24. bölüm / 28
ZULMÜN ÇİÇEĞİANNE
Bölümler 28Şu an: ANNE
- 1 TANITIM130 kelime
- 2 SOLMUŞ MASAL7.477 kelime
- 3 MÜHÜR6.746 kelime
- 4 SON BEYAZIN FISILTISI12.386 kelime
- 5 KEFEN11.226 kelime
- 6 KADERİN MÜHRÜ10.494 kelime
- 7 KARANLIĞA ESİR12.112 kelime
- 8 BİR IŞIK ESKSİK9.430 kelime
- 9 YARABANDI9.192 kelime
- 10 YENİLGİ9.567 kelime
- 11 SEN ONA AŞIKSIN10.958 kelime
- 12 AĞITSIZ SON10.888 kelime
- 13 ÖLMESEN OLMAZ MI?9.631 kelime
- 14 KALBİME AÇTIĞIN MEZAR10.276 kelime
- 15 BİR ZAMANLAR SEN4.448 kelime
- 16 TUTAMADIĞIM ELLER3.488 kelime
- 17 ÖZGÜRLÜĞE VEDA2.196 kelime
- 18 KALBİMDEKİ SANRI3.205 kelime
- 19 ÇOCUKLUĞUMUN KATİLİ2.411 kelime
- 20 İÇİMDEKİ KATİL5.362 kelime
- 21 BİR GÜN DAHA KALAMAZ MISIN?5.080 kelime
- 22 İÇİMDE KALAN SEN5.791 kelime
- 23 BOĞAZIMDAKİ HOŞÇA KAL2.578 kelime
- 24 ANNE2.105 kelime · Okuduğun bölüm
- 25 MERHAMETİN BEDELİ1.212 kelime
- 26 KENDİ CELLADIM3.423 kelime
- 27 YANLIŞ NEFRET5.138 kelime
- 28 ARTIK SENİ DUYUYORUM6.140 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
"En tehlikeli yalanlar, inanmak için ömrünü vereceğin gerçeklerin kılığına girenlerdir."
BATUHAN KORDEL - DÖNME
♟️♟️♟️
Bazen insan, kendi zihninin en kuytu kıvrımlarında, kendi iradesiyle aldığı akıl almaz ve geri dönüşsüz kararların kör karanlığında öylesine kaybolurdu ki; aklını, iradesini ve bütün benliğini parça parça, tuğla tuğla yitirirdi. Öyle dipsiz, öyle nefessiz anlar olurdu ki, sanki o felaketi ellerinle sen yaratmamışsın, o acımasız ve keskin kararları başka biri vermiş gibi kendi hayatının yabancısı haline gelirdin. Sanki o imzayı atan, o kapıyı arkasına bakmadan çarpan, o adamın göğsünün tam orta yerine o soğuk hançeri saplayan sen değilmişsin gibi ağır, ezici bir sis çökerdi omuzlarına. Ama bilirdin; bütün bunları yapan bizzat sendin. Bütün o yıkımların, o ruhu donduran sessiz vedaların, arkada kalan kırık dökük hayatların asıl ve tek mimarı da kendinden başkası değildi.
Kendi canını yine kendi ellerinle yakardın bu hayatta. Bir cehennemin tam ortasına düştüğünde, seni o kavurucu alevlerin içinden bir başkasının çekip çıkarmasını beklemek sadece nafile, boş bir umuttan ibaretti; çünkü insan, kendi cehenneminden ancak kendi elleriyle yanarak, o kızgın ateşe bilerek ve isteyerek yürüyerek kurtulabilirdi. Ve ben, o kurtuluş yolunu asla seçmemiştim. Ben dışarıyı, o sakin ve güvenli kıyıları değil; bizzat o ateşin merkezinde kalmayı, küle dönene kadar yanmayı tercih etmiştim.
Etrafımdaki insanlara, ama en çok da canımdan, nefesimden öte sevdiğim o adama zarar vermekten, onları kendi hayatımın zehirli enkazı altında bırakmaktan öylesine yorulmuş, öylesine tükenmiştim ki... Artık etrafımdaki hiç kimseye, en ufak bir zerre kadar bile zarar gelmesini istemiyordum. Kendi bencil varlığımla, o kanlı geçmişin üzerime çöken karanlık gölgesiyle onların nefes almasını bile engellemeyecektim. Özellikle de o adama... Pamir'e, asla ve asla bir daha zarar vermeyecektim. O, zaten hayatın en sert, en acımasız sillesini yemiş, omuzlarında dünyaların tonlarca ağırlığını taşıyan yaralı bir adamdı; benim yüzümden bir kez daha yıkılmasına, o zaten paramparça olmuş ruhunun biraz daha çürümesine asla göz yumamazdım. Bırakın ona zarar vermeyi, artık üzerime düşen gölgesinin bile ona değmesine izin vermeyecektim. Yanmak mı gerekiyordu? Bal gibi yanardım. Ruhum simsiyah bir kömür olana, adını her nefeste fısıldayan o titrek dudaklarım susana kadar kül olmaya razıydım; yeter ki o, benden çok uzakta, biraz olsun huzur nefesi alabilsindi.
İçimdeki bu dinmeyen fırtınayı bastırmaya çalışırken, dışarıdan gelen o sert, ani ve kulakları sağır edercesine çarpan kapı sesi, zihnimi boğan düşünce ağını tek hamlede paramparça etti. O ses, devasa malikanenin ağır taş duvarlarında yankılanıp büyürken, evin üzerine çökmüş olan o boğucu sessizliği de ortadan ikiye ayırmıştı. Bu saatte kapımı kim çalabilirdi ki? Bana gelecek tek bir vefalı dost, hâlimi hatrımı soracak tek bir tanıdık kalmamıştı. Hayatım, adliye binasının o soğuk kapısından çıktığım anda mühürlenmiş, ardımda bıraktığım her şey sonsuza dek benden kopup gitmişti.
Derin, titrek bir nefes aldım. İçimdeki o dinmeyen yorgunluk, kemiklerime işlemiş pas gibi her hareketimi dayanılmaz derecede ağırlaştırıyordu. Koltuktan güçlükle doğruldum, loş koridor boyunca yankılanan yorgun adımlarımla kapıya doğru ilerledim. Ne kapının dürbününden baktım ne de gelenin kim olduğunu sordum. Belki dışarıdan hiçbir tehlike sezmediğim için, belki de artık korkacak, kaybedecek hiçbir şeyim kalmadığı için kilidi yavaşça çevirdim ve kapıyı açtım.
Karşımda ellili yaşlarında, tepeden tırnağa kadar siyaha bürünmüş tekinsiz bir adam duruyordu. Omuzlarına oturan kalın palto, gecenin katran karası karanlığını üzerine geçirmiş gibiydi. Yüzündeki derin çizgiler yılların acımasız izini taşıyordu ama gözlerindeki o buz gibi soğukluk yaşından çok daha eski, çok daha karanlık görünüyordu. İnsan daha tek kelime bile etmeden ondan huzursuz oluyordu; sanki bulunduğu ortama görünmeyen, zehirli bir gölge bırakıyordu.
Gözlerimi hafifçe kısıp onu başından sonuna kadar süzdüm. Sesimdeki o hırpalanmış kırılganlığı gizlemeye çalışarak, dümdüz ve tepkisiz bir tonla, "Kimsin sen?" diye sordum. Ne sesimde bir korku vardı ne de misafirperverlikten eser; sadece tükenmiş bir insanın yankısı vardı. Adam, dudaklarının kenarını sinsice yukarı doğru kıvırdı.
"İnsan kapısına geleni ayakta mı bırakır, güzelim?" dedi, sesi kadife gibi yumuşak ama altı en keskin bıçak kadar keskinleşiyordu. "İçeri davet etmeyecek misin?" Kaşlarım aniden ve sertçe çatıldı; içimdeki öfke tehlikeli bir kıvılcım gibi parladı.
"Bana o şekilde hitap etme" dedim, sesimdeki buz gibi netlikle bir adım ileri atarak aradaki mesafeyi tamamen kapatarak. "Tanımadığım birini neden evime alayım? Ne istiyorsan derdini çabucak söyle, sonra da geldiğin yere defol git." Polat'ın yüzündeki o sinsi gülümseme zerre kadar eksilmedi. Aksine, tam olarak beklediği tepkiyi almış gibi daha da rahatladı, geniş omuzlarını gevşetti.
"Sertmişsin," dedi alaycı bir keyifle, adeta soluksuz izlediği bir tiyatro oyununu seyreder gibi. "Ama seni bu haliyle suçlayamam. Hayat insanı erken törpülüyor, özellikle de senin gibileri." Gözlerimi onunkilerden bir an olsun ayırmadım.
"Benim hayatımı uzaktan konuşacak kadar tanıdığını sanıyorsan, çok büyük yanılıyorsun."
"Tanıyorum demedim zaten." Hafifçe başını yana eğdi, bakışlarındaki o karanlık parıltı daha da derinleşti. "Sadece, çok ama çok sevdiğin biriyle ilgili konuşmaya geldim buraya." O cümle, içimde ince, sinsi bir huzursuzluğun tohumunu ekti ama bunu asla yüzüme yansıtmadım.
"Bulmaca çözecek ne vaktim ne de sabrım var." Sesimi daha da sertleştirerek açıkça uyardım onu. "Yanlış kapıyı çaldın. Şimdi defol git buradan." Adam bu kez hafifçe, kısık bir kahkaha attı; o ses kulak tırmalayan eski bir demir gıcırtısı gibi koridorda yankılandı.
"Yanlış kapı mı?" diye sordu tek kaşını kaldırarak. "Yoksa sen Arsal kardeşleri tanımıyor musun?" Kalbim, göğüs kafesime sertçe, soluğumu anında kesecek kadar vahşi bir güçle çarptı. Pamir... Pars... O lanet olası isimler zihnime hücum ederken boğazım istemsizce düğümlendi. Buna rağmen yüzümdeki o dik, ödün vermeyen ifadeyi korumak için büyük bir savaş verdim.
"Onlarla ne işin var senin?" diye fısıldadım dişlerimin arasından, sesimdeki öfke artık taşmak üzereydi. "Adlarını o kirli ağzına alırken bin defa düşün." Polat, tam olarak varmak istediği noktaya ulaşmış usta bir satranç oyuncusu gibi son derece memnun görünüyordu. Kısa bir duraksamanın ardından, kelimeleri neredeyse tartarak ağır ağır konuştu.
"Çünkü ben onların amcasıyım." Gözlerini gözlerime kilitledi ve o zehirli cümleyi ağırca fısıldadı. "Polat Arsal." O isim, zihnime indirilen ağır bir balyoz gibi çarptı. Pamir bana geçmişini, en karanlık günlerini anlatmıştı. Ailesini... O kanlı katliamı... Ama bu adamdan tek bir kelime bile etmemişti. Eğer böyle bir kan bağı gerçekten varsa, Pamir bunu benden neden saklamıştı? Kafamda inanılmaz fırtınalar koparken, derin bir güvensizlikle baktım yüzüne.
"Ortaya bir isim atınca hemen inanacağımı mı sandın?" dedim alayla gülmeye çalışarak. "Kapıma gelen her yabancı 'akrabayım' dediğinde onları içeri alıp kahve mi ikram edeceğim sanıyorsun?"
Polat omuz silkti, en ufak bir rahatsızlık emaresi bile göstermedi.
"İnanıp inanmamak tamamen senin seçimin. Ben buraya sana doğruluğumu ispatlamak için gelmedim." Parmaklarını ceketinin cebine yavaşça götürdü, sanki cebinden ölümcül bir silah çıkaracakmış gibi tehlikeli bir hareket yaptı. "Sadece sana küçük bir hediye getirdim." Öfkem artık dudaklarıma kadar yükseldi, sabrım son sınırına dayandı.
"Hediyeni de al, kendini de defol git buradan!" Kapıyı yüzüne sertçe kapatabilmek için kolumu uzattım. "Bir daha da bu evin eşiğine sakın ayak basma." Polat kılını bile kıpırdatmadı, omuzlarını dikleştirip gitmemekte direndi. Tam kapıyı yüzüne çarparak kapatacağım anda, aramızdaki o kalın havayı bıçak gibi donduran o tek kelime döküldü dudaklarından.
"Annen." Elim, kapının üzerinde öylece, havada asılı kaldı. Nefesim boğazımda düğümlendi, aldığım oksijen ciğerlerime ulaşamadan anında yok oldu. Polat'ın dudaklarındaki o ürkütücü tebessüm biraz daha derinleşti; sanki tam can damarımdan vuracağını çok iyi bilen usta bir avcı gibiydi.
"Sevda İnanç yaşıyor." Dünya bir anda ayaklarımın altından kaydı, yerçekimi tamamen yok oldu sanki. Kulaklarım uğuldamaya, etrafımdaki loş ışıltılar kararmaya başladı. Hayır... Bu imkansızdı, olamazdı. Annem yıllar önce gözlerimin önünde, o kanlar içindeki odada kendi elleriyle canına kıymamış mıydı? Onun soğuk, hareketsiz bedenine bizzat bakan bendim. O günden sonra babamdan nefret ederek, içimdeki o intikam ateşiyle kavrularak yaşayan bendim. Hayatımı o büyük kaybın, o derin travmanın üzerine kuran bendim! Gözlerimi dehşetle Polat'a diktim. İçimde kopan o devasa fırtınayı, o boğuk çığlığı bastırmak için dişlerimi öyle bir sıktım ki, sesimin titremesini engellemek adına bütün bedenimi kasıtlı olarak uyuşturdum.
"Ağzından çıkacak bir sonraki yalanı iyi tart," dedikten sonra sesim ölümcül bir sessizlik kadar sertleşti. "Ölüler üzerinden ucuz oyunlar oynayan adamların sonu asla iyi bitmez, Polat." Polat başını hafifçe yana eğdi, bakışlarındaki o karanlık zevk parıltısı büyürken dudaklarında kurnaz bir gülümseme yayıldı.
"Yalan söyleyen ben değilim, Mavi," dedi fısıltıya yakın ama kulak tırmalayan o tehlikeli sesiyle. "Yıllardır sana yalan söyleyen, seni bu karanlıkta tek başına bırakan insanlar var. Ben sadece o mezarın kapağını aralamaya, asıl gerçeği gün yüzüne çıkarmaya geldim."
"Neden sana inanayım?" dedim. Cümle dudaklarımdan dökülürken az önceki o demir gibi sert sesim parçalanıp dağıldı. Geriye yalnızca boğazımda sıkışan titrek bir fısıltı kalmıştı. Mantığım, bu adama tek kelime bile inanmamam için içimde çığlık çığlığa direniyordu. Fakat kalbim o çığlıkların üzerine kapanıyor, onun birazdan söyleyeceği her sözün gerçek çıkması için sessizce Tanrı'ya yalvarıyordu.
Annem... Yıllardır toprağın altında sandığım, o kan kokan odada kaybettiğime inandığım annem gerçekten yaşıyorsa, bunun karşılığında ruhumu bile verirdim. Onun kokusunu, saçlarımı okşayan sıcak ellerini, bana "Mavi'm" diye seslenişini öylesine özlemiştim ki bu dünyada uğruna vazgeçemeyeceğim hiçbir şey kalmamıştı.
Polat Arsal yüzündeki o kurnaz tebessümü bozmadan ceketinin iç cebine uzandı. Hareketleri aceleci değildi. Bilerek yavaş davranıyor, beni bekletmenin içimde büyüttüğü gerilimin tadını çıkarıyordu. Telefonunu çıkardı, başparmağıyla ekranda birkaç kez kaydırdı ve ardından ekranı bana çevirdi.
"Bazı gerçekler," dedi alçak ama kendinden emin bir sesle, "insana anlatılmaz. Gösterilir." Telefonun soğuk ışığı yüzüme vurduğu anda nefesim kesildi. Ekranda annem vardı. Fotoğraf yıllar öncesine ait olmalıydı. Daha gençti. Fakat yanılmam mümkün değildi. O zeytin karası gözler, gülerken yanağında beliren gamze, boynuna dökülen kestane saçları... Oydu.
Parmak uçlarımdaki his çekildi. Sanki damarlarımdaki kan akmayı unutmuştu. Dünya küçücük bir ekranın içine sığmış, bütün ağırlığını göğsümün üzerine bırakmıştı. Gözlerim bulanıklaşırken ilk damla sessizce yanağımdan süzüldü.
"Anne," diye fısıldadım. O tek kelime, yıllardır içimde taşımaktan yorulduğum bütün acıyı yerinden söküp çıkarmıştı. Polat beni dikkatle izliyordu. Bir insanın yıkılışına tanıklık eden biri gibi değil, o yıkımı kendi elleriyle inşa etmiş biri gibi sakindi. "Annene kavuşmak ister misin, Mavi?" Sorusunu öyle rahat sormuştu ki sanki bana hayatımı değiştirecek bir teklif değil de sıradan bir soru yöneltiyordu. Cevap veremedim. Boğazım düğümlenmişti. Ama gözlerim onun duymak istediği cevabı çoktan vermişti. Titreyen ellerim telefondan çekilirken güçlükle başımı kaldırdım.
"Karşılığında benden ne istiyorsun?" Sesim, kırılmaya yüz tutmuş cam kadar inceydi. Polat'ın dudakları yavaşça yukarı kıvrıldı. "Akıllı kız." Cümleyi neredeyse mırıldanır gibi söyledi. "Çünkü herkes bedelini sormaz." Başını hafifçe yana eğdi. "Ben de senden öyle büyük bir şey istemiyorum." Kısa bir sessizlik bıraktı. "Pamir ve Pars'la aramdaki buzları eritmeni istiyorum."
Kaşlarım sertçe çatıldı. "Beni aptal mı sanıyorsun?" Sesimdeki sertlik geri dönmüştü. "Madem amcalarısın, git kapılarını kendin çal. Niye beni araya sürüyorsun?"
Polat'ın yüzündeki gülümseme ilk kez belli belirsiz silikleşti. Gözlerini yere indirdi. Derin bir nefes aldı. "Çünkü o kapılar bana yıllar önce kapandı." Sesi bu kez daha ağırdı. "İnsan bazen tek bir hatanın cezasını ömrü boyunca öder." Yutkundu. "Ben de ödüyorum." Gözlerini yeniden bana çevirdi. "Yeğenlerim beni dinlemiyor. Beni gördükleri anda arkalarını dönüyorlar. Ama seni dinlerler."
Başımı iki yana salladım. "Yanılıyorsun." Sesim acıyla sertleşmişti. "Beni bile hayatlarından çıkardılar." Polat, cevabımı bekliyormuş gibi usulca gülümsedi. "Tam da bu yüzden." Kaşlarımı çatınca devam etti. "İnsan en büyük öfkesini sevdiğine gösterir." Sanki bunu yıllardır ezberlemişti. "Bana değil, sana kırgınlar."
Sözlerinin ağırlığı içime taş gibi oturdu. "Ben ne yapabilirim?" Bu kez sesimde öfke değil yorgunluk vardı. "Onları sana nasıl getirebilirim?" Polat telefonunu cebine koydu. "Senden onları kandırmanı istemiyorum." Bir adım yaklaştı. "Ben sana bir konum göndereceğim." Gözlerini gözlerimin içine sabitledi. "Onları yalnızca oraya getir."
Dudaklarımı sıktım. "Sonra?"
"Sonra annenin nerede olduğunu sana söyleyeceğim." Cümleyi hiç duraksamadan kurdu. "Bütün gerçeği tek tek anlatacağım." İçimdeki şüphe yeniden ayağa kalktı. "Ya seni affetmezlerse?" Bakışlarımı ondan ayırmadım. "Ya seni gördükleri an çekip giderlerse?" Polat uzun bir nefes verdi. Omuzları çöktü. Yüzündeki o kurnaz ifade ilk kez yorgun görünmeye başlamıştı.
"Giderlerse gitsinler." Sesi kısıktı. "En azından bir kez daha denemiş olurum." Başını eğdi. "Hiç değilse onlara anne babalarının mezarının yerini söylerim." Göğsümün tam ortasına görünmez bir yumruk oturdu. Pamir'in en büyük yarası buydu. Pars'ın her sarhoş gecede susturamadığı çığlık buydu. Ailelerinin nerede yattığını bilememek. Bir avuç toprağa bile sahip olamamak.
Polat'ın gözünden ağır ağır süzülen tek damla yaş, kırışık yanağında ince bir iz bıraktı. "Yıllardır dua okuyacakları bir mezar taşları bile yok." O an Pamir'in sessiz yüzü gözümün önüne geldi. Pars'ın öfkeyle dağıttığı geceler, boğazında düğümlenen acılar... Belki gerçekten omuzlarındaki yük biraz hafifleyebilirdi. Sonra annem geldi aklıma. Ya gerçekten yaşıyorsa?
Zihnim iki uçurum arasında sıkışmıştı. Bir yanım kaçmam için bağırıyordu. Diğer yanım annemin adını yeniden duyabilmek uğruna bütün dünyayı karşıma almaya razıydı. Uzun süren sessizliğin sonunda gözlerimi Polat'ın gözlerine kaldırdım.
"Yardım edeceğim." Kelime ağzımdan çıktığı anda Polat'ın dudaklarının kenarı usulca kıvrıldı. O gülümseme, zaferini saklamaya çalışan bir avcının son hamlesi gibiydi. Ben ise yıllar sonra ilk kez gülümsedim. Kırık, yorgun ve umutla korkunun tam ortasında kalmış bir gülümseme olmasa da, farkında olmadan hayatımın yönünü değiştirecek o kapıyı kendi ellerimle aralamıştım.
_______________AÇIKLAMA________________
Değerli okurlarım,
Cuma günü paylaşmam gereken bölümü ancak bugün yayınlayabildim. Bunun için gerçekten affınıza sığınıyorum. Maalesef elimde olmayan bazı durumlardan dolayı gecikmek zorunda kaldım.
Size küçük bir telafi borcum var. Bu cuma yeni bölümü yine paylaşacağım. Eğer her şey yolunda giderse, telafi etmek için yarın da bir bölüm yayınlamayı düşünüyorum.
Sabırla beklediğiniz, her bölümde yanımda olduğunuz için hepinize çok teşekkür ederim. İyi ki varsınız.
Sizi çok seviyorum. 🤍
Bölüm etkileşimi
