyordu. Ayaklarımın altındaki halı bile bana engelmiş gibi hissediliyordu. Duvara sırtımı yasladım, dizlerim titredi.
"Gelme," dedim korkak bir sesle. Dudaklarım kurumuştu. "Gelme, ne olur..."
Sanki çocukluğum yeniden canlanmıştı. O ses, o nefret dolu bakışlar... Her şey aynıydı. Babamın varlığı bile korkutmaya yetiyordu. Yine elleri titreyen o adamı görüyordum. O ellerin her hareketi bana acıyı hatırlatıyordu. Nefes alamadım. Kalbim göğsümde çırpınan bir kuş gibiydi.
Bu bir halüsinasyon muydu? Yoksa gerçekten kapının önünde o muydu? Olmamalıydı. Çünkü bu eve giremezdi. Pamir izin vermezdi. Dışarıda onlarca koruma vardı, hiçbir yabancı yaklaşamazdı bu eve. O... korkak herif, asla giremezdi. Ama ya girdiyse? Ya beni bulduysa?
Korkudan dudaklarım titredi. "Git buradan..." dedim fısıltıyla. Ama sesim bile beni dinlemedi. Duvara daha çok yaslandım, dizlerimin bağı çözüldü. Yer çöktü altımdan. Ellerimi havaya kaldırdım, sanki o beni duyacakmış gibi. "Git..." dedim yeniden. Ama o hâlâ oradaydı. Karanlığın içinde duruyordu, susuyordu.
Nefesim düzensizdi. Başım dönüyordu. Odanın içindeki hava buz gibiydi. Kalbim sanki göğsümden çıkacaktı. "Gelme," dedim bir kez daha, gözyaşlarım yanaklarımdan süzülürken. "Yine bana vurma..." O an kendimi tamamen kaybetmiştim. Korkunun, geçmişin ve yalnızlığın arasında sıkışmıştım.
Bir adım daha attı. Sonra bir adım daha. Her adımda kalbimin içindeki teller daha yüksek bir nota çıkarıyordu. Ay ışığı perdenin arasından ince bir çizgi halinde süzülüp odanın üzerinde hassas bir sıcaklık bıraktı. O çizgi onun yüzüne değdiğinde, yıllardır kapalı kalmış kapılardan birinin aralanmış gibi oldu. Gözlerindeki o soğuk, o eski tanıdık küçümseme, hiç eksilmemişti. Zaman onun üzerinde merhamet etmemişti. Benim üzerimde de etmemişti.
Nefesim kesildi. Ağzımdan çıkan tek kelime bile hıçkırığa dönüşüyordu. "Gelme," dedim, içimdeki çocuğun sesiyle. "Gelme ne olur" diye tekrarladım, aynı cümleye tutunmaya çalışarak. Ama o ilerledi, sessiz ve emin adımlarla. Ayaklarının halıya değdiği an, sanki bana ait bir yer daha azaldı. O an kapının arkasındaki koridor bile uzak, korumaların gölgeleri bile etkisiz birer figür haline geldi. Bu odada yalnızca o ve ben vardık artık.
Kahkahası yayıldı. O kahkaha, benim gecelerimi yıllar önce parçalayan o kahkahaydı. Tonu değişmemiş, içindeki zehir hâlâ aynı acıda akıyordu. "Küçük ucube benden korkuyor musun?" dedi, sözcükleri odanın duvarlarında çarpıp geri döndü. Her hecesi bir tokat gibi indi, geçmişin bütün kırıklarını tekrar açtı. Cevabım koptu, "Korkmuyorum" desem de, bedenim sıçradı, kelimem saman alevi gibi sönüverdi.
Titredim, gözbebeklerim genişledi, ellerim istemsizce yumruk oldu. Yumruğumun içine bir güç toplamak istedim, yılların içine hapsolmuş bir öfkeyi çıkarıp karşı koymak istedim. Ama o gülüyordu, iki üç saniyelik durmalarla beni daha çok küçültüyordu. O duraklamalar onun acımasızlığının zarafetiydi. "Pamir seni burada görürse öldürür!" diye bağırdım, her sözcüğe hayatımı sığdırmaya çalışarak. Pamir olsaydı belki korkmazdım, belki o korkunun ötesine dokunabilirdim. Pamir vardı, ama işin ironisi şu ki o bile onun önünde bazen yetersiz kalırdı.
Gözlerinin kenarında bir kıvılcım belirdi, alayla karışık bir zafer ifadeydi bu. "Pamir seni benden kurtaramaz" dedi, sanki dünyadaki en basit gerçeği söylüyordu. O cümle bana kayan bir taş gibi indi. Bedenim çöktü, duvarın soğuğu sırtımı deldi. Dizlerim yere değdiğinde hissettiğim acı önce fizikseldi sonra ruhuma işlendi. Gözyaşlarım doğru dürüst kendini tutamadan aktı. Islaklığı yüzümde birikince, korkunun ağırlığı daha bir can sıkıcı oldu.
Karanlık etrafı sardı, ama ben o karanlıkta daha berrak görüyordum. Her ayrıntı keskinleşti. Onun soluk yüzündeki damarlar, dudaklarındaki kıvrım, ellerinin parmak eklemlerinde birikirken görünen hafif titreme. Bu titremenin nedeni alkol müydü, yoksa yılların yarattığı boşluktan doğan bir sevinç miydi, kestiremiyordum. Burnuma dolan o eski koku, ağır fakat tanıdık, bir anda midenin içini bükse de bana geçmişin tüm izlerini getiriyordu.
Sözcüklerim kekreldi. "Git" dedim, fısıltıdan küçük bir çığlığa dönüşen sesimle. " Git, lütfen" diye sürdüm. O ise eğildi, yüzünü bana yaklaştırdı. Gözlerinin içindeki soğuk parlaklığı gördüm. 'Sen burada değilsin' dedim kendime, bu bir rüya olmalıydı. Fakat ellerimi duvara bastığımda hissettiğim soğuk gerçekti. Gözlerimin önünde nefesinin buğusu belirdi. Bedenimdeki tüm refleksler, yılların bana öğrettiği tedbirler birer birer silinmişti.
Geçmişi hatırladım. O geceleri, kilitlenmiş kapıları, küçük bir beden olarak gecenin ortasında uyanmayı, ağzımdan çıkan bir kaç sözcüğün cezasını. Bu anların her biri, şimdi burada, onun bakışlarında yeniden şekilleniyordu. Ben büyümüştüm belki, bedenim güçlenmişti, ama ruhum o karanlık uzamın içinde kalakalmıştı. Göğsümün içinde bir boşluk vardı, o boşluğa düşmüş bir çocuğun çaresizliği, bütün dirençlerimi eritti.
Kendimi toparlamaya çalıştım. Bir sebepten ötürü konuşmak istedim. Sesim çatallandı. "Neden geldin" diye sordum, daha çok kendi kendime soru sorar gibi. Cevap beklemedim. Çünkü biliyordum, cevap acıydı. O gülümsedi, o gülümsemeyle birden yüzünde bir tiranlık belirdi. "Seni bulmak istedim" dedi. "Seni yine küçük gördüğüm anı kutlamak istedim." Her kelimesi gelirken, göğsümde bir bıçak daha dönüyor gibiydi.
O, bana doğru eğildiğinde, en derin yerimde bir korku daha belirdi. Korkuyu tarif etmek imkânsızdı. O korku sadece fiziksel bir ürperti değildi. Daha önce karşılaşmadığım bir tür, ruhu kemiren, geceyi gündüzden daha soğuk kılan bir histi. O an anladım ki korku, geçmişin gölgesinde büyüyen bir ağaç gibiydi. Ne kadar köklenip güçlenmişse, fırtına geldiğinde o kadar yıkıcı oluyordu.
Sonsuz gibi görünen dakikalar geçti. Ay ışığı keskin bir çizgi halinde yüzünde kaldı. O yüz bana baktıkça, bir aynada ömrümün sayfalarını okur gibi hissettim. Her bir sayfa bir yara, her yara bir anı, her anı beni şimdi burada düşürmüştü. Bir çocuğun sesi içimde çınladı, 'yeter', dedi. 'Artık yeter'. Ama o ses terazinin ibresini oynatmaya yetmedi.
O tekrar konuştu, sesi yumuşadı, prima nota düşmüş bir şarkı gibi alçaldı. "Sen benim küçük mucizemdin" dedi. O kelime kulaklarımda bir çıngırtı gibi kaldı. Mucize. Onun için mucize olmak, acıya dirençli kalmak, vurulup kalkabilmekti. Oysa ben bunun bir ödül olmadığını, bir lanet olduğunu biliyordum. Mucize olmak, yaşamak için hep bedel ödemek demekti.
Gözlerimi kapatıp ellerimi yüzüme bastım. Parmaklarım ıslaktı. Karanlığın içinde kendi nefesimi saydım. Bir, iki, üç. Her nefes, biraz daha sakinleştiriyordu, ama içimdeki sarsıntı derinleşiyordu. Karanlığın o katmanlı sessizliğinde, sadece onun uzak kahkahası ve benim boğuk nefesim vardı. Ufak bir ses, pencerenin dışından koridorun ıslak taşlarına düşen bir damla su gibi çınladı. O damla su, belki de sabahın ilk işaretiydi. Ben hiçbir şeyin sabah kadar temizlemediğini biliyordum ama o gece sabahın gelmesine izin vermeyecek kadar inatçıydı.
Gözlerimi yeniden açtığımda karşımda hâlâ o gölge duruyordu. Gitmemişti. O an bedenimde bir şey daha yıkılmıştı, çünkü yıllardır zihnimin karanlığına gömdüğüm korku yine canlı, yine gözlerimin önündeydi. Nefesim kesildi. Dudaklarım çatlamıştı. Boğazımda bir taş gibi bir düğüm hissettim. "Defol git artık" dedim ve sesim beklemediğim bir şekilde çatallaştı. Korkmayacaktım ondan, bunu kendime ilan ettim. Ama yüreğimin derinliklerinde küçük bir çocuğun inlediğini duymaktan alıkoyamadım kendimi.
O güldü. O gülüş, yıllar önce dinlediğim, uykuya dalmamı engelleyen o iğrenç kahkahaydı. Ağzından çıkan her hece bir tokat daha gibi vurdu. "Kes sesini lan" diye bağırdı. Sözün sertliği yüzüme indiği anda eline yüklenen güç, zamanın önüne geçmiş bir an gibi çarpıp gitti. Tokadın yanaklarımı yırttı. Yere doğru savrulurken sesleri bükülen bir yığın gibi oldum. Tekrar düştüm, bir daha kalktım, dizlerim zemine değdiğinde acı ve utanç karışımı yeni bir hissin içinde kaldım.
Yere yığıldığımda dünya bulanıklaştı. Her şey uzak, ama acı çok yakındı. Ellerimle yüzümü tutmaya çalıştım ama ıslaklık görmemi engelledi. Bir daha şiddet uygulanacak mı, sorusu zihnimde yankılandı. Her tokat, geçmişimin bir kaydı gibiydi. Bir aralıkta nefes almak için çabalarken sesim çatırdadı. "Dokunma artık bana" diye tekrar ettim. Yeter, diye haykırdım ama sesim duvarlardan geri dönüp benimki gibi sarsıcı değildi.
O sırada bir ses yükseldi. "Mavi," diye bağıran bir ton. Başka birinin sesi miydi, yoksa hayal gücümün bana çalığı mıydı diye baktım etrafa ama gözlerim hâlâ o adamın suratına kilitliydi. Babamın gözlerine baktım yine. O gözlerde tanıdık bir soğuk vardı. O gözler benim çocukluğumun hapishanesiydi. Yanımdaki adamın ağzından çıkan "Güzelim"sözcüğü bir değişim sinyali gibi geldi. Sesi önce temkinliydi sonra daha da yumuşadı. Belki de bir an boyunca o da tereddüt etti.
Tam o anda bir el, yüzümü babamın ellerinden çekip başka bir yöne çevirdi. Elin sıcaklığını hissettim ve tanıdım. Pamir'di. Gelmişti. O anın ağırlığı anlatılamazdı. Zihnimde bin tane görüntü birbirine karıştı. Gözlerim doldu. Gözyaşlarım istemsizce aktı, her damla ruhumun derinliklerindeki yaraların taze bir açılışı gibiydi. "Pamir" dedim titrek bir sesle. Sadece adını söyleyebilmiştim. O ad, koruma, huzur, belki de tehlikenin en azından kısa süreliğine uzaklaşması demekti.
Yan tarafa döndüğümde babamın artık orada olmadığını gördüm. Boşluğun içine bakakaldım. O mu gitmiş, yoksa ben mi yanıldım, emin olamıyordum. Her şey bir anda daha korkunç hale gelmiş, yüzleşmem gereken onca şey üst üste yığılmıştı. Gözyaşlarım akmaya devam etti. İçimdeki küçük kız daha fazla dayanamadı. O küçük çocuk, yılların yükünü taşıyan o masum parça yine kendini açığa vurdu. Yaraların iyileşmemesine ağladım. Her gözyaşı bir hesabın kapatılmamış sayfası gibiydi.
Pamir eğildi. Sesi odayı doldururken bir merhem gibi geldi. "Geçti güzelim" dedi. Bir tonda, sakin ve güvenli. Sanki o sözcükle kırılan parçaları bir araya getirecekmiş gibi konuştu. Arkasında bir güç vardı ama bu gücün nedeni tehdit değil koruyuculuktu. Ben o anda, kucağına alınmayı beklemiyordum ama bedenimden kontrol kaybolmuştu. Onun güçlü elleri beni kaldırırken titreyen dizlerim dengesini arıyordu. Pamir beni nazikçe yatağın kenarına oturttu. Hareketleri dikkatliydi, hemen hemen her dokunuşunda milyon parçaya ayrılmaktan korkan bir şeyi sarıp sarmalıyormuş gibiydi.
Kucağına alıp yatağa oturtması sırasında kalbim duracak gibi oldu. Onun nefesi kulağımda ılık bir rüzgar gibi esiyordu. Göğsüne kafamı koyduğumda kalp atışlarını hissettim. Düzenliydi. O düzen, benim içimdeki fırtınayı hafifletti. Ağlamakta olduğumu fark etti. Sanki ağlamak için beklenmiş bir bahane gibiydi. Her damla gözyaşım geçmişin izlerini taşırken o sabırla dinledi. Sustu. Söz söylemenin gereksiz olduğu anlardan birindeydik.
Kolları genişti. İçimdeki çocuk onun kucağında güven bulmuş bir kek kadar küçüktü artık. Parmak uçları saçlarımı okşadı. O dokunuş nazikti, özenliydi. Yavaşça beni sıkıca sardı, beni kendi etrafında bir kalkan gibi tuttu. Bu kalkanla birlikte içimde uzun zamandır unutulmuş bir duygu filizlendi. Rahatlama, utanç ile iç içe geçmiş ama yine de korunmuş hissi verdi. Kırılganlığımı onun önünde gösteriyordum, o ise bunu kırılma noktası olarak değil onarma fırsatı olarak alıyordu.
Gözyaşlarım azaldı. Soluk alışım düzene oturdu. Sustum. Onun sıcaklığında, yerde dizlerim yerdeyken hissettiğim yerden daha farklı bir yer vardı artık. Bu yer, güvenin gölgesinde bekleyen bir limandı. Pamir bana baktı. Gözleri ciddi, ama içinde yumuşak bir şeyler vardı. Konuştuğunda sesi yine o sakin tondaydı. Bir şey dememesini istedim ama o yalnızca kulağıma fısıldadı. Kendi başıma yalnız bırakmayacaktı beni. Bu söz, bir sözden fazlasıydı. Bir vaat, bir ağıt değil umuttu.
Kucağında otururken geçmişin gölgeleri geride biraz olsun küçüldü. Yaralarım yerli yerinde duruyordu ama kanları biraz olsun durgunlaşmıştı. İçimdeki küçük kız hala korkuydu ama artık yalnız değildi. Pamir'in varlığı, ne kadar kısa sürerse sürsün, o anlık sığınak olmaya yetiyordu. Onun kollarında, başımı göğsüne dayayıp nefes alırken bir kez daha fısıldadım. "Teşekkür ederim" Sözlerim boğazımdan titreyerek çıktı ama anlamı derindi. O bana sadece fiziksel bir destek vermemişti. Beni yaşatan güveni de geri getirmişti.
"Neden bu haldesin?" dedi Pamir, sesi bir fısıltıdan biraz fazlaydı ama içinde titrek bir endişe vardı. Sanki her kelimesi, içinde büyüyen korkunun ağırlığıyla taşlaşıyordu. Benden çok korkmuş gibiydi. Onun gözlerindeki o endişeyi görmek istemezdim ama o kadar yakınımdaydı ki, nefesinin sıcaklığı bile derimi yakıyordu. Ellerim titriyordu, nefesim düzensizdi. İçimde bir yer, hâlâ az önceki kabusun yankısını taşıyordu. Karanlık. O boğucu, nefessiz, sessiz karanlık.
"Çok karanlık," dedim titreyen bir sesle. Kelimeler boğazımda takıldı, çıkarken kırıldı sanki. Pamir'in göğsüne daha sıkı sarıldım, parmaklarım gömleğini kavradı. Onu bırakmak istemiyordum. Karanlık yine üzerime çökerse, nefes alamam sanıyordum. Gözlerimi açmak istemiyordum; karanlığın o ağır yüzüyle tekrar karşılaşmak istemiyordum. Onun kolları arasındaydım, sıcak, güvenli, korunaklı. Ama içimdeki korku hâlâ sapasağlamdı.
"Karanlıktan mı korkuyorsun?" diye sordu Pamir. Sesi o kadar yumuşaktı ki, bir an sanki sadece rüzgâr konuşmuş gibi geldi. Ama o rüzgârın ardında bir titreme vardı; beni korkutan şey sadece karanlık değil, onun da korkuyor olmasıydı.
"Çok," dedim kısık bir sesle. Bu kadar dürüst olmayı bile garipsedim. Normalde kimseye söylemezdim, korkularımı kimse bilmezdi. Ama Pamir'e anlatabilirdim. Çünkü o korkularımı kullanmazdı. Bana zarar vermezdi. Sadece dinlerdi, sadece sarılırdı, sadece sessiz kalırdı. Ve o sessizlik, bazen bütün dünyadan daha güvenli gelirdi.
"Ben seni korurum," dedi, nefesini saçlarımın arasından hissederken. Sesi düşük ama kararlıydı. O an yemin etmiş gibiydi, sesi bir sözdü, sözcükleri bir sığınaktı. Kalbim hızla atıyordu, ama ilk defa korkudan değil. Bu kadar sade bir cümleyle nasıl olur da bir insanın içini böyle ısıtabilirdi, bilmiyordum.
"Korur musun?" dedim fısıltıyla. Kelimeler dudaklarımın arasından kayıp giderken bile inanmak istiyordum. Yalan olsa bile inanmak. Çünkü o an, inanmak nefes almak gibiydi.
"Korurum," dedi, tereddütsüz. Kısacık bir kelime, ama anlamı koca bir dünyaydı. İçimdeki korkuya meydan okuyan bir sesti bu. Sanki karanlık, o iki heceyle birlikte geri çekildi biraz.
"Söz mü?" dedim yavaşça. Bu kelime, çocukluğumun en masum yerinden çıkmış gibiydi. Çünkü ben artık sözlere inanmazdım. Ama onun ağzından dökülecek bir sözü, bütün kalbimle bekliyordum.
"Arsal sözü," dedi o kendine özgü güvenli, tok sesiyle. O iki kelimenin ardında hem bir uyarı hem de bir teminat vardı. Arsal sözü. Pamir'in adı, soyadına karışınca başka bir anlam taşıyordu sanki. Korkunun duvarına vurulan bir mühür gibiydi.
"Senin sözünse elbet inanırım," dedim, gözlerimi hâlâ açmadan. Ama ses tonum değişmişti; artık korkuyla değil, güvenle doluydu. Belki de ilk defa birine tamamen inanmak buydu.
"İnan," dedi Pamir, başımı nazikçe okşarken, "çünkü ben tutamayacağım sözü vermem."
O an zaman dondu. Sesini duydum, kalbini duydum, nefesini hissettim. Gözlerimi açmadan bile görebiliyordum onu. Beni sararken, kollarının arasındaki o sıcaklık sanki karanlığın her gölgesini yutuyordu.
Ama bir an sonra fark ettim — onun bu kadar sakin konuşabilmesinin ardında öfke vardı. Bana değil, beni bu hale getiren her şeye. Gözlerinin derininde yanan o kıvılcımı hissedebiliyordum, o beni korkutmuyordu. Çünkü o öfke bana değil, benim için yanıyordu.
Pamir'in kalp atışlarını dinledim. Düzenli, güçlü, sabit. Benimkisi gibi panik değil. Sanki her atışı "buradayım" diyordu. "Gitmeyeceğim." O an, birinin kalp atışına inanmanın bile nasıl bir huzur verdiğini anladım. Karanlık hâlâ oradaydı belki ama artık tehdit gibi durmuyordu.
"Pamir," dedim fısıltıyla, sesi bile zar zor çıkan bir nefesle.
"Efendim, güzelim," dedi aynı yumuşaklıkla.
"Gitme," dedim.
"Hiçbir yere gitmiyorum," dedi. O kadar sakin, o kadar kesin söylemişti ki, yalan olamayacak kadar gerçekti.
Karanlıktan korkuyordum evet, ama artık tek başıma değildim. Onun sözü, onun nefesi, onun varlığı, bütün o geçmişin yankılarını susturuyordu.
"Kocam," dedim titreyen bir sesle. Kelime boğazımdan zar zor çıktı, sanki içimdeki bütün duygular birden aynı kelimenin içine sıkışmıştı. O iki hece, hem bir teslimiyet hem bir sığınma gibiydi. Onun adını değil, unvanını söylemiştim ama o kelimenin içinde kalbimin attığını o da fark etti. Gözlerimi kaldırmaya cesaret edemedim, çünkü biliyordum, bana o sakin ama yakıcı bakışla bakıyordu.
"Söyle, karım," dedi. Sesi yumuşaktı, ama aynı zamanda bir duvar kadar güçlü. Sanki o iki kelimeyle bütün dünyanın yükünü sırtımdan aldı. "Karım." Bu kelimeyi söylerken, tonundaki sahipleniş kalbime dokundu. Ne kadar sert görünürse görünsün, sesi her zaman bana sığınacak bir yer bırakırdı.
"Ben..." dedim yutkunarak. Kelimeler birbirine karıştı, kalbim hızla çarpmaya başladı. "Ben burada... senin göğsünde uyuyabilir miyim?" dedim sonunda, bir çocuk saflığıyla. Sanki izin isterken utanmıştım, ama aynı zamanda en içten halimle sormuştum. Korkularımdan, geçmişimden, karanlığımdan kaçarken bulduğum tek yer onun göğsüydü. Orası sessizdi, sıcaktı, güvenliydi. Orada ne babamın sesi yankılanırdı ne de geçmişin karanlığı üzerime çökerdi.
Pamir bir süre sessiz kaldı. Kalbini dinledim düzenli ama derin atıyordu. Sonra dudaklarının kenarındaki gülümsemeyi duydum, görmesem bile hissediyordum.
"Sormana bile gerek yok, uyuyabilirsin," dedi o kendine has sakinliğiyle. Sesi bir battaniye gibiydi; yavaş yavaş üzerimi örttü, bütün korkularımı susturdu. Sesindeki gülüşü duydum, o gülüş sanki kalbimin en kırık yerini tamir ediyordu.
Kafamı yavaşça göğsüne koydum, onun kalp atışını dinledim. Düzenli, güçlü, güven veren bir ritim... Tüm fırtınalar onun dışında kalmış gibiydi. O an dünyanın en sessiz yerindeydim. Sadece kalp sesleri, sadece sıcak bir nefes, sadece güven...
••••••
Uyuyamıyordum. Ne kadar gözlerimi kapatsam da zihnim susmuyordu. Kalbim, içimde yankılanan bir çığlık gibiydi. Pamir'in nefesleri kulağımın hemen dibinde, sessiz ama derin bir yankı gibi duyuluyordu. Onun göğsüne yaslanmıştım, kalp atışlarını sayar gibi dinliyordum ama ritmi beni rahatlatmıyordu. Sanki her vuruş, geçmişin yankısını taşıyordu. Gözlerimi sıkıca kapadım, derin nefes aldım, sonra yeniden bıraktım. Uyuyormuş gibi yaptım. Belki öyle yaparsam içimdeki karmaşa biraz susardı. Belki de o, ben huzurluymuşum sanırdı. Oysa içimde bir fırtına vardı.
Pamir saatlerdir tek kelime etmeden saçlarımı okşuyordu. Parmak uçları yavaşça saçlarımın arasından geçiyor, bazen alnıma bir öpücük konduruyordu. Her dokunuşu, kalbime işleyen bir hatırayı canlandırıyordu. Onun dokunuşu bile pişmanlık kokuyordu. Öyle temkinliydi ki, sanki beni değil, kırılacak bir cam parçasını tutuyordu. Bu kadar dikkatli olmasına gerek yoktu. Çünkü zaten çoktan kırılmıştım. Canım o kadar uzun zamandır acıyordu ki artık sızısını bile hissetmiyordum. Acının içinde büyümüş, o sızıyı kendime alışkanlık etmiştim.
"Güzelim," dedi birden. Sesi o kadar kısık, o kadar titrek çıktı ki, kalbim sıkıştı. Gözlerimi açmadım. Uyumaya devam eden bir kadın gibi davrandım ama kalbim onun sesiyle birlikte hızlandı. Pamir'in o tonla konuştuğunu hiç duymamıştım. Güçlü, sert, dik duran o adamın sesi şimdi bir çocuk gibiydi. Kırılmış, korkmuş, suçlu.
"Umarım..." dedi kısa bir duraksamanın ardından. "Umarım bu beş para etmez adamı affedersin."
Cümle içime işledi. "Beş para etmez adam." Kendinden böyle söz etmesi garipti. Pamir Arsal, o koca dünyanın korktuğu, adı bile fısıldandığında insanların çekindiği adam, şimdi kendi içinde paramparça olmuş bir çocuk gibiydi. Onun o sözlerini duymak bir tokat gibi çarptı yüzüme. İçimden "hayır" demek geçti, "öyle değilsin" demek, "sen sadece hata yaptın" demek istedim. Ama yapamadım. Çünkü o sırada nefes alamıyordum.
"Çok pişmanım," dedi ardından. Sesi kırılıyordu. "Hata yaptım biliyorum..."
Bir süre sessizlik oldu. Sanki kelimeler boğazında düğümlenmişti. Parmak uçlarını yine saçlarımda gezdirdi, bu defa daha yavaş, daha dikkatli. Belki konuşurken bana zarar vermekten korkuyordu, belki de söyleyeceklerinin ağırlığı ellerine bile yansımıştı.
"Yapmamalıydım," dedi sonunda. O iki kelime, o kadar sade ama o kadar ağırdı ki. Sanki tüm geçmişi, yaptığı her yanlış, söylediği her kırıcı kelime o iki kelimenin içinde gizliydi. O an kalbim paramparça oldu. Çünkü Pamir'in pişmanlığını hissediyordum. Her nefesinde, her kelimesinde.
"Ben ilk defa..." dedi sessizce. "Ben ilk defa bu kadar karışık hissediyorum." Durdu. Sessizlik çöktü. O kadar sessizdi ki, onun yutkunma sesi bile bir çığlık gibiydi. "Ve ne yapacağımı bile bilmiyorum."
İşte o anda içim sızladı. Pamir Arsal gibi bir adam, ne yapacağını bilemiyordu. Hayatında ilk defa çaresizdi. İnsanların korktuğu, sözleriyle hükmeden, kimseye boyun eğmeyen o adam şimdi yanımda kendi vicdanının mahkûmu olmuştu. Benim gözümde o an dünyanın en güçlü adamı değil, en yaralı adamıydı.
Kalbim, onun her cümlesinde biraz daha sıkıştı. "Senden bin kez özür dilerim," dedi sonunda. Sesi yorgun, kırılmış, içten.
Bin kez... Neden bin? Neden başka bir sayı değil?
Kelimeleri zihnimde dönüp durdu. Bin kez özür dilemek... Bin kez pişman olmak. Her bir "özür" belki bir gece uykusuz kalışıydı, belki bir saniyelik sessizlikte kendine duyduğu öfke. Belki her biri, bana yaşattığı bir anın telafisiydi.
Ama o "bin"in içinde daha fazlası vardı.
Belki o sayı onun için bir sınırdı. Affedilmeye yaklaşmanın, ama hiçbir zaman tam ulaşamamanın sayısı. Belki bin, sonsuzluğa en yakın kelimeydi onun için. Çünkü o bile biliyordu bazı hatalar sonsuza kadar silinmezdi.
Ben o "bin kez özür dilerim"in ağırlığını kalbimde hissettim. Her harfi bir bıçak gibiydi.
Pamir sustu. Nefes aldı, sonra bıraktı. Sessizlik yine aramıza girdi. Odada tek duyulan şey onun derin nefesleriydi. O an fark ettim, nefes alışı bile yorgundu. Pişmanlık insanın ciğerini bile yakabiliyordu demek.
Ben gözlerimi açmadan ağladım. Sessizce. Gözyaşlarımın biri yanaklarımdan süzüldü, boynuma kadar indi. Dudaklarımı ısırdım. Ses etmedim. Çünkü onun bilmesini istemedim.
Kendime "affeder miyim?" diye sordum. Cevap gelmedi. Çünkü bir yanım affetmek istiyordu, diğer yanım hâlâ yanıyordu. Onun her pişmanlığı, benim her kırılmış parçamın üzerine düşüyordu ama hiçbirini onaramıyordu.
Belki bir gün affederdim. Ama o gün bugün değildi. Çünkü bir "bin özür" bile kalbimdeki boşluğu dolduramıyordu.
Bin özür dilemişti. Ama ben bin kez kırılmıştım. Bin kez sessiz kalmıştım. Bin kez gözlerimi kapatıp onun iyi yanını hatırlamaya çalışmıştım. Belki bu yüzden o sayıyı seçmişti. Çünkü benim sustuklarımın sayısını biliyordu.
Ona güveniyordum. Ne kadar inkâr etsem de, o kalbimin bir yerinde hâlâ "evim"di. Ama bazen güven yetmiyordu. Bazen güven, affetmeye zorlamıyordu. Çünkü bazı yaralar güvenin bile iyileştiremeyeceği kadar derindi.
"Ağlama." Yine onun sesini duydum. Karanlığın içinden süzülüp gelen o tanıdık ses, tıpkı bir zamanlar bana huzur veren, sonra sessizlikleriyle içimi parçalayan bir yankıydı. O sesi duymak içimdeki tüm duvarları çatlatıyor, nefesimi kontrol edemez hale getiriyordu. Yutkundum. Kalbim, bir yanlış nota gibi atıyordu; ritmini kaybetmiş, yönünü şaşırmıştı. Uyumadığımı biliyordu elbette. Beni tanıyordu. Uyuduğumu söylesem bile gözlerimin altındaki morluklardan, nefes alışımdaki düzensizlikten, ellerimi sıkış şeklimden anlıyordu. Onu kandırmak çok zordu. Çünkü o beni hiç kimsenin anlamadığı yerden anlıyordu.
"Ağlamıyorum." dedim titrek bir sesle. Cümle ağzımdan çıkarken bile paramparça oldu. Yalanım havada asılı kaldı, nefesimin titremesiyle dağıldı. Gözlerimden yaşlar süzülürken dudaklarımın kenarında zorlama bir tebessüm vardı. Kendimi ele veriyordum, hem de en savunmasız hâlimle.
"Gözünden akan her gözyaşı için özür dilerim." dedi. Gecenin içine düşen o cümle, sanki kalbimin orta yerine çivilenmişti. Yavaş, derin ve kırık bir tondaydı. Gözlerimin içine bakarken, dudaklarının kenarında belli belirsiz bir pişmanlık vardı. O anda içimden bir şey koptu. Bir adam nasıl bu kadar nazik, ama aynı zamanda bu kadar yıkıcı olabilirdi? Aynı kelimeyle hem onarır hem de parçalar mıydı insanı? Onun her "özür dilerim" deyişi kalbimde yankılanıyor, bir yandan içimi ısıtıyor, bir yandan acıtıyordu.
"Özürle yaralarım iyileşecek mi?" dedim. Sözlerim sessizliği böldü. O an, sesimin titremesinde yılların yorgunluğu vardı. Gözlerimi kaçırdım onunkilerden; çünkü bir cevap istemiyordum aslında, bir fark ediliş istiyordum. Oysa o fark etmişti. Sadece sustu. Sessizliği bir tür dokunuştu sanki.
O benim canımı bir defa yakmıştı, evet, ama o bir defa bin defa yankılanmıştı içimde. Onu affetmek kolaydı belki, ama geçmişimi affetmek mümkün değildi. Benim canımı esas yakan, ailemdi. Defalarca, aynı yerden, aynı soğuk cümlelerle. Sevgi adı altında kırılan bir çocukluktan, bastırılmış bir öfkeye dönüşen bir kadına evrilmiştim. O bunu biliyordu. Bu yüzden sessizliğimin altını doldurmak için acele etmedi.
"Senin tüm yaralarını saracağım, söz." dedi. Söz. Küçücük ama koca bir kelime. Ne kadar basit söylendiğinde, o kadar ağır bir anlam taşırdı. Gözlerinin içinde o kadar çok şey vardı ki... İnanç, pişmanlık, korku, kararlılık. Birinin gözlerinde bu kadar çok duyguyu aynı anda görmek yorucuydu. Kalbim, o an hem güvenmek istedi hem kaçmak. Çünkü ben artık sözlere değil, davranışlara inanmak istiyordum.
"Ya kanamaya devam ederse?" dedim. Gözlerimi kaldırmadan, parmak uçlarımla ellerimi ovuşturarak. Çünkü içimdeki yara öyle kolay kapanacak türden değildi. Yıllardır kanayan bir yara vardı bende. Adını kimsenin bilmediği, kimsenin sormadığı. İnsanların "zamanla geçer" dediği ama asla geçmeyen cinsten bir yara.
"İzin vermem." dedi. Ses tonu kararlıydı ama o kararlılığın altında ince bir korku seziliyordu. O da biliyordu, bazı yaralara kimse dokunamazdı. Bazı acılar sadece taşınırdı.
"Ya yine kanamaya devam ederse?" diye tekrarladım. Çünkü ben cevabı duymak istiyordum, duymazsam sanki içim paramparça olacaktı. O an nefes almadım. Zaman dondu. Sadece onun gözlerine baktım. O da sustu.
Sonra... "Beraber kanarız." dedi. Kalbim durdu. Gözlerimi kapadım, o cümle içimde yankılandı. Beraber kanarız. Kimse bana böyle dememişti. Kimse acımı paylaşmayı teklif etmemişti. Herkes iyileşmemi istemişti, ama kimse benimle birlikte o acının içinde kalmayı göze almamıştı. Ama o ediyordu. Belki de o yüzden bu kadar çok korkuyordum ondan. Çünkü o sadece sevmiyor, aynı zamanda kalıyordu. Kafamı göğsünden ayırıp yüzüne baktım. Gözlerinde bir sıcaklık vardı, ama içinde bir gölgeyle karışık. Dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme, alnının kenarında karışmış bir saç tutamı. Elini yanağıma koydu. O dokunuşta ne tutku ne de sahiplenme vardı. Sadece sakin bir anlayış.
Gözlerimin kenarındaki yaşları başparmağıyla sildiğinde parmakları titredi. O anda düşündüm bu adam mükemmel değildi. Ama belki de tam bu yüzden "mükemmel ötesi"ydi. Çünkü bana acısız bir sevgi değil, gerçek bir sevgi vaat ediyordu. Eksik, dağınık, korkak ama gerçek. O an o kadar yakındık ki, nefeslerimiz birbirine karıştı. Odamın içinde sadece kalp atışlarımızın sesi vardı. Perdeden sızan loş ışık yüzüne vuruyor, gölgeler arasında gözleri daha da koyulaşıyordu. Dışarıda rüzgâr esiyor, penceredeki cam hafifçe titriyordu. Sanki dünya bile o cümleyle birlikte nefesini tutmuştu.
Beraber kanarız... Bu cümlenin içinde bir ömürlük sadakat vardı. Acının kutsal bir paylaşıma dönüştüğü bir söz gibiydi. Onun bakışlarında bir teslimiyet, bende bir korku vardı. Ama o korkunun içinde bir umut da gizliydi. İlk kez birinin yanında ağlamaktan utanmıyordum. İlk kez biri gözyaşımı bir zayıflık değil, bir gerçeklik olarak görüyordu. Kalbimde bir şey değişti. Uzun zamandır ilk defa içimdeki sessizlik biraz olsun yumuşadı. Sanki yıllardır sıkışmış bir nefes, sonunda dışarı çıkabilmişti. Ellerini tuttum. Parmak uçlarımız birbirine dolandı. O an ellerimizin arasında bir sıcaklık oluştu. Ne fazla ne eksik. Tam kararında bir temas. Gözlerini benden ayırmadan fısıldadı.
"Artık yalnız değilsin." Söyledi mi, yoksa ben mi duydum bilmiyorum. Ama o an öyle hissettim. Gerçekten, ilk defa. Dışarıda gece kendi sessizliğine gömülürken, ben o sessizliğin içinden doğan yeni bir sessizliğe sığındım. Ağlamadım. Çünkü ağlamak bazen acının en kolay biçimiydi. Ben artık sadece hissettim. İçimdeki kanama durmadı belki ama bu defa tek başıma kanamıyordum. Ve belki de ilk kez, bu yeterliydi.
"Yaralarımı görüyorsun." dedim, neredeyse çocukça bir mutlulukla. Cümle ağzımdan çıkarken bile şaşırdım. Ses tonumda sevinçle korkunun garip bir karışımı vardı. Hiç kimse daha önce görmemişti. Görmek istememişti belki de. Ben yıllarca yaralarımı saklamayı öğrenmiştim; bedenimde değil, ruhumda taşıyordum çünkü. Gözle görülmeyen ama içten içe çürüten cinsten yaralardı onlar. İnsanların "zamanla geçer" dediği ama her geçen zamanda biraz daha derinleşen yaralar. Hayatımda biri olmamıştı. O yüzden biri ilk kez beni bu hâlde görüyordu ve bu, hem tuhaf bir huzur hem de tarifsiz bir korku yaratıyordu içimde.
"Görülmeyecek türden değiller." dedi düşünceli bir sesle. Tonunda ne alay vardı ne de acıma. Sadece gerçeklik. Gözleri üzerimdeydi. Sanki beni değil, içimdeki karanlığı izliyordu. Kaşlarının arasında belli belirsiz bir çizgi oluştu; o çizgide sanki hem merhamet hem öfke saklıydı. Ama o benim yaralarımı görmemeliydi. Ben ona kendimi göstermek için değil, babamdan intikam almak için evlenmiştim. Bizim hikâyemiz yaraları sarmakla değil, kanatmakla başlamıştı.
O, babamdan nefret eden adamdı. Ben de babamın tek varisi ve gururuydum. Onunla evlenmem, babamın onurunu yerle bir etmişti. O yüzden bu evlilik bir savaşın ta kendisiydi. Ve bu savaşta benim payıma düşen, sevilmek değil, kullanılmaktı. Ama işte, o beni görüyordu. Görmemesi gereken yerlerden görüyordu. Her bakışıyla, içimde yıllardır gizlediğim o küçük, yaralı çocuğu buluyordu.
"Oysa sen benim yaralarımı görmemeliydin." dedim. Sözlerim ince bir sitem gibi çıktı. Sesimin titremesini bastıramadım. Oysa ben bu kadar kırılgan konuşacak biri değildim. Yıllarca güçlü görünmeyi öğrenmiştim. Ama onun karşısında o güç, bir kumdan kale gibi dağılıyordu.
"O zaman neden görmeyi seçiyorsun?" dedim, gözlerimi kaçırarak. İnsan isterse görmezdi. Herkes öyle yapmıştı. Annem, babam, akrabalarım, toplum... Hepsi görmemeyi seçmişti. Benim içimdeki çığlığı, öfkeyi, korkuyu fark etmemeyi seçmişlerdi. Ama o, bilerek görüyordu. Bu beni rahatsız ediyordu. Çünkü görmek demek, sorumluluk almak demekti.
"Karımsın." dedi tekdüze bir sesle. Ne bir duygulanma, ne bir sıcaklık. Sadece düz bir ifade. Sanki bir gerçeği tekrarlıyordu. Birlikte kurduğumuz, ama ikimizin de inanmaktan kaçtığı o garip gerçeği. "Sahte." diye ekledim hemen. Kalbimin sesi, dudaklarımdan daha hızlı davrandı. O an kendi sesimden bile irkildim. "Değilsin." dedi, benim söylediğimi düzeltir gibi. Cümlesinde ne inat ne yumuşaklık vardı; sadece kararlılık.
Sessizlik. Odaya bir anda çöken ağır bir sessizlik. Sanki kelimeler duvarlara çarpıp geri dönüyor, aramızda yankılanıyordu. Gözlerini üzerimden çekmedi. O bakışta beni korkutan bir şey vardı. Çünkü o bakış, her şeyi görüyordu. Benim söylemediklerimi, bastırdıklarımı, sustuklarımı bile.
"Biz..." dedim ama devamını getiremedim. Cümle boğazımda kaldı. Biz neydik? Evlilik denilen bu oyunun iki oyuncusu muyduk sadece? Yoksa gerçekten birbirimizin kaderine dokunan iki yaralı mıydık?
"Biz," dedi. Sesi sakin, neredeyse duygusuzdu. "Biz birbirini sevmeyen evli bir çiftiz sadece." O an, kalbimdeki o küçücük kıpırtı, o umudu andıran sıcak his bir anda sönüverdi. Sanki biri içimde yanan bir ışığı parmak uçlarıyla bastırmış gibiydi. Boğazımda bir şey düğümlendi. Nefes almak bile zor geldi. Gözlerim onun dudaklarına takılı kaldı, çünkü o kelimeler oradan çıkmıştı ve geri dönmeleri artık imkânsızdı. "Birbirini sevmeyen çiftiz..." Söylerken ne kadar rahattı. Sanki söylemek canını yakmamış, sanki hiç bir şey hissetmiyormuş gibi. Ama sonra...
"Zamanla severiz." dedi. Bir anda kafamı kaldırdım. Gözlerim onun gözlerine kilitlendi. O cümle, bir taş gibi düştü içime. Kırdı mı, onardı mı bilmiyorum ama yerinden oynattı bir şeyleri. Ses tonunda hafif bir alay, belki biraz da güven vardı. "Sever miyiz?" dedim, istemsizce. Sesim ince bir çizgide titredi. İnanmak istemiyordum. Çünkü inanırsam kaybedeceğimi biliyordum.
"Severiz." dedi, dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümsemeyle. Eğlenen bir ses tonuyla söylemişti bunu. Sanki bu kadar büyük bir kelimeyi söylemek onun için çocuk oyuncağıydı. Sanki sevgi, bir strateji, bir zaman meselesiydi. O kadar rahattı ki. O kadar kendinden emindi ki. Bu kadar emin olmasını istemiyordum. Çünkü o emin oldukça ben dağılıyordum.
Gözlerimi kaçırdım. Kalbim göğsümde öyle sert atıyordu ki sanki o bile duyar gibi oldu. Dudaklarımın kenarında beliren belli belirsiz bir sızıyla, "Seni sevmeyi düşünmüyorum." dedim. Soğuk, tekdüze bir sesle. Söylerken kendimden eminmiş gibi davranmaya çalıştım ama ellerim titriyordu. Kalbimse beni çoktan inkâr etmişti. O, kelimelerimi duysa da kalbimin sesini dinliyordu sanki. Çünkü gözlerime baktığında anladı. Gözler her zaman ihanet ederdi insana.
"Her düşündüğümüzü yapsaydık," dedi hemen, neredeyse hiç duraksamadan. "Hayat kolay olurdu."
Cümle basitti, ama içindeki anlam çok daha ağırdı. Kalbimin üzerine bir taş gibi oturdu. Çünkü haklıydı. Onu sevmemeyi düşünüyordum, ama düşünmek başka, hissetmek başkaydı. İnsan kalbine emir veremiyordu. Bazen mantığın en yüksek sesle bağırdığı yerde, kalp fısıltıyla bile her şeyi susturabiliyordu.
Onun gözlerinde bir şey vardı. Eğlenen bir adamın bakışı gibi görünüyordu, ama altında ince bir ciddiyet gizliydi. Sanki bir şeyi çoktan anlamış, ama benim fark etmemi bekliyordu. Sessizdi. O sessizlikte bir meydan okuma vardı. Benim gözlerimse karmaşayla doluydu. Sevgi kelimesi içimde yıllardır yasaklı bir kelimeydi. Ailemde sevilmek, hep koşula bağlıydı. "İtaat edersen severiz", "başarılı olursan severiz", "susarsan severiz." O yüzden sevilmeyi değil, unutulmayı öğrenmiştim. Ama o şimdi gözlerimin içine bakıyor ve sanki "Ben seni zaten seveceğim" diyordu, hiçbir şey demeden.
Biraz daha yaklaştı bana. Kalbim hızlandı. Gözlerimi kapamak istedim ama yapamadım. Çünkü merak ediyordum. Ne görecekti? Beni mi, yoksa kendi inatçı yansımasını mı? "Sen sevmeyi bilmediğini sanıyorsun." dedi alçak bir sesle. "Ama sen sadece korkuyorsun." Bu kadar basit söylemişti. Sanki beni yıllardır tanıyormuş gibi.
"Sen de korkuyorsun." dedim hemen, bir savunma refleksiyle. Gülümsedi. O gülümseme beni delirtmekle huzurlandırmak arasında bir yerlerdeydi.
"Ben de korkuyorum. Ama korkmak, sevmemek için bahane değil."
Sustuğumda, gözlerimden bir damla yaş kaydı. Silmedim. O görsün istedim belki de. Çünkü o görmezse kimse görmeyecekti. "Beni sevemezsin." dedim, bu kez fısıltıyla. "Bilmiyorum." dedi. "Ama denemekten korkmam."
Yutkundum. O kadar yakın duruyordu ki, nefesini hissedebiliyordum. Kalbim atışlarını karıştırmıştı; hangisi benimki, hangisi onunki, ayırt edemiyordum.
"Seni sevmeyi düşünmüyorum." dedim bir kez daha, bu kez kendime söyler gibi. Ama içimden bir ses, "Zaten çoktan başladın." diye fısıldadı.
O an, duygularımın üzerine kalın bir perde çekmek istedim. Ama o perdeyi ne kadar çeksem de altından ışık sızıyordu. O ışıksa bendeki inkârın içinden sızan bir şeydi. Onu istemiyordum, ama varlığına alışmıştım. Onu sevmek istemiyordum, ama nefesini duymadığımda içim eksiliyordu. O kadar karışıktım ki.
"Zamanla," dedi tekrar. "Severiz."
Bu kez sesi daha yumuşaktı. Sanki kendi kendine ikna olmaya çalışıyor gibiydi. "Belki de zaten başladık." diye fısıldadı, neredeyse duyulmaz bir sesle.
Bakışlarını kaçırmadı. Gözlerinde bir şey vardı, yakıcı, keskin ama aynı zamanda güvenli.
Ben sustum. Çünkü ne dersem diyeyim, o an tüm kelimeler boştu. Kalbim sessizliği seçti.
Bir süre konuşmadık. Sadece birbirimize baktık. Zaman ağırlaşmıştı. Bir anlık sessizlikte, onun gözlerinde kendimi gördüm. Kırık, ama hâlâ umut eden hâlimle. Onun gözlerinde öfke yoktu, sabır vardı. Benimkinde inat vardı, ama o inadın altında yumuşayan bir şey.
Neden kalbim onun için atıyordu? Neden mantığım "hayır" derken kalbim "evet" diyordu? Belki de insan, en istemediği yerde en çok kayboluyordu. Belki de sevgi, planlanmayan bir kazaydı. Ve ben o kazanın tam ortasındaydım.
Kafamı yavaşça yeniden onun göğsüne yerleştirdim; göğsünün yükselip alçalması, içinde boğulmuş bir ritmi dışarı vuruyordu ve ben o ritmin içinde, ilk kez, huzur buluyordum. Bu adamın yanında her şey daha hafifti; geçmişin ağırlığı, yılların biriktirdiği suçlamalar, sessizliklerin acı yükü bir anda eriyip küçücük bir gölgeye dönüşüyordu. "Affettim," dedim usulca, kelimelerim geceye sızan bir dua gibi ince ve kırılgandı. Affetmek, bana ait olmayan bir lüks gibiydi önce; çünkü canımı o kadar çok insan yakmıştı ki, onun yaptığı o tek ve keskin ihanet diğerlerinin yanında görece hafif, neredeyse önemsiz kalıyordu. Yine de affetmiştim; çünkü onu affetmemek kimsesiz kalmak demekti ve ben artık kimsesiz olmak istemiyordum. Kimsesizlik, yıllarca benimle birlikte nefes almış, gecelerime yuva edinmişti; bıçağı gibi soğuk, vazgeçilmez bir yoldaş olmuştu. Onu reddetmek, o yolun tekrar tek başına taşlarını taşımak demekti. Tercihimi yaptım, yalnızlıktan vazgeçmekti benim seçtiğim cesaret.
Derin bir nefes aldı; sanki bütün sözlerini, bütün suçlarını, bütün vaadlerini nefesinin içine topluyor, sonra da ağırlığını göğsüne yerleştiriyordu. "Yemin ederim ki kırdığım o kalbi tamir etmek için elimden geleni yapacağım," dedi, sesi bir yeminle titredi; sadece bana değil, kendine de söylüyordu bunu, kendi ellerine verdiği bir söz gibi. Bu sözün içinde hem pişmanlık hem de kararlılık vardı; ikisi birlikte bir köprü ördü gecenin üzerinde. Gülümsedim; gülüşümün arkasında eskisinden daha büyük bir çocukluk sevinci, daha derin bir teslimiyet vardı. "Sana güveniyorum," dedim titrek bir nefesle; güvendiğim kelimesi dudaklarımda ağırlaşırken kalbim daha da hızlı atmaya başladı. Gözlerimi kapattım usulca, daha sıkı sardım onu; parmak uçlarımın derisinde onun gövdesinin sıcaklığı, terinin, giysisinin kokusu, yıllarca kaybettiğim bir liman gibi yer etti.
Onun nefesi tenime değdikçe, geçmişin dikenli telleri yavaş yavaş çözüldü; bir zamanlar beni saran çelik bir ağ vardı ama şimdi o ağda delikler açılıyordu, güneş ışığı sızıyordu; deliklerden sızan her ışık, içimde daha önce hiç hissetmediğim güvenleri yeşertti. Affetmek, beni küçültmemişti; aksine, ağırlığımı hafifletmiş, omuzlarımdaki yükü paylaştırmıştı. Bu adam, planlarımın, intikamımın, kusursuz hesaplarımın dışında bir yerden beni istiyordu; beni olduğu gibi, kırık parçalarımın keskin kenarlarıyla, geçmişimin izleriyle, ağlamaktan şişmiş gece gözlerimle. Belki de onun isteği, beni tamir etmek değil, benimle beraber o yaraların içinde yaşamak, benim acımla birlikte var olmak, benimle beraber kanamak; çünkü tamir etmek bazen üstünü örtmek demekti, bandajlamak demekti, kendini güvende hissetmek için acıyı dışarı atmak demekti. Oysa o, tamir etmek kadar, paylaşmayı da seçmiş gibiydi.
İçimde garip bir şey kıpırdadı; utanmış bir umut, tereddütlü bir cesaret, uzun zamandır kapatmaya çalıştığım bir pencerenin yavaşça aralanması gibi. "Sana güveniyorum" dediğimde aklıma gelen ilk şey, geçmişte güvenin nasıl kırıldığını hatırlamak oldu; babamın sözleri, annemin suskun bakışları, dostların gelip geçiciliği; hepsi birer örüntüydü. Ama şimdi farklıydı; çünkü o, sözlerinin peşinden gidecek kadar sabırlıydı. Sabır, bana öğretilmemiş bir erdemdi; ailemde sabır, genellikle bir tür vazgeçiş veya teslimiyet olarak algılanırdı. Oysa onun sabrı, beni izleyen, beni bekleyen, beni anlamaya çalışan bir sabırdı. Bu, affetmenin kendisinden daha kıymetli bir armağandı belki de.
Gecenin sesi odada dalga dalga dolaştı; pencereden sokulan rüzgâr perdeleri kıpırdattı, dışarıdaki lambanın sarı ışığı duvarda esrarengiz gölgeler çizdi. Bu sıradan çevre, benim için kutsal bir koridora dönüşüyordu; her adımı bir ritüeldi sanki. Nefeslerimiz birbirine karıştı; onun kalbinin atışını, benimkinden ayırt etmek zorlaştı. İlk başlarda onunla evlenmem, planlı bir hamleydi bir siyasi, sosyal, hatta hesaplı bir ittifak. Ama şimdi, o planların arasından çıkan bir gerçeklik vardı insan, en planlı anında bile beklemediği duygulara teslim olabilirdi. Bunu fark etmemek, kör olmaktı.
Göz kapaklarımın altındaki çizgiler, yılların ağlattığı gecelerin birer mühürüdü ve o mühürlere dokunduğunda acıyan yerimi bilerek, nazikçe, baş parmağıyla çizdi; acı hissettim ama o acı, eskiden olduğu gibi yok edici değil; onarıcı bir sızıydı.
Kafamı onun göğsünden kaldırdığımda yüzüme düşen ay ışığı bir masal sayfası havası verdi; onun gözleri, o karanlıkta iki küçük yıldız gibi parlıyordu ve ben o yıldızları okşadım bakışlarımla. İçimde, uzun zamandır kapalı duran bir kapı aralanmıştı, geleceğin kapısı. Gelecek, korkutucuydu; çünkü bilinmezdi. Ama aynı zamanda davetkârdı; çünkü şimdi yanında yürünecek bir el vardı. Affetmek sadece geçmişin zincirlerini çözmek değildi; aynı zamanda geleceğe el uzatmaktı. Ben, o elden tutmak istiyordum.
Daha sıkı sarıldım ona, vücudum dilini daha net konuşur hale getirdi; ellerim beline dolandı, başımı göğsüne bastırdım, kulaklarım onun nefesinin ritmini dinledi. Ben onunla nefes almayı öğreniyordum; öğrendiğim her nefeste daha az korkuyor, daha fazla umuyordum. Belki yaralarım tamamen kapanmayacaktı; belki bazı izler hep kalacaktı. Ama artık bu izlerin bana yalnızca acı değil, hikâyemi hatırlatacağını biliyordum; ve en önemlisi, artık bu hikâyeyi paylaşacak bir kişi vardı. Bu, affetmenin gerçek mucizesiydi geçmişi silmek değil, onunla birlikte yürümeyi seçmek.
İlk defa uyumak bu kadar huzurlu olacaktı benim için; uzun zamandır rüyalarım bile beni sığınak yapmamış, uyanmak bir savaş gibi gelmişti. Göz kapaklarımı kapattığım anda etrafı örten karanlığın içinde onun kokusu, göğsünün ritmi vardı; sabunun, hafif tütünün ve gecenin ılık havasının karışımı ciğerlerime doldu, o koku nefeslerimi düzenledi, kalbimin düzensiz atışları yavaş yavaş bir melodiye dönüştü. Kafam göğsüne yaslıydı, kulaklarıma çarpan her vuruş birer denize çarpan dalga gibiydi; dalga sesiyle beraber içimdeki gerginlik eriyor, yorgunluğum onun varlığında çözüldükçe çözüldü. Bedenim ağırlaştı, omuzlarım gevşedi; yıllardır taşıdığım öfke, bekleyiş, öfkeye dönüşen yalnızlık hepsi o an küçük bir gölgeye dönüştü. "Teşekkür ederim," der gibi usulca bir nefes verdim, adını anmasam da Pamir'in varlığına minnet duydum, çünkü ilk defa yanımda bir insanın varlığı yalnızlık değil, sığınak hissettirmişti. Uykunun kollarına teslim olmak bir kaçış değil, yeni bir öğrenmeydi artık, birlikte uyumayı öğrenmek.
Sabahın ilk ışıkları göz kapaklarımı araladığında gözlerim kamaştı, odanın köşesine vurup yumuşayan ışık, çarşafların arasına süzülen sarı bir iple hayatı yeniden örüyordu. Gözlerimi tam açtığımda yanımdaki boşluğu hissettim yastık hâlâ ılıktı, ama o yoktu. İlk önce hafif bir panik yükseldi, sonra aklıma gelen ilk soru. Pamir nereye gitmişti? Sorma gereği duymadan, içim boşlukla dolarken yataktan kısıkça doğruldum; ayaklarım soğuk zemine değdi, vücudumdaki sıcaklık aniden uykunun yumuşaklığından uzaklaştı. Kapının üç kez tıklaması kalbime bir sevinç kıvılcımı attı; "Gel," dedim, sesimin içindeki bekleyişi saklayamadan. Kapı yavaşça aralandı ama aralanan kapının ardında beklediğim yüz yoktu. Karşımda Pars duruyordu o bildiğim, her hareketi kendine güvenle dolu, sabahı bile sahneye çevirmeye hazır Pars. Gülümsemem dondu, yüzümün mutluluktan kaynaklanan sıcaklığı aniden buz kesildi; onun gelmesiyle odada bir şeyler tersine döndü, sanki nazik dalgalar içinde bulduğum huzur bir taşla karıştırılmıştı.
Pars içeri girdi, kapıyı kapadı, adımları odanın ahengini bozdu. Üzerinde hafif bir ceket, gömleği hafifçe açık ve o bildiğim, sinir bozucu kendini beğenmişliği vardı; bakışları sanki "sürpriz yaptım" der gibi, ama gözlerinin köşesinde anlayışsız bir merak saklıydı. "Az önce ben yanlış gördüm di'mi?" dedi, sesi bir tür tedirginlikle karışık, ama aynı zamanda kendi önemini kontrol eden bir kurguyla.
Kaşlarımı çattım; uykunun büyüsünden tam çıkmadan "Neyi?" diye sordum, soruşumda hem uyanıklık hem temkin vardı. "Kapıda beni gördüğünde yüzün düştü!" dedi, cümlesi neredeyse gururlu bir itiraf gibiydi. Bir an için içinde bir çocukça kaygı hissettim. Pars'ın dünyası her an kendini fark edilmekle ilgiliydi. "Yok canım yanlış gördün kesinlikle," diye kestirip attım, ama o hemen, "Benim gibi yakışıklı, mükemmel bir adama bakıp yüzün düşecek, imkânsız!" diye kendi kendini överken o egonun komiği beni hem sinirlendirdi hem eğlendirdi. Gözlerimi hafifçe çevirdim, alnımın kenarındaki kırışıklıklar uyanmanın verdiği ciddiyetle belirginleşti. "Pars, sana acı bir gerçeği söyleyeyim mi?" dedim alaylı bir gülümsemeyle; sabotajı seviyorum, özellikle sabah saatlerinde.
"Hayır! Hazır değilim!" diye cevapladı, ellerini dramatik bir şekilde havaya kaldırdı; tipik Pars tavrı normalde saldırgan olan ama içten içe hassas. "Az önce seni gördüğümde yüzüm düştü. Ve yakışıklı değilsin," dedim hızla, cümlem hem dürtüsel hem serbest bırakıcıydı. Pars önce şok oldu, sonra yüzü dramatik bir öfkeyle değişti.
"Söyleme demiştim! Ve sen, benim gibi mükemmel bir adama 'yakışıklı değil misin' mi dedin? Benim kulaklarım neler duyuyor yenge hanım?!" diye ağız dolusu bir öfkeyle, elini göğsüne vurarak konuştu, sesi tiyatral, abartılı. Gülmemi tutamadım ama suratımı ekşittim; sabahın en saf anlarında bile parasız bir komediyle karşı karşıyaydım. "Pars, defolup gider misin odamdan?! Pamir'i çağır," dedim, yüzümü ciddileştirerek; onun bu kendini övme haline dayanamıyordum. Pars alınmış bir şekilde "Ne koca meraklısı çıktın sen?" dedi, inanmaz bir tonda; bunu duymak cazipti çünkü oyunun içinde yer almak hoşuma gidiyordu.
"Senin de kocan olsun, sen de meraklısı ol canım," diye takıldım, gülerek, iğneleyici ama sevecen bir tonla. Pars aniden öfkeli bir çocuk gibi "Lan, benim nasıl kocam olabilir?" diye bağırdı, gururuna dokunulmuştu; sanki evlilik onun kaderini belirleyecek bir prestij ölçüsüne dönüşmüş gibiydi. Ben de alttan alta gülümsedim, "Sen bu durumdan mahrumdun di'mi? Senin kahrını çeken kimse yok. Yazık," dedim, alaycılıkta sınır tanımadan. Pars'ın yüzündeki renk değişimi, onu kışkırtmanın yarattığı küçük zafer, içimi ısıttı. Bu adamı kızdırmak eğlenceliydi; çünkü reaksiyonları benim için bir tiyatroydu, hatta bazen sabah ritüelim gibiydi. Pars saldırıya geçercesine "Benim kahrımı abim çeker!" diye bağırdı, sesindeki savunma çocukça bir gurur gösterisiydi. O anda içimde kıskançlığın keskin bir kıvılcımı çaktı ve hemen müdahale ettim "Yalnız o benim!" dedim, kelimelerim hem sahiplenme hem de uyarı taşıyordu.
Pamir benimdi, bunu başkasının sorgulamasına izin veremezdim. Onun kardeşi olmanın iddiası, benim dünyamda sınırları zorlayan bir meydan okumaydı. Pars'ın "Üzgünüm yenge hanım, abim sonsuza kadar benim" diye cevap vermesiyle o kafesleşmiş gururunu savunması komikti; dudaklarında o sinir bozucu gülümseme vardı. Yatağın başucunda duran ilk yastığı kaptım, elimdeki yastığı Pars'ın üzerine fırlattım; yastığın yüzüne çarpışından çıkan tok ses, odanın sessizliğinde bir zafer tınısı gibiydi. Yatak kenarından kalktım, vücudum hâlâ uykunun verdiği yumuşaklıkta ama gözlerimde sert bir ışık vardı. "Kocam benimdir, bir başkasına yar etmem!" dedim dişlerimin arasından, sesim sert ama içinde bir kırılganlık da taşıyordu; çünkü bu sadece bir sahiplenme değildi, ben kocamı kıskanıyordum. Hem de kendi kardeşinden!
Pars, abartılı bir tavırla geri adım atıp kahkahalar attı, "Yenge hanım kıskançlık size iyi gidiyor," dedi, alay eder gibi, ama ben artık onun laflarını filtreliyordum. İçimde bir şey kıpırdadı; sıcak bir his, tuhaf ama net: kıskançlığın altında sevginin varlığını kabul etmek. Pamir'i arayan, onun yokluğunda huzursuz olan ben, aslında çoktan o adama bağlanmıştım; bunu kabul etmek istememiştim, çünkü kabul etmek beraberinde sorumluluk, acı, beklenti getirirdi. Ama sabahın bu ışığında, Pars'ın serseri müdahalesi bile bunu değiştiremedi; kalbimin ritmi, onun adını anmadan da onun için hızlanıyordu.
"Pamir nerede?" dedim sonunda aklımdaki asıl soruyu saklamaktan vazgeçerek. Sesim sabahın yumuşak sessizliğini delip geçmişti ama içinde gizlenmiş bir endişe vardı. Pamir yokken odaya dolan boşluk içimi kemirmişti; şimdi bunu açık açık sormanın zamanıydı. Pars, her zamanki rahat tavrıyla bir kolunu kapıya yasladı, yüzünde kendine özgü o alaycı gülümsemesiyle, "Aşağıdayd-" demişti ki kapı aniden açıldı. Kelimeleri yutuldu, bakışları bir anlığına bana değil, gelen kişiye kaydı. Gözlerim aynı anda kapıya çevrildi, kalbimse bir anlığına hızlandı. Kapının eşiğinde Pamir belirmişti.
O an gülümsemem istemsizce yüzüme yayıldı; sanki içimde biri sabahın ilk ışığıyla düğmesine basmış gibi. Onu gördüğümde kalbim aniden ısındı, bedenim gevşedi, nefesim kolaylaştı. Pars'ın sesi araya girdi, o her zamanki kıskanç ama bir o kadar komik tonuyla "Ben sizi çekemem lan! Beni gördüğünde yüzü düşüyor, abimi gördüğü gibi gülüyor!" dedi, dudaklarını büzüp homurdandıktan sonra, dramatik bir şekilde kapıyı ardına kadar açıp odadan çıktı. Adımlarının sesi koridorda yankılanırken, ben istemsizce kıkırdadım. Onun bu hâli sinir bozucu olmalıydı ama sabah sabah keyfimi yerine getirmişti.
Pamir kapının eşiğinde bir an durdu, sonra bana doğru yürüdü. Adımları ağır ama kendinden emindi, gözlerinde hem şaşkınlık hem merak vardı. Kaşlarını hafifçe çattı, sanki içeride bir savaş geçmiş de o artık sonucunu öğrenmeye gelmiş gibiydi. "Bu gerizekalıya ne oldu?" dedi, sesi biraz şaşkın, biraz eğlenceliydi. Bakışlarını bana çevirdiğinde o tanıdık sıcaklık geri geldi. Gözlerimin içine baktı, sanki cevabı kelimelerimden değil, yüzümden okuyacaktı.
"Galiba ona çirkin dedim diye kafayı sıyırdı," dedim gülümseyerek, dudaklarımın kenarında beliren kıvrım, içimdeki huzurun bir dışa vurumuydu. Pamir'in kaşları hafifçe kalktı, ardından dudaklarında belli belirsiz bir tebessüm belirdi. "Çirkin mi dedin?" diye sordu, alttan alta kahkaha bastırıyordu. "Hak etti," dedim, omuzlarımı silkerek.
Bir an sessizlik oldu, sadece nefes alışlarımızın sesi odanın içinde yankılandı. Gözlerim onunkilere kilitlendi; o kadar net, o kadar tanıdık bir his vardı ki... Artık aramızdaki mesafe nefes kadar kısaydı. Adım adım yaklaştım ona. Pamir, ne yapacağımı anlamaya çalışır gibi başını hafifçe yana eğdi, ama gözleri benden bir an bile ayrılmadı. Sonunda duraksamadan ellerimi uzattım ve ona sarıldım.
Pamir'in bedeni bir anlığına kasıldı, şaşırdığı belliydi. Sonra o güçlü kolları usulca belime dolandı, beni kendine çekti. "Ne oluyor güzelim?" dedi, sesi hem meraklı hem de yumuşacık bir tonla. Muhtemelen benden böyle bir yakınlık beklemiyordu, çünkü aramızdaki ilişki hep sınırların ve temkinli cümlelerin arasında gidip gelmişti. Ama ben artık hiçbir şey saklamak istemiyordum.
"Kocama sarılıyorum, ne var bunda?" dedim gülerek, sesim bu kez daha emin, daha netti. Cümlemle birlikte kalbimde bir kapı aralandı sanki. Uzun zamandır "koca" kelimesi bana yabancıydı, sanki başka birinin hayatından alınmış bir sözcüktü. Ama o an, Pamir'in kolları beni sardığında, o kelime gerçek bir hisle buluştu.
Pamir güldü. O gülüşü, boğuk ve derin, bir erkeğin içten kahkahasıydı. "Hep sarıl yavrum," dedi yumuşak bir sesle, arkasından derin bir nefes aldı. "Hep sarıl, çünkü sarıldıkça iyileşiyorsun."
Beni biraz daha kendine çekti. Göğsüne yaslanmıştım yeniden, tıpkı dün gece olduğu gibi. Kalbinin atışını duydum net, ritmik, kararlı. Her vuruş içimdeki kırık yerleri onarıyordu sanki. Başımı biraz kaldırıp yüzüne baktım. Gözleriyle bana bakıyordu, içinde bir şey vardı; sanki söylemek istediklerini sessizliğin içinden bana gönderiyordu. Dudakları kıpırdadı, ama kelime çıkmadı. O sessizlik bile anlam doluydu.
Ellerim sırtındaydı, parmak uçlarım onun gömleğinin kumaşında dolanırken, içimden geçen tek şey şuydu: "İyi ki varsın." Bunu yüksek sesle söylemedim, çünkü bazen sessizlik kelimelerden daha yüksek konuşur.
Odayı saran sabah ışığı, perdelerin arasından süzülüp üzerimize düştü. Pamir'in yüzündeki hatlar daha netti şimdi; çenesindeki hafif gölge, kirpiklerinin arasına düşen ışık çizgileri, gözlerinin içindeki sakinlik... Sanki dünyanın tüm karmaşası dışarıda kalmıştı ve burada sadece biz vardık. Onun kollarında olmak, hayata yeniden başlamanın en güvenli haliydi.
"Ne zamandır böyle gülmüyordun," dedi birden, sesinde bir farkındalık vardı. Gülümsemem yüzümde dondu, gözlerimi kaçırdım. "Belki gülmeyi unutmuştum," dedim sessizce. "Sen hatırlattın."
Bir an başını eğdi, alnını alnıma yasladı. "O zaman unutmamanı sağlarım" dedi kararlı bir tonla. Sesi fısıltı gibi çıktı ama anlamı sarsıcıydı.
Kalbim o anda bir kez daha hızla çarpmaya başladı. Sarılışımız uzadıkça içimdeki bütün gerginlik, bütün geçmişin yükü çözülüyordu. Pamir'in kolları bana yalnız sıcaklık değil, aitlik hissi veriyordu. Daha dün bile aramızda buzdan duvarlar varken şimdi o duvarlar bir bir yıkılıyordu.
Başımı göğsünden kaldırdım, gözlerimle yüzüne baktım. Gözlerinde bir yorgunluk vardı, ama o yorgunluğun altında öyle bir şefkat saklıydı ki... O an, içimden geçen tek cümle buydu. "Bu adam beni sevebilir." Belki hemen değil, belki zamanla... Ama sevebilirdi.
Elini yanağıma koydu, başparmağıyla hafifçe yanağımı okşadı. "Bir daha ağlama tamam mı?" dedi yumuşakça. Gözlerimin içine baktığında, sesindeki o koruma içgüdüsü bütün duvarlarımı eritiyordu.
"Ağlamam," dedim ama içimden bir ses fısıldadı. "Eğer o yanımda olursa."
Sarılışımız uzadıkça zamanın akışı kayboldu. Odanın içindeki sessizlik artık rahatsız edici değildi; aksine huzurun sesi gibiydi. Dışarıdan gelen kuş cıvıltıları bile bu sessizliğe uyum sağlamış gibiydi. Onun kollarında bir süre daha kaldım; başımı göğsüne yasladım, gözlerimi kapattım. Kalp atışları bir ritim gibi zihnimin içinde yankılanıyordu.
O anda fark ettim ki, bazen bir insanın kolları, geçmişin bütün yükünden daha güçlü bir sığınaktır. Ve ben, hayatım boyunca ilk defa birine bu kadar huzurla sarılmıştım.
"Pamirim..." dedim kısık bir sesle.
"Hı?"
"Böyle kalalım biraz."
"İstersen hep böyle kalalım," dedi gülerek, başımı saçlarımdan öptü. Ve ben o an, gerçekten inanmak istedim.
Yavaşça beni kucağına aldı; bir anlığına vücudum irkildi ama sonra o tanıdık sıcaklıkla kaslarım gevşedi. Pamir'in kolları güçlü ama nazikti, öyle bir denge ki, sanki taşıdığı şey bir insan değil, yüreğiydi. Kollarının arasında adım adım ilerlerken, başımı omzuna yasladım. Kalbinin sesi neredeyse kulağımın dibindeydi; her atışı beni biraz daha sakinleştiriyordu. Gözlerim kapalıydı, görmek istemiyordum. Görmeye gerek yoktu çünkü hissettiğim şey her şeyden daha gerçekti. Onun adımlarının ritmiyle, kollarındaki güven duygusuyla etraf silinmişti. Dünya küçülmüş, sadece o kalmıştı.
Yavaşça aşağı inerken, merdivenlerin gıcırdaması bile o ana bir huzur kattı. Her adımda bedenim hafifçe sallanıyor, kollarında taşınırken sanki dünya üzerimdeki yüklerden soyunuyordu. O kadar uzun zaman boyunca kimseye güvenmemiştim ki, şimdi o kucağında taşırken içimden bir cümle yankılandı "Artık korkmuyorum."
Bir noktada durdu. Nefesi hafifçe yüzüme değdi, sıcaktı. Gözlerimi kapalı tutmaya devam ettim. Bir süre sessizlik oldu. Sonra o yumuşak, tanıdık sesi duydum.
"Gözlerini aç, güzelim."
Yavaşça kirpiklerimi araladım. Gözlerim ışığa alışırken karşımda düzenlenmiş kahvaltı masasını gördüm. Sanki bir film sahnesi gibiydi. Gün ışığı pencereden içeri giriyor, masa üzerindeki tabaklarda altın gibi parlayan menemene düşüyordu. Taze ekmeklerin kokusu havada asılıydı; tereyağının erimiş kokusu, yeni demlenmiş çayın buğusu birbirine karışıyordu. Her şey o kadar sade ama o kadar samimiydi ki... hayatım boyunca özlemini çektiğim bir huzurun tabloya dönüşmüş hali gibiydi.
Pamir sandalyeye oturdu, beni de kucağında tutmaya devam etti. Bu yakınlık beni hem şaşırttı hem de içten içe gülümsetti. Başımı göğsüne yasladım, "Beni neden buraya getirdin?" demek istedim ama sormadım. Çünkü cevabı biliyordum. Birlikte olmak için.
Masadaki tabağa uzandı, bir dilim kızarmış ekmek aldı. Yanına birkaç dilim salatalık, bir parça peynir koydu. Sonra önümüzde duran menemenin içinden bir kaşık aldı, ekmeğin ucuna koydu ve bana çevirdi. Gözleri gözlerimin içine bakıyordu; sabırlı, sakin, sevgi dolu. "Aç bakalım ağzını," dedi alaycı bir gülümsemeyle.
Kahkaha atmamak için kendimi tuttum. O an içimde bir çocuk gibi hissettim; saf, savunmasız ama mutlu. Yavaşça ağzımı açtım. O, ekmeği yavaşça bana uzattı. Menemenin sıcaklığı dudaklarıma değdiğinde kalbimin de ısındığını hissettim. Bir lokma aldım, o sırada o bana bakıyordu, gözlerinde bir tatmin ifadesi vardı sanki bu küçük an bile her şeyin özetiymiş gibi.
"Beğendin mi?" diye sordu, sesi yumuşaktı.
"Harika," dedim ağzım doluyken, sonra gülerek ekledim, "Ama ellerine değil, kalbine sağlık."
Pamir güldü, sesi derin ve sakin bir yankı gibi yayıldı odada. "Senin ağzından çıkan her söz, içimde başka bir yere dokunuyor," dedi, cümlesini bitirirken bana bakışlarını sabitledi. Gözlerinde hem bir oyunbazlık hem bir ciddiyet vardı; beni sevmenin ağırlığıyla dalga geçer gibiydi.
Benim içinse bu an sadece bir kahvaltı değildi. Kucağında otururken, bana yemek yedirmesini izlerken içimden "Ben bu adamın yanında yeniden doğuyorum," cümlesi geçti. Uzun zamandır kimse bana bu kadar özenli davranmamıştı. Kimse beni bu kadar dikkatle dinlememiş, bu kadar nazikçe beslememişti. Küçük bir hareketti belki ama anlamı çok büyüktü: Kendimi değerli hissetmek.
"Bu kadar prenses muamelesine alışma sonra," dedi şakayla karışık bir ses tonuyla, elindeki ekmeği yeniden menemene bandırırken.
"Ben doğuştan prensesim zaten," dedim, gülümseyerek başımı kaldırdım.
"Evet, ama ben senin kralın olmaya razıyım," dedi.
O cümle dudaklarından çıktığında gözlerimi ondan alamadım. Söylediği her kelime şaka gibi dursa da, sesindeki samimiyet beni paramparça etti. Çünkü o an hissettim; bu adam sadece sevgiyi değil, sahiplenmeyi de biliyordu.
Yavaşça ikinci lokmayı bana uzattı. Bu kez başımı hafifçe yana eğdim, ellerimle onun bileğini tuttum, "Bu kadar yeter, yoksa alışacağım," dedim gülerek.
"Olsun," dedi, gözleriyle beni süzerek, "Alışmak güzeldir bazen."
Bir an sessizlik oldu. Sadece çayın buharı, menemenin mis gibi kokusu ve bizim nefeslerimiz... Zaman durmuş gibiydi. Başımı yeniden göğsüne yasladım, kalp atışlarını dinledim. O kadar düzenliydi ki, sanki her vuruş bana "buradasın, güvendesin" diyordu.
"Pamirim..." dedim fısıltıyla, gözlerimi kapatmıştım.
"Efendim güzelim?"
"Ben böyle bir şeyi uzun zamandır hayal etmemiştim."
"Bir şeyi?"
"Birinin kollarında, kahvaltı masasının önünde, kendimi bu kadar huzurlu hissetmeyi."
O derin bir nefes aldı, elleriyle saçlarımı okşadı. "O zaman bu hayali birlikte gerçek yapalım," dedi.
Sözleri yumuşacık bir yemin gibi döküldü aramıza. Masanın üzerindeki ışık, gözlerinin içine düşerken içimden bir şey fısıldadı. Belki de bu kez gerçekten sevilmeyi hak ediyorum.
O kucağında beni biraz daha sıktı, dudaklarını saçlarıma gömdü. "Sen benim mucizemsin," dedi sessizce, ama duydum. Ve ben, onun kollarında, sabahın sıcak ışığı altında sadece bir an değil, bir ömür sürecek bir anının başlangıcında olduğumu hissettim.
Bölüm etkileşimi
