11. bölüm / 28
ZULMÜN ÇİÇEĞİSEN ONA AŞIKSIN
Bölümler 28Şu an: SEN ONA AŞIKSIN
- 1 TANITIM130 kelime
- 2 SOLMUŞ MASAL7.477 kelime
- 3 MÜHÜR6.746 kelime
- 4 SON BEYAZIN FISILTISI12.386 kelime
- 5 KEFEN11.226 kelime
- 6 KADERİN MÜHRÜ10.494 kelime
- 7 KARANLIĞA ESİR12.112 kelime
- 8 BİR IŞIK ESKSİK9.430 kelime
- 9 YARABANDI9.192 kelime
- 10 YENİLGİ9.567 kelime
- 11 SEN ONA AŞIKSIN10.958 kelime · Okuduğun bölüm
- 12 AĞITSIZ SON10.888 kelime
- 13 ÖLMESEN OLMAZ MI?9.631 kelime
- 14 KALBİME AÇTIĞIN MEZAR10.276 kelime
- 15 BİR ZAMANLAR SEN4.448 kelime
- 16 TUTAMADIĞIM ELLER3.488 kelime
- 17 ÖZGÜRLÜĞE VEDA2.196 kelime
- 18 KALBİMDEKİ SANRI3.205 kelime
- 19 ÇOCUKLUĞUMUN KATİLİ2.411 kelime
- 20 İÇİMDEKİ KATİL5.362 kelime
- 21 BİR GÜN DAHA KALAMAZ MISIN?5.080 kelime
- 22 İÇİMDE KALAN SEN5.791 kelime
- 23 BOĞAZIMDAKİ HOŞÇA KAL2.578 kelime
- 24 ANNE2.105 kelime
- 25 MERHAMETİN BEDELİ1.212 kelime
- 26 KENDİ CELLADIM3.423 kelime
- 27 YANLIŞ NEFRET5.138 kelime
- 28 ARTIK SENİ DUYUYORUM6.140 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
"Kalbinin en derininde açılan bir yarayla dünya sessizleşir, sen de o sessizlikte kaybolursun."
Bir insan defalarca yara alırdı; bazen teni kesilir, bazen kemiği çatlar, bazen izi yıllarca geçmezdi ama en derin yarayı her zaman kalbi alırdı. Kalbin aldığı bir yara hiçbir zaman tam olarak iyileşmezdi. Üstüne zaman geçerdi, insanlar "unutursun" derdi ama kalp unutmazdı. Sadece susardı. Sessizlik öğrenirdi. Atması gerekirdi çünkü görevdi, ritim bozulsa da çalışmak zorundaydı. Ama o ritmin içinde bir yerde hep durmak isteyen bir nabız olurdu. Sanki her darbeden sonra kalp biraz daha yorulur, biraz daha çatlar, biraz daha solardı. Ve bir gün, hâlâ atsa bile eskisi gibi atmazdı; eksik ritimli, eksik nefesli, eksik hayatlı. Ben de öyleydim. Kalbim atıyordu ama ben yaşadığımı hissetmiyordum.
Hayat insanı bazen o kadar köşeye sıkıştırır, o kadar nefessiz bırakır, o kadar karanlığa çekerdi ki yaşamaya devam etmek bile yük olurdu. Ölmek bir çare gibi görünürdü çoğu zaman, ama aslında bir ceza gibiydi. Çünkü ölmek kolaydı; asıl zor olan, yaşamak zorunda kalmaktı. Ben de zorunluluktan yaşıyordum. Hayat beni bir türlü bırakmayan, sürekli omzuma çöken, nefesimi kesen bir ağırlıktı. Göğsümde görünmez bir taş vardı sanki; ne kadar derin nefes almaya çalışsam nefes içime dolmuyordu. Hava vardı ama bana ulaşmıyordu. Ciğerlerime değil, sanki sadece acıyan yerlerime giriyordu.
Bu kadar zamandır yaşamak istememin tek sebebi bir ihtimaldi. Küçücük bir ihtimal. Bir gün... evet, sadece bir gün mutlu olma ihtimali. Belki bir dakika, belki bir nefeslik bile olsa. Mutluluğun tadını gerçekten alacağım bir an... O an için yaşıyordum. Hayat bana her şeyi vermedi ama belki bir gün bir gülüşü hak ederim diye düşündüm. Eğer bir gün gerçekten gülebilirsem, öyle içten, öyle acısız, öyle korkusuz bir gülüşle... belki o zaman ölmek bile daha kolay olurdu. Çünkü mutluluğa dokunduktan sonra hiçbir acı beni korkutamazdı.
Ama şu an hissettiğim tek şey sıkışmışlıktı. Sanki içimde duvarlar örülmüş, beni dört yandan kapatmıştı. Ben o daralan alanda nefes almaya çalışırken duvarlar üzerime geliyordu. Kendimi bir hücrenin içine hapsolmuş gibi hissediyordum; penceresi olmayan, kapısı kilitli, duvarları soğuk bir yer. Orada zaman ağırlaşır, nefes buz keser, düşünceler bağırır ama sesin dışarı çıkmazdı. Benim içimde de öyle bir yer vardı. Sessizdi, karanlıktı ve ben orada sıkışıyordum.
Sessiz çığlıklarım vardı. Kimsenin duymadığı, kimsenin görmediği. Bazı çığlıklar vardır; ağızdan çıkmaz, sadece kalpten yükselir. Öyle bir ses ki dışarıdan kimse anlamaz ama içten içe insanı öldürür. Ben her gün o çığlıkla uyanıyor, o çığlıkla uyuyordum. İnsanlar beni güçlü sanıyordu; oysa ben güçlü değildim. Sadece düşmeye yer bulamadığım için ayakta kalıyordum. O kadar çok şey yaşamıştım ki zayıflamak benim için bir seçenek bile değildi. Ağlayamazdım, duramazdım, çökmeye hakkım bile yoktu. Çünkü çocukluğumdan beri hayat bana hep şunu öğretti: "Düşersen ölürsün. Ayakta kal." Ben de öldürmeyen yükün altında yaşamaya mecbur kaldım.
Kendimi bildim bileli hep karanlıktım. İçimde ışık yok dediğim zamanlarda bile bir yerde bir umut kırıntısı kalmıştı. O umut kırıntısı beni hayatta tutuyordu. Belki de bu yüzden bir gün mutlu olmayı bekliyordum. Belki sadece bir kere olsun güneşin içime doğmasını... Karanlığın yerinden sökülüp gitmesini. Herkesin sıradan gördüğü bir gülüş, benim için mucizeydi.
Ama şu anda sadece nefes alamıyordum. Göğsüm daralıyordu. Kalbim kendini sıkıyordu. İçimdeki ağırlık kemiklerimi yoruyordu. Ne düşüncelerimi susturabiliyordum ne duygularımı kontrol edebiliyordum. Dünya üzerime çökmüş gibiydi. Sanki ayakta durmuyor, yıkılacak bir duvarın altında ezilmeyi bekliyordum. Kendime yer bulamıyordum; yaşadığım hayatta da, olduğum kişide de nefes alamıyordum.
Bir insan defalarca kırılırdı ama en çok kendi içinde kırılırdı. Kendine söyleyemediği sözlerde, anlatamadığı acılarda, yutmak zorunda kaldığı hüzünlerde parçalanırdı. Ben de içimde kırılıyordum. Her gün, her saniye, kimsenin görmediği bir yerde. Ve artık o kadar çok kırılmıştım ki içimde bütün parçalar toza dönüşmüştü. Toplayacak hâlim bile yoktu.
Ama yine de... bir yerde... çok derinde... minicik bir sızı kaldı. Bir gülüş ihtimali. Bir nefeslik umut. Bir anlık huzur. Belki bir insan için önemsizdi ama benim için dünyaydı. Çünkü o gün geldiğinde, belki de ilk defa gerçekten yaşayacaktım.
Ve ben hâlâ o günü bekliyordum. Beklemekten yorulmuş olsam da... umut etmekten vazgeçemiyordum. Çünkü umut etmek, benim hayata tutunan tek parçamdı. Hayat beni ne kadar boğarsa boğsun, içimdeki o küçük parça "bir gün" diyordu.
O gün geldiğinde, belki ben de gerçekten nefes alabilecektim. Belki kalbim ilk kez tam atacak, ritmi eksilmeyecek, göğsümdeki taş dağılacak, karanlığım sönecek... Belki o gün ben, ben olacaktım.
Ama şu an tek bildiğim, içimde bir yerde hâlâ nefes alamadığım. Ve o hissin beni her geçen saniye biraz daha öldürdüğü.
Oysa kendimi bu karanlığa, bu çıkmaza ben sokmuştum... Kimse elimden tutup itmedi, kimse beni bu dipsiz boşluğa sürüklemedi. Adımlarımı kendim attım. Seçtiğim yolların gölgesi üzerime düştü. Gözlerimi kapatıp kaçtığım her acı, sonunda dönüp beni buldu. Ve ben bu labirentin duvarlarını kendi ellerimle ördüğümü ancak çok geç anladım. İnsan bazen en çok kendine ihanet ederdi; ben de yıllarca kendime ettiğim o küçük küçük ihanetlerin içinde kaybolmuştum.
Bazı insanlar vardı; onlar yaşamıyordu, sadece yaşamak zorunda kalıyordu. Ben de o insanların arasındaydım. Nefes almak, adım atmak, güne uyanmak bir gereklilikti sadece. Gerçek bir sebebe sahip değildim. Tek bir güne tutunuyordum... hayalini bile kurmaya cesaret edemediğim o mutluluk gününe. İçimde kısık bir umut sesi vardı: "Bir gün." Bir gün gerçekten gülebilmek, bir gün gerçekten nefes alabilmek, bir gün mutlu olabilmek... Yaşadığım tüm acıların anlamı o bir gündü sanki. Sanki ömrümün tamamı sadece o tek günü beklemek için yaratılmıştı.
Ama mutluluk kolay ulaşılacak bir şey değildi. Mutluluk, herkesin sandığı gibi güneşin altında parlayan bir şey değildi. O hep karanlığın en kuytu köşesinde saklanırdı. İnsanın içindeki en karanlık odada, en korktuğu yerde dururdu. Ona ulaşmak için insan önce karanlığın içine yürümek zorundaydı. Işığa ulaşmak isteyen herkes önce gölgeye basardı. Mutluluk, karanlığa girme cesareti olmayanlara kendini asla göstermezdi.
Ve ben... karanlıktan korkuyordum.
Karanlıktan korkan biri mutluluğu bulabilir miydi? En derindeki ışığa ulaşabilir miydi? Yoksa daha yolun başında tökezleyip geri mi dönerdi? Ben hep kaçtım karanlıktan. İçimdeki gölgelerle yüzleşmekten, kırgınlıklarımdan, anılarımdan, geçmişimin kurduğu tuzaklardan hep kaçtım. Karanlık bana hep ölümün soğuk yüzünü hatırlattı. Karanlık, çocukluğumun en kötü geceleriyle doluydu. Karanlık, sesimi duyuramayan halimi biliyordu. Ben karanlığa her bakışımda kendimi görüyordum ve ben kendimden korkuyordum.
Peki, kendi gölgesinden korkan biri ışığa varabilir miydi?
Bazen kader o kadar acımasız olurdu ki insanın önüne sadece imkânsızları koyardı. Ne kadar yürürsen yürüsün, ne kadar çabalarsan çabala, hep aynı yere dönüyormuşsun gibi hissettirirdi. Yolun başlangıcına, acının merkezine, karanlığın kalbine... Benim kaderim de hep en imkânsız olana çıkıyordu. En çok istediğim şey, en çok korktuğum şeyin arkasındaydı.
Mutluluk karanlığın içinde saklıydı. Ve ben... o karanlığa adım atacak cesareti bulamıyordum.
Ama en acı olan buydu: Mutluluğa ulaşmanın tek yolu, beni en çok ürküten yoldan geçiyordu. Karanlıktan nefret eden biri, karanlığın içindeki ışığa nasıl dokunabilirdi? Cesaretim yaralıydı, kalbim yorgundu, adımlarım titriyordu. Kendime engeldim. Kendi gölgem yolumu kesiyordu.
Yine de içimde küçücük bir isyan vardı. Belki de mutluluk hep uzak olduğu için değerliydi. Belki de korktuğum şey aslında beni iyileştirecek olan şeydi. Belki karanlığın içine bir adım atsaydım... belki sadece bir adım... içimde saklı kalan ışığı görecektim.
Ben hâlâ karanlıktan korkuyordum. Ve korkularına tutsak bir insan, kaderinin imkânsız görünen yollarına nasıl ulaşabilirdi?
Ulaşamazdı... İnsan, karanlıktan bu kadar korkuyorsa, kendi içine bu kadar yabancıysa, mutluluğa varamazdı. Ben mutlu olamayacağımı, yüzüme gerçek anlamda bir gülümsemenin hiçbir zaman yerleşmeyeceğini... hayal kurduğum ilk gün öğrendim. O günden sonra ne zaman hayal etsem, kalbimde minik bir sızı belirirdi—gerçekleşmeyeceğini bilmenin acısı. Ama yine de hayal kurardım. Çünkü hayal dünyam, gerçek dünyanın bütün karanlığını dışarıda bıraktığım tek yerdi.
Çocuklar hayal kurduğunda umutlanırdı. "Belki olur," derlerdi içlerinden. "Belki bir gün." Çocuk kalbi, dünyanın acımasızlığını bilmeden, safça inanırdı hayal ettiği her şeyin bir gün karşısında duracağına. Oysa ben... daha çocukken bile, kurduğum hayalin hiçbir zaman gerçekleşmeyeceğini biliyordum. Yine de vazgeçmedim. Çünkü hayal ettiğim dünya, sığındığım bir limandı. Gerçeklerin boğduğu yerden kaçıp nefes aldığım bir yerdi.
Hayallerimde kimse bana bağırmıyordu. Kimse beni suçlamıyor, kimse gözlerimin içine geçersiz bir nefret yerleştirmiyordu. Hayallerimde kimsenin iğrenç bakışları sırtıma saplanmıyordu. Kimse beni yargılamıyor, kimse beni korkutmuyordu. Hayallerimde sesler daha yumuşaktı, nefesler daha sıcak, insanlar daha insandı. Orada mutsuzluk yoktu. Acı yoktu. Yalnızlık yoktu. Benim dünyamdı, sadece bana aitti.
Çünkü hayal dünyam masumdu.
Ne geçmiş vardı orada ne yaralar. Ne yüzüme kapanan kapılar, ne omzuma binen yükler. İstediğim her şeyi orada gerçekleştirebilirdim. Bir gülümsemeyi, bir sarılmayı, bir "korkma" diyen sesi... Gerçek hayatta alamadığım ne varsa orada vardı. Ve o yüzden güzeldi. O yüzden vazgeçilmezdi.
Hayal dünyam, gerçeklerin kirletemediği tek yer sanıyordum.
Kimse o kapıdan içeri giremez sanıyordum. Kimse dokunamaz, kimse kanatamaz, kimse gölge düşüremez... öyle inanmıştım. Öyle tutunmuştum. Kalbimde sakladığım son masumiyet parçasıydı o dünya.
Ama meğerse... hayaller de kirlenebiliyormuş.
Gerçek, bir sis gibi hayallerimin içine sızabiliyormuş. Karanlık, kapıyı çalmadan da içeri girebiliyormuş. İnsan kendinden kaçarken bile kendine yakalanabiliyormuş. En güvenli sandığım o yerde bile acının izi kalabiliyormuş. Orası masum değildi artık. Çünkü ben masum değildim. Yaşadıkça, büyüdükçe, yaralandıkça... hayallerimin saf hâli de bozulmuştu.
Çocuk kalbimle kurduğum o tertemiz dünya, artık bembeyaz değildi. Üzerine gölgeler düşmüştü. Belki küçüktüm, belki hiçbir şey anlamıyordum ama yine de bir şey biliyordum: Benim hayallerim gerçek hayattan kaçmak için vardı. Ama gerçek hayat o hayallerin kapısını da çalmıştı artık. Kirletmişti.
Ve ben o gün anladım ki, insanın hayali bile kirlenebiliyorsa, o insanın içi çoktan paramparça olmuş demektir.
Hayallerime sığındığım yer artık bana nefes vermiyordu. Sanki duvarlar daralmış, ışık solmuş, renkler kararmıştı. Ve işin en acı yanı şuydu: Kendi hayallerimi bile kurtaramamıştım. Bir insan kendi hayallerini koruyamıyorsa, kendini nasıl koruyabilirdi ki?
Ben bunu çok geç öğrendim. Bu yüzden kaçamıyordum. Bu yüzden kurtulamıyordum. Bu yüzden mutluluğa ulaşamıyordum. Çünkü en büyük gölge, peşimden gelen değil... içimde taşıdığım gölgeydi.
Nefret ettiğim, binlerce insana zarar vermiş, hayatları yutmuş, evleri söndürmüş o adam, babamın gidişine üzülmüştüm. Kendime bile itiraf edemediğim bir acıyla, göğsümün tam ortasına saplanan o aptal sızıyla. Neden? Ben onu bir gün bile sevmedim, sevemezdim. Sevecek bir yanı yoktu; onun için kalbimde bir gram yer yoktu, hiç olmamıştı. Ama yine de içimde bir şey çatladı.
Kalbim bir anlığına nefes almayı unuttu, göğsüm sıkıştı. Annemin ölümünden sonra yalnız kalmaktan mı korktum? Yoksa içimde o günden beri açılan boşlukları doldurmak için nefret ettiğim adama bile tutunmaya mı çalıştım? Komikti. Acınacak kadar komik. Çünkü o yanımdayken bile yalnızdım. En koyu yalnızlık onun gölgesiydi.
İnsan en çok yanında durana güvenir sanırlar ama en çok yanında duranın gölgesi uzunsa yalnızlık da büyürdü. Onun attığı keskin bakışlar, sevgisizliği, sessizliği beni hep yalnız bırakmıştı. Ellerim üşürdü, kalbim buz keserdi, gözlerinin içine bakarken bile ondan bana uzanan görünmez bir duvar vardı. Baba-kız denebilecek tek bir anımız bile olmamıştı. O zaman neden? Neden bu aptal kalbimin canı yanıyordu? Neden içimde bir ses "Ağla," diyordu? Neden bir köşeye çekilip dizlerimi karnıma çekerek titremek istiyordum? Neden boğazımdaki düğüm çözülmüyordu? Belki acıdım.
Ona değil, kendime acıdım. Belki kaybetmek değildi mesele... hiç sahip olmamış olmanın yarasıydı. Bir baba nasıl sevilir, bir babanın sevgisi nasıl olur hiç bilmemiştim. İnsan bilmediği şeyi en çok ister bazen. Bu yüzden belki nefretimin arasına sıkışmış minicik bir "keşke" vardı. Sadece bir kere başımı okşasaydı? Bir kere "kızım" deseydi? Bir kere beni gerçekten görseydi? Belki bugün böyle olmazdı. Ama o adam gözümün önünde yok olduğunda fark ettim ki, ben bir babayı değil, hiç sahip olamadığım şeyi kaybetmiştim: çocukluğumu, güvenimi, kırılmamış bir kalbin nasıl hissettirdiğini.
Bu yüzden canım yandı. Kalbimin atışı ağırlaştı, nefesim daraldı. İçimde yıllardır susturduğum, köşeye sıkıştırdığım, sesini kısmak için çabaladığım o küçük kız yeniden konuştu. "Ben zaten hep yalnızdım... ama şimdi daha yalnızım." İşte o acı babama değil; alamadığım sevginin, hiç yaşayamadığım bir çocukluğun, eksik büyümüş bir kalbin yasının acısıydı. Ve o ağır kapı kapanırken kalbim tam orada paramparça oldu.
"İyi misin?" diye soran ses, zihnimde dönüp duran karanlık düşünceleri bir makas gibi kesti. Başımı hafifçe yana çevirdiğimde Pars'ın yüzünü gördüm; kaşları çatık, bakışları endişeli, hatta canı gerçekten yanmış gibi duruyordu. O kadar şaşırdım ki bir an konuşmayı unuttum. Pamir ortalıkta yoktu; gürültünün, uğultunun, insanların arasında sadece biz iki kişi kalmış gibiydik.
"İyiyim," dedim dudaklarımda görünmesini istediğim ama içimde hiçbir karşılığı olmayan o sahte gülümsemeyi zorla çekip takarak. Sesimin hafif titrediğini duydu mu bilmiyorum, ama yüzümdeki gülüşün sahte olduğunu anlamaması için kör olması gerekirdi.
"Bana yalan söyleme Maviş," dedi Pars, o inatla karışık ciddi ses tonuyla. Birinin beni bu kadar doğrudan görmesi tuhaftı. Sanki kabuğumun içini izinsiz açıyordu.
"Herkesin içinde bana öyle seslenme," dedim, sinirlenmiş gibi yaparak. Gerçek sinirim yoktu ama duygularımı saklamanın en iyi yolu çatmak, terslenmekti. Beni yıllarca koruyan bir zırh gibi.
"Konuyu değiştirme Maviş," dedi, adımı özellikle vurgulayarak. Bunu bilerek yapıyordu, bunu inat için yapıyordu, bunu sinirlendiğimi bildiği hâlde yapıyordu. Pars tam olarak buydu işte: çocuk gibi ama aynı anda tuhaf şekilde korumacı.
"Konuyu değiştirmiyorum egolu çocuk," dedim, gözlerimi devirdim. Çünkü Pars tam olarak buydu: yürüyen bir ego yumağı. Ve bunu bilmesine rağmen reddediyordu. En sinir bozucu yanı da buydu.
"Ben asla egolu biri değilim," dedi anında, üstelik kendinden emin bir sesle. Sanki bu cümleyi söylemesi bile egosunun kanıtı değilmiş gibi. Sanki kendisini övme hakkı ona gökten verilmiş gibi.
"Sen egolu değilsin?" dedim şaşkınlığa yakın bir ifadeyle. Abartmıyordum; elini vicdanına koysa bile bu cümleyi kuramayacak türden bir insan olduğunu biliyordum. Ama o... o Pars işte. Çok rahat söylüyordu.
"Evet," dedi inanılmaz bir ciddiyetle, "ben asla ve kata egolu biri değilim." O kadar kendinden emindi ki bir saniye gerçekten inanacak gibi oldum. Sonra "asla ve kata" demesiyle kendime geldim. Bu adam tam anlamıyla bir felaketti.
"Siktir," diyen tanıdık ses konuşmamızı yarıp ortaya girdi. Pamir yanımıza gelmişti; yüzünde hafif bir gülümseme ama bakışlarında belli belirsiz bir sıkılma vardı. "Oğlum, senin kadar egolu birini görmedim lan ben," dedi Pars'a dönüp.
"Abi ben ne zaman egolu davranmışım ki?" dedi Pars, o şaşkın bakışıyla... sanki hayatı boyunca bir kez bile kibirli konuşmamış gibi. Bir an gerçekten ikna olacak gibi oldum ama sonra onu hatırladım: yürüyüşü bile ego kokuyordu.
"Her saniye," dedi Pamir, kardeşine bakıp dudaklarını hafifçe bükerek.
Ben onların atışmasını izlerken kalbimdeki o sıkışmanın yavaşça çözüldüğünü fark ettim. Acı hâlâ oradaydı, bir yerimde ağır bir taş gibi duruyordu ama... bu iki adamın yanındayken karanlık her zaman biraz daha geri çekiliyordu. Belki tamamen aydınlanmazdı. Belki asla tam anlamıyla nefes almayacaktım. Ama en azından şu an... yalnız değildim.
Kim bilir? Belki de ilk defa kesilmeyen bir nefesti bu.
~~~~~
Saatler birbirinin içine geçmiş, zaman mekânda erimiş gibiydi. Loş ışıklar tavandan damla damla sızıyor, dumanla karışıp havada bir gölge gibi dolaşıyordu. Mekânın tabanı, pahalı taşların altında bile çürüme hissi veriyordu; buranın karanlık nefesi insanın derisine işleyen türdendi. Pamir ve Pars birkaç kez ortadan kaybolmuş, adamlarla konuşmuş, sert fısıltıların, şifreli bakışların arasından bana dönmüşlerdi. Her dönüşlerinde yüzlerinde yeni bir gölge taşıyorlardı; anlaşma, tehdit, intikam, sabırsızlık... Bu yeraltı dünyasının ritmi damarlarına işlemiş adamların tek bir geceye sığdırdığı şey, sıradan insanlara bir ömür fazla gelirdi.
En son Pamir yanıma geldiğinde yüzündeki çizgiler daha derin, nefesi daha yorgundu. "Hazırlan, gidiyoruz buradan," dedi. Sesinde bir kararın ağırlığı değil, bir savaşın bittiğini düşünen adamın kırgınlığı vardı. İçimde hafif bir rahatlama yükselmişti; buranın üzerime çöken baskısından, fısıltılardan, bakışlardan uzaklaşabilecektim.
Elimi çantama uzatmıştım ki... o devasa kapılar tekrar açıldı. Metalin kapkara bir iniltiyle çekilmesi bütün salonu susturdu. Sanki mekan nefes almayı unutmuş, herkesin göğsü aynı anda sıkışmıştı. Başımı kapıya çevirdiğimde içeriye iri yarı, geniş omuzlu, kumral saçlarının arasından gözlerini daha sert gösteren mavi bakışlı bir adam girdi. Onun yürüyüşü meydan okuma değildi; meydan okumayı ezip geçen bir hakimdi sanki. Yanında yürüyen siyah saçlı, siyah gözlü kadın ise adımlarını sanki zemine işliyordu. Güzelliği keskin, bakışı tehlikeliydi. Kadın, yanında yürüdüğü erkeği tamamlayan bir gölge değil, kendi başına bir güç gibiydi.
İkisi de doğruca bize geliyordu.
Yürüyüşlerindeki soğukluk, yaklaşırken mekânda esen rüzgârı bile değiştirdi. İnsanlar kenara çekiliyor, başlarını hafifçe eğiyorlardı; tanımadığım bu adam ve kadın, belli ki bu karanlık dünyanın duvarlarına adlarını kazımış isimlerdi.
"Geri dönmüşsün," dedi Pamir. Sesinde nefret değil, nefretin bile yanında cılız kalacağı bir başka şey vardı: derin bir öfke. Yıllarca sessiz bir ateşte kaynamış bir hesap gibi.
"Döndüm," dedi adam. Sanki bu kelime bile tehdit içeriyordu. Sanki geri dönmekle bile bir savaş ilan etmişti.
Pamir, adamın yanındaki kadına kısa bir bakış attı; bakışı bir kadına değil, bir tehlikeye yöneltilmiş gibiydi. "Şu kim?" dedi, umursamaz bir tonla. Kadını küçümseyerek değil; bilerek, bile isteye sinirlendirmek için soruyordu. Pamir'in sözleri bıçak gibi keskin, soğuk ve hesabı önceden yazılmış cinstendi.
"Filiz Altay, karım olur kendisi," dedi adam. Sesindeki gurur, adamın kendine güvendiğini değil, karısına güvendiğini anlatan bir tondaydı. Filiz'e sahip çıkış biçimi, bir kadın değil bir silahı tanıtır gibiydi.
"Filiz Akay," diye düzeltti kadın sert bir sesle. Sanki isminin her harfini kendi eliyle yeniden keskinleştirmişti. Kadının sesi mekândaki gürültüyü ikiye ayırdı. Adam ona baktı; bakışı "Aynen öyle" der gibiydi, gururla.
Pamir'in dudağı hafifçe kıvrıldı. Bu gülümseme bir tehdit, bir aşağılama ve bir meydan okuma barındırıyordu. "Ne oldu, zorla mı evlendin kadınla Giray?" dedi. Tonu tehlikeliydi; üzerine benzin dökülmüş bir kibrit gibi. "Doğrusu seninle kim evlenmek ister ki?"
Giray'ın yüzü anlık bir sertlik kazandı; çenesindeki kaslar gerildi. Konuşacaktı ki o soğuk, keskin gözlü kadın bir adım öne çıktı. Adım bile tehditkârdı.
"Seninle kimsenin evlenmeyeceği gibi mi?" dedi Filiz. Sesindeki buz parçaları Pamir'in derisine saplanmış gibiydi. Bir kadın böyle bir cümleyi ancak ya ölümden korkmadığı için ya da ölümün kendisine çok alışık olduğu için söyleyebilirdi.
Giray karısına baktı; bakışı açıkça onaylama, sahiplenme ve gururdu. Filiz ise gözlerini Pamir'den hiç ayırmıyordu. Korkmuyordu. Bu karanlık dünyanın ortasında tıpkı Pamir gibi, tıpkı Giray gibi savaşmayı bilen biriydi. Bir an için Filiz'in yüzüne bakınca anladım ki, bu kadın sadece hayatla kavga etmiyordu; hayatı dizinin üzerine çöktürmüş gibiydi.
Pamir'in gözlerindeki tehlike büyüdü, ama dudaklarındaki o hafif kıvrım kaybolmadı. Bu gülümseme iki savaşçının göz göze geldiği, ikisinin de geri adım atmayacağı o ölümcül andı.
Etraftaki adamlar nefes bile almıyordu artık. Mekânın içini saran o ağır atmosfer neredeyse elle tutulacak kadar yoğundu. Parmaklarını arasına alsan sıkarak kanatabilirdin.
Ben... hepsinin arasında yapayalnız nefes alıyordum. Bu dünyaya ait olmayan küçücük bir parça gibiydim; aralarına düşmüş bir yabancı, bir kırılganlık, bir sessizlik... ve onlar da bunu hissediyordu.
"Benim gibi olamaz çünkü ben evliyim" dedi Pamir. Kelimeyi söylediği anda hava ağırlaştı. Mekanın loş ışıkları yüzüne düşüp gölgesini daha da keskinleştirdi. O an bana baktı. Yüzündeki gülümseme küçüktü ama içindeki anlam büyüktü. Kendinden emin bir adamın değil, sahip çıktığını ilan eden bir adamın gülümsemesiydi. Bir adım öne çıkmıştı sanki. Varlığı büyümüş, nefesi genişlemişti. O an bütün salonun sessizliği sanki onun attığı gölgede toplanıyordu.
Filiz karşısında dik durmaya çalışıyordu ama Pamir ona dönünce yüzündeki renk soldu. Pamir sesini biraz daha alçaltarak ve sertleştirerek konuştu. "Ve sen benimle bir daha konuşma cüretinde bulunma." Kelimenin her hecesi Filiz'in tenine değen soğuk bir rüzgar gibi hissedildi. Filiz'in gözleri büyüdü ama cevap vermeye cesaret edemedi. Sadece Giray'ın koluna daha sıkı tutundu. Giray ise bunu fark edince omuzları kasıldı. Karısının korkması onu daha da öfkelendirmişti.
Pamir'in sözleri devam etti. "Karına sahip çık Giray."
Bu cümle kimseye sıradan gelmedi. Çünkü bu bir uyarı değildi. Bir hüküm gibiydi. Eğer sahip çıkmazsan ben sustururum demekti.
Giray başını hafif kaldırdı ve gözlerine meydan okur bir nefes doldu. "Benim karım nerede, nasıl konuşması gerektiğini çok iyi bilir" dedi. Sert bir tondaydı. Korumaya değil onurlandırmaya yönelik bir savunmaydı bu. Filiz'in yanında duruş biçimi bile benimsediği sorumluluğu gösteriyordu. İçinde güçlü bir sahiplenme vardı ama bu koruma Pamir'e karşı durmanın da bahanelerinden biriydi.
İki adam karşı karşıya geldiğinde etraflarındaki kalabalık görünmez bir çember oluşturdu. Kimse yaklaşamıyor, kimse bakışlarını bile onların üzerinden alamıyordu. Salondaki onlarca adam ve kadın nefesini tutmuştu. Işıkların altındaki o iki sert yüz arasındaki gerilim neredeyse somutlaşmıştı. Çatının altındaki hava bile ağırlaştı.
Sanki mekanın bütün duvarları o anda daha koyu bir renge büründü. İki adamın geçmişi, yaşadıkları, sakladıkları, kırgınlıkları, intikamları ve nefretleri göz bebeklerinde çarpışıyordu. Hayatta kaybettikleri ve kazandıkları arasında sıkışmış iki savaşçı gibiydiler.
Giray dönüşe geçmişti. Sessizce yürümeye başladı. Filiz de onunla birlikte ilerliyordu. Adımlarının ritmi uzadıkça mekandaki uğultu hafifçe yerine geri döndü. İnsanlar derin nefesler almaya, bakışlarını sağa sola kaçırmaya başlamıştı. Fakat Pamir'in sesi yeniden yankılandı ve o yankı mekandaki bütün sesi paramparça etti.
"Yine korkak gibi kaçıp gidiyor musun?"
Bu cümlenin çıkışı bile farklıydı. Sanki yıllardır söylemek için beklediği tek cümleyi sonunda dışarı salmış gibiydi. Sesindeki kırılmayı yalnızca dikkatle dinleyen biri fark ederdi. Öfkenin sertliğine karışan bir sızı vardı içinde. Hak edene değil, geçmişine doğrultulmuş bir sızı.
Giray durdu. Arkasını dönmek zorunda kaldı, çünkü bu cümleden kaçamazdı. Gözlerini Pamir'e çevirdiğinde o mavi gözlerde bir gölge dolaşıyordu. O gölge bir öfke değildi sadece. İçinde pişmanlık vardı. İçinde suçluluk vardı. Ve en çok da yarım kalmış bir hikayenin acısı vardı. Yavaşça yaklaştı, sanki her adımı bir anıyı omzundan kaldırıp yere atıyordu.
"Beni kurtların içinde yalnız bıraktığın gün gibi mi?"
Bu kez sesi daha derindi. Sanki boğazından değil, göğsünün en altından çıkmış gibiydi. İçinde öfke yoktu ama öfkenin üstüne çökmüş koca bir ihanet duygusu vardı. Yüzündeki çizgiler daha belirginleşmiş, çenesi sıkılıydı. Bu kelimeleri söylemek istemiyordu ama susmak daha kötü geliyordu. O cümlenin ardından mekan tamamen sessizleşti. Sanki bütün hava boşaldı. O an yalnızca ikisi vardı. Diğer herkes figür, dekor, gölgeydi.
Bu bir savaş değildi.
Bu bir hesaplaşma değildi.
Bu, iki adamın birbirinin yarasını tanıyan insanlar olduğunun en net kanıtıydı.
Pamir'in gözlerinde bir anlığına acının duvarı çöktü. O duvarı kimse göremezdi, yalnızca hissettiği bir duvar yıkılmıştı. Bir anlık o zayıflığı kimse fark etmedi ama ben fark ettim. Pamir'in nefesi kesildi. Göz kapakları yavaşça indi kalktı. Parmakları yumruk oldu. Vücudu geçmişte bir yerde sıkışıp kaldı. O anda onun yüzünde şöyle bir şey vardı. Bir adamın gururu ile pişmanlığı birbirine çarparsa nasıl bir yüz olurduysa öyle.
Giray'ın yüzünde açıklanmayan bir yara taşımanın ağırlığı vardı. Sanki yıllardır susmuş, yıllardır anlatamamış, yıllardır birikmiş bir şey şimdi kelimenin içine sığmıştı. Onları izleyen herkes anladı ki bu iki adam birbirine düşman olduğu kadar birbirini tanıyan, birbirini bilen, birbirinin zayıf noktalarını ezbere bilen iki eski dosttu. İki eski ortak. İki eski kardeş. Ve o bağ kopmuştu. Koparken de her iki tarafı paramparça etmişti.
Mekanın ağır ışıkları altında iki adam birbirine benzemeye başladı. Gururlu duruşları, keskin çene hatları, dik omuzları, gözlerindeki karanlık. Onları düşman yapan şey nefret değil, geçmişleriydi. Ne yaşadıklarını bilmesem bile aralarındaki gerginlikte yılların acısı vardı. Birbirlerine attıkları bakışlarda söyleyemedikleri bir sürü hikaye saklıydı.
Ve o hikayelerin hepsi kanla yazılmış gibiydi.
O an anladım ki yeraltında en tehlikeli düşmanlar, birbirine bir zamanlar güvenmiş adamlardı. Çünkü güven kırıldığında ihanet sadece bir kelime olmazdı. Bir ömür sürerdi. Kalpte bir oyuk bırakırdı. O oyuk büyür, büyür, büyür ve sonunda bir insanı bir ölüye çevirecek kadar ağırlaşırdı.
Ve belki de ikisi de o ağırlığın altında nefes alamıyordu.
"İlk giden sendin" dedi Pamir. Sözleri güçlü görünmek isterken içindeki kırılganlığı ele veriyordu. Ses tonunda yetişkin bir adamın sertliği vardı ama altında gizlenen o küçük çocuğun savunması daha baskındı. Sanki yıllardır içinde tuttuğu bir mazereti sonunda söyleyebilmiş gibi, sanki o cümlenin ardında sakladığı bütün suçlulukla nefes almaya çalışıyordu. Gözleri Giray'ın gözlerine kilitlenmişti. Birbirlerini yakarcasına izliyorlardı. O bakışların altında yılların enkazı, yarım kalmış konuşmalar, bitmeyecek bir hesaplaşma duruyordu.
Giray'ın dudaklarının kenarı acıtan bir gülümsemeyle kıvrıldı. Öfke değildi bu. Kırılmışlığın, hayal kırıklığının ve belki de içinde hâlâ bir yerlerde taşıdığı o eski dostluk kırıntılarının karışımıydı. Yüzüne yansıyan o gülümseme bir an için insanı durduran türdendi. Yaralı birinin gülümsemesiydi. İçinde sitem saklıydı. İçinde cevapsız kalmış binlerce soru vardı.
"Sen ilk giden olsaydın bile ben seni o kurtların içine yem olasın diye atmazdım" dedi. Sesi o kadar netti ki cümlenin her harfi Pamir'in göğsüne saplanmış birer hançer gibi durdu. Giray'ın sesi güçlüydü ama içinde bir kırık vardı. Bir dost kaybetmenin kırığı. Bir omuz başını sonsuza kadar tek başına taşımak zorunda kalmanın kırığı.
İkisinin arasında görünmez bir duvar yükseldi o an. Kimsenin dokunamadığı, kimsenin aşamadığı, sadece ikisinin bildiği bir geçmiş duvarıydı bu. Salondaki insanlar konuşmaya cesaret edemiyordu. Hatta nefes alan bile azalmış gibiydi. Gözlerindeki alevler, sözlerindeki ağırlık, duruşlarındaki karanlık yıllardır kapanmamış bir yaranın yeniden kanadığını gösteriyordu.
Pamir'in omuzları sertleşti. Çenesi kilitlendi. Bedenindeki kaslar sanki acıyı saklamak için daha da gerildi. Gözlerinde bir an için çocukluğun acısıyla yetişkinliğin öfkesi aynı anda belirdi. İçinde sakladığı o geçmiş anının hayaleti yüzüne yansıdı. İlk giden sendin derken aslında şunu diyordu. Beni yaralı bırakan sendin. Beni eksik bırakan sendin. Beni yalnız bırakan sendin. Ama kelimeler bazen söylemek istedikleri kadar doğru çıkmazdı ağızdan. Bazen gerçek olanla savunulan farklı olurdu. O an Pamir'in sesi işte böyleydi. Kendini korumaya çalışan bir çocuğun sesiydi ama dışarıya sert bir adamın cümlesi olarak çıkmıştı.
Giray ise başka bir gerçek taşıyordu üzerinde. Onun sözleri bir erkeğin dostunu kaybettiği gün hissettiği acının tonuyla çıkmıştı. Sen gitseydin bile seni orada bırakmazdım derken aslında şunu diyordu. Ben seni hiç bırakmadım. Bırakmazdım. Ama sen beni bıraktın.
Bu iki cümle arasında yılların sessiz çığlığı vardı.
Kim haklıydı? Giden mi? Yoksa gitmeyip onu yeme bırakan mı? Kim doğruydu? Kim geride kalanın acısını taşımıştı? Kim kaybolanın çaresizliğini tatmıştı? Kim daha çok yaralanmıştı?
Bu soruların cevabı yoktu aslında. Çünkü bazen iki taraf da haklı olurdu. Bazen iki taraf da suçlu olurdu. Bazen iki taraf da aynı acıyı farklı yönlerden yaşardı. İşte onlar da böyleydi.
Pamir nefes alırken göğsündeki kaslar titredi. İçinde öfke vardı ama o öfkenin kaynağı Giray değildi sadece. Kendine kızıyordu. Yaptığı ya da yapamadığı şeye kızıyordu. O günün anıları zihninde bir film gibi dönüyordu ama kimse o filmin karanlığını göremiyordu. Onun yüzündeki sertlik aslında kendi hatalarından kaçma isteğiydi. Giray'ın cümlesi onu geçmişinin ortasına fırlatmıştı.
Giray ise sadece duruyordu. Adımları yere sabitlenmişti. Omuzlarında görünmez bir yük vardı ve o yük yıllardır taşıdığı bir küskünlüktü. Dostluğun yıkılışını taşımak kolay değildi. Hele ki yeraltı dünyasında. Çünkü orada dost dediğin şey bir ömürlük yemindi. Sırt sırta vermekti. Ölümün ortasında bile birbirini yarı yolda bırakmamaktı. Ve onlar bu yeminin altında ezilmişti.
Pamir gözlerini kırpmadan Giray'a bakarken göz bebekleri hafif titreşti. Belki de ilk defa gerçekten kırıldığını belli eden bir an yaşadı. Bu kadar insanın ortasında bile o kırılganlığı saklayamadı. Birkaç saniyelik o an çok şey anlattı. Belki de anlatmaları gereken binlerce kelimenin yerine geçti.
Giray da ona baktı. Birbirlerine yıllardır söyleyemedikleri şeylerin ağırlığı iki ayrı gövdeyi çarpışmadan bile parçaladı. Kim haklıydı? Belki de hiçbiri. Belki de ikisi de.
Çünkü bazı dostluklar ölmezdi.
Sadece gömülürdü.
Ve onlar geçmişlerini gömdüklerini sanırken aslında taşımaya devam etmişlerdi.
"Söylediğin sözlerin ne önemi var?" dedi Pamir sonunda kendine gelmeye çalışır gibi. Sesi sakin görünüyordu ama sakinlik değildi o. Yarayı saklamaya çalışan birinin soluk soğuk çıkışıydı sadece. Sanki az önce Giray'ın söylediği hiçbir şey ona dokunmamış, hiçbir şey içini parçalamamış gibi davranıyordu. Oysa Giray'ın cümleleri göğsünde gizli bir kapıyı açmıştı ve oradan içeri sızan anılar Pamir'in ciğerlerini yakıyordu. Ne önemi var diyebilmişti ama aslında en çok önemi vardı işte. Bunu o da biliyordu.
"Oysa önemi vardı bir zamanlar" dedi Giray acı bir gülüşle. O gülüş yıllardır birikmiş kırgınlığın dışarı taşan ilk kıvılcımı gibiydi. Gözleri bir anlığına parladı. O parlama eskiden birbirlerine kardeş dedikleri günlerin yansımasıydı. Ama parlama söndüğünde geriye sadece kırık cam gibi bir bakış kalmıştı. Önemi vardı bir zamanlar diye tekrarladığı anda sanki yıllarca gizlediği o incinmişliğin kapağı açılmıştı.
"Önemi" demeye devam etmişti ki Pamir'in lafını Giray sertçe kesmişti. "Olmasın" dedi. Kendinden emin görünmeye çalışan birinin karanlığıyla. Kelime dudaklarından ağır çıktı. Olmasın. Sanki geçmişi tek bir kelimeyle yok edebilirmiş gibi. Sanki bir zamanlar hayatını ona emanet ettiği adama duyduğu güveni bir anda yutup silip atabilirmiş gibi. Ama öyle değildi. Olmasın diyordu ama aslında olsun isterdi. O cümlenin altında saklanan gerçek buydu. İçten içe o sözlerin yine önem taşımasını isterdi. Yıllarca yanında olmasını isterdi. Bir omuz, bir kardeş, bir güven isterdi. Aynı safta yürüdüğü adamın hâlâ yanında olmasını isterdi.
Ama bir daha o kurtlara yem olmak istemiyordu. Bir daha sırtını dayadığı bir adam tarafından yaralanmak istemiyordu. Yeraltının karanlığı insanın ruhunu parçalardı. Bir kere düşenin üstüne binlerce ayak basardı. Ve Giray bir kez düşmüş, bir kez o karanlığın içine atılmıştı. Bunu en iyi bilenlerden biriydi. Kendini unutmuş, unutturulmuş, ihanete terk edilmiş hissettiği o gece hâlâ bedeninde iz taşıyordu. O yüzden olmasın diyordu. Çünkü olursa yeniden kırılırdı. Olursa yeniden acırdı. Olursa yine eksilirdi.
Pamir ise bu cümlenin altındaki gerçeği anlamayacak biri değildi. Yüzü anlık bir ifadeyle sertleşti. Çünkü Giray'ın neden olmasın dediğini anlamıştı. Onu bir kez kaybettiren geceyi. O parçalanmış güveni. O suskun çığlığı. İkisinin arasında duran o görünmez ama ağır duvarı. Hepsini biliyordu. Ama yine de içinde kırık bir umut vardı. Sözlerinin bir gün karşılık bulabileceğine dair o küçük, inatçı umut. O umut yüzünden gülümsedi ama gülüşü acı taşıyordu.
Salondaki hava daha da ağırlaştı. Hiç kimse nefes almaya cesaret edemiyordu. İki adamın arasındaki geçmiş öyle güçlüydü ki sessizlik bile onların gerilimine boyun eğiyordu. Paranın, silahın, kanın hükmettiği bu yeraltı dünyasında pamuk ipliği gibi duran bir bağın kopuşu her şeyden daha yüksek bir sese sahipti.
Pamir ise içinden geçenleri yüzüne göstermemekte kararlıydı. Kaşlarının arasındaki çizgi daha da belirginleşti. İçinde yükselen o çocukluk yarası, ihanet hissi ve kırgınlık tek bir kelimeyle saklanmıştı. Olmasın. Ama o kelimenin altında fırtına vardı. Kendine kızıyordu. Ona kızıyordu. Geçmişine kızıyordu. Kalan yanı da o kelimeyi duymak zorunda kaldığı için kırılıyordu.
Giray sessizce nefes aldı. Bu nefes bir adamın içindeki savaşı yatıştırma çabasıydı. Önemi vardı bir zamanlar demişti. O zamanlar diye bahsettiği şey belki de ikisinin en savunmasız hâlleriydi. Kan kardeşliği dedikleri hâlleriydi. Aynı masada yemin ettikleri günlerdi. Sırt sırta dövüştükleri gecelerdi. Ama o zamanlar artık yoktu. Ve olmayan bir şeyi geri istemek bu iki adam için bile ağırdı.
Kimse konuşmadı. Kelimeler ağırlık taşıyordu. Öyle bir ağırlık ki biri daha konuşsa yeraltının bütün ışıkları sönecek gibiydi. Pamir'in gözlerinden geçen gölge öfke değildi sadece. O gölge kırgınlığın sınırında dolaşan bir kabullenişti. Giray'ın bakışları ise hâlâ soruyordu. Hâlâ cevap arıyordu. Hâlâ o geceyi omuzlarında taşıyordu.
Belki de bu iki adamın savaşı hiçbir zaman kazanılmayacaktı. Çünkü bazı savaşlar kazanılmazdı. Sadece sürerdi.
"Bana yaşattıklarını sana ödetmeyeceğim" dedi Giray acı dolu bir bakışla. Bu acı öyle sıradan değildi. Bir adamın yıllarca içine bastırdığı, unutmamaya yemin ettiği, unutsa bile bedeninde bileklerinde omzunda iz bırakan bir acıydı. Cümle dudaklarından dökülürken salondaki hava bile ağırlaştı. Ardından eklediği "ama bana yaşattıklarını yaşamadan umarım ölmezsin" sözleri keskin bir bıçak gibi Pamir'in göğsüne saplandı. Nefret yoktu o cümlede, öfke vardı ama öfkenin ardında saklı bir yarım kalan bağlılık hissediliyordu. Bir zamanlar kardeş dediği adama duyulan hayal kırıklığının çürümüş gölgesiydi bu. Sonra hiçbirimize bakmadan, hatta kendisine bile bakmadan, karısı Filiz'i yanında sürükler gibi alıp kalabalığın içinden geçerek gitmişti. Adımlarındaki sertlik, konuşmasının altındaki kırık ton kadar belirgindi.
Pamir öylece donup kaldı. Sanki salondaki bütün uğultu, bardakların birbirine çarpan sesi, uzaktan gelen boğuk müzik, insanların nefes alışları bir anda susmuştu. Zamanda ince bir çizgi açılmış, o çizginin üzerinde sadece Pamir'in çarpan kalbi kalmıştı. Gözleri Giray'ın uzaklaşan siluetinin üzerine kilitlendi. Kaşlarının arasındaki o keskin çizgi giderek derinleşti, çenesi kilitlendi. Giray'ın sözleri Pamir'in yıllardır gömdüğü bir mezarı açmıştı. Pamir güçlüydü, sertti, kimseye eğilmeyen bir adamdı. Ama o birkaç kelime, onun bütün gücünü bir anda söndürmüştü. İçindeki acı öyle belirgindi ki, nefes alışı bile titredi.
Gerçi Pamir Giray'a ne yaşatmıştı? Neyle sınamıştı? Neden böylesine büyük bir kırılma vardı aralarında? Bu sorular zihnimde yankılanırken Pamir'in bakışları yavaşça bana döndü. Gözlerinde ilk kez gördüğüm bir şey vardı. Öfke değildi, pişmanlık değildi, güç gösterisi hiç değildi. Korkuyordu. Bir adamın gerçek anlamda korktuğu o nadir anlardan biri. Yeraltı dünyasında kimse korktuğunu belli etmezdi. Ama şu an Pamir'in gözlerinde, karanlığın içinden sıyrılıp yüzeye çıkmış çıplak bir acı duruyordu. O acının içinde gizlenen şey daha da derindi. Kendinden korkuyordu. Bir şey yapmaktan. Birini kaybetmekten. Bir bedel ödemekten.
Gözleri bana kilitlenmişken, sesinin tonunda saklanan titremeyi duyduğum anda içimde bir şey sıkıştı. Sözleri fısıltıdan bile inceydi. Kimsenin duyamayacağı bir korkunun sesiydi adeta. "Bedeli sadece ben ödeyeyim bir başkası değil" dedi. Bu cümleyi o kadar yavaş, o kadar içten söyledi ki, sanki kelimeler dudaklarından düşerken yere çarpıp kırılacak gibiydi. Bu ses tonu bir adamın teslim oluşunun değil; yıkılmışlığının, kendini cezalandırmasının, kendine duyduğu öfkenin dışa vurmuş hâliydi.
Bunu söylerken gözleri derin bir karanlığa gömülmüştü. O karanlıkta bir gece vardı. Geçmişten kalan bir gece. Giray'ın kurtlar dediği, Pamir'in unutmak istediği, ama her nefes alışında içini yakan bir gece. Bir gecede biri gitmiş, biri kalmıştı. Biri kurtlardan kaçmış, biri kurtlara verilmişti. Giray bu yüzden kırgındı. Pamir bu yüzden suskundu. Ve aralarındaki bağın kopuşu o geceyle mühürlenmişti. Ama bu gece sadece onları değil, kaderlerini de kanatmıştı.
Bedeli sadece ben ödeyeyim... Bunu söyleyen bir adam, yalnızca kendi suçuyla yüzleşmiş olmaz. Aynı zamanda geçmişini affedemeyen bir adamın yeminidir bu. Kendisini ateşe atsa bile kimseyi yakmayacağına dair verilen sessiz bir söz. Bu kelime beni değil, onu yaralamıştı. Çünkü Pamir güçlü görünürdü ama içi kırık bir adamdı. Yıllardır bastırdığı yükleri, ihaneti, yalnızlığı tek bir cümlede dışarı sızmıştı.
Pamir'in bakışlarıyla benimkiler çarpıştığında bir an için zaman durdu. Gözlerinde gördüğüm şey beni ürpertti; sanki o an kendisiyle savaşıyordu. Bir yanıyla kimseyi yakmamaya çalışan o çocuk yanı vardı. Diğer yanıyla yeraltının en acımasız adamına dönüşmüş, merhameti unutmuş, hayatta kalmak için kabuğunu sertleştirmiş adam. Bu iki tarafın çatışması yüzünde beliriyordu. Derin bir nefes aldı ama nefesi yarım kaldı. Göğsü sıkışmış gibiydi. Sanki Giray'ın sözleri hâlâ kaburgalarının arasına saplanmıştı.
Ben ona bakarken gözlerimin içinde bir şey aradı. Belki bir sığınak, belki bir anlayış, belki de sadece bir anlık güven. Karanlık dünyasında tutunacak bir dal yoktu Pamir'in. Hiçbir zaman da olmamıştı. Ama o an, gözleri beni bulduğunda sanki tutunduğu tek şey benmişim gibi baktı. Ve bu bakış beni hem ürküttü hem de acıttı.
Salondaki ışıklar bile çekilmiş gibiydi. Herkes uzaklaşmış, sadece Pamir'in kırılmış nefesi ve Giray'ın geride bıraktığı gölge kalmıştı. Bu iki adamın geçmişi çözülemeyecek bir düğümdü. Ama şu an Pamir'in gözlerinde gördüğüm şey, o düğümün en derin yerinde duran yara iziydi.
Bunu kimseye söylemezdi. Kimseye göstermezdi. O karanlığın altında ezilen tek kişinin kendisi olduğunu kimse bilmezdi. Ama ben duymuştum. Ve bu cümle artık bende de iz bıraktı.
"Neden?" dedim titrek ama bastırılmamış bir sesle Pamir'e dönerek. Bu soru sadece dudaklarımdan dökülmemişti; içimde bir süredir kabaran, anlam arayan, yarım bırakılmış bütün cümlelerin özeti gibiydi. İki adamın arasındaki bu keskin gerilim, yalnızca bir öfke meselesi değildi. Bunu hissediyordum. Ortada kanayan bir geçmiş, kapanmamış bir hesap, zamanla küllenmiş ama asla sönmemiş bir yangın vardı. Ve ben o yangının dumanını soluyordum.
"Her şeyin yoktur sebebi" dedi Pamir keskin bir sesle. Kelimeler netti ama içi boştu. Cümlenin sertliği, kaçamaklığını örtmeye yetmiyordu. Yüzüme bakmadan söylemişti bunu. Gözlerini kaçırması, sesini sertleştirmesi, konuyu kapatmaya çalışması... Hepsi aynı anlama geliyordu. Biliyordu. Hem de herkesten daha iyi biliyordu. Ama bilmekle konuşmak arasında kalın bir duvar örmüştü. O duvarın arkasında yaşamak, anlatmaktan daha kolay geliyordu ona.
Oysa her şeyin bir sebebi vardı. En sessiz suskunluğun bile. En ani öfkenin, en soğuk bakışın, en ağır kelimenin bile. İnsan durup dururken kırılmazdı, durup dururken vazgeçmezdi, durup dururken düşman olmazdı. Pamir'in yüzüne yerleşmiş o donuk ifade, yıllardır taşımaktan yorulduğu bir yükün iziydi. Ama o yükü paylaşmak yerine sırtında taşımayı seçmişti. Belki de paylaşırsa daha da ağırlaşacağını sanıyordu.
"Aslında her şeyin bir sebebi olur" diye geçirdim içimden. Söylenmeyenler de bir seçimdi. Kaçınılan her cevap, bilinçli bir susuştu. Pamir susmayı seçiyordu. Kendi içinde yaşamayı, kendi içinde çürütmeyi, kendi içinde cezalandırmayı. Bu bir güç göstergesi değildi; bu, kendine verilen sessiz bir cezaydı.
"Her şeyin vardır sebebi" dedim bu kez daha net, daha kararlı bir sesle. Bu söz ona değil, kendimeydi biraz da. Sebepsiz yaşanmazdı hiçbir şey. İnsan, anlamlandıramadığı bir acının içinde boğulurdu. Eğer anlatmak istemiyorsa bunu geçiştirerek değil, açıkça söyleyerek yapabilirdi. O zaman susardım. O zaman zorlamazdım. Ama yarım bırakılmış cevaplar, insanın zihninde yankılanırdı. Ve ben bu yankıyla yaşamayı öğrenmek istemiyordum.
Pamir başını hafifçe çevirdi ama gözleri hâlâ benimkilerle buluşmadı. Aramızda görünmez bir mesafe vardı. Fiziksel değil, çok daha derin bir mesafe. Onun geçmişiyle benim merakım arasında uzanan karanlık bir boşluk. O boşluğun içine düşmemek için kendini geri çekiyordu. Ama bilmediği bir şey vardı; bazı sorular cevapsız kaldıkça insanın içinde büyür, kök salar ve bir gün mutlaka yüzeye çıkar.
Açıklamak istemiyorsa bunu dürüstçe söyleyebilirdi. Ben beklerdim. Zamanın sabrına inanırdım. Ama geçiştirilen her kelime, bende yeni bir soru doğuruyordu. Ve ben cevabını bugün olmasa bile bir gün mutlaka öğreneceğimi biliyordum. Çünkü bazı gerçekler saklanmak için fazla ağırdır. Er ya da geç, taşıyanı yorar ve kendini açığa vurur.
"Seni neden ilgilendirsin" dedi. Kelimelerini seçme zahmetine bile girmiyordu. Ağzından çıkan her harf sanki bilerek sivriltilmişti, bilerek can yakmak için söylenmişti. Sinirini kontrol etmeye çalışmıyor, aksine onu serbest bırakıyor, önüne kim çıkarsa çarpıp geçmesine izin veriyordu. Ve o an karşısında ben vardım. Beni darmadağın etmeye çalışıyordu. Kırarak, iterek, küçümseyerek. Sanki içindeki bütün öfkenin sorumlusu benmişim gibi. Oysa ben doğru insan değildim bunun için. Yanlış kapıyı çalıyordu. Çünkü benim kalbimi kıranın kalbi sağ kalmazdı. Ben sessizce içine atanlardan değildim. Acıyı yutup susmazdım. Kırıldığım yerde keskinleşirdim. Parçalanırsam, karşımdakini de parçalarak çıkardım o enkazın içinden.
"Pamir" dedim. Sesim şaşırtıcı derecede sakindi. Öyle bağıran, titreyen, kontrolünü kaybetmiş bir ses değildi bu. Aksine, fırtınadan hemen önce çöken o ürkütücü sessizlik gibiydi. Havanın bir anda ağırlaştığı, nefes almanın zorlaştığı o an. İşte o andı. Kendi sınırımı çizdiğim, içimdeki bütün karmaşayı bir kenara itip netleştiğim bir an. Bu bir rica değildi. Bu bir uyarıydı.
Gözlerimi ondan kaçırmadım. Bakışlarımda korku yoktu. Kırgınlık vardı belki, ama zayıflık yoktu. Çünkü ben neyi hak etmediğimi çok iyi biliyordum. Kendimi savunmak için sesimi yükseltmem gerekmiyordu. Sözlerim yeterince ağırdı zaten.
"Bir daha benimle bu tarz konuşursan giderim" dedim tekdüze bir sesle. Duygu katmadan. Tehdit eder gibi değil, bilgi verir gibi. Çünkü söylediğim şey bir ihtimal değildi, bir sonuçtu. Ben söylediğim sözleri tutardım. Boş konuşmazdım. Ağzımdan çıkan cümlelerin arkasında dururdum. Eğer bir daha beni aşağılayacak olursa, eğer kalbimi kıracak tek bir kelime daha ederse, eğer bana kendimi değersiz hissettirecek tek bir hareket yaparsa, arkamı döner giderdim. Ne bağırırdım, ne hesap sorardım. Giderdim. Sessizce ama kesin bir şekilde.
Birini bırakıp gitmek benim için zor olmazdı. Bunu geçmişte defalarca öğrenmiştim. İnsan alıştığı şeyleri tekrar tekrar yapınca güçleniyordu. Ben gitmeyi öğrenmiştim. Kalmak için kendimden vazgeçmeyi değil. Kimsenin öfkesinin hedefi olmaya, kimsenin yarasını sarmak uğruna kendi kanamamı normalleştirmeye niyetim yoktu. Sevgi böyle bir şey değildi. Birliktelik hiç değildi. Ben yanındayken ezilen, susturulan, küçülen bir kadın olmayacaktım. Buna kim olursa olsun izin vermeyecektim. Pamir bile.
"Seni zorla tutmuyorum burada" dedi Pamir. Sesinde en ufak bir tereddüt yoktu. Kendinden emindi. Fazlasıyla. Sanki söylediği cümleyle bir şeyleri yıkmadığının, beni paramparça etmediğinin farkında bile değildi. Ya da farkındaydı ama umurunda değildi. Beni kırmak, beni dağıtmak, beni eksiltmek onun için anlam taşımıyordu. Taşımayacaktı da. Çünkü bazı insanlar karşısındakinin canını yakarken kendi canının acımadığını sanırdı. O an Pamir de onlardan biriydi.
"Gittiğim gün de aynısını söylersin" dedim. Gülümsedim. Ama bu gülümseme ne mutluydu ne de samimi. Daha çok insanın canı çok yandığında yüzüne yerleşen o tuhaf sakinlikti bu. Fırtınanın ortasında sessizleşen deniz gibiydim. Çünkü biliyordum. Bir gün gerçekten gidecektim. Tüm bu ağırlıktan, bu karanlıktan, bu boğucu histen kurtulup gidecektim. Buralardan. Ondan. Belki şu an kalıyordum ama kalmak istemekle kalmaya mecbur olmak arasında çok büyük bir fark vardı. Ben kalıyordum çünkü hâlâ içimde kırıntı halinde de olsa bir şeyler vardı. Ama o kırıntılar her geçen gün biraz daha ufalanıyordu.
Evet, Pamir bazen kalbimi sarıyordu. Bazen nefes almayı kolaylaştırıyordu. Ama son zamanlarda en derin yaraları da o açmaya başlamıştı. Bu daha çok acıtıyordu. Çünkü insan düşmanından gelen darbeye hazırlanırdı ama kendine yakın olandan gelen darbeye hazırlıksız yakalanırdı. Ben defalarca acı çekmiştim. Çocukluğumdan beri canım defalarca yanmıştı. Alışkındım acıya. Ama bir şey hiç değişmemişti. Kimse beni başkalarının önünde küçümsememişti. Buna kimse cesaret edememişti. Babam bile. Evet, babam bana defalarca acı yaşatmıştı. Kalbimi defalarca kırmıştı. Sevgisizliğiyle, sessizliğiyle, yokluğuyla beni yaralamıştı. Ama bir başkasının beni aşağılamasına izin vermemişti. Buna çizgi çekmişti. Bu garipti. İnsan en çok zarar gördüğü kişiden bile böyle bir şey beklemiyordu. Ama gerçekti.
Aslında canımı en çok yıllar önce yakmıştı babam. Sonra hiçbir şey yapmamıştı. Hayatına devam etmişti. Benimle değil, kendi karanlığıyla yaşamayı seçmişti. Belki de içimde ona dair kalan o küçücük sevgi kırıntısı bu yüzdendi. Çünkü beni herkesin önünde ezmemişti. Beni değersiz göstermemişti. Beni başkalarının oyuncağı yapmamıştı. Oysa Pamir bunu yapabiliyordu. Beni birilerinin yanında aşağılamayı göze alabiliyordu. Sözlerini kontrol etmiyordu. Sinirini benden çıkarıyordu. Ve bu, içimde bir şeyleri sessizce öldürüyordu.
Ben güçlüydüm. Ama bu, her şeyi sineye çekmem gerektiği anlamına gelmiyordu. Güçlü olmak susmak değildi. Güçlü olmak, insanın kendini koruyabilmesiydi. Ben kimsenin öfkesinin adresi olmayacaktım. Kimsenin kendini güçlü hissetmek için beni küçültmesine izin vermeyecektim. Pamir bile olsa. Çünkü bir gün gerçekten gidersem, arkamdan söylenecek sözlerin hiçbir önemi kalmayacaktı. O gün geldiğinde tek bildiğim şey şuydu. Kendimden vazgeçerek kalmamış olacaktım.
"Söylerim" dedi. Yüzünde alay dolu bir gülümseme vardı. O gülümseme, söylediklerinin arkasında duracağına değil, o günün asla gelmeyeceğine duyduğu sarsılmaz inanca aitti. Sanki ben gitmeye cesaret edemeyecekmişim gibi. Sanki burada kalmaya mecburmuşum gibi. Sanki kırıldığımı, dağıldığımı, incindiğimi görmüyormuş gibi. O an anladım ki bazı insanlar karşısındakini gerçekten tanıdığını sanırken en büyük yanılgıyı yaşardı. Çünkü o gün er ya da geç gelecekti. Zaman her şeyi eritir, en keskin sözleri bile sahibinin boğazına düğümlerdi. Ve ben o gün geldiğinde ona bugün söylediği her kelimeyi tek tek yedirecektim. Bağırarak değil, ağlayarak hiç değil. Sessizce, soğukkanlılıkla ve geri dönmemek üzere. En ağır intikam buydu çünkü. Varlığını çekip almak.
Kafamı usulca salladım. Ne onu ikna etmeye çalışıyordum ne de kendimi savunuyordum. Tartışmaların bir noktadan sonra anlamını yitirdiğini öğreneli çok olmuştu. İnsan anlaşılmadığını fark ettiği an susmayı öğrenirdi. Tam o sırada Pars'ın sesi aramıza düştü. "Kavga etmeyi kesecek misiniz?" dedi. Tonu hafifti ama sözü ağırdı. Sessizliğimizi yaran o cümle, aslında her şeyin ne kadar görünür olduğunu hatırlattı. Demek ki sadece ben hissetmiyordum. Demek ki havadaki gerginlik elle tutulur hale gelmişti.
İkimizin de bakışlarında artık birbirimize dair yumuşak bir şey kalmamıştı. Ne öfke patlaması vardı ne de tutkulu bir savunma. Daha çok tükenmişlikti bu. Yorulmuş iki insanın karşı karşıya gelişi. Kalbim Pamir'i gördüğümde hâlâ deli gibi atabilirdi, bunu inkâr etmiyordum. Ama bir insanın kalbi, kendisini paramparça edebilecek bir adama karşı attığında, o kalbi söküp atmayı da bilmeliydi. Ben biliyordum. Öğrenmiştim. Zor yoldan, kanıyarak, eksilerek.
"Kavga etmiyoruz" dedim. Sesim dümdüzdü. Ne savunma vardı içinde ne de açıklama. Bu bir bildirimdi sadece. Bakışlarımı Pamir'den çekip Pars'a çevirdim. Pamir'e bakmak, içimde hâlâ kırılacak bir şeyler olduğunu hatırlatıyordu. Buna izin vermek istemedim.
"Öyle gözükmüyorsunuz" dedi Pars. Sesi alayla karışıktı. Gülümsüyordu ama o gülümsemenin altında neşeden eser yoktu. Bu bir durumu yumuşatma çabasıydı belki ama yanlış yerden, yanlış zamanda. Gülünecek hiçbir şey yoktu. Ne burada, ne bu ilişkide, ne de bu anın içinde.
"Nasıl gözüktüğümüz umurumda bile değil" dedim sertçe. Bu sertlik Pars'a değildi. Dünyaydı muhatabım. İnsanların bakışları, fısıltıları, yargıları. Kimin ne gördüğü, ne anladığı, neye inandığı umurumda değildi. Benim için önemli olan tek şey, kendime ihanet edip etmediğimdi. Ve o an, her şeye rağmen, kendimin yanındaydım. Bu da bana yetiyordu.
"Yine de dikkat etseniz iyi olur" dedi Pars. Sesi yumuşaktı, uyarır gibiydi ama taraf tutmuyordu. Bunu hissedebiliyordum. Bana kırılmıyordu, söylediğim hiçbir sözün ona yönelik olmadığını biliyordu. Pars her zaman böyleydi. Ortada kalmayı becerebilen nadir insanlardandı. Ne tamamen karşıma geçerdi ne de beni korumak adına gözünü kör ederdi. Sadece dengeyi tutmaya çalışırdı. Ama bazı anlar vardı ki denge diye bir şey kalmazdı. İnsan ya susardı ya da konuşurdu. Ben konuşmayı seçmiştim.
"Biz dikkat etmeden önce onların ne konuşacağını bilmeleri daha iyi olur" dedim. Sesim dümdüzdü ama içimdeki öfke saklanacak gibi değildi. Az önce babamın arkasından konuşan o ağızlar, o fısıltılar, o küçümseyen bakışlar hâlâ kulaklarımdaydı. Onu sevmiyor olmam, ondan nefret etmem, bana yaşattıkları gerçeğini değiştirmiyordu. Babam benim canımı yakmıştı, evet. Eğer bedel ödenecekse bunu en iyi ben ödetirdim. Ama bir başkası bunu yapamazdı. Bir başkasının onu aşağılamasına izin veremezdim. Bu, sevgiyle ilgili değildi. Bu, ait olmakla, bağla, kanla ilgiliydi. İnsan en çok nefret ettiği kişiyi bile başkalarına karşı savunabilirdi. Çünkü bazı yaralar dışarıya açılmazdı.
"O herifi mi savunuyorsun" dedi Pamir. Sesi sertti. Siniri açıktaydı. Belli ki bu cümleyi duymak istemiyordu. Onu korumam hoşuna gitmemişti. Babamın adının benim ağzımdan bu şekilde çıkması, üstelik savunma anlamında, Pamir'in bütün sinir uçlarını harekete geçirmişti. Çünkü onun gözünde babam sadece bir düşmandı. Bir isim, bir hedef, bir hesap. Ama benim için öyle değildi. O adam benim geçmişimdi. En karanlık yerim, en kırık tarafımdı.
"Babamı savunuyorum" dedim. Gözlerimi onunkilerden kaçırmadım. Bilerek baktım. Kaçmadan, saklanmadan. Bir çocuğun babasını koruması dünyanın en doğal şeyiydi. Sevmese bile. Affetmese bile. İnsan bazı bağları koparamazdı. Ne kadar istese de. Ne kadar canı yansa da.
Pamir güldü. Ama bu bir kahkaha değildi. Sinirle çıkan, içinde küçümseme barındıran bir gülüştü. Sanki söylediğim şey ona komik gelmişti. Ben de gülümsedim. Ama benim gülümsemem onunki gibi değildi. Benimkinde meydan okuma vardı. Geri adım atmayacağımı anlatan sessiz bir mesajdı bu.
"Sana zar—" demişti ki lafını kestim. Sesimi yükseltmedim ama kelimelerim keskinleşti. "Devamını getirirsen senin için iyi olmaz" dedim. Bu bir tehdit değildi. Uyarıydı. Net, açık ve geri dönüşü olmayan bir uyarı. Çünkü o cümlenin devamını duymak istemiyordum. Babamın bana yaşattıklarını, canımı nasıl yaktığını, hangi yaraları bıraktığını kimsenin ağzından duymak istemiyordum. Bu kimseyi ilgilendirmezdi. Ne Pamir'i, ne Pars'ı, ne de bu karanlık dünyanın içindeki başka birini.
Babam bana zarar vermişti. Evet. Ama bu, başkalarının bunu dile getirme hakkı olduğu anlamına gelmiyordu. Benim acım benimdi. Benim suskunluğum, benim öfkem, benim hesabımdı. Kimse bunu kendi silahı gibi kullanamazdı. Buna izin vermezdim. Çünkü bazı yaralar savunulmazdı ama teşhir de edilmezdi. Ve ben o çizgiyi çok iyi biliyordum.
Pamir sinirli bir şekilde etrafına bakmaya başlamıştı. Çenesi kilitlenmişti, omuzları gerilmişti. Tek bir kelime dahi etmiyordu artık. Sessizliği konuşmasından daha ağırdı. O sessizlikte pişmanlık var mıydı bilmiyordum ama içimde bir yer, onun şu an benim gibi bir kadınla evlendiği için pişman olduğunu fısıldıyordu. Belki de haklıydım. Kim zaten benim gibi biriyle kendi isteğiyle evlenirdi ki? Üzerinde bu kadar yük, bu kadar kırık, bu kadar geçmiş varken... Ben bile kendimle yaşamayı zor buluyorken, bir başkasının benimle aynı hayatı paylaşmasını nasıl bekleyebilirdim? İnsan bazen kendini başkasının gözünden görürdü ve o an kendime baktığım yer hiç aydınlık değildi.
O düşünceler zihnimi kemirirken devasa kapılar yeniden açıldı. Kalbim istemsizce hızlandı. Saçma bir umutla gözlerim kapıya kilitlendi. Bir anlığına babamın geri döneceğini düşündüm. Belki de bu mekândan çıkıp gidememiştir, belki gururu yenik düşmüştür, belki arkasında bıraktığı şeyleri görmezden gelememiştir diye geçirdim içimden. Ne kadar istemesem de, ne kadar kızsam da insanın içinde böyle anlamsız beklentiler yeşeriyordu işte. Ama gelen babam değildi.
İçeri giren kadın uzun siyah saçlara sahipti. Saçları omuzlarından aşağı ağır ağır dökülüyordu. Kahverengi gözleri vardı, derin ve sakin bakıyordu etrafa. Yüz hatları yumuşaktı ama zayıf değildi. Güzel kelimesi yetersiz kalıyordu onun için. Fazlasıyla güzel bir kadındı. Kendinden emin adımlarla ilerledi, bakışları mekânı hızlıca taradı ve sonra... bize baktı. Doğrudan. Gözlerini kaçırmadan. Sanki kimi aradığını biliyormuş gibi. Bu bakış içimde tuhaf bir rahatsızlık yarattı. İnsan bazen bir yabancının bakışında bile bir şeyler sezerdi. O bakışta tanıdıklık vardı. Ya da geçmiş.
Kadın bakışlarını üzerimizden çekmeden kendi masasına geçti. Otururken bile zarifti. Sanki bu karanlık mekâna ait değilmiş gibi duruyordu ama aynı zamanda buranın kurallarını da çok iyi biliyor gibiydi. Neden bize bakıyordu? Neden özellikle Pamir'in olduğu yeri süzmüştü? Kalbimde belirsiz bir huzursuzluk yayıldı. Sebebini bilmediğim bir sıkışma çöktü göğsüme.
Gözlerim istemsizce Pamir'e döndü. Onu izliyordu gözlerim. Ve o an gördüğüm şey canımı yaktı. Pamir de ona bakıyordu. Ama bu sıradan bir bakış değildi. Ne tehditkâr ne mesafeli ne de umursamazdı. O bakış... tanıdıktı. İnsanın sevdiği bir şeye baktığında yüzüne yerleşen o istemsiz yumuşaklıktı. Sanki kalbi o yöne doğru eğilmişti. Sanki mekândaki herkes silinmiş, sadece o kadın kalmıştı.
Boğazım düğümlendi. Nefesim fark edilmeden kısaldı. İçimde bir şey sessizce kırıldı ama sesini çıkaramadı. Kıskançlık mıydı bu? Hayır, buna isim koymak istemiyordum. Belki de sadece fark edilişin verdiği bir acıydı. Ben onun yanındaydım ama bakışı başkasındaydı. İnsan bazen yan yana dururken bile ne kadar yalnız olabileceğini böyle anlarda anlardı. Kalbinin olduğu yerle bedeninin olduğu yer aynı değildi çünkü. O an anladım ki bazı bakışlar bağırırdı. Ve Pamir'in bakışı, hiç konuşmadan çok şey söylüyordu.
Lütfen... o kadına daha fazla öyle bakmasın. İçimden geçen bu cümle dudaklarımdan dökülmedi ama kalbimde yankılandı. Sanki her bakışı göğsüme saplanan ince ama keskin bir bıçak gibiydi. Canım yanıyordu. Sessizce, kimse fark etmeden ama derinden. İnsan acısının görünmemesi için bu kadar çaba harcayabilir miydi? Harcıyormuş demek ki. Çünkü yüzümde ne bir sitem vardı ne de bir kırgınlık. Sadece içimde büyüyen, boğazıma kadar tırmanan o değersizlik hissi vardı.
Kendimi fazlasıyla küçük hissettim. Sanki bulunduğum yerde olmamam gerekiyormuş gibi. Sanki bu dünyanın parçası değilmişim, sanki yanlışlıkla buraya düşmüşüm gibi. Pamir'in bakışları o kadına kaydıkça ben biraz daha siliniyordum. Yanındaydım ama yoktum. Vardım ama görünmüyordum. İnsan sevdiği adamın gözlerinde kendini bulamazsa ne hissederdi? Ben cevabını yaşıyordum. Eksik. Yetersiz. Fazlalık gibi.
Etrafımdaki insanların gözleri üzerimdeymiş gibi hissediyordum. Gerçekten bakıyorlar mıydı bilmiyorum ama ben öyle hissediyordum. Sanki herkes benim yerime utanıyordu. Sanki herkes ne kadar kolay harcanabileceğimi görüyordu. O an içimdeki bütün savunmalar çöktü. Güçlü duruşum, dik omuzlarım, suskun gururum... hepsi bir anda anlamını yitirdi. Çünkü insan en çok sevdiğinin yanında kendini değersiz hissettiğinde kırılırdı. Başkalarının bakışı değil, onun bakışı yakardı canını.
Kalbim düzensiz atıyordu. Nefesim sıklaşıyordu ama belli etmemeye çalışıyordum. Gözlerimi yere indirdim. Onun bakışlarını görmek istemiyordum artık. Bir daha o kadına bakarken yakalamak istemiyordum kendimi. Çünkü her seferinde içimde bir şey daha ölüyordu. Sessizce. Kimsenin duymadığı bir çığlıkla.
Ben güçlüydüm evet. Ama güçlü olmak her şeye dayanabilmek demek değildi. Bazı anlar vardı ki insan sadece görülmek isterdi. Sadece seçilmek. Sadece bakışların adresi olmak. O an ben seçilmemiştim. Ve bunun acısı, geçmişte yediğim bütün darbelerden daha ağır gelmişti. Çünkü bu darbe, kalbimin tam ortasındandı.
Gözlerim dolmuştu. Bunu hissediyordum ama ağlamayacaktım. Ağlamak, bu kalabalığın ortasında, bu kirli bakışların arasında kendimi tamamen savunmasız bırakmak demekti. Buna izin veremezdim. Ama canım yanıyordu. Hem de öyle böyle değil. Kalbim sanki gürültülü bir acıdan sonra aniden sessizliğe gömülmüştü. O sessizlik daha korkunçtu. İnsan acı çekerken bağırmak isterdi ama benim kalbim bağırmıyordu, susuyordu. Ve susan bir kalbin ne istediğini bilirdim. Durmak istiyordu.
Nasıl mutlu olabilirdim ki. Nefes alıyordum ama yaşadığımı hissetmiyordum. Gözlerimin önünde insanlar vardı, müzik vardı, kahkahalar vardı ama ben hepsinden kopmuştum. Keşke burada olmasaydım. Keşke bu mekana hiç adım atmasaydım. Keşke o gece kaderimle yüz yüze gelmeseydim. Keşke onunla evlenmeseydim. Bu kelime zihnimde yankılandı. Evlenmeseydim. Çünkü bu evlilik bana ait olmayan bir kalbin içinde yaşamaya çalışmaktı. Her gün biraz daha eksilmekti.
Keşke kalbim böyle delicesine onun için atmasaydı. Keşke onu gördüğümde içimdeki her şey ayağa kalkmasaydı. Keşke sesi beni bu kadar etkileyemeseydi. Keşke bakışı beni bu kadar savunmasız bırakmasaydı. İnsan sevdiğini seçemiyordu. Ama keşke seçebilseydim. Keşke kalbime söz geçirebilseydim. O zaman bu kadar acımazdı içim.
Gerçek apaçık ortadaydı. Ben ona aşıktım. Bunu inkâr edemezdim. Kendime bile yalan söyleyemeyecek kadar yorgundum artık. Ama o... o başkasına bakıyordu öyle bir bakışla ki insan ancak sevdiğine bakardı. O bakışta alışkanlık yoktu, mecburiyet yoktu, soğukluk hiç yoktu. O bakışta geçmiş vardı, belki özlem vardı, belki yarım kalmış bir hikâye. Ama kesin olan bir şey vardı. O bakış bana ait değildi.
İçimde bir şey çöktü. Sessizce. Kimse fark etmedi. Omuzlarım titremedi, yüzüm düşmedi, sesim çıkmadı. Ama içimdeki kadın o an dizlerinin üzerine çökmüştü. İnsan bazen en çok sevdiği adamın gözlerinde kendine yer bulamadığında yıkılırdı. Ben o an yıkıldım. Ve bunu sadece ben biliyordum.
"Gidelim" dedi Pamir. Sesini duydum ama yüzüne bakmadım. Bakarsam çökecektim. Bakarsam gözlerimde birikenleri tutamayacaktım. Bu yüzden sadece kafamı usulca salladım. Ne itiraz ettim ne de soru sordum. Zaten soracak bir şey kalmamıştı. Her cevap çoktan gözlerimin önünde verilmişti.
Yavaşça elimi tuttu ve adım atmaya başladık. Ama o an fark ettim. Elim ona ait değildi. Hiçbir zaman olmamıştı. Ben ona ait olmayan bir kadındım. Yanında duruyordum belki, soyadını taşıyordum belki ama kalbinin durduğu yerde benim izim yoktu. Elim onun elindeyken kalbim eskisi gibi deli gibi atmıyordu artık. Az önce o kadına bakarken çarpan kalp, şimdi utançtan büzülmüştü. Kendinden iğreniyordu. Çünkü başka bir kadının baktığı ele sığınmaya çalışmıştı. Çünkü başka bir kadının yeri olan bir kalpte kendine yer aramıştı.
Bu farkındalık içimi daha çok yaktı. İnsan en çok kendine kızardı. Onu sevmeye devam ettiğim için değil, bu sevgiyi hak etmeyen bir yerde taşımaya çalıştığım için. Kalbim, ait olmadığı bir bedene sığınmak istemişti. Ve şimdi bunun bedelini sessizce ödüyordu. Nefesim ağırlaştı ama belli etmedim. Adımlarım sağlamdı. Omuzlarım dikti. Çünkü bazen insanın içi yıkılırken dışı ayakta kalmak zorundaydı.
Etrafımızdaki sesler, bakışlar, fısıltılar silikleşti. Mekândan çıkarken kapının ağırlığını değil, içimde kapanan bir şeyin sesini hissettim. O kapı kapanırken bir hayal de kapanıyordu. Benim için kurduğum, belki hiç var olmamış bir hayal. Onunla ilgili sandığım ama aslında sadece benim kalbimde yaşayan bir yanılgı.
Elimi çekmek istedim. Ama çekmedim. Çünkü artık kavga edecek hâlim yoktu. Ne kendimle ne onunla. Sadece yürüdüm. Yan yana ama ayrı ayrı. Aynı yolda ama farklı yönlere bakan iki insan gibi. Ve o an anladım. İnsan birine ait olmadığını hissettiği an, sevgi yerini yavaş yavaş utanca bırakıyordu. Ve bu, acının en sessiz ama en ağır hâliydi.
Arabaya bindiğimizde motorun sesiyle birlikte üzerime çöken o ağır sessizlik başladı. Camdan dışarı baktım ama hiçbir şey görmüyordum aslında. Işıklar akıp gidiyordu, sokaklar birbirine karışıyordu ama zihnim tek bir noktada takılı kalmıştı. İçimdeki karmaşa o kadar büyüktü ki dışarıdaki dünya silikleşmişti. Yanımda oturan adamın nefes alışını duyuyordum, direksiyonu kavrayışındaki sertliği hissedebiliyordum ama yine de aramızda aşılması zor bir mesafe vardı. Aynı arabada, aynı koltukta ama bambaşka yerlerdeydik.
Sessizliği bozan Pamir'in sesi oldu. "Neden konuşmuyorsun?" dedi. Düşünceliydi ama o düşüncenin içinde beni anlamaya dair bir çaba var mıydı bilmiyordum. İçimden binlerce kelime geçti o an. Söylesem boğazında düğümlenecek cümleler, yüzüne çarpacak gerçekler, kalbimi paramparça eden hisler... Hepsi bir anda zihnime doldu. Ama hiçbiri dışarı çıkmadı. Çünkü bazı kelimeler söylendiğinde iyileştirmezdi, daha çok yakardı. Ve ben artık yakmak istemiyordum. Ne kendimi ne de onu.
"Konuşmak istemiyorum" dedim. Sesim tekdüzeydi. Ne sitem vardı ne de öfke. Sadece yorgunluk. Konuşmak istemiyordum çünkü konuşursam ağlayabilirdim. Konuşursam kırıldığımı itiraf ederdim. Konuşursam hâlâ önemsediğimi belli ederdim. Ve ben şu an en çok bunu kendimden saklamak istiyordum. Onunla konuşmak istemiyordum. Hatta onu bir daha görmek bile istemiyordum. Çünkü her bakışında biraz daha eksiliyordum. Her sessizliğinde kendimden bir parça daha kaybediyordum.
Arabanın içi daraldı sanki. Hava ağırlaştı. Camı açmak istedim ama yapmadım. Nefes almak istemiyordum, hissetmek istemiyordum. Sadece bu yolculuğun bitmesini istiyordum. Eve varmayı değil, bu duygunun bitmesini. Ama bazı duygular yol bitince bitmezdi. İnsan yanında taşıdığı acıyla nereye giderse gitsin, o acı da onunla gelirdi.
"Neden?" dedi yumuşak bir ses tonuyla. Bu kez sesi ne sertti ne buyurgan. Yorgunluğun içine saklanmış bir merak vardı kelimelerinde. Gerçekten bilmek istiyordu. Camdan dışarı bakıyordum, gece şehrin ışıklarını önüme sererken içimdeki karanlık daha da belirginleşiyordu. Konuşursam dağılacağımı hissettiğim için dudaklarımı araladım ama gözlerimi ondan ayırmadım. Az önce bana kurduğu o cümle, zihnimde dönüp duruyordu. Sessizce ona geri verdim.
"Her şeyin yoktur bir sebebi." Sesim sakindi ama sakinlik cesaretten değil, yorgunluktandı. O an kendimi savunmak istemiyordum, açıklamak da. Sadece susmak istiyordum. Pamir kısa bir an sustu. Sonra direksiyondaki elini gevşetip bana doğru döndü. Dudaklarında beliren o hafif gülümseme içimi daha çok acıttı.
"Her şeyin vardır bir sebebi," dedi. Kendi cümlemi bana karşı kullanmıştı. O an yüzümde istemsiz bir gülümseme belirdi. Neşeden değil, ironiden. Hayatın beni sürekli aynı yerden vurmasına duyduğum alışkanlıktandı bu. Yavaşça ona baktım. Gülümsüyor gibiydim ama gözlerimdeki ağırlığı saklayamıyordum. Kalbim sessizleşmişti. Atıyordu ama yaşadığını hissettirmiyordu.
"O bakışlar ne öyle?" dedi dikkatle. Sesinde artık meraktan çok endişe vardı. Sanki gözlerimde görmek istemediği bir şeyle karşılaşmıştı. "Ne varmış bakışımda?" dedim. Sesim incelmişti, farkındaydım. Güçlü durmaya çalışmıyordum artık.
"Dokunsam ağlayacak gibisin," dedi. O cümleyi kurarken yüzündeki ifade değişti. Gülümsemesi silindi, yerine ciddiyet ve pişmanlık karışımı bir bakış geldi. Bunu söylemek istememişti belli ki. Ama söz bir kez çıkmıştı ağzından. İçimde tuttuğum her şey o cümleyle biraz daha yüzeye çıktı. Boğazım düğümlendi.
"Ağlarım," dedim. Sesim titredi ama geri adım atmadım. İlk defa bunu saklamaya çalışmadım. Çünkü bazen insan güçlü görünmekten vazgeçmek isterdi. Bazen kırıldığını kabul etmek isterdi. Ben o an tam olarak bunu yapıyordum. Ağlamak zayıflık değildi. Anlaşılmamış olmanın doğal sonucuydu. Ve ben uzun zamandır, belki de hayatımda ilk defa, gerçekten anlaşılmaya ihtiyaç duyuyordum.
"Ağlama" dedi, sesi yumuşaktı, neredeyse benimle birlikte çocuklaşmıştı. O an dudaklarımda beliren gülümseme bir savunmaydı, küçük bir çocuğun acısını saklamak için yüzüne taktığı maske gibiydi. Gülümsedim ama canım geçmedi, içimdeki sızı bir an olsun hafiflemedi. Çünkü bazı acılar tebessümle dağılmazdı, aksine insan gülümsedikçe daha derine çökerdi. Ben ikinci kadın olmak istemiyordum.
Hayatım boyunca kimsenin gölgesi olmayı kabullenmemiştim, şimdi de kabullenemezdim. Birinin kalbinde yarım bir yer, geçici bir durak, unutulana kadar oyalanan bir his olmak... İşte beni en çok yaralayan buydu. Canımı acıtan, gururumu inciten, içimdeki kadını susturan şey tam olarak buydu. Bu yüzden bitmeliydik. Daha başlamadan bitmesi gereken şeyler vardı hayatta. Doğrusu biz diye bir şey hiç olmamıştı.
Ben bunu kalbimde büyütmüştüm, oysa ortada büyüyecek bir tohum bile yoktu. Gözlerimi ondan ayırdım. Daha fazla bakarsam kırılacaktım, bunu hissediyordum. Başımı cama yasladım, soğuk cam tenime değdiğinde içimdeki yangına küçük bir serinlik verdi. Dışarıyı izledim. Gece akıp gidiyordu, ışıklar birbiri ardına kayboluyor, sokaklar ardımızda bırakılıyordu. Her geçen metreyle sanki bu hayattan biraz daha uzaklaşıyordum ama içimdeki ağırlık benimle geliyordu. Tek istediğim bu karanlık dünyayı terk etmekti.
İnsan bazen kaçmak istemezdi aslında, sadece nefes almak isterdi. Ben de öyleydim. Bu karanlıkta savaşacak gücüm vardı, bunu biliyordum. Acıyla büyümüştüm, kayıpla güçlenmiştim, susarak ayakta kalmayı öğrenmiştim. Ama tek başıma savaşmalıydım. Kalbim kimse için atmadan, kimseye umut bağlamadan, kimsenin bakışlarında kendimi aramadan. Çünkü kalp atarken savaşmak zordu.
İnsan sevdiğinde zayıflıyordu. Sevdikçe açık veriyordu, sevdikçe yara alıyordu. Benim artık yara almaya tahammülüm yoktu. Kalbim bu yüzden susmalıydı. Sessiz kalmalıydı. Kimseye ait olmadan, kimseye tutunmadan atmalıydı ya da hiç atmamalıydı. Çünkü ben bir daha ikinci olmayı kaldıramazdım. Bir daha yarım kalmayı, bir daha yetememeyi, bir daha seçilmeyen olmayı... Bu karanlıktan çıkacaksam, bunu yalnız yapmalıydım.
Araba ışıklarla dolu yolu geride bırakıp ağır ağır bahçeye girdiğinde içimdeki fırtına tek bir saniye bile dinmemişti. Eve varmıştık ama ben kendimi hiçbir yere ait hissetmiyordum. Tekerleklerin durduğunu hissettiğim an Pamir'i beklemeden kapıyı açtım ve neredeyse koşar adımlarla arabadan indim.
İçimde biriken her şey beni ileri itiyordu sanki. Nefesim düzensizdi, kalbim göğsüme sığmıyor gibiydi. Evin kapısına doğru yürürken ayaklarım yere basmıyormuş hissi vardı, sadece kaçıyordum. Düşünmek istemediğim her şey arkamdan geliyordu ama ben onlardan hızlı olmaya çalışıyordum. Kapıyı sert bir hareketle açıp içeri girdim. Evin sessizliği üzerime çöktü. Pars henüz gelmemişti, bu yalnızlık daha da ağırlaştırdı içimi. Ayakkabılarımı bile doğru düzgün çıkarmadan içeri ilerledim. Arkamdan Pamir'in adımlarını duydum, hızlı ve kararlıydı. Kaçamayacağımı biliyordum ama yine de durmak istemedim.
"Mavi" dedi sert bir sesle. Sesimdeki titremeyi bastırmak ister gibi adımlarımı daha da hızlandırdım. Arkama dönmedim. Dönseydim gözlerimdeki kırıklığı, içimdeki hayal kırıklığını görecekti. Buna izin veremezdim. Odanın kapısını hızla açtım ve içeri girdim. Kapıyı kapatmaya fırsat bulamadan Pamir de ardımdan girmişti. Odanın içindeki hava bir anda ağırlaştı. Sessizlik çarpıcıydı, ikimizin arasında görünmeyen ama hissedilen bir duvar vardı. Ben pencereye doğru birkaç adım attım, sırtımı ona döndüm. Kalbim hâlâ deli gibi atıyordu ama yüzümde taş gibi bir ifade vardı. Ağlamak istemiyordum, zayıf görünmek istemiyordum.
"Ne oluyor kızım?!" dedi sinirle. Sesi odanın içinde yankılandı, duvarlara çarpıp geri döndü sanki. Bu tavırlarımı sevmediği her halinden belliydi ama ben bunu onun hoşuna gitsin diye yapmıyordum. Kimsenin beğenisine göre şekil alan, birinin sinirine göre susan bir kadın değildim. Kendimi ona sevdirmeye çalışan biri de hiç olmamıştım. Sevilmek için kırılıp dökülmek, anlaşılmak için küçülmek zorunda değildim.
"Ne olması gerekiyor?" dedim aynı sertlikle. Sesim düşündüğümden daha yüksek çıkmıştı ama geri adım atmadım. Sinirlenebiliyordum ben de. Sadece susmayı tercih ettiğim zamanlar olmuştu, o kadar. Bu suskunluğum güçsüzlükten değil, sabrımdandı. Ama sabrın da bir sınırı vardı. Ben de insandım. Üzerime bu kadar gelinmesine, duygularımın yok sayılmasına, sanki hissetmiyormuşum gibi davranılmasına daha fazla dayanmak zorunda değildim.
Kalbim hâlâ acıyordu ama bu acı beni susturacak kadar güçlü değildi artık. İçimde biriken her şey yavaş yavaş dile gelmek için yol arıyordu. Gözlerimle ona baktım, bu defa kaçmadım. Bakışlarımda ne yalvarma vardı ne de pişmanlık. Sadece yorgunluk ve kırılmışlık vardı. İnsan en çok da kendini anlatmak zorunda kaldığında yorulurdu. Ve ben yorulmuştum. Çok yorulmuştum.
"Bu tavırlar ne?" dedi sert bir sesle. Elini yumruk yapmış, bedeninin iki yanında tutuyordu. Parmaklarının beyazladığını görebiliyordum; sinirini bastırmaya çalışıyor ama başaramıyordu. Nefesi düzensizdi, göğsü hızlı hızlı inip kalkıyordu. Kontrol etmeye alışkın olduğu her şey gibi bu anı da kontrol altına almak istiyordu ama ben o an onun kontrol edebileceği hiçbir şey değildim.
"Beğendiremedik galiba!" dedim. Sesim düşündüğümden daha keskin çıktı. İçimde biriken her şey, o mekânda gördüğüm bakışlar, sustuğum anlar, yutkunduğum kelimeler tek bir cümlede dışarı dökülmüştü. Çok sinirliydim. Ama bu sinir sadece ona değildi, kendimeydi de. Bir insanın sevgisini kazanmak için neden bu kadar çabaladığımı sorguluyordum. Beni bu halimle beğenmiyorsa, bu duygularımla, bu kırgınlığımla istemiyorsa gitsin sevdiği kadının yanına. Ben kimsenin yarım kalmış hislerinin, bastırılmış duygularının sığınağı olmak zorunda değildim.
"Beğenmedim!" dedi bu defa. Artık kendini sakinleştirmeye çalışmıyordu. Kelime odanın ortasına sertçe düştü. Ne bir açıklama vardı içinde ne de yumuşatma. Sadece çıplak bir reddediş. O an sanki içimde bir şey koptu ama canım acımadı. Garipti. İnsan bazen o kadar çok acı çekerdi ki en sert darbede bile hissizleşirdi. Ben de öyleydim.
"Git o zaman o kadının yanına" dedim sert bir sesle. Kelimeler ağzımdan çıktığı anda pişmanlığın tadı dilimin ucuna yerleşti. Söylememeliydim. Bu cümle, içimdeki kırgınlığı anlatmıyordu; aksine beni zayıf, kıskanç, tutarsız gösterecek bir cümleydi. Oysa hissettiğim şey kıskançlık değildi. Ben kimsenin yerine göz dikmemiştim, kimseyle yarışmak istememiştim. Orada hissettiğim şey eksiklikti. Görmezden gelinen, fark edilmeyen, bir bakışta bile ikinci plana itilen bir kadının sessiz kırılmasıydı. Ve bunun sebebi o kadına baktığı anlarda yüzüne yerleşen o ifadeydi. İçimde bir yere dokunmuş, beni olduğum yerden aşağıya çekmişti.
Pamir'in yüzündeki sertlik yavaş yavaş çözülmeye başladı. Kaşları gevşedi, çenesindeki gerginlik kayboldu. Yerine garip bir ifade geldi. Mutlu da değildi tam olarak, ama rahatlamış gibiydi. Sanki söylediğim cümle onun beklediği, hatta duymaktan memnun olduğu bir şeydi. "Ne?" dedi. Tek kelimeydi ama içinde şaşkınlıktan çok eğlence vardı. Bu, canımı daha çok yakan şey oldu.
Bakışları üzerimde gezinirken kendimi savunma ihtiyacı hissettim ama sustum. Çünkü açıklamak istemiyordum. Bir duyguyu savunmak, o duygunun arkasında duramamak gibiydi bana göre. Eğer bir şey söylüyorsam, orada durmalıydım. Ama içimdeki ses susmam gerektiğini fısıldıyordu. Çünkü ne söylersem söyleyeyim, yanlış anlaşılacaktı. Ya fazla hassas bulunacaktım ya da yersiz bir kıskançlıkla suçlanacaktım. Oysa ben sadece incinmiştim.
"Boşanalım" dedim tekdüze bir sesle. Sesim ne titredi ne yükseldi, içinde öfke de yoktu. Sanki bu cümleyi ilk defa kurmuyormuşum gibi sakindi, sanki içimde defalarca söylemiş, artık sadece dışarı çıkmasına izin vermişim gibiydi. İkinci defa kendi cümlemle kendimi aşağılayacak değildim. Az önce söylediğim sözlerin bende bıraktığı o buruk tadı yeniden hissetmek istemiyordum. Bir kadının kendini açıklamak zorunda kaldığı her an, biraz daha eksildiğini biliyordum. Ve ben daha fazla eksilmek istemiyordum.
Bizden olmazdı. Bu, anlık bir sinirin, geçici bir kırgınlığın sonucu değildi. Uzun zamandır içimde sessizce büyüyen bir kabullenişti. Biz diye bir şey hiçbir zaman var olmayacak bir hayaldi. Başından beri öyleydi. Yan yana durmamız, aynı evde yaşamamız, aynı masaya oturmamız bizi bir yapmamıştı. Biz sadece aynı kaderin içine itilmiş iki ayrı yalnızlıktık. Birbirimize tutunmuyor, birbirimizi iyileştirmiyor, aksine her gün biraz daha yaralıyorduk.
Bu yüzden bitmeliydi. Bazı şeyler ne kadar zor olursa olsun devam ettirildiğinde daha büyük bir yıkıma dönüşürdü. Ben bu yıkımın içinde kaybolmak istemiyordum. Güçlü olmak demek her şeye katlanmak değildi. Bazen güçlü olmak, vazgeçebilmeyi bilmektir. Ben vazgeçiyordum. Ondan değil sadece, bu evlilikten, bu düzenden, bu yarım kalmışlıktan vazgeçiyordum.
Biz intikam için evlenen lakin birbirini yok eden iki insandık. Başlangıcımızda sevgi yoktu, umut yoktu. Hesaplar vardı, öfke vardı, geçmişten kalan kanayan yaralar vardı. Birlikte iyileşeceğimizi sanmıştık belki ama gerçekte birbirimizin yarasına tuz basmıştık. Her bakış, her suskunluk, her yanlış anlaşılma bizi biraz daha tüketmişti. Yan yana durdukça kendimizden uzaklaşmıştık.
Herkes kendi intikamını kendisi alsın. Bu, bencillik değildi; adaletti. Ben onun yükünü taşımak zorunda değildim, o da benimkini. Birlikte hareket etmek zorunda değildik. Zorunda olmak, zaten en baştan kaybetmekti. Zorla kurulan hiçbir bağ insanı mutlu etmezdi.
Bu evlilikte kazanan yoktu. Sadece yorgunluk vardı, kırgınlık vardı, söylenememiş cümleler vardı. Ve ben artık o cümleleri içimde taşımak istemiyordum. Kalbim daha fazla bu ağırlığı kaldıramazdı. Bitirmek, kaçmak değildi. Bitirmek, kendimi kurtarmaktı.
"Bu kadar kolay mı vazgeçtin?" dedi. Sesi ne yükseldi ne de sertti. Tam aksine fazlasıyla durgundu; sanki içinden geçip gelen bütün duygular yolda yorulmuş, kelimelere dökülürken tükenmişti. Yorgun bir adamın sesi vardı karşımda, kırgınlığını bağırarak değil susarak taşıyan bir adamın. O an kalbim istemsizce sıkıştı. Gözlerim doldu, fark etmemek için başımı hafifçe başka yöne çevirdim ama nafileydi. Canını yakmıştım. Bunu hissediyordum. Ama anlam veremiyordum.
Neden yanıyordu canı? Sevdiği varken, sevmediği bir kadından ayrılacak olmanın nesi bu kadar ağır gelirdi? Bu soru beynimin içinde defalarca yankılandı. Eğer kalbi başkasına aitse, bu evlilik onun için bir yükten başka ne olabilirdi ki? O zaman neden sesi böyleydi? Neden bu kadar kırık, neden bu kadar eksik çıkmıştı kelimeler ağzından?
İçimde bir yer, çok küçük bir yer, onu anladığını sanmak istedi. Ama hemen ardından başka bir yer ayağa kalktı, daha sertti, daha gerçekti. Bana hatırlattı. O bakışları hatırlattı. O kadına yönelmiş, içimdeki tüm ışıkları söndüren o bakışları. Bir insan sevmediği bir kadına öyle bakmazdı. Bir insan sevdiği birinin yanındayken başkasına öyle bakmazdı. Benim canımı asıl yakan buydu.
Kolay mıydı vazgeçmek? Hayır. Ama kalmak daha mı kolaydı sanki? Kendini her gün biraz daha eksik hissederek yaşamak mıydı kolay olan? Aynı evin içinde yabancı olmak, aynı yatağın kenarında yalnız uyanmak, bir adamın gözlerinde hep ikinci sırada durmak mıydı vazgeçmemek?
Ben vazgeçmemiştim aslında. Ben kendimi seçmiştim. Ve insan kendini seçtiğinde, karşısındaki için bu her zaman vazgeçmek gibi görünürdü.
Gözlerimin dolmasını engelleyemedim. Ama ağlamadım. Ona bu gücü vermek istemedim. Benim gözyaşlarım kimsenin vicdanını rahatlatmak için akmayacaktı. Dudaklarımı birbirine bastırdım, nefesimi düzenlemeye çalıştım. Kalbim hızlı atıyordu ama sesim sakin olmalıydı. Güçlü görünmek için değil, kendimi korumak için.
"Neden vazgeçmişim?" dedim. Yüzümde acı dolu bir gülümseme vardı; insanın canı yanarken dudaklarının yukarı kıvrılması gibi, tamamen savunma mekanizmasıydı bu. Sanki gülümsersem daha az acırdı, sanki acımı saklayabilirsem daha güçlü görünürdüm. Oysa içimde bir şeyler çoktan parçalanmıştı. Kimden bu kadar kolay vazgeçmiştim? Aslında vazgeçtiğim biri yoktu. Vazgeçtiğim, her gün biraz daha eksilen bendim.
"Bizden," dedi tekdüze bir sesle. Ne bağırıyordu ne de kendini savunuyordu. Ama sesi... sesi acıyordu. Kelimeler ağzından çıkarken sanki içinden bir şey kopuyordu. Onu ilk defa bu kadar savunmasız görüyordum.
"Biz diye bir şey yok," dedim kırgın bir şekilde. Bu cümle dudaklarımdan dökülürken içimde bir yer daha çöktü. Çünkü insan olmayan bir şeyin yokluğuna üzülmezdi. Ama ben üzülüyordum. Demek ki bir yerde, bir zamanlar, sessizce oluşmuş bir "biz" vardı.
"Biz diye bir şey var!" dedi sert bir sesle. Bu defa sesi yükselmişti, kelimeleri keskinleşmişti. Boşanmayı düşünmediği belliydi. Benden vazgeçmeyecekti. Beni hayatından çıkarmaya niyeti yoktu. Ama tutunmak başka bir şeydi, sevilmek başka. İnsan tutulduğu yerde boğulabilirdi.
"Biz diye bir şey yok," dedim bu defa daha yavaş, daha yaralı. "O kadın ve sen diye bir şey var. Ben yokum bu hikâyede." Cümle ağzımdan çıktığı an boğazım düğümlendi. Kendimi bir hikâyenin kenarına itilmiş gibi hissediyordum. Varlığı fark edilmeyen, sadece gerektiğinde hatırlanan bir karakter gibi.
"Ben bu hikâyenin ikinci kadını olmak istemiyorum," dedim ve o an gözyaşlarımı tutamadım. Sessizce değil, içimden koparak ağladım. Çünkü bu zamana kadar çok şeye katlanmıştım. Canımı yakan bakışlara, suskunluklara, belirsizliklere. Ama bu... bu başka bir şeydi. Bir kadının gururunu yerle bir eden bir şeydi.
Yanıma yaklaştığını hissettim. Adımlarını değil, varlığını. Elinin sıcaklığı yanağımda belirdiğinde ağlamam daha da hızlandı. Gözyaşlarımı yavaşça sildi. Acele etmeden, kırar gibi değil de onarır gibi. O an kalbim çelişkilerle doldu. Bir yandan kaçmak istiyordum, bir yandan o dokunuşta kalmak.
"Ben de seni ikinci kadın yapacak adam değilim," dedi. Sesi bu defa daha alçaktı ama daha netti. Gözlerimin içine bakıyordu. Kaçamadım. Bakışlarında bir kararlılık vardı, aynı zamanda bir pişmanlık. Çenemi tutup yüzümü kendine çevirdi. O kadar yakındı ki nefesini hissedebiliyordum. Kalbim göğsümü parçalayacak gibi atıyordu.
Ve sonra dudakları dudaklarıma değdi. Zaman durdu. İlk öpücüğümdü. Ne nasıl olması gerektiğini biliyordum ne de ne hissetmem gerektiğini. Bildiğim tek şey, sevdiğim adamın dudaklarının dudaklarımdaydı. O an içimdeki bütün karmaşa, bütün acı, bütün korku tek bir noktada toplandı. Kalbim hem kırık hem umutluydu....
Bölüm etkileşimi
