18. bölüm / 28
ZULMÜN ÇİÇEĞİKALBİMDEKİ SANRI
Bölümler 28Şu an: KALBİMDEKİ SANRI
- 1 TANITIM130 kelime
- 2 SOLMUŞ MASAL7.477 kelime
- 3 MÜHÜR6.746 kelime
- 4 SON BEYAZIN FISILTISI12.386 kelime
- 5 KEFEN11.226 kelime
- 6 KADERİN MÜHRÜ10.494 kelime
- 7 KARANLIĞA ESİR12.112 kelime
- 8 BİR IŞIK ESKSİK9.430 kelime
- 9 YARABANDI9.192 kelime
- 10 YENİLGİ9.567 kelime
- 11 SEN ONA AŞIKSIN10.958 kelime
- 12 AĞITSIZ SON10.888 kelime
- 13 ÖLMESEN OLMAZ MI?9.631 kelime
- 14 KALBİME AÇTIĞIN MEZAR10.276 kelime
- 15 BİR ZAMANLAR SEN4.448 kelime
- 16 TUTAMADIĞIM ELLER3.488 kelime
- 17 ÖZGÜRLÜĞE VEDA2.196 kelime
- 18 KALBİMDEKİ SANRI3.205 kelime · Okuduğun bölüm
- 19 ÇOCUKLUĞUMUN KATİLİ2.411 kelime
- 20 İÇİMDEKİ KATİL5.362 kelime
- 21 BİR GÜN DAHA KALAMAZ MISIN?5.080 kelime
- 22 İÇİMDE KALAN SEN5.791 kelime
- 23 BOĞAZIMDAKİ HOŞÇA KAL2.578 kelime
- 24 ANNE2.105 kelime
- 25 MERHAMETİN BEDELİ1.212 kelime
- 26 KENDİ CELLADIM3.423 kelime
- 27 YANLIŞ NEFRET5.138 kelime
- 28 ARTIK SENİ DUYUYORUM6.140 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Bir sanrı vardı kalbimde; her atışta beni hayattan koparıyordu...
Selin Geçit&Erol Evgin- Bir De Bana Sor
♟️♟️♟️
Kendi odamda, kapının hemen önünde durmuş bekliyordum. İçerisi sessizdi. Öyle bir sessizlikti ki, insanın kulaklarını dolduran, nefes alışını bile ağırlaştıran bir sessizlik... Odanın içindeki her şey yerli yerindeydi. Hiçbir şey değişmemişti. Sanki zaman burada durmuştu. Sanki ben aylar önce bu odadan çıkmışım da, geri döndüğümde her şey beni bıraktığım gibi karşılamıştı. Ama ben aynı değildim. Odanın içindeki hava bile yabancı geliyordu artık.
Gözlerim odanın içinde gezindi. Duvarlar, eşyalar, yatağım... Hepsi bana bir şeyler hatırlatıyordu. Ama en çok da yokluğu. Annemin yokluğunu. Sanki birazdan bir yerden çıkıp gelecekmiş gibi hissediyordum. Sanki kapıdan içeri girecek, bana bakacak, saçlarımı okşayacak... bekliyordum. İçimde bir umut vardı, ne kadar anlamsız olduğunu bilsem de bekliyordum. Ama kimse gelmeyecekti. Bunu biliyordum. Kabul etmek istemesem de biliyordum.
Ben bu evde yapayalnızdım. Eskisi gibi...
Bu düşünce içime çöktü. Göğsümde ağır bir baskı hissettim. Sanki nefes almak zorlaşmıştı. Odanın içinde durmak bile zor geliyordu ama çıkamıyordum da. Çünkü burası benim geçmişimdi. Kaçsam bile peşimden gelecek olan o geçmiş... tam da buradaydı.
Birkaç aydır hayatımda olan o iki insan gözlerimin önünden geçti. Pars... Onun varlığı bana bir güven vermişti. Sanki yalnız değilmişim gibi hissettirmişti bana. Abim gibi gördüğüm, varlığıyla içimdeki boşluğu biraz olsun dolduran biriydi. Ve Pamir... kalbimin en derin yerinde olan adam. Bana nefes almayı öğreten, varlığıyla içimdeki o karanlığı bir süreliğine de olsa susturan adam... Şimdiyse yapayalnızdım. Bu düşünce içimde yankılandı. Bir boşluk gibi büyüdü. Sanki her şey elimden kayıp gitmişti.
"Kendi suçun" dedi iç sesim. Bu cümle zihnimin içinde sertçe yankılandı. Kaçamadım. Susturamadım.
"Kes sesini İç ses" dedim sinirle. Sesim odanın içinde kayboldu. Ama içimdeki o ses susmadı. Kendi kendimle kavga ediyordum. Deliriyordum galiba.
"Ben sesimi kessem kalbin sesini kesecek mi? Yoksa babanın yaptığı o acımasızlıkları gerçekten susturmak mı istiyorsun?" dedi iç sesim. Sözleri zihnimin içinde yankılandı, duvarlara çarpıp geri döner gibi tekrar tekrar içime işledi. Haklıydı... en çok da bu canımı yakıyordu. Çünkü susturmak istediğim şey sadece o ses değildi. Kalbimdi. Hatıralardı. O anılarla birlikte içime kazınmış acılardı. Ama ben buna mecburdum. Başka bir yolum yokmuş gibi hissediyordum. Sanki önümde tek bir kapı vardı ve o kapıdan geçmek zorundaydım.
Başka şansım olsaydı seçmez miydim?
İyi olmayı... mutlu olmayı... normal bir hayat yaşamayı denemedim mi? Denedim. Hem de defalarca. Her seferinde yeniden başlamaya çalıştım. Her seferinde kendimi toparlamaya çalıştım. İçimdeki o kırık parçaları bir araya getirmeye çalıştım. Ama ne zaman umut etsem... bir şeyler gelip o umudu elimden aldı. Ne zaman "belki bu sefer olur" desem... olmadı. Çok çabaladım ben. Gerçekten çok çabaladım. Ama hiçbir işe yaramadı.
Çabalarım... heveslerim... içimde büyüttüğüm o küçük umutlar... hepsi kursağımda kaldı. Yarım kaldı. Sanki birileri gelip en güzel yerinde boğazıma düğüm atmış gibi. Ne yutabiliyordum ne de çıkarabiliyordum içimden.
Gözlerim odanın içinde dolaştı. Her şey bana geçmişi hatırlatıyordu. Her köşe, her eşya, her sessizlik... bir şey anlatıyordu. Ama ben artık neyi dinleyeceğimi bilmiyordum.
Doğrusu ben kimin için bu intikamı almaya çalışıyordum? Bu soru zihnime düştüğü an içimde bir boşluk oluştu. Annem için mi? Yoksa kaybettiğim çocukluğum için mi? Cevap... düşündüğümden daha ağırdı.
Kalbimin en derinliklerinde sakladığım o küçük kız için alıyordum bu intikamı. Hâlâ korkan, hâlâ yalnız hisseden, hâlâ bir köşede annesini bekleyen o küçük kız için... Onu kimse korumadı. Kimse elinden tutmadı. Kimse "ben buradayım" demedi. Ve ben... şimdi onun için bir şey yapmak istiyordum. Ama gerçekler sandığım kadar basit değildi. Benim yalnız kalmamın tek günahkârı babam değildi. Bu düşünce içime saplandı.
Annem... Eğer o tetiği çekmeseydi... hiçbir şey olmayacaktı. Her şey farklı olabilirdi. Ben farklı olabilirdim. Ama o... seçti. Kendi acısını, kendi çaresizliğini... ve belki de kendi çıkış yolunu seçti. Ve o seçimde... ben yoktum. Beni düşünmedi. Beni yalnız bırakmayı seçti.
Bu düşünce göğsümde ağır bir yük gibi oturdu. Nefes almak zorlaştı. Çünkü birini suçlamak kolaydı... ama iki kişiyi aynı anda suçlamak... insanın içini paramparça ediyordu.
Babam beni kırdı.
Ama annem... beni bıraktı.
Ve bu... belki de en çok can yakan şeydi.
"Sen de beni suçluyorsun," diyen o sesi duydum. Ses... o kadar tanıdıktı ki, içime bir anda yayıldı. Zihnimde yankılanmadı sadece, sanki odanın içinde gerçekten var olmuştu. Bir an nefesim kesildi. Kalbim hızlandı. Gözlerim refleksle odanın içinde dolaşmaya başladı. Duvarlara baktım, kapıya baktım, boşluğa baktım... Ve sonra...Gözlerim yatağa kaydı. Yatağın köşesinde... oturuyordu. Beni izliyordu.
Annem.
Olduğu yerde, hiç kıpırdamadan, sadece bana bakıyordu. Yüzünde ne tam bir gülümseme vardı ne de bir öfke... ama gözleri... o gözler... sanki her şeyi biliyordu. İçimden geçenleri, sakladıklarımı, susturduklarımı... hepsini.
Bir an olduğum yerde donup kaldım. Nefes almayı unuttum sanki. Gözlerimi ondan ayıramıyordum. Gerçek miydi? Değil miydi? Bunu sorgulayacak gücüm bile yoktu. Çünkü o an... sadece görmek yetiyordu.
"Hayır... hayır seni suçlamıyorum annem," dedim. Sesim değişmişti. Daha ince, daha kırılgan... sanki yıllar önceki halime dönmüştüm. Küçük bir kız çocuğu gibi konuşuyordum. Kendimi savunmaya çalışan, yanlış anlaşılmaktan korkan bir çocuk gibi. Adım atmadım. Yaklaşamadım. Sadece baktım.
İçimde bir şey titredi. Korku muydu bu? Yoksa özlem mi? Ayırt edemedim. Çünkü ikisi de birbirine karışmıştı. Ona sarılmak istedim bir an. Koşup boynuna atılmak... "beni bırakma" demek istedim. Ama yapamadım. Çünkü bir yanım... onun gerçek olmadığını biliyordu. Yine mi...?
Yine mi sanrılar görmeye başlamıştım?
Gözlerim doldu. Ama ağlayamadım. Sanki gözyaşlarım bile çıkmaya korkuyordu. Benim günahım neydi? Bu soruyu kendime defalarca sordum. İçimden, sessizce... ama cevabı hiçbir zaman gelmedi. Ne yapmıştım ben? Hangi hatanın bedelini ödüyordum? Neden zihnim bana bunu yapıyordu?
Neden onu... tekrar tekrar karşıma çıkarıyordu? Gözlerimi kapatmak istedim. Ama korktum. Açtığımda... gitmiş olur muydu? Yoksa hiç gitmemiş gibi yine orada mı kalırdı? Bilmiyordum. Hiçbir şey bilmiyordum. Sadece... yorulmuştum.
"Sen de baban gibi ölüme layık birisin!" dedi sinirle. Sesi odanın içinde sert bir şekilde yankılandı. O an içimde bir şey parçalandı. Sözleri sadece kulaklarımda değil, kalbimin en derininde yankı buldu. Sanki yıllardır susturduğum, görmezden geldiğim her şey bir anda yüzüme çarpılmıştı. Düşüncelerim onu kızdırmıştı... yine. Tıpkı eskiden olduğu gibi. Çocukken de böyleydi; yanlış bir kelime, yanlış bir bakış, yanlış bir düşünce... ve ardından gelen o sertlik. O kırıcı, geri dönüşü olmayan sözler.
Olduğum yerde küçüldüğümü hissettim. Sanki bedenim büyümüş ama ruhum hâlâ o küçük kız çocuğu olarak kalmıştı. Yine aynı korku, yine aynı çaresizlik... Gözlerim ona kilitlendi. Kaçamadım. Kaçmak istesem de kaçamazdım zaten. Çünkü bu sefer karşımdaki sadece o değildi... bu sefer kendi içimde sıkışıp kalmıştım.
Ama... haklıydı değil mi?
Bu düşünce zihnime düştüğü an nefesim kesildi. Göğsüm daraldı. Çünkü içimde bir yer... onun söylediklerine karşı çıkmıyordu. Ben de onu yalnız bırakmamış mıydım? O giderken... ben bir şey yapabilmiş miydim? Onu tutabilmiş miydim? Hayır... yapamamıştım. Belki de bu yüzden... içimde bir suçluluk vardı. Susturamadığım, kaçamadığım bir suçluluk.
"Annem... lütfen böyle söyleme," dedim. Sesim titredi. Kelimeler ağzımdan dökülürken bile kendime yabancıydım. Sanki konuşan ben değildim de... o küçük kızdı. Korkmuş, çaresiz, sevgiye muhtaç bir çocuk.
"Ben senin için ölürüm de... öldürürüm de!" dedim bir anda. Cümle ağzımdan çıktığı an... zaman durdu sanki.
Söylediğim şeyi duyduğumda kalbim bir anlığına duracak gibi oldu. Bu söz... sadece bir savunma değildi. Bu, içimde bir yerde çoktan büyümüş bir düşüncenin dışa vurumuydu. Farkında olmadan söylediğim bir gerçekti belki de. Ama gerçekten... yapabilir miydim?
Babamı öldürebilir miydim?
Bu soru zihnimin içine ağır ağır yerleşti. Genişledi. Büyüdü. İçimde yankılandı. Gözlerim boşluğa kaydı. Az önce yaşanan her şey... o depoda olanlar, tetiği çektiğim an... hepsi bir anda geri geldi. Ben zaten birini öldürmüştüm. Bu gerçek... içimi ürpertti. Ama o... yabancıydı. Peki ya babam?
Onun gözlerinin içine bakarak... onun nefesini keserek... bunu yapabilir miydim? Elim titrer miydi? Yoksa... yine o anki gibi hiçbir şey hissetmez miydim? Cevabı bilmiyordum. Bilmek de istemiyordum. Çünkü bu sorunun cevabı... beni benden alabilirdi.
"O zaman öldür!" dedi bir anda.
Sesi, odanın içinde yankılanarak kulaklarımda çınladı. Nefesim bir anda kesildi. Sanki biri boğazımı sıkmış gibi hava alamadım. Göğsüm daraldı, kalbim hızla çarpmaya başladı. Olduğum yerde donup kaldım. Gözlerim ona sabitlendi ama gördüğüm şeyin gerçek olup olmadığını ayırt edemiyordum.
Kafamı yavaşça hareket ettirdim. Bu... bugün olmayacaktı. Bugün yapmayacaktım. Kendime bunu söylemeye çalıştım. İçimde bir yer hâlâ direniyordu. Ama biliyordum... bir gün... elbet yapacaktım. O gün gelecekti. Bundan kaçamayacaktım.
"Bugün!" dedi. O tek kelime... içimde bir şeyleri yerle bir etti. Zihnimde bir boşluk oluştu. Düşüncelerim birbirine girdi. Kulaklarım uğuldamaya başladı. Bugün mü? Bugün... ben ikinci kez katil mi olacaktım?
Bu düşünce mideme yumruk gibi oturdu. Nefesim düzensizleşti. Gözlerim büyüdü. İçimde yükselen o baskıyı kaldıramıyordum. Bu... fazlaydı. Çok fazlaydı.
"Yeter!" dedim titreyerek. Sesim kontrolümden çıkmıştı. Ne kadar bastırmaya çalışsam da titremesini engelleyemiyordum.
"Benden ne istiyorsunuz ya?!" Sesim odanın içinde yankılandı. Duvarlara çarpıp geri döndü. Sanki sadece ben değil... içimdeki her şey bağırıyordu.
"Ben nefes alamıyorum, görmüyor musun?" dedim. Gözlerimden yaşlar akmaya başladı. Artık tutamıyordum. İçimde biriken her şey dışarı taşıyordu. Göğsüm sıkışıyordu. Nefes almak zorlaşıyordu. Sanki bulunduğum oda küçülüyordu... üzerime geliyordu... beni içine hapsediyordu.
Ellerimi başıma götürdüm bir an. Ama bu yetmedi. İçimdeki o baskıyı durduramıyordum. Bir anda hareket ettim. Kontrolsüzce.
Odadaki her şeyi dağıtmaya başladım. Elime ne geçerse... fırlattım. Düşen eşyaların sesi odanın içinde yankılandı. Sert, kırıcı, parçalanan sesler... içimdeki karmaşayla birleşti. Sanki dağıttığım sadece eşyalar değildi. Sanki içimde ne varsa... hepsini parçalayıp dışarı atıyordum. Ama yine de...
Yetmiyordu.
"Anne sen neden hiç kızını anlamıyorsun?" dedim. Sesim titriyordu ama içimdeki kırgınlık o kadar büyüktü ki kelimeler durdurulamadan dökülüyordu. Odanın içinde yankılandı sesim, duvarlara çarpıp geri döndü. Sanki sadece anneme değil... yıllardır beni duymayan herkese söylüyordum bunu.
"Neden beni kimse anlamıyor?!" diye bağırdım ardından. Sesim yükseldikçe içimdeki baskı da büyüyordu. Göğsüm sıkışıyordu. Nefes almak zorlaşıyordu. Sanki görünmeyen bir şey boğazıma dolanmıştı ve her kelimede biraz daha sıkıyordu.
"Ölüyorum görmüyor musunuz?!" dedim.
Elime geçen vazoyu tüm gücümle yere fırlattım. Sert bir çarpma sesiyle paramparça oldu. Kırılan camların sesi odanın içinde keskin bir yankı bıraktı. Parçalar her yana dağıldı. O ses... içimde bir şeyleri daha da tetikledi. Sanki o kırılma sesi, benim içimdeki çatlakların dışa vurumuydu.
Gözlerim yerdeki kırıklara takıldı. Eğildim. Ellerim titriyordu ama durmadım. Parçaların arasından en büyük olanını aldım. Keskin kenarı avucuma değdi. Soğuktu. Gerçekti. Yavaşça doğruldum. Gözlerim yeniden ona kaydı.
"Gerçekten ölürsem rahatlayacak mısınız?!" dedim. Sesim bu defa daha derindi. Daha kırgındı. Sanki bağırmıyordum artık... sadece tükenmiştim.
Elimdeki keskin parçayı kalbimin üzerine götürdüm. Tam ortasına. Kumaşın üzerinden bile soğukluğu hissediliyordu. Biraz bastırsam... biraz daha ileri gitsem... her şey bitebilirdi. İçimde garip bir sessizlik oluştu o an. Az önceki kaos, bağırışlar, kırılmalar... hepsi bir anda durdu. Sadece kalbimin atışı kaldı. Ve elimdeki o parça. Tam o anda...Kapı bir anda açıldı. Ses irkilmeme neden oldu. Gözlerim hızla kapıya döndü. Babam.
Kapının eşiğinde durmuş bana bakıyordu. Gözleri büyümüştü. Yüzünde gördüğüm ifade... daha önce hiç görmediğim bir şeydi. Şok. Korku. İnançsızlık. Hepsi bir aradaydı. Göz göze geldik. Elimdeki parça hâlâ kalbimin üzerindeydi. Ve o... donup kalmıştı.
"Kızım, yalvarırım yapma..." dedi babam. Sesi titriyordu. O sert, alışılmış tonundan eser yoktu. Kelimeler ağzından zor çıkıyordu sanki. Gözleri korkuyla açılmış, nefesi düzensizleşmişti. İlk defa... gerçekten korkuyordu. İlk defa beni kaybetme ihtimaliyle yüzleşiyordu. Ama bu... içimde hiçbir şeyi yumuşatmadı. Aksine... içimde biriken her şey daha da sertleşti.
"Neden yapmayayım?!" dedim sinirle. Sesim odanın içinde yankılandı. Elimdeki keskin parça hâlâ kalbimin üzerindeydi. Parmaklarım sıkıydı. Bırakmıyordum.
"Bana küçükken şiddet uygularken planın öldürmek değil miydi?!" Bu cümle ağzımdan çıktığı an, yıllardır içimde biriken öfke dışarı taştı. Sanki o küçük kız... susturulan, korkutulan, yok sayılan o çocuk... sonunda konuşuyordu. Babamın yüzü değişti. Gözlerinde bir şey kırıldı. Ama ben durmadım.
"Sen küçük bir kıza yemek vermedin, su vermedin baba!" dedim. Sesim titremiyordu artık. Daha sertti. Daha keskindi. O anlar gözümün önünden geçti. Açlık... susuzluk... korku... Bir köşeye sinmiş, ses çıkarmaya korkan bir çocuk... Ve karşısında duran adam. Babam.
"Kızım—" demeye başladı. Ama izin vermedim.
"SUS!" dedim sertçe, sesini kestim. Konuşmasına izin vermeyecektim. Bu sefer ben konuşacaktım. Bu sefer susmayacaktım.
"Sen küçük bir kız çocuğuna... yaşarken ölmeyi öğrettin!" dedim. Gözlerim dolu değildi artık. Ağlamıyordum. Gözyaşlarım bitmişti sanki. Ama içimde kopan fırtına... daha büyüktü.
Sinir krizi geçiriyordum. Bedenim titriyordu ama geri çekilmiyordum. Elimdeki o keskin parça hâlâ kalbimin üzerindeydi. Sanki o acıyı fiziksel olarak hissetmek istiyordum. İçimdeki acıya bir karşılık... bir denge...Çünkü artık dayanacak gücüm kalmamıştı. Benim de bir sınırım vardı.
Yıllarca sustum. Yıllarca içime attım. Yıllarca kendimi yok saydım. Ama artık... artık nefes alamıyordum. Beni nefessiz bırakan...Kendi ailemdi.
Gözlerim babamın gözlerine kilitlendi. O bakışta ilk defa bir şey gördüm. Güç değil... korku. Öfke değil... çaresizlik. Ama bu... hiçbir şeyi değiştirmiyordu. Çünkü benim yaşadıklarım... geçmişte kalmamıştı. Hâlâ içimdeydi. Hâlâ yaşıyordum o anları. Ve şimdi... kendimi açıklamak zorundaydım. Çünkü ben de insandım...Değil miydim? Bu soru zihnime düştüğü an... bir anlığına her şey durdu.
Gerçekten... insan mıydım?
"Ben senin kızınım baba. Bana nefes almayı sen öğretmeliydin ama sen nefesimi kestin! Ben sevgiye muhtaç biriyim görmüyor musunuz?" dedim, sesim titrek ama dolu doluydu. Dizlerimin üzerinde yere çöktüm. Odayı saran sessizlik içinde kendi nefesimin gürültüsü neredeyse boğulacak kadar yüksekti. Elimde tuttuğum kırık parçayı daha da kendime batırdım. Derim acı hissetti ama bunu hissetmek... bana yaşadığımı hatırlatıyordu, bir anlamda kendimi var etme çabası gibiydi.
Babam bir adım geri çekildi, gözleri dolmuştu ama hâlâ donuk bir ifade ile bana bakıyordu. "Beni öldür ama daha fazla kendi canını yakma kızım" dedi. Sesinde endişe ve çaresizlik karışmıştı. Gözlerim dolu doluydu; gerçekten anlamıyorlar mıydı beni? Neden anlamıyorlardı? Benim içimdeki fırtına, yıllardır bastırdığım korkular ve acılar... her şey gözlerinin önünde ama hâlâ fark edemiyordu.
"Katil olmak çok mu kolay sanıyorsunuz?" dedim ağlayarak. Kelimeler boğazımda düğümleniyor, her hece bir yaramı daha deşiyordu. Babamla annem arasında gözüm gidip geliyordu. Babam... gerçeğin ta kendisi, karşımdaki fiziksel varlığıyla. Annem... sadece bir sanrıydı, gözlerim kapalı olsa bile görebileceğim bir hayalet gibi. Onun yüzüne, onun yokluğuna, beni yalnız bırakan ellerine baktım.
Kelimelerim sustukça odadaki sessizlik daha da ağırlaştı. İçimde patlayan öfke ile bastırdığım acı birbirine karışıyor, nefesimi daha da kesiyordu. Dizlerimin üzerinde titriyor, vücudum istemsiz bir şekilde sarsılıyordu. Kırık cam parçası hâlâ elimde, kan damlaları yoktu belki ama acı varlığıyla gerçekliği işaret ediyordu; bu acıyı, bu öfkeyi, bu yalnızlığı hissetmeden nefes alamazdım.
Babamın sesi bu sessizliği deldi "Kızım... bunu bilmeni istiyorum... ama..." Gözlerindeki suçluluk ve korku birleşmişti, ama hâlâ bir şeyleri anlatamıyordu. O sözsüzlük içinde ben kendi kalbimin sesini duyuyordum; hırçın, acı dolu, kırılmış ama hâlâ var olan küçük bir kalp.
Benim onun kızı olduğumu hatırlatmak istiyordum. Her nefesimde bunu haykırıyordum. Ama onlar hâlâ görmüyordu. Annem bir gölge, babam gerçek ama hâlâ yetersiz. İçimdeki boşluk derinleşiyor, gözlerimden akan yaşlarla birleşiyordu. Bu an, yılların acısının doruk noktasıydı.
Kalbim öylesine doluydu ki nefes almak bir yük haline gelmişti. Ellerim hâlâ kırık cam parçasında... acı hem fiziksel hem ruhsaldı. Sessizlik odayı sardıkça içimdeki çığlıklar daha da büyüyordu. Babam hâlâ bana bakıyor, anlamaya çalışıyor ama anlayamıyordu. Benim yaşadığım yıkımı, benim her an hissettiğim korkuyu, yalnızlığı, sevgiye açlığı... Hiçbiri farkında değildi.
Ağlamaktan bitap düşmüş bir halde dizlerimin üzerinde otururken, içimdeki küçük kız, yıllardır bastırdığım acı, nefes almak için çırpınan ben... hepsi tek bir noktada birleşmişti. Ve o noktada... bana nefes almayı öğretmeyen, bana sevgi vermeyen, beni yalnız bırakan, ama şimdi karşımdaki baba ile yüzleşen ben... her şey... bir anda birleşmişti.
O an odada zaman durmuş gibiydi. Ne gölge olan annem ne de hâlâ orada duran babam... içimdeki fırtına kadar gerçek değildi. İçimdeki öfke, içimdeki acı, yılların birikmiş yalnızlığı ve sessiz çığlıkları... hepsi gözlerimin önünde dans ediyor, ruhumu paramparça ediyordu.
Ve ben... nefes almakta zorlanıyordum. Ama bu defa sadece acıdan değil; kendi gücümü, kendi irademi hissettiğimden dolayı da zorlanıyordum. Kendi acımı, kendi nefesimi, kendi varlığımı bir anda hissetmek... korkutucuydu. Ama bu korku, bana var olduğumu hatırlatıyordu.
Babam hâlâ titrek sesle bir şeyler söylüyordu. Ama ben artık duymuyordum. Çünkü benim odamdaki gerçeklik, benim içimdeki acı ve öfke... her şey daha güçlüydü. Kendi kalbimin sesini dinliyor, kendi nefesimi geri alıyordum. Artık kimse bana nefes almayı öğretmeyecek, kimse benim acımı belirlemeyecek, kimse benim yalnızlığımı dolduramayacaktı.
"Elindeki parçayı ver ben kendimi öldürürüm senin canın yanmasın yeter ki" dedi babam, sesi titrek, yüzü korku ve çaresizlikle doluydu. Dizleri üzerinde yere çömelmiş, elleriyle göğsünü tutuyordu. Her nefesi derin ve acılı, kalbinin her atışı sanki odadaki sessizliği delip geçiyordu. Onun acısı, benim acımla aynı odayı dolduruyor, birbirimize karışıyordu ama fark ettim ki benim acım yıllardır birikmişti, her atışıyla ruhumu parçalayan bir ağrıydı.
"Yalvarırım bırak onu kızım. Lütfen bırak. Ne istersen yaparım yemin ederim yaparım!" dedi babam korku dolu bir sesle, gözleri dolu dolu bana bakıyordu. Ellerini kaldırıp göğsünü sıkıyor, kalbinin her sarsıntısını bana hissettirmeye çalışıyordu. Kalbi mi acıyordu gerçekten, yoksa korkusundan mı? Ağrısın... ağrısın ki ben yıllardır hissettiğim acıyı bir nebze olsun hafifletebileyim.
Benim küçük kız çocuğu olarak yaşadığım her yarayı, her kırık anıyı düşündüm. Yıllarca içimde biriken öfke, ihanet, yalnızlık ve korku... hepsi bir anda gözlerimin önüne geldi. Dizlerimin üzerinde hâlâ titreyerek oturuyordum, elimde kırık cam parçası, kalbimde yıllardır taşıdığım o keskin sancı... Sanki her anın, her saniyenin yükünü tek başıma taşıyordum. Babamın korkusu ve çaresizliği, benim öfkemle karışıyor ama onu susturamıyordum.
"Baba bir gün umarım senin mezarına gelmek bana nasip olur" dedim, sesim titrek ama keskin, içimdeki acı ve öfkeyi taşıyan bir tonla. "Umarım bir gün o mezara gidip acımı hafifletirim." Kelimelerim odanın içinde yankılanıyor, her bir heceyle geçmişimden gelen tüm kederi, kaybı ve kırıklığı ifade ediyordu. İçimdeki acıyı, yıllardır boğazımda düğümlenen çığlığı, tüm korkularımı ve yalnızlığı hepsini onun gözlerinin önüne seriyordum.
Ama bir sanrı vardı kalbimde; her atışı beni hayattan koparıyor, nefesimi kesiyordu. Annemdi o sanrı, gözlerimde donuk, sessiz, hiç ulaşamayacağım bir hayalet. Her nefes alışımda, her kalp atışımda onun yokluğu beni hatırlatıyor, içimdeki boşluğu büyütüyordu. Bu sanrı, geçmişin acımasız hatıralarıyla birleşiyor, odada nefes almayı neredeyse imkânsız kılıyordu.
Elimdeki kırık parçayı sımsıkı tutarken parmaklarımın arasındaki keskinliğin baskısını hissediyordum; sanki o acı beni ayakta tutan tek şeydi. Tam o an telefonumun sesi odanın ağır sessizliğini yırttı. İrkilmedim bile, sadece başımı yavaşça çevirdim. Arkamdaki komodine doğru döndüm, ama gözlerim hâlâ babamın üzerindeydi. Sanki bir an gözümü kaçırırsam her şey yok olacakmış gibi... ya da kontrolü kaybedecekmişim gibi.
Elimi uzatıp telefonu aldım. Ekrana baktığımda gördüğüm isim kalbimi beklenmedik bir şekilde sıkıştırdı. Pamir. Onu kendimden itmişken, ondan vazgeçtiğimi söylerken, hâlâ beni arıyor muydu gerçekten? İçimde bir şey sızladı. Hayatımda bana gerçekten değer veren kişinin bir yabancı olması... ne kadar acı bir ironiydi.
Parmağım bir an havada asılı kaldı. Açmasam mı? Ama açtım. Çünkü ne kadar inkâr etsem de sesini duymaya ihtiyacım vardı. Telefonu kulağıma götürdüm, nefesim hâlâ düzensizdi.
"Eve vardınız mı?" dedi. Sesi... her zamanki gibi derindi ama bu sefer temkinliydi, sanki kırılacak bir şeye dokunur gibi konuşuyordu. Kısa bir duraksama yaşadım. Bu sorunun arkasındaki gerçeği biliyordum. Açmayacağımı düşünerek aramıştı. Cevap almayacağını bile bile... yine de aramıştı.
"Evet," dedim. Sesim düz, duygusuz çıkmıştı. İçimde kopan fırtınadan eser yoktu kelimelerimde.
"İyi misin?" dedi bir anda. İşte o soru... bütün duvarlarımı zorlayan, içimdeki o kırık parçayı biraz daha derine iten soru. Gözlerim doldu. Boğazım düğümlendi. Keşke... keşke ona gerçekten nasıl hissettiğimi söyleyebilseydim. Keşke "iyi değilim" diyebilseydim. Keşke şu an burada, bu odada, kanayan kalbimle değil de onun yanında olsaydım. Keşke ona sarılabilseydim... Başımı göğsüne yaslayıp hiçbir şey söylemeden ağlayabilseydim. Ama yapamadım.
"Evet," dedim yine. Bu sefer sesim daha kısıktı. Daha kırık. Ama hâlâ yalandı. Kısa bir sessizlik oldu. O da sustu. O sessizlikte onun nefesini duyar gibi oldum. Bir şey söylemek istediğini hissettim. Belki "gel" diyecekti. Belki "dayanamıyorum" diyecekti. Belki de sadece susacaktı... benim gibi. Sonra konuştu.
"Seni şu anlık oraya bırakıyorum ama yeniden yanıma geleceksin." Kalbim bir anlığına durdu sanki.
"Ve ne olursa olsun kapım sana her zaman açık. İntikamından vazgeçsen bile." Sesi kararlıydı. Netti. Ama o kararlılığın altında sakladığı bir şey vardı... bir bekleyiş, bir umut, belki de vazgeçmeyen bir sevgi.
Gözlerimden bir damla yaş süzüldü, yanağımdan ağır ağır indi. Elimdeki cam parçasını biraz daha sıktım, sanki o acı gözyaşımı bastırabilirmiş gibi. Ama bastıramadı. Çünkü onun sesi... İçimde hâlâ yaşayan o parçaya dokunmuştu. Elimdeki kırık parçayı yere attım. Beni hâlâ bekleyen biri varken, hiçbir sanrı beni bu hayattan koparamazdı.
Bölüm etkileşimi
