23. bölüm / 28
ZULMÜN ÇİÇEĞİBOĞAZIMDAKİ HOŞÇA KAL
Bölümler 28Şu an: BOĞAZIMDAKİ HOŞÇA KAL
- 1 TANITIM130 kelime
- 2 SOLMUŞ MASAL7.477 kelime
- 3 MÜHÜR6.746 kelime
- 4 SON BEYAZIN FISILTISI12.386 kelime
- 5 KEFEN11.226 kelime
- 6 KADERİN MÜHRÜ10.494 kelime
- 7 KARANLIĞA ESİR12.112 kelime
- 8 BİR IŞIK ESKSİK9.430 kelime
- 9 YARABANDI9.192 kelime
- 10 YENİLGİ9.567 kelime
- 11 SEN ONA AŞIKSIN10.958 kelime
- 12 AĞITSIZ SON10.888 kelime
- 13 ÖLMESEN OLMAZ MI?9.631 kelime
- 14 KALBİME AÇTIĞIN MEZAR10.276 kelime
- 15 BİR ZAMANLAR SEN4.448 kelime
- 16 TUTAMADIĞIM ELLER3.488 kelime
- 17 ÖZGÜRLÜĞE VEDA2.196 kelime
- 18 KALBİMDEKİ SANRI3.205 kelime
- 19 ÇOCUKLUĞUMUN KATİLİ2.411 kelime
- 20 İÇİMDEKİ KATİL5.362 kelime
- 21 BİR GÜN DAHA KALAMAZ MISIN?5.080 kelime
- 22 İÇİMDE KALAN SEN5.791 kelime
- 23 BOĞAZIMDAKİ HOŞÇA KAL2.578 kelime · Okuduğun bölüm
- 24 ANNE2.105 kelime
- 25 MERHAMETİN BEDELİ1.212 kelime
- 26 KENDİ CELLADIM3.423 kelime
- 27 YANLIŞ NEFRET5.138 kelime
- 28 ARTIK SENİ DUYUYORUM6.140 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
"Bazen sevmek, sarılmak değil; bir daha sarılamayacağını bile bile geri çekilmektir."
AYDA & ŞANIŞER - AŞK ŞARKISI
♟️♟️♟️
Aşk, bazen bir insanın kendi elleriyle göğüs kafesini açıp, attığını bildiği o son kalbi oradan söküp alması ve ardına bile bakmadan karanlığa fırlatıp atmasıdır. Sevdiğin, her nefesinde yeniden doğduğun, yanında var olmakla bütün acıların son bulacağına inandığın o adamın kollarının arasından kendi rızanla, bile bile, canını dişine takarak çekip gitmektir. Elini uzatsan tutacaksın; başını o geniş, güven kokan omzuna koysan dünyayı kasıp kavuran o kanlı fırtınalar bir anda dinecek. Saatlerce sarılsan, nefesini onun nefesine mühürlesen sanki geçmişin bütün günahları, bütün o onarılmaz yaralar kapanacak sandığın o anlarda bile durmayı bilmektir. Ama yapamazsın. Çünkü bilirsin ki ne kadar çok istersen, ne kadar çok o cehennemin ortasında kalmaya, o ateşte yanmaya direnirsen, sadece kendini değil, en çok da o adamı kanatacak, onu içeriden dışarıya doğru çürütüp paramparça edeceksin.
Pamir'le biz, tam olarak o kurtuluşu olmayan çıkmaz sokaktık. Ben onun yanında soluk aldıkça, o adamın kızı olarak bu dünyada var olduğum her saniye, onun nefes aldığı o daracık, o hırsla örülü dünyayı bir zindana çeviriyordum. Beni her gördüğünde, zihninin o en kilitli, o en karanlık dehlizleri ardına kadar açılıyor; ailesinin o soğuk, o acımasız katlini yeniden, en taze, en kanlı haliyle yaşamaya mahkûm oluyordu.
Toprağın o ağır, insanın ciğerini yakan o kimsesiz kokusu, mezar taşlarının üzerinde silinmeye yüz tutmuş o harfler, çocukluğundan çalınan o masumiyet... Hepsi ama hepsi benim varlığımla, benim o evdeki adımlarımla yeniden canlanıyordu. Onların ölümünün sızısı, ruhunu tıpkı demirden bir mengene gibi sıkıyor, onu her gün biraz daha, günden güne ölüme yaklaştırıyordu.
Bunları yapan benim babamdı. Ben ne yapsaydım, hangi yollardan geçseydim, hangi dağları devirseydim o gerçeği bu evrenden silip atabilirdim? Değiştiremezdik. Bizden olmazdı; olamazdı. Ne kadar zorlasak, ne kadar "bir şekilde üstesinden geliriz, sevgimiz bu laneti yener" diye kendi zavallı yüreğimizi kandırsak da, bu hikayenin sonu daha ilk harfinden bellendi. Biz sadece denerdik; denedikçe daha çok yıpratır, daha çok batardık o kör kuyuya.
Hiçbir şey elde edemeden, ellerimizde sadece birbirimizin kanı, zihnimizde onarılması imkânsız çatlaklarla tükenip giderdik. Belki hiçbir zaman unutamayacaktık birbirimizi. Belki seneler sonra, mahşeri bir kalabalığın ortasında ya da yağmurlu bir sokak lambasının altında tesadüfen karşı karşıya gelecektik. Gözlerimiz gözlerimize değdiğinde o eski, kül olmuş yangın yeniden parlayacaktı; ama en azından o anlarda daha fazla can yakmayacaktım. En azından o, kendi içinde her gece yeniden ölmek, o kanlı geçmişin hayaletleriyle boğuşmak zorunda kalmayacaktı.
Benim canımın yanmasının, ruhumun kömürleşmesinin ne önemi vardı ki? Zaten onun göğsünde erirken, onunla geçirdiğim her güzel günün, aldığım her haram nefesin bedelini içimdeki o dipsiz boşlukla ödemiştim. Benim ruhum çoktan parça parça olmuştu, yok olmuştum. Ama onun yanında durdukça, onun her gün biraz daha eksildiğini, o gururlu, o dağ gibi adamın gözlerimin önünde eriyip gittiğini görmek... İşte o, bu dünyada katlanabileceğim en son azap bile olamazdı. Ben ona kıyamazdım. Gerekirse sevdamdan vazgeçerdim; o kör kuyu hissi yüreğimi oysa, nefes alamaz hâle gelsem bile bu ateşe odun atmaya devam edemezdim. Onun o yaralı kalbini daha fazla incitemezdim. Hayatın sillesini yemiş, zaten zorla, tek bir iplikle, o deli intikam hırsının ucunda ayakta durmaya çalışan bu adamı temelli yerle bir edemezdim.
Beni belki bir gün unuturdu; zaman her şeyi siler, en derin yaraları bile kapatır derler ya, belki o da bir gün yüzümü unuturdu. Ama ailesini, o kanlı geçmişi, o mezar taşı bile olmayan ailesini asla unutamazdı. İntikam uğruna çocukluğundan, gençliğinden, bütün o parlak hayallerinden vazgeçen bir adam, benim tenimin kokusuna sığınarak o gerçeğin üzerini örtemezdi. Benim yanımda durmak istiyordu, biliyordum; her şeyden, herkesten, hatta o haklı öfkesinden bile vazgeçecek kadar çok seviyordu beni.
Ama bunu yaparken içten içe paramparça olacağını, her sarılışında kendi mezarını biraz daha derin kazdığını, o gözlerdeki ışıltının nasıl söndüğünü net bir şekilde görüyordum. O, bana sarıldıkça kendi celladına sarılıyor gibiydi. Ve ben, bunu göğüsleyemezdim. Bu bencillik değildi; bu, sevdiğin adamın nefes alabilmesi için kendi ellerinle onun boğazını sıkan o elleri çözmekti. Mecburiyetti. En acımasızından, en yakıcısından bir mecburiyet.
Bu yüzden, o yükü ikimizin omuzundan söküp alacak o acımasız cesareti göstermeliydim. Gerekirse kötü ben olurdum. Sevmeyen, kalpsiz, gaddar, nankör olan ben olurdum. Herkesin parmakla gösterdiği bencil kadın rolünü büyük bir ustalıkla üstlenirdim; ama çekip gitmesini, arkama bile bakmadan o kapıyı kapatmasını çok iyi bilirdim.
Çünkü bunu bana babam çok iyi öğretmişti.
Ben babamın kızıydım. Sevginin, sadakatin değil; terk edilişin, kaçışın, arkasında yıkık dökük enkazlar bırakmanın evladıydım. Kalmamam gereken yeri bilen, o tehlikeyi sezdiği anda, zarar geleceğini anladığı o lanet saniyede ardına bile bakmadan kaçıp giden biriydim ben. Hayatım boyunca babamı yargılamış, onun o zalim ruhundan nefret etmiş, ondan intikam almak için yanıp tutuşmuştum; ama asıl acı, asıl trajik olan neydi biliyor musun? Ne kadar kaçmaya çalıştıysam, ruhumun o en derin, o saklı köşelerinde o kadar çok babama benzemiştim.
Nefes alamaz hâle geldiğim o anlarda, aynaya baktığımda gördüğüm yüzde o adamın izlerini bulmak... Nefret ettiğim o adama dönüştüğümü, en çok sevdiğim adamın kalbine o hançeri kendi ellerimle sapladığım o gün fark ettim. Ona bu acıyı yaşatmak, ondan kendi ellerimle vazgeçmek zorundaydım; ama bunu yaparken kendi ruhumu da o masanın üzerinde, o imzalı evrakın yanında bırakmıştım. En acınası durum da bu değil miydi zaten? Kendi ellerimle yarattığım bu felaketin içinde, tıpkı o lanet ettiğim babam gibi, sevdiğim adamı terk ederek kaybetmiştim.
Aradan geçen o zehir gibi uzun bir ayın ardından, nihayet o son duraktaydık; adliyenin gri, soğuk ve insanı boğan koridorlarında, hayatımızın en ağır kararının resmiyet kazandığı o keskin eşikte duruyorduk. Boşanmıştık. Bugün, her şey resmen ve geri dönüşü olmayacak şekilde bitmişti. Kâğıt üzerindeki o son imza, zaten çoktan paramparça olan hikâyemize vurulan nihai ve acımasız bir mühür gibiydi. İkimiz de o binadan dışarı adım attığımızda, üzerimdeki o görünmez yükün omuzlarımı nasıl ezdiğini, nefes almanın bile ne kadar lüks bir eyleme dönüştüğünü iliklerime kadar hissediyordum.
Adliyeden uzaklaşmak ister gibi hızlanan ama aslında ayakları yere basmayan adımlarla yürümeye çalışırken, arkamdan gelen o sert, o zihnimin en ücra köşelerine kazınmış olan o tanıdık adımların sesini duyuyordum. Pamir arkamdan geliyordu. Kalbim, göğüs kafesimi parçalayacakmış gibi vahşi, düzensiz ve can yakıcı bir hızla çarparken, sonunda geniş avluya çıktığımız o noktada dayanamayarak durdum. Olduğum yerde, rüzgârın savurduğu yapraklar gibi öylece çivilenmiş kalmıştım. Yavaşça, bütün gücümü toplayarak arkama döndüm ve gözlerimi onun gözlerine mıhladım.
"Kendine iyi bak Pamir Arsal" dedim. Sesim, o an dışarıdan ne kadar dik durmaya çalışırsa çalışsın, içten içe nasıl çatırdadığını ele veren tir tir titreyen bir fısıltıdan ibaretti.
Gözlerinin içine baktığım o saniye, içimde kopan fırtınaların dökümünü yaptım. Keşke... Ah, Tanrım, keşke ondan vazgeçmek zorunda kalmasaydım. Keşke bu hayat bize başka bir yol, başka bir şans tanısaydı da o kolların arasında yaşlanabilseydim. Onu öylesine çok, kelimelerin kifayetsizliğinde boğulacağı kadar derin seviyordum ki; ama canının yanmasına, her gün o kanlı geçmişin hayaletleriyle boğuşarak biraz daha erimesine kıyamazdım ben. Benim varlığım ona bir kurtuluş değil, her nefeste tazelenen bir azaptı. Bunu bildiğim halde orada kalmak, en büyük bencillik olurdu.
Pamir durdu. Arasındaki o mesafe, sanki aramızdaki devasa uçurumun küçük bir yansıması gibiydi. Gözlerimin içine baktı; ama o bakışlarda eskiden beni ısıtan, ruhumu saran o şefkatten, o tutkulu yangından eser kalmamıştı. Yüzü taştan oyulmuş gibi sertti, hatları bıçak gibi keskin ve tamamen uzaktı. Artık eskisi gibi bana gülümsemiyordu. O tebessüm, o dudaklarının kenarındaki kıvrım sanki bu dünyadan silinip gitmişti. Zihnimin en acımasız, en karanlık köşesi o an buz gibi bir gerçekliği suratıma çarptı. Bir daha da gülümsemeyecekti, değil mi? Ben o gülüşü kendi ellerimle gömmüştüm.
İçimi oyan o sancıyla birlikte kafamda ardı arkası kesilmeyen sorular uğuldamaya başladı. Hiç mi onu göremeyecektim ben bundan sonra? Hiç mi o zeytin karası gözlerin o derin, hırçın okyanusunda bir kez daha kaybolamayacaktım? Hiç mi rüzgârla bana gelen o güven dolu kokusunu, o sigara ve yağmur kokan tenini bir daha içime çekemeyecektim? Hiç mi o geniş, demirden kolların arasına sığınıp günlerce, hiç uyanmadan sarılamayacaktım? Hangi günahın, hangi lanet geçmişin bedeliydi bu? Neden bu şekilde, bu kadar acımasız, bu kadar sessiz ve ölümcül bir vedayla bitmek zorundaydık ki? Hayat bize neden bir defa olsun "mutlu olun" demeyi çok görmüştü?
Pamir, derinlerden gelen, rüzgârda savrulan kuru bir yaprak gibi hem çok uzak hem de kalbimin tam ortasında yankılanan o tok sesiyle sessizliği bozdu.
"Hoşça kal zulmün içinde açan çiçek" dedi. Gözleri, geçmişin bütün o kanlı enkazını içinde taşıyan bir adamın yorgunluğuyla bakıyordu. "Hep açmaya devam et, olur mu?"
O cümle, göğsümün ortasına saplanan en keskin bıçaktan bile daha derin bir yara açtı. Gözlerim doldu; o an boğazıma oturan o demirden yumruyu yutkunarak defetmeye, ağlamamak için kendimi deli gibi kasarak direnç göstermeye çalıştım. Onun önünde, o adliyeden çıkarken, onun o sert duvarlarının karşısında asla zayıflık gösteremezdim. Ona aciz olduğumu, bu ayrılığın beni diri diri yaktığını belli edemezdim. Bu, ona vereceğim en büyük haksızlık olurdu.
"Olur" dedim, sesimdeki o titremeyi bastırmaya çalışarak, kelimeleri neredeyse dişlerimin arasından söker gibi. Yüzüme, o içimdeki yangını örten, yapmacık ama bir o kadar da acı ve çaresiz küçük bir gülümseme kondu.
"Hoşça kal Pamir Arsal" dedim, son kez adını fısıldayarak. Sanki o adı her söyleyişimde dilim biraz daha kanıyordu. Bana son bir kez baktı. Göz bebeklerindeki o derin fırtınayı, o bastırılmış ve dışarı taşmak için can atan yangını gördüm; ama tek kelime etmedi. Sadece kafasını ağır ağır salladı, ardına bile bakmadan sırtını döndü ve o sert, kararlı adımlarla yürüyüp gitti. Arkasından bakakaldım. Geniş omuzları, o dik duruşu ve hayatımdan adım adım, yavaş yavaş uzaklaşan o silüeti... Gitmişti. Tam anlamıyla, geri dönüşü olmaksızın gitmişti.
Biz tamamen bitmiştik. Artık ne bir "biz" kalmıştı, ne de bu cehennemde açacak başka bir umut çiçeği. Ellerim boşlukta, ruhum o kaldırım taşlarında öylece kalmıştı. Dünya, onun her bir adım sesiyle birlikte tamamen sessizliğe, katran karası bir karanlığa gömüldü. Ve ben, arkasından bakarken anladım ki; bazı hikâyeler mutlu sonla bitemezdi, çünkü bazı insanlar sadece birbirlerini kurtarmak için birbirlerini kaybetmek zorundaydı.
Yavaş adımlarla arabanın yanına yürüdüm, kapıyı açıp içeri bindiğimde koltuğa adeta yığılır gibi bıraktım kendimi. Koridordaki o ağır sessizlik, arabanın motorunun o boğuk hırıltısıyla yer değiştirdi. Şoför koltuğundaki koruma arabayı yavaşça hareket ettirdi, tekerlekler adliyeden uzaklaşırken cam kenarına yasladığım başımla dışarıyı izlemeye başladım. Şehrin binaları, sokakları, hızla akıp giden gri silüetler...
Buralardan, bu yollardan kaç defa Pamir'le birlikte geçmiştik? Sayısını hatırlamıyordum bile. Onunla her sokakta, her köşe başında, her trafik lambasında bir anımız, bir gülüşümüz, bir dokunuşumuz vardı. Şimdi ise o sokaklar, o cadde başları sanki üzerime üzerime geliyor, yabancı bir şehir gibi yüzüme çarpıyordu.
Ne zormuş sevdiğin birinden kendi ellerinle vazgeçmek. İnsanın kendi göğsünü açıp, atan kalbini söküp atmasından farksızdı bu. Her kilometre taşı, geçmişe atılan birer bıçak darbesi gibiydi.
Araba malikanenin bahçesinde durduğunda, daha motorun sesi bile tamamen kesilmeden hızla indim arabadan. Eve girdim, ardımdan kapıyı çarparcasına kapattım ve o an bacaklarım daha fazla taşıyamadı beni; kapının önünde, o soğuk parkenin üzerine öylece çöktüm. Gözyaşlarım, aylardır içimde tuttuğum, baraj kapakları gibi patlamaya hazır nehirler gibi akmaya başladı.
"Canım çok yanıyor" dedim, sesim boş salonun duvarlarında yankılanırken hıçkırıklarım boğazımı tırmalayarak dışarı taştı. "Ben onu çok seviyorum" diye devam ettim titrek, acılı bir sesle. Dünyada ne kadar nefes varsa hepsini ona vermek isterken, ondan koparılmış olmak canımı yakıyordu. Göğsümün ortasında deli gibi atan o kalp, artık bir lütuf değil, taşınması imkânsız bir yüke dönüşmüştü.
"Kendin bu yolu seçtin" dedi zihnimin o acımasız, o sorgulayan iç sesi.
Kafamı iki yana salladım, parmaklarımı saçlarımın arasına geçirip hıçkırarak itiraz ettim. "Mecburdum, başka seçeneğim yoktu!" dedim kendi kendimi savunarak, sanki o iç ses beni suçladıkça haklılığımı kanıtlamaya çalışıyordum. "Görmedin mi sandın? O adliyeden çıkarkenki o bakışını, gözlerindeki o sönmüş ışığı görmedin mi? Başka bir yolumuz olsaydı, ben o kapıdan çıkar mıydım hiç?"
"Değildin" diye karşılık verdi iç sesim, acımasız bir netlikle ve zihnimin en derin mahzenlerinden yankılanarak. "Biz o yolu denemedik hiç... Belki de zamanla her şey düzelirdi? Belki o acı hafifler, birlikte iyileşirdik? Neden kaçmayı seçtin Mavi? Neden savaşmak yerine teslim oldun?"
"Gözlerindeki o derin acıyı görmedin mi?" diye bağırdım adeta, gözyaşlarım çenemden aşağı süzülürken sesim tavan aralarında yankılandı. "Çok canı yanıyordu! Ailesinin mezar yerini bile bilmeyen, o kanlı geçmişin lanetiyle her saniye boğuşan bir adamın yüzüne ben nasıl her gün mutluymuşum gibi bakacaktım? Her beni gördüğünde zihninde o mezarlar, o ölümler canlanacaktı. Sadece onun değil, Pars'ın da o sarhoş gecelerdeki çöküşünü, o kimsesiz hallerini görmedin mi? Ben o adamlara daha fazla zarar veremezdim, iç ses. Yemin ederim yapamazdım! Benim varlığım onlara bir şifa değil, her gün yeniden açılan bir yara oluyordu. Keşke... Keşke başka bir yolumuz, başka bir seçeneğim olsaydı" dedim, hıçkırıklarım nefesimi keserken yere kapranarak, avuçlarımı parkeye bastırıp ağlamaya devam ederek. İç sesim bir süre sessiz kaldı; o sessizlik, odadaki bütün oksijeni emdi sanki. Ve sonunda, o en ağır, o en inkar edilemez gerçek zihnimin duvarlarına çarparak yankılandı.
"Eğer onların gerçekten nefes almasını, biraz olsun huzur bulmasını istiyorsan... Başka seçeneğin yoktu Mavi." Haklıydı. Başka hiçbir seçeneğim yoktu. Ben, onu yaşatabilmek, onun o omuzlarındaki tonlarca ağırlığı biraz olsun hafifletebilmek için onu kaybetmeyi seçmiştim. Ve şimdi, bu devasa evin ortasında, o kapıyı kapatarak sonsuza kadar sevdiğim adamı kaybetmiş bir enkaz olarak yapayalnız kalmıştım.
Gözyaşlarım yanaklarımı yakarken, ellerimi dizlerimin üzerine koyup yavaşça ayağa kalkmaya çalıştım. Bacaklarım titriyordu; her adımım, sanki cam kırıklarının üzerinde yürüyormuşum gibi canımı acıtıyordu. Salona doğru ilerledim. Pamir'le birlikte geçirdiğimiz o akşamları, o viski kokulu loş köşeleri, bana bakarken gözlerinde parlayan o tehlikeli ama bir o kadar da sıcak ışığı hatırladım. Artık hepsi birer hayalden, zihnimde solmaya mahkûm hatıralardan ibaretti.
Ona verdiğim sözü tutacaktım. Bir daha karşı çıkmayacak, hayatına gölge gibi bile düşmeyecektim. Ama bu, onu sevmekten vazgeçeceğim anlamına gelmiyordu ki. İnsan nefes almaktan vazgeçebilir miydi? Kalbinin atmasını durdurabilir miydi? Ben de Pamir'i sevmekten ancak kalbim durduğunda vazgeçebilirdim.
Penceremden dışarıya, grileşmeye başlayan gökyüzüne doğru baktım. Yağmur yeniden başlamıştı; damlalar camı döverken, sanki benim içimde kopan o fırtınanın dış dünyadaki tek şahidi gibi akıp gidiyordu. O, kendi karanlık odasında, o imzalı kâğıtlarla baş başa kalmıştı; ben ise bu koca malikanede, kendi ellerimle kazdiğim bu mezarın içinde yapayalnızdım. Çoktan vedayı seçmiştik ve geriye kalan tek şey, bu sessiz, zehirli ve bitmeyen özlemdi.
Aslında her şey, o boşanma kâğıtlarını eline tutuşturduğum o andan çok daha önce, o viski kokulu loş odanın kapı aralığında kopmuştu içimde. O gece oraya, belki de her şeyi düzeltmek, ondan binlerce kez özür dileyip bütün bu karanlığa rağmen yanında kalmak, o yaralarını birlikte sarmak için gelmiştim. Adımlarımı o salona doğru yönelttiğimde niyetim boşanmak değil, ona sımsıkı sarılmak ve "Ben buradayım, gitmiyorum" demekti.
Ama kapının eşiğinde duyduklarım, zihnime saplanan en keskin bıçaktan bile daha derin bir yara açmıştı. Pars'la sarhoş haldeki o dertleşmelerini, her kelimesinde yanan o canlarını, o omuzlarındaki taşıyamadıkları devasa yükü kendi kulaklarımla duymuştum. Pamir'in o çaresiz itiraflarını, Pars'ın "Bu cehennemden bir gün bile yüzümüz gülmeyecek mi?" diye isyan edişini dinlerken, ayaklarımın altındaki zemin çekilmişti sanki. O an anlamıştım; benim orada var olmam, ona bir nefes değil, her gün yeniden tazelenen bir azap veriyordu. İşte ben o gece, o kapının ardında vazgeçmiştim ondan.
Olanları gördükten, o acının ve o kanlı geçmişin onların omuzlarını nasıl büktüğüne bizzat şahit olduktan sonra, o evde kalmaya nasıl devam edebilirdim? Hangi yüzle karşısına geçip gülümserdim? Hangi hakla "Her şey düzelecek" diyerek hayatına tutunmaya çalışırdım? Bu, sadece saf bir bencillik olurdu. Onların omuzlarındaki o tonlarca ağırlığa, kendi ellerimle bir kat daha beton dökmek olurdu. Yüzsüzce orada kalmak, onların her gün biraz daha ölüşünü izlemek en büyük acımasızlıkta. O yüzden o kâğıtları götürmüştüm. O yüzden o buz gibi sesle "İmzala gideyim" demiştim.
Çünkü bazı sevda türleri, gitmeyi gerektirirdi. Onlar mutlu olsun, Pamir o karanlık zihninden biraz olsun arınabilsin, Pars'la birlikte o omuzlarındaki yükü hafifletebilsinler de... Ben mutsuz olsaydım ne olurdu ki? Zaten onlarsız geçen her saniye, ruhumun bir köşesini yakıp kül ediyordu. Benim ne hissettiğimin, ne kadar yandığımın bir önemi yoktu. Onların nefes alabildiğini, o mezar taşlarının gölgesinden biraz olsun uzaklaşabildiğini bilmek, benim bu hayatta tek tesellim olacaktı. Bazen sevmek, ellerini çözmek ve o adamın kurtuluşu için kendi ellerinle uçuruma atlamaktan başka bir şey değildi çünkü.
Bölüm etkileşimi
