6. bölüm / 28
ZULMÜN ÇİÇEĞİKADERİN MÜHRÜ
Bölümler 28Şu an: KADERİN MÜHRÜ
- 1 TANITIM130 kelime
- 2 SOLMUŞ MASAL7.477 kelime
- 3 MÜHÜR6.746 kelime
- 4 SON BEYAZIN FISILTISI12.386 kelime
- 5 KEFEN11.226 kelime
- 6 KADERİN MÜHRÜ10.494 kelime · Okuduğun bölüm
- 7 KARANLIĞA ESİR12.112 kelime
- 8 BİR IŞIK ESKSİK9.430 kelime
- 9 YARABANDI9.192 kelime
- 10 YENİLGİ9.567 kelime
- 11 SEN ONA AŞIKSIN10.958 kelime
- 12 AĞITSIZ SON10.888 kelime
- 13 ÖLMESEN OLMAZ MI?9.631 kelime
- 14 KALBİME AÇTIĞIN MEZAR10.276 kelime
- 15 BİR ZAMANLAR SEN4.448 kelime
- 16 TUTAMADIĞIM ELLER3.488 kelime
- 17 ÖZGÜRLÜĞE VEDA2.196 kelime
- 18 KALBİMDEKİ SANRI3.205 kelime
- 19 ÇOCUKLUĞUMUN KATİLİ2.411 kelime
- 20 İÇİMDEKİ KATİL5.362 kelime
- 21 BİR GÜN DAHA KALAMAZ MISIN?5.080 kelime
- 22 İÇİMDE KALAN SEN5.791 kelime
- 23 BOĞAZIMDAKİ HOŞÇA KAL2.578 kelime
- 24 ANNE2.105 kelime
- 25 MERHAMETİN BEDELİ1.212 kelime
- 26 KENDİ CELLADIM3.423 kelime
- 27 YANLIŞ NEFRET5.138 kelime
- 28 ARTIK SENİ DUYUYORUM6.140 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Mavi İnanç
"Bazen tek bir ışığın yanabilmesi için, bütün ömrünü karanlığa adarsın."
Ruhumuz...O küçücük, görünmeyen ama bedenimizi ayakta tutan yanımız... Hep imkânsızın peşinden koşar. Sanki varoluşunun tek amacı buymuş gibi, hep daha fazlasını ister. Daha parlak bir yıldız, daha masum bir gülüş, daha huzurlu bir hayat... Hep ararız. Ellerimizi uzatırız, koşarız, düşeriz, tekrar deneriz. Ama bazen ruhun istediği şey, ellerimizin erişemeyeceği kadar uzaktadır. İşte o zaman geriye yalnızca yenilgiler kalır.
Kaç kere denedik? Kaç kere mutluluğun kapısına dayandık da içeri alınmadık? Kaç kere ellerimizdeki son kırıntıyı bile verdik ama karşılığında yalnızlık bulduk? Ve kaç kere... gerçekten kaç kere ağladık içimizde, kimseye belli etmeden? İşte o gözyaşlarıdır insanı en çok yoran. Başkalarının görmediği, ama ruhunu ağır ağır kemiren gözyaşları.
Bir noktadan sonra insan pes eder. "Mutlu olmadan da yaşanır" der kendi kendine. Sanki bu bir çözüm, bir çıkış yoludur. Sanki mutluluğun yokluğu bir eksiklik değilmiş gibi davranır. Oysa bu, en büyük yalanlardan biridir. Mutluluk olmadan yaşamak... aslında yaşamamakla eşdeğerdir. Yalnızca nefes almakla yetinmektir. Ruhun çığlıklarını bastırmaktır.
Ama yine de... küçük şeylerde buluruz bazen mutluluğun gölgesini. Bazen bir çocuğun gözlerindeki masumiyette, bazen sessizce okunan bir şarkıda, bazen de hiç beklemediğimiz bir anda gelen küçücük bir öpücükte saklıdır. O küçücük temas, bir insanın tüm kırıklarını onarabilir.
Ve bazen, karanlığın ortasında belirir bir siluet. O adama bakarsınız ve içinize korku düşer. Gözleri soğuktur, bakışları serttir. Adımları bir yargıç gibi ağırdır. Kaçmak istersiniz, ama kaçamazsınız. Çünkü bilirsiniz... kaderinizin düğümü onun ellerindedir. Korkarsınız, ama aynı zamanda anlarsınız ki mutluluğunuz da, acınız da ondan geçmektedir.
Kader...
Ne acı bir kelime değil mi? İnsan kendi kaderini çizdiğini zanneder. Planlar yapar, hayaller kurar, seçimler yapar. Ama bir bakmışsınız, kaderiniz hiç tanımadığınız bir adamın ellerinde şekillenmiş. Onun kararları sizin hayatınızı belirler hale gelmiş. Ve siz, bütün direnişinize rağmen, onun pençesinden çıkamazsınız.
Ben işte o noktadayım.Ruhum yıllarca imkânsızın peşinde koştu. Mutluluğu aradı, kaybetti, tekrar aradı, tekrar kaybetti. O kadar çok yenildim ki artık pes etmiştim. Mutlu olmadan da yaşanabileceğine kendimi inandırmaya başlamıştım. Ta ki... o karanlığın içinden gelen adamla göz göze gelene kadar.
O adam... benim korkumdu. Ama aynı zamanda garip bir şekilde umudum da. Bana zarar verebilirdi, beni paramparça edebilirdi, ruhumu darmadağın edebilirdi. Ama hissettiğim şey başkaydı. İçimde tarifsiz bir his vardı. Çünkü belki de ilk kez birinin ellerinde acı değil, kaderimin ta kendisi vardı. Ve kader... insanı korkutur ama aynı zamanda çeker.
O adamın yanında hissettiğim duygu... korku ve güvenin garip bir karışımıydı. Onun sert bakışlarında yılların acısını gördüm. Ama aynı zamanda... belki de bana sakladığı bir merhamet vardı. Belki de ben görmek istedim, bilmiyorum. Fakat bir şeyden emindim. Ondan korkuyordum, evet. Ama ondan kaçmak istemiyordum. Çünkü hissediyordum... mutluluğumun anahtarı onda saklıydı.
Pamir.
Kalbimi yerinden oynatmıştı. O küçücük an, o saniyelik temas... belki başkaları için hiçbir şeydi. Ama benim için bir ömür saklıydı içinde. Yanağıma kondurduğu küçük bir öpücük, yıllardır çorak toprak gibi kurumuş ruhuma bir damla su gibi değdi. Ve ben, buna alışkın olmayan ben, şaşırdım. Ne yapacağımı bilemedim. Mutlu mu olmalıydım, yoksa korkmalı mıydım? Bilmiyordum. Bildiğim tek şey... kalbimin, taş kesmiş kalbimin, uzun zaman sonra ilk kez kıpırdadığıydı.
Mutluluk... ne kadar uzak bir kelimeydi bana. Çocukluğumdan bu yana peşimden koştuğum ama hiçbir zaman yakalayamadığım bir hayaldi. Mutluluk benim için hep başkalarına ait olmuştu. Başkalarının gülüşlerinde, başkalarının sevinçlerinde, başkalarının kutlamalarında gördüğüm ama kendime hiç yakıştıramadığım bir duyguydu. Sanki Tanrı, mutluluğu bana hiç vermemek üzere karar almıştı. Ben hep acıyla yoğrulmuştum, hep gözyaşıyla büyümüştüm.
Taş kesmiş kalbim vardı artık. Ağlamamayı öğrenmiştim, gülmemeyi de. Kendi kendime inandırmıştım. "Ben mutlu olmasam da yaşarım." Oysa yaşamıyordum, sadece nefes alıyordum. Kalbim, bir taş gibi içimde duruyor, atıyor ama hissetmiyordu. Ben buna "yaşamak" diyordum, ama aslında kendi mezarımda dolaşıyordum.
Ve şimdi... işte tam o anda, o küçücük öpücükle, taş yerinden kıpırdadı. Kalbim sanki ilk kez gerçek anlamda atıyordu.
O küçücük sevgi gösterisi... Tanrı şahidimdir ki yıllardır içimde sakladığım bütün kırıkları tek tek titretti. Mutlu olmam için büyük mucizeler gerekmiyordu demek ki. Ne büyük saraylar, ne sonsuz zenginlikler, ne de sahte tebessümler... bana mutluluk getirmiyordu. Sadece küçük bir dokunuş, sadece samimi bir temas... işte o yeterdi.
Ama aynı zamanda korkuyordum. Çünkü mutluluk bana hiç yakışmamıştı. Mutluluk, benim için hep gelip geçici bir hayal olmuştu. Ona ne zaman uzansam, ellerim boşlukta kalmıştı. Şimdi yine aynı şey olur muydu? Pamir'in dudaklarının yanağıma değdiği o saniyelik an, benim için bir ömür hatırlanacak ama onun için basit bir alışkanlık mıydı?
Belki benim için bir mucizeydi, ama onun için... sadece bir an.
Yine de, kalbim ilk defa bu kadar hızlı çarparken kendime yalan söyleyemedim. Mutlu olmuştum. Uzun zamandır unuttuğum o his, küçücük bir öpücükte saklıymış.
Sevmediğim... belki de nefret etmem gereken... babamdan intikam almak için benimle evlenecek olan adamın yanağıma kondurduğu küçücük bir öpücük yüzünden, neden bu kalbim delicesine atmıştı? Neden nefesim kesilmiş, ellerim titremişti? Neden, yıllarca taş kesmiş göğsümün altında unutulmuş kalbim birden uyanmıştı?
Kendime kızıyordum. Bu kadar zayıf mıydım? Bu kadar kırılgan, bu kadar aç mıydım sevgiye? Tek bir dokunuşla dağılıp gidecek kadar mı yorgundu içimdeki kadın? Belki de cevabı çok basitti. Evet, bu kadar mutsuz yaşamıştım. Evet, bu kadar yanmıştı canım.
Bugüne kadar hiç düşünmedim; "Benim ne kadar canım yandı?" diye. Çünkü düşünmek acıyı daha da büyütürdü. O yüzden kendime hep sustum. "Böyleymiş kaderim" dedim. Babamın bana biçtiği hayat buydu, onun gölgesinde, onun emirlerinde, onun sevgisizliğinde var olmak. Bana değer vermeyen bir adamın kızı olmaktan öteye gidememek. Ne annem vardı sarılıp yaralarımı sarsın, ne de dostum vardı başımı yaslayıp ağlayayım. Çocukken bile, düştüğümde dizlerimdeki yarayı kendi kendime üfledim. Yalnızlığa doğdum ben, yalnızlığa büyüdüm.
Ama meğer böyle değilmiş. Meğer kader sadece acıdan ibaret değilmiş. Meğer küçücük bir dokunuş, küçücük bir öpücük, kaderin tüm ağırlığını yerinden oynatabilirmiş. Yanağıma değen dudakları, aslında bana dokunan bir kalbin işaretiydi sanki. Belki sevgi değildi adı, belki alışkanlıktı, belki sadece anlık bir heves. Ama benim için... benim için yıllardır aradığım "var olduğumu hissetmek" duygusuydu.
İçimdeki boşluğa düşen küçücük bir damla.
Bir adamın öpücüğüyle mutlu olacak kadar mı düşmüştüm? Evet. Kabul ediyorum, evet. Ama bu düşkünlük değildi; bu, yıllardır taş gibi bekleyen kalbimin kırıntılara bile muhtaç kalmasıydı. Aç birine bir lokma ekmek verirsen, o lokmayı bir ömür hatırlar. Ben de açtım işte; sevgiye, ilgiye, bir tebessüme... Ve Pamir'in bana verdiği o küçücük şey, benim için bir ömür saklanacak bir hatıraya dönüşmüştü.
Ama işte tam bu noktada korkuyordum da. Çünkü Pamir, babamın düşmanıydı. Çünkü onun yanında oluşum, özgür bir seçim değil, zorunlu bir kaderdi. Çünkü beni sevdiğini düşünmek bile aptallıktı. O, babamdan intikam almak istiyordu. Benimle evlenmesinin arkasında yatan sebep belki de buydu. Belki ben onun için sadece bir araçtım. Bir "düşmanın kızı." Bir "koz." Bir "oyun."
Ama kalbim, bunu dinlemiyordu. Akıl sus derken, kalbim çırpınıyordu. Kalbim delicesine atıyordu. Çünkü kalbim, akıldan çok daha basit çalışıyordu. O, sadece iyi ya da kötüye bakmıyordu; hisse bakıyordu. Ve his, o an bambaşkaydı.
Bunca yıl boyunca babamın gölgesinde büyürken, hep şunu düşündüm. "Benim kaderim acı." Kendi hayatımı kabullenmiştim. Ne sevgi bekliyordum, ne şefkat, ne de bir insanın bana gerçekten dokunmasını. Benim için hayat, görevlerden, yasaklardan ve itaatten ibaretti. Ben, mutsuzluğu normal sanmıştım. Mutlu olmadan da yaşanır diye kendime yalan söylemiştim.
Ama şimdi anlıyorum. Hayır, öyle değilmiş. Mutluluk diye bir şey varmış. Ve o mutluluk, bazen büyük mucizelerde değilmiş. Bazen küçücük bir öpücükte gizlenirmiş. Bazen, karanlıktan korktuğun adamın elinde saklanırmış. Belki de kader, bana onun ellerinde gizlenmişti.
Pamir...
Onu sevmiyordum. En azından kendime böyle diyordum. Ama kalbim... kalbim bana ihanet ediyordu. Bir gün öncesine kadar nefretle baktığım adamın küçücük bir dokunuşu, kalbimin zincirlerini paramparça ediyordu. Beni korkutan da buydu işte. Onun bana bakışlarının ardında intikam mı vardı, yoksa gerçekten görmeye başladığı bir kadın mı? Ben onun gözünde düşmanın kızı mıydım, yoksa kendi karısı olacak kadar değerli bir insan mı?
Sorular beynimde yankılanırken tek bir gerçeği reddedemedim. Kalbim ilk defa bu kadar hızlı atıyordu.
Ve ben ilk defa, "Mutlu olabilir miyim?" diye sormaya cesaret ediyordum.
Bir adam hayatıma girdi...Ve benim zihnimde, yıllardır kanıksadığım, kabullendiğim, boynuma zincir gibi vurulmuş o kaderi bir anda aldı, yakıp kül etti. Kendi elleriyle, gözlerimin önünde, yeniden yazmaya başladı.
Asıl şaşkınlığım, buna izin vermemdi. Daha doğrusu, içimdeki o inatçı ve kırılgan tarafımın bile isteye kalemi onun ellerine teslim etmesiydi. Çünkü ben, yıllardır kimseye güvenmeyen, güvenmeye cesaret edemeyen biriydim. Çaresiz kalbim bile, defalarca ihanete uğramış, defalarca parçalanmış, defalarca yalnız bırakılmıştı. Bir çocuğun babasına güvenmesi gerekirdi, ama ben babama hiçbir zaman güvenemedim. Bir kızın annesine yaslanması gerekirdi, ama ben annemi çok erken kaybettim. Bir insanın en azından kendine güvenmesi gerekirdi, ama ben yıllar boyu başkalarının ellerinde oyuncak gibi savrulurken kendime bile yabancılaşmıştım.
Ve şimdi... hayatımda ilk defa kalbim birine teslim olmuştu.
Onu tanıdığımda, karanlıktı. Pamir'in gözleri, yüzü, duruşu... bana hep tehlikeyi hatırlatıyordu. Babamın düşmanıydı o. Babamdan daha acımasız, daha korkulan biriydi. Herkes onun adını duyunca irkilirdi. Onunla karşılaşmak, benim için kaçınılmaz bir felaketti. Öyle sanmıştım en azından. Çünkü karanlığın ortasında karşıma çıkan bu adam, bana hiç beklemediğim bir şey vermişti.
Güven.
Kendime itiraf etmekten korkuyorum ama gerçek bu. Kalbim, hiç kimseye açmadığı kapılarını ona açtı. Sadece bir gülümsemesiyle, sadece yanağıma kondurduğu küçücük bir öpücükle, yıllardır ördüğüm o duvarlarda koca çatlaklar açtı.
Kendime kızıyordum. "Nasıl bu kadar kolay oldun?" diyordum aynadaki yansımama. Ama cevabı çok basitti. Çünkü ben açtım. Yalnızlığa açtım. Bir insana dokunmaya açtım. Bir sesin, bir bakışın bana "yalnız değilsin" demesine açtım. Bir öpücükle mutlu oluyorsam, bu düşkünlük değildi; bu, yıllardır susuz kalmış bir çölün, gökten düşen tek damla suya minnet duymasıydı.
Pamir bana o damlayı vermişti.
Korkuyorum... Hem de çok. Çünkü onun yanında mutluluk bulabilecek olmaktan korkuyorum. Onunla nefes alabilecek olmaktan korkuyorum. Babamın kızı olduğum için hep ceza gördüm, hep acı çektim, hep eksik yaşadım. Peki şimdi babamın düşmanının yanında huzur bulacaksam? Bu, kaderin en acımasız oyunu olmaz mı?
Bir yanım diyor ki; "Hayır Mavi, sakın. O adam tehlikeli. Onun yanında olursan daha da yanarsın. O seni sadece babana karşı kullanıyor." Ama diğer yanım... o susmuyor. O yanım Pamir'in bana dokunan gözlerini, bana inanılmaz bir sabırla söylediği sözleri, "Ben sahtelikten nefret ederim" diyen o sert ama dürüst sesini hatırlatıyor. Ve ben, ilk defa kalbimle aklımın savaşına tanık oluyorum.
Bir adam hayatıma girdi. Benim bile isteye boyun eğdiğim yazgıyı darmadağın etti. Ve ben... ben kalbimle ilk defa savaşmayı bırakıp teslim oldum.
Ona güveniyorum.
Bilmiyorum bu güven beni nerelere götürür. Belki yarın çok pişman olurum. Belki bir gün onun bana gerçek yüzünü göstereceği an gelir. Belki ben yine yalnız kalırım. Ama şimdilik, tek bildiğim şey şu: Kalem onun ellerinde. Ve ben yıllardır kendi kaderimi yazmayı becerememişken, o bana "başka bir hayat mümkün" demeyi öğretti.
Karanlıktan korkan küçük kız çoktan ölmüştü. Şimdi onun yerine, karanlıkta yürümeyi öğrenen bir kadın vardı.
Ben Mavi İnanç'tım. Annemi erken kaybetmiş, babasının gölgesinde büyümek zorunda kalmış, kendi ismini bile özgürce sahiplenememiş bir kadın. Başka bir soyisim almayı hiç düşünmemiştim. Çünkü bana öğretilen şey, soyadının bir kader olduğuydu. Bir damga gibi alnımıza vurulur ve ömür boyu taşırdık. Benim alnımda da o damga vardı. İnanç. Ama ironik olan şu ki, ben hiçbir şeye inanmazdım. Ne babama, ne adalete, ne aileye, ne aşka.
Ben, ömrüm boyunca tek bir soyisimde mahkûm olmayı kabullenmiş o kadındım. "Böyle doğdun, böyle öleceksin" diye kendime telkinler verirdim. Soyadımı değiştirmek, kaderime karşı gelmek gibi gelirdi bana. O yüzden hiç düşünmedim bile.
Ama Pamir hayatıma girdiğinde, her şey değişti.
Onun adıyla, onun bakışlarıyla, onun acımasız ama bir o kadar da dürüst varlığıyla yüzleştiğimde, ben ilk defa mahkûm olduğum soyadını değiştirmek istedim. Çünkü "İnanç" bana sadece acı getirmişti. Çünkü o soyadının ardında saklanan adam –babam– bana sadece korku, şiddet, ihanet öğretmişti.
Ve ben ihanetin nasıl bir şey olduğunu çok iyi bilirdim. Çünkü ben ihanetten doğdum. Onunla büyüdüm. Onunla nefes aldım.
İhanet, hayatımın ilk öğretmeniydi. Henüz çocukken babamın gözlerimin içine baka baka söylediği yalanları gördüm. Annemin gözlerinden süzülen yaşların nedenini anlamadan önce, yalanların ağırlığını öğrendim. Babamın yanında büyürken güvenin ne demek olduğunu hiç bilmedim. Evimizde yemeklerin tadı yoktu; sofrada yenen ekmeğin içinde bile ihanetin kırıntısı vardı sanki.
İhanet, evimizin duvarlarına sinmişti. Kapının gıcırtısında, gece uykumda duyduğum ayak seslerinde bile o vardı. Küçük bir kız çocuğu olarak yastığıma başımı koyduğumda kulağıma fısıldayan kabusların ismiydi ihanet. Bana masal okumadı babam, bana vaatler okudu. Her biri yalan çıktı. Ve işte ben, böyle büyüdüm.
Şimdi karşıma Pamir çıktı. Hayatım boyunca gördüğüm bütün erkeklerden farklıydı. O, ihanetten tiksinen, sahteliği küçümseyen, yalana tahammülü olmayan bir adamdı. Onun yanında nefes almak bile farklıydı. Sanki göğsümde taşıdığım yükün bir kısmı onun gözlerinin önünde eriyip gidiyordu.
Ama içimde korkularım vardı. Ben kendime bile güvenmezken, bana güvenen bir adama nasıl güvenebilirdim?
Söylesenize bana...İhanetle büyüyen bir çocuk, ihanet etmeden durabilir mi?
Aynada baktım kendime, uzun uzun, sanki karşımda bambaşka biri varmış gibi. Yüzümde gördüğüm şey sadece bana ait değildi; geçmişimden, acılarımdan, yaralarımdan ve bana ihanet edenlerden izler taşıyordu. Gözlerime odaklandım. Mavi... İsmim gibi mavi. Ama bu mavilik gökyüzünün huzurlu mavisi değildi, ne saf bir deniz dalgasının berraklığı ne de çocukluğun masum gülüşü gibiydi. Benim gözlerimdeki mavi; fırtınalı, bulanık, derinliklerinde kaybolabileceğin, boğulabileceğin bir maviydi. Bazen bu gözlere baktığımda kendimi bile tanıyamazdım. İçinde hem kırılmış bir çocuk vardı, hem de ayakta kalmak zorunda bırakılmış, taş kesmiş bir kadın. Sanki gözlerim bana sesleniyor, "Sen hâlâ ayaktasın. Hâlâ buradasın," diyordu.
Saçlarıma kaydı bakışlarım. Kahverenginin ağır tonlarıyla sarının masum parıltıları birbirine karışmıştı. Ne tamamen karanlık, ne de tamamen ışık. Tıpkı hayatım gibi, tıpkı ruhum gibi. Ne tam aydınlık, ne tam karanlık; arada kalmış, bir yere ait olamayan, ortada sıkışıp kalmış bir varlık. Belki de kaderim buydu; hiçbir yere, hiçbir insana, hiçbir sevgiye tam anlamıyla ait olamamak.
Parmak uçlarım saçlarımın arasından geçerken çocukluğum düştü aklıma. Annemin bana saçlarımı tararken söylediği şarkılar, o küçük ama güvenli anılar. Oysa annem de gitmişti. Babamın gölgesinde, ihanetin zehirli elleri arasında beni yapayalnız bırakmıştı. Babamın sessizliğiyle yaptığı ihanet, annemin sessizliğiyle birleştiğinde bana kalan tek şey yalnızlıktı. Yalnızlık ve kırgınlık...
İşte o aynanın karşısında kendime bir söz verdim. Sessiz, ama içime işleyen, derinlerden gelen bir yemin gibi. "Ben ihanet etmeyeceğim." Çünkü ihanet, insanın hem kendini hem de sevdiklerini öldürmesiydi. Babam bana bunu öğretti. Defalarca yalan söyledi, defalarca sattı, defalarca hiçe saydı bizi. Ve ben her defasında daha da küçüldüm. Daha da kırıldım. Ama o aynada, o an, içimde bir şey ayaklandı.
"Ben babam gibi olmayacağım," dedim kendi kendime, gözlerimin içine bakarak. "Ben ihanet edecek kadar zayıf olmayacağım."
Bunu söylerken bedenim titredi. Sanki ruhumun en derin yerlerinden zincirler kırılıyordu. Bazen bir kadın aynaya baktığında sadece yüzünü görmez; geçmişini, geleceğini, hayallerini, yeminlerini görür. Ben de gördüm. Benim hikâyem ihanetle başlamıştı belki, ama öyle bitmeyecekti. Artık biliyordum, artık anlamıştım. Benim hayatımın kalemini kimse tutmayacaktı. Ne babam, ne geçmişim, ne bana acı çektiren herkes. O kalem artık benim elimdeydi. Ve ben, ne kadar zorluk yaşarsam yaşayım, kendi hikâyemi kendim yazacaktım.
Ve işte tam o anda, aklıma Pamir geldi. Onun gözleri, onun yüzü, onun varlığı... Neden bilmiyorum ama düşüncelerim bir anda ona kaydı. Onun gözlerinde gördüğüm şey, benim için hem korkunun hem güvenin adıydı. Bir adam düşünün; bakınca içinizi ürperten, sertliğini ve karanlığını iliklerinize kadar hissettiğiniz. Ama aynı zamanda, yanında olduğunuzda hiçbir şeyin size zarar veremeyeceğine dair tuhaf bir güven duyduğunuz. İşte o adam Pamir'di.
Evet, o sertti. Acımasızdı. Hatta bazen nefesimi kesecek kadar ürkütücüydü. Ama dürüsttü. Bana hayatımda ilk kez bir erkeğin gözlerinde yalansız bir dünya gösterdi. Hiçbir şeyi saklamadı. Ne düşünüyorsa, ne istiyorsa, ne hissediyorsa bana en çıplak haliyle sundu. Ve ben, bütün hayatım boyunca ihanetle sınanmış ben, ilk defa bir erkeğin gözlerinde gerçekliği gördüm.
Belki bu yüzden kalbim onunla çarpıyordu. Belki bu yüzden bana dokunduğunda içim yanıyordu. Belki bu yüzden, yıllarca taşıdığım İnanç soyadını bırakıp, Arsal soyadını istemeye başlamıştım. Ama bu, sevgiden değildi. Sevgisizliktendi. Çünkü ben çok hor görüldüm. Hep yalnız bırakıldım. Bana hep ihanet edildi.
Ve Pamir, o acımasız ama dürüst adam, bana başka bir ihtimal sundu. Bana gösterdi ki, bir kadın bir erkeğin gölgesinde ezilmeden de yanında durabilir. Ve yine de güven duyabilir.
Kapının açılışını duyduğumda içimdeki düşünceler bir anda darmadağın oldu. Sanki zihnimde fırtına kopmuştu da kapının o ince gıcırtısı, o fırtınayı bastırmıştı. Kapının kapanışı ise tok bir şekilde yankılandı odanın içinde. Bu ses bana tek bir şey söylüyordu. Artık yalnız değildim. Ama kimdi gelen? Pamir'in bu saatte burada olacağını sanmıyordum. O, sebepsiz yere insanın yanına gelen bir adam değildi. Onun adımları her zaman bir amaca bağlıydı, nefesi bile planlıydı. Sevmediği bir kadının yanına gelmesi... mantıklı değildi. O yüzden kapının ardında, içeri giren kişinin çalışanlardan biri olduğuna inandırdım kendimi.
Ama aynadan gördüm. Gördüğüm an, yüreğim boğazıma düğümlendi. Pamir'di. Karşımdaydı. Daha doğrusu, arkamdaydı. Onu fark ettiğimde dönmek istedim, yüzünü görmek istedim, ama yapamadım. Çünkü aynadan izlemek, gerçek yüzleşmekten daha kolaydı. Aynadan bakınca onun gölgelerini, bakışlarını, varlığını sanki daha uzaktan hissediyordum. Yüz yüze gelirsem kalbimin nasıl çırpınacağını, gözlerimdeki korkunun ve aynı zamanda o garip güvenin nasıl okunacağını biliyordum.
Sonra oldu. Kollarını sardı bedenime, arkadan, ani ama aynı zamanda sakince. Bir an nefesim kesildi. Kalbim deli gibi çarpmaya başladı. O sert, güçlü kollar bedenimi sararken ben aynada donakaldım. Artık sadece kendimi görmüyordum, bizi görüyordum. İkimiz aynı çerçevenin içindeydik. Kusurlu bir tablo gibiydik belki ama bir o kadar da kusursuz görünüyorduk.
O siyahtı. Karanlıktı. İçinde kaybolunacak, insanı boğacak bir karanlık. Ben griydim. Ne tamamen aydınlık, ne de tamamen karanlık... Arada kalmış, yaralı, kararsız bir renk. Ama yan yana geldiğimizde, aynada gördüğüm şey beni ürküttü. Çünkü birbirimizi tamamlıyor gibiydik. Onun siyahı benim griliğimi daha da belirginleştiriyor, benim griliğim onun karanlığını daha yaşanabilir kılıyordu. Bir tezatın içinde saklı bir uyum vardı aramızda. Ve bu beni korkutuyordu.
Aynaya baktığımda sadece ben ya da o yoktu artık. Biz vardık. Benim yüzümdeki gerilim, gözlerimdeki mavi hüzün, onun bakışlarındaki karanlıkla birleşmişti. Pamir'in gözleri de aynada bize bakıyordu. Beni değil, sadece kendini değil... ikimizi. İkimizin birleşmiş halini. Sanki o da fark etmişti bu kusurlu uyumu. Sanki o da benim gibi, ikimizin aynı çerçevede nasıl göründüğünü merak ediyordu.
Kalbim hızlandı. Durduramıyordum. Onun nefesi boynuma değiyordu, dokunuşu sırtımdan içime işliyordu. Neden buradaydı? Neden beni böyle sardı? Neden bu kadar yakın? "Neden geldin?" demek istedim ama diyemedim. Çünkü cevabını duymaktan korktum. Onun dudaklarından çıkacak tek kelime, benim kalbimi tamamen paramparça edebilirdi ya da sonsuza kadar mühürleyebilirdi.
Aynaya baktım. Orada başka bir kadın vardı sanki. Yorgun, kırılmış, defalarca ihanete uğramış, defalarca ayakta kalmaya çalışmış ama her seferinde biraz daha düşmüş bir kadın. Ama o kadının yanında Pamir vardı. Kolları omuzlarımdan aşağıya doğru iniyor, bedenimi tamamen sarıyordu. Sanki düşsem, kaybolsam bile tutacaktı beni. Bu garipti. Çünkü o adamdan korkmam gerekiyordu. O benim babamın düşmanıydı. O, benim hayatımı değiştiren, beni istemediğim bir yola sokan adamdı.
Kendime kızdım. Nasıl böyle hissedebilirdim? Daha birkaç gün önce ondan nefret ediyordum. Onun varlığı bana diken gibi batıyordu. Ama şimdi... şimdi kalbim çarpıyordu. Delicesine. Küçük bir dokunuşu, küçük bir yakınlığı, küçük bir öpücüğü bile bana unutulmuş bir mutluluğu hatırlatıyordu. Oysa ben mutluluğu unuttuğuma inanmıştım. Mutlu olmadan da yaşanabileceğini kabullenmiştim. Ama yanılıyormuşum.
Benim kaderim bu adamın ellerindeydi. Pamir'in. Benim korktuğum, bana nefes aldırmayan ama aynı zamanda nefesim olan adamın. Kaderime yön veren kalemi kendi ellerimle ona teslim etmiştim. Belki de bu yüzden aynadan bize baktığımda ürperdim. Çünkü bu, yalnızca bir yansıma değildi. Bu, benim geleceğimdi.
Onun sessizliği bana her şeyden daha ağır geliyordu. Konuşmuyordu, açıklamıyordu. Sadece kolları, nefesi, bakışıyla bana varlığını hissettiriyordu. Ama işte o sessizlikte bile bir şeyler saklıydı. Bir söz, bir vaat, belki de bir tehdit. Onu çözemiyordum. Ve belki de en kötüsü, artık çözmek istemiyordum. Çünkü ne olursa olsun, ben o aynada Pamir'le yan yana duruyordum. Kaçmıyordum.
Aynayı izlerken hissettiğim şey tek bir cümleyle özetlenebilirdi. Biz kusurlu ama kaçınılmaz bir bütünüz. Siyah ve gri. Karanlık ve gölge. Belki aşk yoktu, belki nefret vardı, belki de ikisinin arasında bir şey... Ama bu hikâye bizimdi. Ve artık geri dönüş yoktu.
"Yarın evleniyoruz," dedi Pamir, aynadaki yansımamı izlerken. Sesi öyle sakindi ki, sanki hayatımın en büyük kararını değil de gündelik sıradan bir şeyden bahsediyordu. Kalbim bir an durdu, sonra hızla çarpmaya başladı. Yutkunmakta zorlandım, boğazım düğümlendi.
"Bu kadar erken mi?" dedim refleksle, bir anda ona dönerken. O an fark ettim... elini belime koymuştu. Dokunuşu güçlü ama aynı zamanda koruyucuydu. Sanki beni hem sahipleniyor hem de bırakmıyordu. Gözlerim onun gözlerine kilitlendiğinde, içimde bir şeyler çatırdadı. Kalbim onun kalbine doğru açılan boşluğu doldurmuştu, sanki benim eksikliğimi o tamamlıyordu, onun yarım kalan yanını ben. Bu düşünce beni korkutuyordu.
"Vaz mı geçtin evlenmekten?" dedi fısıltılı bir sesle. Alnını alnıma yasladığında nefesim kesildi. Çok yakındık. Tehlikeli derecede yakındık. İki nefes, iki kalp, iki yaralı çocuk... Biz sadece intikam için yan yana gelmiş iki ruhtuk. Birbirine dokunmaması gereken iki yara. Ama şimdi... işte tam da bu yakınlık beni delirtmeye yetiyordu.
"Hayır," dedim titreyen sesimle. Gözlerimden kaçan cesaretim, dudaklarıma yansıyordu. Korkuyordum, evet... ama ondan değil. Onun bana zarar vermesinden, canımı yakmasından değil. Ben delicesine atan kalbimden korkuyordum. Çünkü bu kalp beni ele veriyordu.
"Zaten sahte bir evlilik," diye fısıldadım, kendimi kandırır gibi. Sesim kırık bir cam parçası gibi odaya yayıldı.
Pamir başını hafifçe yana eğdi, yüzümü incelemeye başladı. Gözlerimden ruhuma inmeye çalışıyor gibiydi. Uzun uzun baktı bana, öyle bir baktı ki sanki bütün sırlarımı, bütün korkularımı, bütün geçmişimi görüyordu. Sonra dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme belirdi.
"Bu evlilik sahte olmayacak. Gerçek anlamda karım olacaksın," dedi bir anda.
Sözleri içime bir bıçak gibi saplandı. Nefesim kesildi. Ne demekti bu? Gerçek anlamda... karısı? O an beynim durdu, kalbim daha da hızlandı. Düşüncelerim karmakarışık oldu.
"Neden?" dedim, bu sefer kendimi toplayarak. Artık sesim titremiyordu. Belki de biraz öfke vardı içinde. Belki de merak. Ama kesinlikle korku değildi.
"Senin gibi bir kadını sahte karım yapmak delirdiğimin göstergesidir." Gözlerini gözlerimden hiç ayırmadan konuştu. "Ben daha o kadar delirmedim."
Sözleri ağır ama aynı zamanda büyüleyiciydi. Kalbim paramparça oluyordu ama bir yandan da içimde tuhaf bir sıcaklık büyüyordu. Bana böyle bakmasını, böyle konuşmasını istememeliydim. Ama istiyordum.
"İnsan sevmediği biriyle neden gerçekten evlensin ki?" dedim titreyen sesimle, dudaklarımdan dökülen sözlere ben bile inanamayarak.
Bir sessizlik çöktü aramıza. Pamir cevap vermedi. Sadece baktı. Uzun uzun. O bakışın içinde cevapsız kalmış bütün sorularım, açıklanmamış bütün duygularım vardı. Verecek bir cevabı yok muydu? Yoksa cevabı vardı da, söylemeye cesaret edemiyor muydu?
"Gelinlikler birazdan gelir. İstediğini seçersin." Dedi konuyu değiştirerek.
O kadar sıradan bir cümleydi ki... Ama dudaklarından çıktığında sıradanlıktan uzak, benim hayatımda hiç tatmadığım bir şeyin kokusunu taşıyordu. Değer görmek. Seçilmek. Hak edilmek. Oysa ben kendimi hiçbir zaman hak eden biri gibi görmemiştim. Yüzümde acı dolu bir tebessüm belirdi. Dudaklarım aralandı ve kırgınlığım sesime karıştı.
"Gelinliğe ne gerek var? Beyaz bir elbise giyerim yeter."
Bunu söylerken boğazıma düğümlenen cümle şuydu aslında: 'Ben beyaz gelinliği hak etmiyorum.' Ama söyleyemedim. İçimde sakladım. Çünkü bazı acılar ses bulmaz, sadece gözlerde yankılanır.
Onun gözleri bir anda sertleşti. Kaşlarının arasındaki çizgi derinleşti, bakışlarının keskinliği sanki ruhumu delip geçti. Sertti, kararlıydı. Ama o kararlılığın altında öyle yoğun bir his vardı ki... sanki benim için savaşmaya hazırdı. Ve o an, sesi duvarlara çarpıp bana geri döndü.
"Ben gelinimi beyaz bir gelinlikte görmek istiyorum."
Her kelimesi ağırdı. Sanki beni olduğum yerden kaldırıyor, yeniden şekillendiriyordu. Sanki yıllardır kendimi yok sayan iç sesime karşı dikilmiş, benim adıma savaş açmıştı.
Kalbim istemsizce hızlandı. Oysa bu evlilik bir anlaşmaydı. Bir oyun. Bir savaşın parçasıydı. Ama onun ağzından çıkan bu cümle, oyunun kurallarını bir anda değiştirdi.
Bakışlarımı kaçırmak istedim, olmadı. Gözlerim yere düşerken içimdeki kırgınlık, kaybolmuşluk her zamankinden daha çok yüzeye çıktı. O ise pes etmedi. Sesini daha da net, daha da keskin duyurdu kulaklarımda.
"Kendine layık görmediğin her şey, senin önünde diz çökecek."
Nefesim göğsümde sıkıştı. Bu söz, hayatımda duyduğum en sarsıcı cümlelerden biriydi. Beni altüst etti. Çünkü ben kendime hiçbir zaman değer biçmemiştim. Kendime layık gördüğüm tek şey acıydı, ihanet ve kayıptı. Ama o... bana diyor ki.
'Yanılıyorsun. Sen düşündüğünden çok daha fazlasısın.'
Gözlerimi kaldırıp ona baktım. Gözlerinde öyle yoğun bir kararlılık vardı ki, orada kendimi gördüm. Yıkılmış, ama yeniden ayağa kalkmaya zorlanan ben. Kalbim sanki bambaşka bir yola girdi. Yıllardır taş kesmiş kalbim, onun cümlesiyle çatlamaya başlamıştı.
Birkaç gündür tanıyordum onu. Sadece birkaç gün. Ama bu adam, yıllarca tanıdığım insanlardan daha çok iz bırakmıştı üzerimde. Benimle iletişim kurmak isteyen onlarca insnaların hiçbirinde görmediğim bir şey vardı onda. Sahicilik. Yalandan uzak, oyun oynamayan, sert ama gerçek bir adam.
Pamir bana bakıyordu. Gözleri, üzerime titreyen ama bir o kadar da sahiplenen bir adamın gözleriydi. Sanki "sen benim kadınımsın" diyordu bakışlarıyla. Sanki bana yeni bir kimlik biçiyordu, ben reddetsem de...
"Sen benim gelinimsin." Sesi daha yumuşaktı bu defa. Ama o yumuşaklığın içinde saklı bir güç vardı. "Ve benim gelinim beyaz giyecek. Çünkü sen kendini ne kadar karanlıkta görürsen gör, ben seni bembeyaz görüyorum."
İçimde taşlaşmış duvarlar tek tek yıkıldı. Dudaklarımı araladım ama konuşacak bir kelime bulamadım. Çünkü o an anladım ki, beyaz benim için saflığın değil, yeniden başlamanın rengiydi. Pamir bana bir gelinlik değil, yeni bir hayat teklif ediyordu.
Ben ihanetle büyümüştüm. Her şeyimi kaybetmiş, kendime bile güvenimi yitirmiştim. Ama o, tam da bu yüzden bana beyazı layık görüyordu. Çünkü o da kırık bir adamdı. O da kendi acısında yanmış, küllerinden doğmuştu. Belki bu yüzden birbirimizi anlamaya başladık.
Ona baktım. Kalbim, delicesine çarpıyordu. Ama bu kez korkmadım. Çünkü bu çarpıntının adı belki de... yeniden doğmaktı.
"Pamir... bana neden bu kadar iyi davranıyorsun?"
Sözler dilimden dökülürken, aslında kendi kalbime ihanet ediyordum. Kendimi aşağılıyor, küçültüyordum. Ama gerçekler de gözlerimin önünde bana dik dik bakıyordu. Onun yanında her ne kadar güçlü görünmeye çalışsam da içimde kırılmış, dağılmış, paramparça olmuş bir kadın vardı.
Gözlerim hafifçe yere kaydı. Kendi ayak bileklerime baktım, sanki zincirlenmişim gibi. İçimdeki ses susturulamaz bir yankıyla tekrar etti. "Ben sadece intikam için evlendiği bir kadınım. O kadar."
Sesim titredi, sanki dudaklarım bile bu cümleyi söylemek istemiyordu. Ama söyledim. Çünkü Pamir'in gözlerindeki sıcaklığa bir anlam bulamıyordum. Beni korumak isteyen, bana sahip çıkan bir adamla yüz yüzeydim ve aklım buna bir sebep bulamıyordu.
"Ben senin intikam için evlendiğin bir kadınım sadece."
Cümle, odamızın içinde yankılandı. Sessizlik çöktü. Kalbim, sözcüklerimden daha yüksek sesle çarpıyordu.
Başımı yavaşça kaldırdım. Pamir gözlerimin içine bakıyordu. O bakışta kızgınlık yoktu, küçümseme yoktu. Tam aksine, beni daha da alt üst eden bir şey vardı, sanki ruhumu görüyordu. Sanki söylediğim her kelimenin altında yatan yaraları biliyordu.
Adımlarını ağır ağır bana doğru attı. Ne kadar yaklaşırsa nefesim o kadar hızlanıyordu. Ellerini belime koymadı bu kez, bana dokunmadı. Sadece önümde durdu, dimdik. Ve sesi, ruhumun karanlığına çarpıp yankılandı.
"Senin kendini nasıl gördüğün umurumda değil. Ben seni öyle görmüyorum."
Kalbim bir anlığına yerinden sökülmüş gibi oldu. Dudaklarım aralandı ama söyleyecek bir söz bulamadım. Pamir devam etti, sesi bu defa daha alçak, daha tehlikeli bir fısıltıya dönüştü.
"Sen benim intikam oyunumda bir piyon değilsin, Mavi. Sen benim karımsın. Ve ben karıma ihanet etmem."
O son cümle beni paramparça etti. Babamın ihaneti, annemin gözyaşları, çocukluğumda gördüğüm tüm rezillikler bir anda gözümün önünden geçti. Babamın bana bıraktığı tek miras, ihanetin nasıl bir şey olduğuydu. Ve şimdi karşımdaki adam, bana ihanet etmeyeceğini söylüyordu.
Kaşlarım çatıldı, gözlerim buğulandı. İçimdeki küçük kız çocuğu, sanki Pamir'in sözleriyle biraz olsun teselli buldu. Ama yine de güvenmek zordu. Her şey yıkılmıştı çünkü.
"Ama..." dedim kısık bir sesle, "sen benim babama karşısın. Onun kanını taşırken, senin yanında olmam sana ihanet değil mi?"
Pamir'in gözlerinde bir kıvılcım çaktı. Çenesini kaldırdı, bana biraz daha yaklaştı. O kadar yakındı ki nefesi yanağıma çarpıyordu.
"Senin soyadın, senin suçun değil. Babanın günahlarını sen taşımak zorunda değilsin."
Sarsıldım. Çünkü ilk defa biri bana bunu söylüyordu. Ben bugüne kadar hep babamın ihanetiyle anıldım. Hep onun yaptıklarının gölgesinde kaldım. İnsanlar bana bakınca Harun Demirel'in kızını gördüler. Kimse bana sadece Mavi demedi. Ama Pamir diyordu.
Dudaklarım titredi. "Ben... ben sadece yük olacağımı düşünüyorum."
O ise gülümsedi. Karanlık ve sert yüzüne yayılan o gülümseme, kalbimin en kırık yerine dokundu.
"Benim hayatım zaten yüklerle dolu, Mavi. Ama sen yük değilsin." Bir an sustu. Gözlerimin içine daha sert, daha derin baktı.
"Ve sana iyi davranmamın tek bir sebebi var. Çünkü sen hak ediyorsun."
O an nefesim kesildi. Çünkü hayatım boyunca kimse bana böyle bir şey söylememişti. Kimse bana değerli olduğumu hissettirmemişti. Ve o an, Pamir'in kararlılığında bir gerçek saklıydı. Onun sözleri oyun değildi, yalan değildi. Benimle evlenmesi belki bir savaşın parçasıydı ama bana dokunuşu, bana bakışı... gerçeğin ta kendisiydi.
Gözlerimden yaşlar süzüldü, farkında bile olmadan. Pamir ise o yaşlara bakmadı bile. Çünkü biliyordu, onları silmeme izin verse, duvarlarımı kırardı. O da benim gibi duvarlarla yaşayan bir adamdı. Ve biz, aynı karanlığın iki esiriydik.
Ama bir fark vardı. O, karanlığa teslim olmamıştı. Benimle birlikte ışığı arıyordu.
"Tanımadığın bir kadına neden bu kadar fazla güveniyorsun?"
Sesim titriyordu. Boğazımda düğümlenen kelimeler güç bela çıkıyordu dudaklarımın arasından. Çünkü aslında sormak istediğim bambaşka bir şeydi: Neden bana güveniyorsun? Neden ben? Kendime bile güvenmezken, kendi ellerimden bile korkarken, bir başkasının gözlerime inanması bana hem umut veriyor hem de çıldırtıcı bir korku yayıyordu içime.
Ona bakmaya cesaret edemedim bir an. Çünkü gözlerinde kendimden sakladığım şeyleri görmesinden korkuyordum.
Ama Pamir sustu. Sessizliğini bir silah gibi kullandı. Benim titrek nefeslerimi dinledi. Ve sonra, yüzüme dokundu. Parmak uçlarıyla yanağımı, sanki kırılacak bir cam parçasına dokunur gibi okşadı. Ellerinin sıcaklığı tenime yayıldığında gözlerimi kapatmak zorunda kaldım. Kalbim göğüs kafesime sığmıyordu.
"Ben sana değil... gözlerindeki yaralı çocuğa güveniyorum."
O an kalbim durdu sandım. İçimde, yıllardır derinlere gömdüğüm, kimseye göstermediğim o küçücük kız çocuğu vardı. Babasının ihanetine tanık olmuş, annesinin gözyaşlarıyla büyümüş, sevgisizlikle yoğrulmuş bir çocuk. Benim bile unuttuğum, susturduğum, zincirlediğim o çocuk. Ve Pamir onu görmüştü.
Boğazım düğümlendi. Gözlerimde istemsizce biriken yaşlar bulanıklaştırdı her şeyi. Dudaklarım titredi. "Ya o yaralı çocuk sana ihanet ederse?" dedim kısık, neredeyse fısıltıya yakın bir sesle. "Ya senin güvenini kırarsa?"
Bu soruyu sorarken, aslında kendime ihanet ettiğimin farkındaydım. Çünkü derinlerde, gerçekten korkuyordum. Benim ellerim kirlenmişti, kalbim çoktan yıpranmıştı. Güvenilecek biri değildim. Eğer o bana elini uzatırsa, ben onu da yaralayacaktım. Öyle olacağını biliyordum.
Ama Pamir'in gözleri hiç kaçmadı benden. Yanağımı tutan eli, sanki korkularımı susturmak ister gibi daha sıkı kavradı. Gözlerimi gözlerine kilitledi. O kadar net, o kadar sarsıcı bir şekilde baktı ki... nefes almak bile zorlaştı.
"O yaralı çocuk bana ihanet etmez, Mavi. Çünkü o çocuk aslında sadece sevilmek istiyor."
Kalbim darmadağın oldu.
Çünkü evet. Çocukluğumdan beri tek istediğim buydu. Sevilmek. Kucaklanmak. Sahiplenilmek. Babamın yapmadığı, annemin gözyaşlarının gölgelediği, hiçbir insanın bana göstermediği o duyguyu arıyordum yıllardır. Ama kimseye söyleyememiştim. Çünkü sevilmek istemek bile zayıflık gibi görünüyordu.
Pamirin sesinde ise zayıflatıcı hiçbir şey yoktu. Sesi, sanki benim içimdeki enkazları temizleyen bir fırtına gibiydi.
Ama korkularım yine de susmadı. Dudaklarım aralandı, gözlerimden yaşlar süzülürken sordum.
"Ya ben, o çocukla birlikte seni de yaralarsam? Ya ben senin hayatına zehir olursam?"
Pamir gülümsedi. İnce ama kararlı bir gülümsemeydi bu. Başını hafif yana eğdi, parmaklarımla saç tellerimi geriye itti. Yüzümü avuçlarının arasına aldı.
"Ben zehri tanırım, Mavi. Ben ihaneti, ihanetten daha iyi bilirim. Sen zehir değilsin. Sen sadece yaralısın. Yaralı bir kalbin bana vereceği hiçbir zarar, benim bugüne kadar tattıklarımdan daha acı olmaz."
Sözleri kalbime bir bıçak gibi saplandı. Çünkü o anda anladım ki, Pamir de benim gibi kırılmıştı. O da ihanetle yoğrulmuş, güven duygusunu yitirmişti. Ama ikimizin farkı şuydu ki, ben yaralarımla susarken, o yaralarını silah yapmıştı.
Ve şimdi bana bakarken, o silahları indirmişti.
O kadar sessiz bir an doğdu ki aramızda, kalplerimizin çarpışını duyabiliyordum. Gözlerimden akan yaşları silecek gücü bulamadım kendimde. Belki de silmek istemedim. Çünkü yıllardır ilk defa, birinin yanında ağlamaktan utanmıyordum. Pamirin sesi bu defa daha yumuşak çıktı.
"Bana güvenmek zorunda değilsin. Ama bil ki ben sana güvenmeye çoktan başladım. Ve o güveni hiçbir şey yıkamayacak."
Benim için bu kadar kesin, bu kadar kararlı konuşması hem korkutucu hem de büyüleyiciydi. Çünkü yıllardır duvarlarımı kalınlaştırmıştım. Ama o her sözünde, her dokunuşunda bir tuğlamı daha söküyordu.
••••••••
Yatağımın içinde sağa sola dönmekten perişan olmuştum. Yorganı üzerime çekiyor, sonra sıcağından bunaldığım için ayağımla itip aşağıya atıyordum. Gözlerimi kapatıyor, derin nefesler alıp kendimi uykuya zorlamaya çalışıyordum ama beynim bana oyun oynuyordu. Her defasında Pamir'in sesini, bakışlarını, bana söylediği o ağır ama aynı zamanda şefkatle dolu sözlerini hatırlıyordum. Ve ne kadar inkar etmeye çalışırsam çalışayım, kalbim bana ihanet eder gibi daha hızlı çarpıyordu.
Uyumak istemiyordum. Belki de gerçekten uyumaktan korkuyordum. Çünkü uyursam, rüyalarımın en kuytu köşesinde bile Pamir'in yüzünü göreceğimi biliyordum. Babamın gölgesinde geçen çocukluğumun en ağır kabuslarının arasına o girecekti bu defa. Belki beni kabuslarımın pençesinden kurtaracaktı, belki de onların en karanlık yerine yerleşecekti.
Kafamı yastıktan kaldırdım, odamın karanlığına baktım. Sessizlik, kulaklarımda uğuldayan bir gürültü gibiydi. Yalnızdım. O kadar büyük bir evin içinde, koridorlarda yankılanan adımların bile olmadığı bu gecede yapayalnızdım. Ve aslında biliyordum, Pamir'le evlenecek olmamız aynı yatağı, aynı odayı paylaşacağımız anlamına gelmiyordu. İkimiz de farklı odalarda uyuyacaktık. Belki bu daha iyiydi, belki kalbimin her çarpışını duymaması için tek kurtuluştu.
Ama ne kadar kendimi avutursam avutayım, susuzluk bahanesiyle içimdeki huzursuzluğu bastıramazdım. Dudaklarım kurumuştu. Boğazımda yanık bir his vardı. Bir bardak su içsem belki içimdeki fırtına biraz dinerdi. Belki.
Yavaşça yataktan kalktım. Zemine basan ayaklarımın çıkardığı hafif ses bile geceye fazla geliyordu. Sanki evde tek başıma değilmişim de, gizlice dolaşırken yakalanacakmışım gibi hissettim. Adımlarımı sessizleştirmeye çalışarak odanın kapısını açtım. Merdivenlere yöneldim. Karanlıkta yolumu bulmak için hafifçe parmak uçlarımı ahşap korkuluğa sürttüm.
Aşağıya indiğimde ilk gördüğüm şey, loş ışığın altında bilgisayar ekranının yansıması oldu. Birkaç saniyeliğine nefesim göğsümde kilitlendi. Çünkü orada, salonun geniş koltuğunda oturan bir siluet vardı. Başını hafif eğmiş, parmakları klavyede hızlıca hareket ediyordu.
Pamir.
O da mı uyuyamamıştı?
Bir anda kalbim, sanki hızını üçe katladı. Susamış olduğumu bile unuttum. Ayaklarım olduğum yerde çivilendi. Gözlerim ondan başkasını görmez olmuştu. Omuzlarına düşen gölge, yüzünü tam seçmemi engellese de, dikkatini vermiş haliyle ekrana odaklanan bakışlarını hissedebiliyordum. Her zamanki gibi güçlü, sarsılmaz görünüyordu. Sanki hiçbir şey onu deviremeyecekmiş gibi. Ama ben daha yakından baktıkça, göz kapaklarının kenarında yorgun çizgiler gördüm. Çenesini sıktığında belirginleşen kasları gördüm. Uyumamıştı. Belki de hiç uyumuyordu.
Biz ikimiz de kendi savaşlarımızın uykusuz askerleriydik.
Adım atıp mutfağa geçmeyi düşünüyordum ama bir yanım da onu seyretmek istiyordu. Onu gözlerimin önünde bu kadar savunmasız, bu kadar gerçek görüyorken, bir şeyler hissetmemek imkânsızdı. Dudaklarımı ısırdım. İçimde bir ses "git" diyordu, "kendi odana dön, hiçbir şey olmamış gibi davran." Ama diğer ses "kal" diyordu, "yanına otur, belki bu gece senin de uykusuzluğunu paylaşacak birini bulursun."
Kendi kendime savaşırken, o başını kaldırdı. Gözlerimiz çarpıştı. O an nefesim durdu.
Çünkü Pamir'in gözleri, karanlığın içinden bana dokundu. Sanki bütün düşüncelerimi okudu. Sanki bana, neden aşağıya indiğimi, neden uyuyamadığımı sormadan da biliyordu.
Bir şey söylemedi önce. Sadece gözlerini gözlerimde sabitledi. Gecenin en sessiz anında, ikimiz de birbirimizi seyrettik.
Ve sonra, dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme belirdi.
"Uyuyamadın mı?" dedi sesi, her zamanki o tok ama aynı zamanda yumuşak haliyle.
Dilimin ucuna gelen binlerce cevap vardı. Evet, uyuyamadım. Çünkü senin yüzünden. Çünkü kalbim bana ihanet ediyor. Çünkü ben artık kendimden bile kaçamıyorum. Ama bunların hiçbirini söyleyemedim. Sadece başımı eğip kısık sesle, "Su içmeye gelmiştim" diyebildim.
Basit, sıradan bir yalandı belki. Ama Pamir'in gözlerindeki bakış, bu yalanı anında yakaladı. O bakış bana her şeyi söyletti zaten. Biliyorum, Mavi. Susuzluk değil seni aşağıya indiren. Biliyorum, kalbinin ağırlığıyla savaşıyorsun.
O gözlerde gördüklerimden kaçmak için adımlarımı hızlandırdım, mutfağa doğru yürüdüm. Ama kalbim hâlâ salonun ortasında, onun bakışlarının esaretindeydi.
"Yanıma gel," dedi.
Sesi geceyi yaran bir fırtına gibiydi. Sert, tok ve tartışmaya yer bırakmayan bir tondaydı. Mutfağın kapısının önünde donakaldım. Sanki ayaklarım yere kök salmıştı da bir türlü hareket etmiyordu. Ne ileriye gidebildim, ne arkamı dönebildim. O iki kelime, üzerime bir ağırlık gibi çökmüştü.
Yanına gidersem ne olacaktı? Beni neden yanına çağırmıştı? Bu çağrının altında nasıl bir niyet gizleniyordu? Onun gözlerinin altındaki gölgeler mi daha ürkütücüydü yoksa dudaklarının kenarında asılı duran o sert çizgi mi? Kafamda dönüp duran sorular, kalbimin çılgınca atışına eşlik ediyordu.
Derin bir nefes aldım. Cesaret toplar gibi yavaşça arkamı döndüm. Gözlerim, onun gözlerinde buluştu. O an içimdeki bütün fırtına sustu. Pamir'in bakışları, her zamanki gibi beni olduğum yere mıhlıyordu. Sanki bir emir daha verse, ruhum bile ona itaat edecekti.
Adımlarım ağırdı, bir çocuğun ürkek adımları gibiydi. Belki de öyleydim; koca dünyanın önünde güçlü görünmeye çalışan ama kalbinin derinliklerinde hâlâ korkularıyla mücadele eden küçük bir çocuk. Yanına doğru yürüdüm, her adımda kalbim biraz daha göğsümden çıkacak gibi çarpıyordu.
Sonunda onun önünde durdum. Bir kol boyu mesafe vardı aramızda. Bütün bedenim gerilmişti. Gözlerim yerdeydi, dudaklarımı ısırıyor, ellerimi birbirine kenetliyordum. Yanına gelmiştim ama oturmamıştım. Koltuğun kenarında ayakta, bir mahkûm gibi bekliyordum.
Başını kaldırdı, gözleriyle baştan aşağıya süzdü beni. O bakışlar öyle ağırdı ki, sanki her zerremi, her kusurumu, her düşüncemi tek tek okuyordu. Kendimden sakladıklarımı bile saklayamıyordum ondan. İçimdeki çıplaklığı, o bakışlarla yüzüme vuruyordu.
Sonra, bilgisayarını kapatıp masanın üzerine bıraktı. Parmaklarıyla bacağına vurdu, işaret eder gibi.
"Otur," dedi.
Bir an kulaklarıma inanamadım. Şaşkınlığım gözlerime vurdu. Ne? Onun dizine mi? Nefesim boğazıma düğümlendi. Gözlerim, şaşkınlıktan büyümüştü. Kalbim ise artık tamamen çıldırmış gibi atıyordu.
"Ben... Ben burada otur..." Kelimeler boğazıma düğümlendi, tamamlayamadım. Sesim titredi.
Ama o, tek kaşını hafifçe kaldırarak gözlerimin içine baktı. Hiçbir şey söylemedi. Sadece sustu ve bekledi. O suskunluğun içinde saklı olan güç, sözlerden daha ağırdı. Bu suskunluk, emirden daha güçlüydü.
Başımı iki yana sallamak istedim. Hayır demek istedim. Ama ayaklarım, dizlerim bana ihanet etti. İçimdeki bütün sesler "kaç" diye bağırırken, ellerim yavaşça kollarımı bıraktı. Sanki görünmez iplerle çekiliyormuşum gibi yavaşça eğildim ve yanına oturdum.
Dizine oturduğumda kalbim, bütün göğsümü yırtacakmış gibi çarptı. Ellerimi kucağımda kenetledim. Başımı öne eğdim, gözlerimi yerden ayırmadım. Bir an bile ona bakmaya cesaret edemedim.
Sadece nefesini hissettim.
Çok yakındı. Sıcak, ağır, huzursuz edici ama aynı zamanda güven veren bir nefesti bu. Çelişkilerle doluydu. Tıpkı onun gibi.
Parmak uçlarıyla saçlarımı geriye itti. Teni, alnıma değdiğinde nefesim kesildi. "Bu kadar korkma," dedi fısıltıyla. Sesindeki sertlik gitmişti, yerini tuhaf bir şefkat almıştı.
Korkuyor muydum gerçekten? Ondan mı, yoksa kalbimin ondan kaçamayışından mı? Bilmiyordum. Tek bildiğim, göğsümde kopan fırtınanın beni paramparça edişiydi.
"Ben senden..." dedim ama devam edemedim. Çünkü dudaklarımın titremesini fark etti. Çünkü kelimelerim, gözlerime sızan yaşlarla ihanet ediyordu.
Parmağını çeneme dokundurdu, yüzümü kendine çevirdi. Gözlerim gözlerine kilitlendi. Ve o an, bütün sorularımın cevabını o bakışlarda buldum.
"Oturduğun yer senin yerin," dedi. "Benim yanım."
Kalbim bir anda yandı, bir anda buz kesti. Bu sözler bana fazla ağırdı. Fazla gerçekti. Belki de ilk defa birisi bana böyle sahip çıkıyordu. Ve ben, buna inanmaktan korkuyordum. Çünkü inandığım her şey bugüne kadar paramparça olmuştu.
Ama Pamir'in gözleri... Onlar farklıydı.
"Mavi," dedi sakin ama derinlikli sesiyle. İsmim ağzından dökülürken sanki geceye karışan bir dua gibi yankılandı. Gözlerini benden saklamıyordu, bütün çıplaklığıyla yüzümdeki gerilimi okuyordu. Ne kadar çekinceyle baktığımı, ne kadar tetikte durduğumu görüyordu. Ve belki de bu onu incitiyordu.
"Benden korkma, olur mu?" dedi, sesi ilk defa kırılgan bir titreyişle yankılandı. O adam... Herkese diz çöktüren, sert bakışlarıyla en güçlü adamların bile dilini susturan Pamir... İlk defa bana böyle sesleniyordu. İlk defa içinde gizlediği yaralı yanını görüyordum.
"Sana, bile isteye, asla zarar vermem," diye ekledi.
Bakışları öyle inandırıcıydı ki, içimdeki bütün duvarlar bir anlığına çatırdadı. Ama zihnim bana bağırıyordu. İnanma. Çünkü inanırsam, kaybeden yine ben olacaktım. Çünkü güvenmek benim için ihanetle aynı anlama geliyordu.
Kaşlarımı çattım, dudaklarımı sıktım. Onun düşündüğünün aksine korkmuyordum. Ben kolay kolay birinden korkacak bir kadın değildim. Korku, benim için yabancıydı; yıllarca ihanetin içinde büyümüş, yalanlarla yoğrulmuş birine korku işlemezdi. Benim damarlarımda korkudan çok öfke akıyordu.
"Senden korktuğumu mu düşünüyorsun?" dedim sert bir ifadeyle. Sesim keskin bir bıçak gibiydi, ama içimde titreyen başka bir ses vardı; sadece kalbimin duyduğu.
Onu tanımıyordum, evet. Ama tanımadığım için değil, tanımaya çalıştığım için ilk günlerde sessizdim. Sessizlik, benim silahımdı. Konuşmamam, boyun eğdiğimden değil; zamanı gelince vurmak için avımı daha iyi tanımamdandı.
Bir avcı, sabırlı olandı. Ben de öyleydim. Birkaç gün boyunca gözlemledim. Onun her bakışını, her nefesini, her kelimesini zihnime kazıdım. Çünkü onunla oyun oynuyorduk. Ve bu oyunun sonunda ya kazanacaktım ya da yok olacaktım.
Benim gözümde düşmanım değildi, ama dostum da değildi. Pamir, bana dokunamayan, bana zarar veremeyen bir hayaldi belki. Ama aynı zamanda benimle aynı ateşte yanabilecek kadar gerçek bir adamdı. Bazen gözlerine baktığımda orada kırılmış bir çocuk görüyordum, bazen de kalbimi tek hamlede susturabilecek kadar güçlü bir adam. Bu yüzden ona karşı hep temkinliydim.
Ben kalbimle değil, mantığımla hareket eden biriydim. Kalbim... Kalbim çok önce susturulmuştu. Onun sesine kulak verseydim şimdi burada olamazdım. Kalbimle hareket etseydim çoktan kafama silahı dayamış ve tetiği çekmiştim. Çünkü kalbim bana sadece acıyı, ihaneti ve kaybı öğretmişti.
Ama ben kalbimle yaşamayı değil, kalpsiz olmayı seçmiştim. Kalpsiz olmak, hayatta kalmanın en kolay yoluydu.
Ve şimdi Pamir, belimi yavaşça kavrarken, gözlerimdeki boşluğu doldurmaya çalışıyordu. Bana "korkma" dediğinde, asıl korkumun ondan değil, kendimden olduğunu bilseydi ne yapardı? O güveni taşıyamayacak olmaktan korkuyordum. O güvenin ağırlığı altında ezilmekten...
Çünkü hayatım boyunca ilk defa biri bana böyle bakıyordu. Ve ben, kalpsiz yaşamayı seçmişken, kalbimin yeniden çırpınmaya başlaması... İşte o, en büyük ihanetimdi.
"Korkmuyorsun benden, bunu biliyorum."
Sesi öyle sakin, öyle titrek çıkmıştı ki... Onun gibi sert görünen, korkusuz olduğunu sandığım bir adamın sesinde bu kadar kırılganlık duymak beni şaşkına çevirmişti. Oysa hep güçlüydü, hep dimdikti, her daim yenilmez görünüyordu. Ama o an sesindeki titreme, yüzündeki ince bir gölge, onun da bir zamanlar yaralı bir çocuk olduğunu fısıldıyordu bana.
"Peki ya..." diye devam etti. Gözleri gözlerime kilitlendi, nefesi boynuma değdiğinde içim ürperdi. "Ya ileride sana zarar verirsem? Ya bir gün öyle bir an gelir ki... kendim bile kendimi durduramazsam? O zaman benden gitme olur mu?"
Bu cümleyi kurarken gözlerinde öyle bir hüzün vardı ki, sanki cevabımı şimdiden biliyor ama yine de umut etmekten kendini alamıyordu.
Ben ise... güldüm. Acı bir gülüştü bu. Alay değil, küçümseme değil, sadece içimdeki yaralardan sızan bir gülüş. Çünkü acıya en çok gülenler, aslında en çok yanmış olanlardı.
"Ben..." dedim, gözlerimi onunkilerden ayırmadan. Sesim sertti, kesin ve keskin. "Ben bana zarar veren bir adamın yanında kalmam. Asla."
Sözlerim bıçak gibi havada kesildi. Pamir'in bakışları değişti, içinde hem hayal kırıklığı hem de tuhaf bir kabulleniş vardı. Ama umudunu tamamen kaybetmemişti. Sanki bir yerlerde, kalbimin derinliklerinde ona yer ayıracağımı düşünüyordu.
Ben ise kendi gerçeğimi yüzüne vuruyordum. "Babamın yanında yeterince esir oldum." dedim. Sesimdeki kırıklık boğazımı düğüm düğüm etmişti. "Yeterince canımı yaktı. Bana güveneceğim bir liman olacağına, hayatımı bir hapishaneye çevirdi. Ve ben oradan kaçtım. Onun zincirlerini kırdım. Artık hiçbir adamın zincirini boynumda taşımam."
Kalbim sıkışıyordu. İçimdeki öfkeyle nefesim daralıyordu. Ama yine de devam ettim, çünkü susarsam boğulacaktım. "Artık can yakma sırası bende. Onun bana yaşattıklarının bedelini ödemesinin zamanı geldi. Babamın yanında kalmadığım gibi... ondan intikam almak istediğim gibi..."
Cümlemin sonunda dudaklarımda acı bir gülümseme vardı. Ama Pamir de güldü. O gülüşün neşeyle, mutlulukla ilgisi yoktu. Daha çok acıyla, çaresizlikle, anlaşılmamışlıkla gelen bir gülüştü. Belki de kendisiyle alay ediyordu. Belki de benimle. Ama o gülüşün ardında sakladığı duyguyu çözemiyordum.
"Ne var?" dedim sertçe, gözlerimi kısmıştım. "Neden gülüyorsun?"
Bana baktı. O simsiyah gözlerinde öyle bir şey vardı ki, kalbim bir anlığına ürperdi. Çaresiz bir kabullenişle, boğuk bir ses tonuyla, "Elbet bir gün," dedi, "sen de o kalbinin sesini dinlersin."
Kalbim... O kelime içimde yankılandı. Kalbim... Var mıydı ki?
Bir an donup kaldım. Onun sözleri zihnime bir çivi gibi çakıldı. Kalbimin varlığını bana hatırlatmaya çalışıyordu sanki. Ama ben çoktan gömmüştüm onu.
Kalp neydi?
Benim için sadece acıların çıktığı, ihaneti saklayan bir kutuydu. Çocukken defalarca kırılmış, defalarca ezilmişti. Babamın ihanetiyle küçücük yaşımda parçalanmıştı. O yüzden onu gömmüştüm. Yok saymıştım. Onsuz da yaşayabileceğime inandırmıştım kendimi.
"Kalp..." diye fısıldadım kendi kendime. "Kalp sadece korkutur. Kalp sadece acıtır. Kalp insana nefes aldırmaz. Neden... neden beni acıtan bir şeyi dinlemek isteyeyim ki?"
Pamirse susuyordu. Gözlerime bakıyordu sadece. Sanki gözlerimde sakladığım bütün cevapları görüyormuş gibi. O sessizlikte bile gözlerimin içini okuyan bir tarafı vardı.
Ben korkuyordum. Ondan değil. Onun dokunuşundan, bakışından değil. Delicesine atan kalbimden korkuyordum. Kalbimden... Hani öldürdüğümü sandığım, hani gömdüğüm kalbimden.
Pamirse o gömdüğüm kalbi bulmuş gibiydi. Elleriyle toprağı eşeliyor, onu yeniden gün yüzüne çıkarmaya çalışıyordu. Ve ben korkuyordum. Çünkü kalbim yeniden çarpmaya başlarsa... artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.
Onun yanında kalmak, belki güvenmek... belki de sevmek. Bunların hepsi ihtimaldi. Ama ihtimaller, beni en çok korkutan şeylerdi.
Ben kendi kurduğum duvarlarda güvenliydim. Ama Pamir o duvarların çatlaklarından içeri süzülen bir ışık gibiydi. Ve ben... ışığı sevmiyordum. Çünkü ışık gerçeği gösterirdi.
Kalbim gerçekten var mıydı? Varsa da... onu dinleyebilir miydim? Dinlemek ister miydim?
Bilmiyordum.
Tek bildiğim şey, Pamir'in gözlerinde gördüğüm o garip inançtı. Ben kendi kalbime ihanet etmişken, o benim kalbime benden daha çok inanıyordu.
Elini yavaşça başıma götürüp saçlarımın arasına soktuğunda, sanki bütün bedenim dondu. Çok sert görünüyordu ama dokunuşu hiç öyle değildi. Beni kendine çektiğinde, istemsizce nefesim kesildi. Göğsüne yaslandım... O an kalbimin attığını değil, patladığını hissettim. Gözlerim açıktı ama kulaklarım, göğsünün derinliklerinden gelen o düzenli kalp atışını duyuyordu. Onunki sakin, ağır, güven veren bir ritimde çalıyordu. Benimkiyse düzensiz, panik içinde, sanki her an göğsümden fırlayacak gibiydi.
Bir anda düşündüm... Biz gerçekten burada, yan yana, bir koltuğun üzerinde miydik? Ben, babasının intikamını almak için onunla evlenmek zorunda kalan bir kadın... O, bütün karanlığına rağmen beni korumaya çalışan bir adam. Bu yan yana gelişin adı neydi? Tesadüf müydü, kader miydi, yoksa sadece bir oyunun içinde kaybolmuş iki oyuncu muyduk?
"Kapat gözlerini," dedi fısıltılı bir sesle. Sanki emir verir gibi değil de, bir sır paylaşır gibi söyledi. Ve ben o sırada gözlerimi kapatmak istedim. Çünkü gözlerim kapandığında, bütün yaralarımı, bütün karanlıkları arkamda bırakabileceğime inandım.
"Uyu. Yarın bir Arsal olacaksın."
Bu cümle... Sanki kafama sıkılmış bir kurşun gibiydi. O kadar keskin, o kadar kararlıydı ki. Bütün düşüncelerimi susturdu. Sorularımı, korkularımı, direncimi... Hepsini. Yarın ben artık onun karısı olacaktım. İsteyerek ya da istemeyerek, ama o soyismin altına imza atmış olacaktım. Ve o an anladım ki, hayatımın kalemi artık benim elimde değildi. Çoktan onun ellerine geçmişti.
Bir an için kalbim sıkıştı. Korkudan değil... Garip bir huzurdan. O göğüste uyumak, dünyadan saklanmak gibiydi. İçimdeki bütün yaralara, bütün kırıklıklara rağmen huzuru tattım. Bunu hak etmediğimi düşündüm. Çünkü ben mutlu olmayı çoktan unutan biriydim. Ama işte tam da o an, bu adam bana unuttuklarımı hatırlatıyordu.
Kendime itiraf etmek istemesem de... Ben aslında küçücük bir çocuktum. Evet, güçlü görünüyordum. Sert bakışlarım, dik duran omuzlarım, herkese meydan okuyan sözlerim vardı. Ama bütün bunlar maskeydi. Kalbimin en derininde sevgiye aç, sevgisizliğin yükünü taşımaktan yorulmuş bir çocuk vardı. O çocuk, yıllarca bir elin uzatılmasını beklemişti. Bir gün biri görür, biri fark eder, biri sarılır diye umut etmişti. Ama kimse o çocuğun gözyaşlarını görmemişti. Kimse o çocuğun çığlıklarını duymamıştı.
Ve şimdi... Pamir o çocuğu görmüştü. Ellerini uzatıp tutmuştu. Sadece tutmakla kalmamış, sarılmıştı. O küçücük çocuğun elini doldurmuştu. İçimdeki boşluk, onun varlığıyla dolmaya başlamıştı. Benim hayallerimde bile kimse o çocuğu fark etmemişti. Ama o fark etmişti.
Pamir'in göğsünde nefes alırken, içimde bir savaş vardı. Bir yanım huzura teslim olmak istiyordu, diğer yanım bağırıyordu. "Sakın! Ona güvenme. Ona inanma. Kalbini açma." Çünkü ben biliyordum, kalbini açmanın bedeli çok ağır olurdu. Bunu babamdan öğrenmiştim. Babam bana sevginin ihanete, güvenin esarete, masumiyetin zalimliğe dönüştüğünü öğretmişti. Sevgiyle büyümemiştim ben. İhanetle büyümüştüm.
Ve şimdi... Kalbimin yasakladığı yere doğru sürükleniyordum.
Gözlerimi kapattım. Onun göğsünde uyumak istedim. Çünkü uzun zamandır kimsenin yanında huzur bulmamıştım. Ama zihnim susmuyordu. İçimdeki küçük çocuk sarılmak isterken, büyümüş yanım fısıldıyordu. "Sakın, Mavi. Sakın bırakma kendini. Ne kadar huzur verir gibi görünse de, herkes gider. Herkes ihanet eder. Yine yalnız kalırsın."
Ama o an yalnız hissetmiyordum. O an, Pamir'in kalp atışlarıyla benim kalbim birbiriyle yarışırken, yalnız olmadığımı hissettim. Ve bu his beni korkuttu.
Çünkü ben yalnızlığa alışmıştım. Yalnız kalmaya mahkûm olduğuma inanmıştım. Ve şimdi birdenbire, yalnızlığımın zincirlerini kırmak isteyen bir adam vardı. O zincirleri kırarsa, ben ne olacaktım? Kalbimle hareket eden birine dönüşmekten korkuyordum. Çünkü kalbim beni hep yarı yolda bırakmıştı.
Kendime yemin etmiştim. Kalbimle değil, mantığımla hareket edeceğim. Kalpsiz olmayı seçmiştim. Çünkü kalp sadece acıtırdı, sadece kırardı, sadece kanatırdı. Ben kalbimi dinlersem, o kalbin beni Pamir'e götüreceğini çok iyi biliyordum. Ve bu, bana göre en büyük yasaktı.
Ne yaparsa yapsın, ne kadar güven verirse versin, ne kadar yaralarıma dokunursa dokunsun... Bu kalp ona yasaktı. Çünkü ben, kalbimi bir daha kimseye açmamak üzere kapatmıştım.
Ama... O göğüste gözlerim kapanırken, yasaklarım ilk defa anlamını yitiriyordu.
Gözlerimi araladığımda ilk hissettiğim şey sessizlikti. İncecik perdelerden süzülen sabah ışığı odanın içine altın sarısı bir huzme gibi doluyor, duvarlarda geziniyordu. Birkaç saniye boyunca nerede olduğumu hatırlamaya çalıştım. Yatak... Yumuşak, temiz kokulu çarşaflar... Oysa ben dün gece onun göğsünde, o sert ama garip bir şekilde güven veren kalp atışlarının arasında uyuyakalmıştım. Şimdi nasıl olmuştu da yatakta uyanıyordum?
Bir an, kalbim hızlandı. Beni mi taşımıştı buraya? Kollarında taşırken yüzüme bakmış mıydı, uykumda bir şeyler söylemiş miydim? Bu sorular beynime üşüşürken, huzursuzca yutkundum. Daha fazlasını düşünmemeliydim. Sonuçta ben sadece onun intikam planında bir piyon, bir araçtım. Fazlası değil. Kendime bunu hatırlatmam gerekiyordu. Ama kalbim hatırlamak istemiyor, bilerek görmezden geliyordu.
Yataktan hızlıca kalktım. Çıplak ayaklarım yere değdiğinde soğuk mermerin serinliği içime işledi. İçimdeki çalkantıyı bastırmak için daha sert adımlarla banyoya yöneldim. Aynada yansıyan yüzüm sanki bana meydan okuyordu. Saçlarım karışmış, göz kapaklarım uykusuzluktan biraz şişmişti ama gözlerim... O lanet olası mavi gözlerim hâlâ capcanlı parlıyordu. Sanki içimde kopan fırtınalara inat, canlı kalmak istiyordu.
Musluğu açtım. Buz gibi suyun sesi odanın sessizliğini böldü. Ellerimi yüzüme çarpınca, dün geceden kalan o huzur anı zihnimde tekrar canlandı. Onun göğsünde hissettiğim o güven... İçimdeki küçük çocuğun ilk defa doyuma ulaşmış gibi hissetmesi. Gözlerimi kapatıp hatırlamak istedim ama hemen kendime kızdım. Hayır. Bu sadece bir anlıktı. Hayal gibi gelip geçen bir yanılsama. Gerçek değildi, olamazdı.
Duşun altına girdiğimde suyun sıcaklığıyla birlikte üzerimden bütün karmaşık düşüncelerimi akıtmak istedim. Akan damlalar saçlarımdan süzülüp omuzlarımdan inerken, kendime fısıldadım.
"Unut. Dün geceyi unut. O kalp sana yasak."
Ama insan yasakladığını daha çok istemez mi? Kalbim inadına atıyordu işte.
Uzun süre duşun altında kalmadım. Çıkıp havluyla saçlarımı kuruladım, sonra dolaba yöneldim. Giyinmek gerekirdi. Bugün sıradan bir gün değildi. Bugün, ben "Mavi İnanç" olmaktan çıkacak, "Mavi Arsal" olacaktım. Belki sadece bir soyisim değişecekti ama benim için bu, bütün hayatımın yönünün değişmesi demekti.
Dolaptan siyah bir mini etek çıkardım. Kumaşın dokusu ellerimde kayarken kendime sordum. "Gerçekten gelin olacak bir kadın mıyım ben?" Sonra kendi soruma kendim güldüm. Hayır, değildim. Gelinlikler, beyaz elbiseler... Onlar mutlu kadınlara aitti. Sevdiği adamın yanında geleceğe adım atan kadınlara. Benim için beyaz hiçbir zaman masumiyeti temsil etmedi. O yüzden siyahı seçtim. Çünkü ben hep siyahın kadınıydım. Siyah, yaralarımı saklıyordu. Siyah, güçlü görünmemi sağlıyordu. Siyah, içimdeki karanlığı açığa vurmadan taşıyabildiğim tek renkti.
Siyah mini eteği üzerime geçirdim, ardından dolaptan siyah bir crop aldım. Ayna karşısında kendime baktım. Güçlü görünüyordum. Sert, mesafeli, ulaşılmaz... Ama aynadaki kızın gözlerine baktığımda, içimde hâlâ kocaman yaralarla yaşayan küçük çocuğu gördüm. Bütün süslerin, bütün sertliğin arkasında saklanmaya çalışan o çocuğu.
Bir an durup saçlarımı ellerimle şekillendirdim. Dudaklarıma hafif bir parlatıcı sürdüm. Belki de kendimi ilk defa bu kadar hazırlıksız hissediyordum. Bu bir düğün günüydü, değil mi? Ama içimde hiç "gelin oluyorum" heyecanı yoktu. Yerinde koca bir boşluk vardı.
Aynaya son kez baktım. O an içimde bir his yankılandı. "Artık geri dönüş yok."
Pamir neredeydi bilmiyordum. Belki kahvaltıdaydı, belki de işlerinin peşinde. Ama fark etmezdi. Önemli olan, birazdan nikâh memuru gelecek ve ben onun soyadını almak zorunda kalacaktım. Onu istemediğim halde, hayatımda ilk defa bu kadar çok düşündüğüm bir adam oluyordu.
Kapıyı açtığım anda karşıma çıkan yüz, sanki sabahtan beri benimle dalga geçmek için pusuya yatmış gibiydi. Pars.
Kollarını göğsünde kavuşturmuştu, omuzlarını kapıya yaslamış, sanki kendini kasıtlı olarak daha uzun, daha heybetli göstermeye çalışıyordu. Kaşlarını hafifçe kaldırmış, dudağının kenarına da o meşhur muzip gülümsemesini kondurmuştu. O bakışı tanıyordum artık. Tamamen "seninle dalga geçmek üzereyim" bakışıydı.
"Uyanmışsın, abimin gelini," dedi, sesi gereğinden fazla neşeli çıkıyordu. Bir oyun oynuyormuş da ben o oyunun en eğlenceli piyonuydum sanki. Kaşlarını sahte bir ciddiyetle çattı, ardından göz kırptı. "Aa pardon... sen en son evlenmeyecektin, değil mi? Bu karar hızına Formula 1 pilotları yetişemez. Dün başka, bugün başka. Senin kafanı takip etmek için takvim değil, kronometre lazım."
Sözleri ağır değildi ama iğnesi vardı. Pars'ın iğnelerinin batışı da eğlenceliydi nedense. Onun bu rahatlığı mıydı beni sinirlendiren yoksa kahkahaya boğan şey, karar veremedim. Boğazıma bir kahkaha düğümlendi ama kendimi tuttum. Kaşlarımı çatıp gözlerimi devirerek ona ters ters baktım. Dudaklarımı bükerek, "Senin gibi evde kalmak istemedim, mecbur," dedim. Lafı gülümsememi saklayarak attım, ama gözlerimdeki parıltıyı saklamayı başaramadım.
Pars'ın yüzü önce dondu. O muzip ifade bir anlığına kayboldu, yerini şaşkınlığa bıraktı. Sanki hiç beklemiyordu böyle bir cevap. Kaşları kalktı, dudakları aralandı. Ardından patlayan kahkahası koridoru çınlattı. Bir anda öne eğildi, elini duvara vurdu, gülmekten neredeyse nefessiz kaldı.
"Vay beee!" dedi nefes nefese, kahkahaları arasında. "Gelin hanım taş gibi laf sokuyor! Sen... sen resmen gizli silahmışsın! Ben seni böyle sessiz, masum, çekingen bir şey sanıyordum. Meğer dişlerin varmış, hem de bayağı keskinmiş."
Kollarımı göğsümde kavuşturdum, başımı yana eğip onu süzdüm. Gülümsememi bastırmaya çalışıyordum ama dudaklarımın kenarı istemsizce kıvrılıyordu. "Masumiyetimle alakalı hayallerini hemen unut. Yoksa büyük bir hayal kırıklığına uğrarsın, Pars."
Pars kahkahasına devam etti, sonra yavaşça doğrulup aramızdaki mesafeyi kapattı. Gözleri kısılmış, sanki içimdeki sırları okumaya çalışıyordu. "Yok yok..." dedi alayla, "sen bu evde kesinlikle renk katacaksın. Abim var ya... o asık suratını biraz olsun değiştirmek zorunda kalacak. Belki seninle gülmeyi öğrenir."
İçimden ona "Pamir mi? O adam mı gülecek?" diye sormak geldi ama sustum. Çünkü cevabım alaycı olacaktı. Yine de dayanamadım. "Ben mi güldüreceğim onu?" dedim kaşlarımı kaldırarak. "Kardeşini güldüremeyen biri var karşımda ve sorumluluğu bana atıyor. Bravo Pars. Sorumluluklarını üstünden atmakta ustasın."
Pars dramatik bir şekilde elini kalbine koydu. "Eeee, ben uğraştım olmadı. O taş surat bana mısın demedi. Belki sen daha yeteneklisin. Belki senin elinde sihirli bir güç vardır, kim bilir? Ama bak..." dedi kaşlarını kaldırarak, sesi alaycı bir tonda yankılandı. "Bir gün abim seni güldürürse, sakın 'Pars sayesinde' demeyi unutma. Komisyon isterim."
Kendimi tutamadım. Dudaklarımın kıvrımı daha fazla gizlenemezdi. Önce sessizce güldüm, sonra gülüşüm dudaklarımdan taşarak kahkahaya dönüştü. Pars'ın gözleri o anda ışıldadı, sanki yıllardır beklediği bir şey gerçekleşmiş gibi.
"Aha!" dedi parmağını bana doğrultarak. "İşte bu! Bak, güldün! İlk gününde seni güldürdüysem, ben bu evin şampiyonuyum. Abime de öğret bunu, olur mu? Adamın suratındaki taş maskenin çözülmeye niyeti yok."
"Sen bayağı abini satıyorsun şu an, farkındasın değil mi?" dedim gözlerimi kısarak, ama kahkaham hâlâ kesilmemişti.
Pars omuzlarını silkti, yüzünde pişmanlık emaresi bile yoktu. "Ne var bunda? Satmak değil bu, gerçekleri söylemek. Abim asık suratlı, ben de sempatik olanım. Bu bir iş bölümü. Gayet adil."
Başımı iki yana salladım, kahkaham yavaşça kesilirken dudaklarımda hâlâ gülümseme vardı. Pars'ın enerjisi bulaşıcıydı, kabul ediyordum. İçimdeki buzların az da olsa çatırdadığını hissettim. Onun yanında insanın kendini ciddiye alması imkânsızdı.
"Tamam Pars," dedim sonunda pes ederek. "Sempatikliğini kabul ediyorum. Ama laf sokma konusunda senden aşağı kalmam."
Pars gülümseyip göz kırptı. "Süper! O zaman biz çok iyi anlaşacağız. Ama bak, söz veriyorum... evde kalma muhabbetini sana ömrüm boyunca unutturmayacağım."
Tam Pars'a bir cevap daha yetiştirecekken ayak seslerini duydum. Derinden, tok ve kendinden emin. Merdivenlerin ahşap basamaklarından yankılanan o ses, sanki evin tüm sessizliğini parçalayıp üzerime geliyordu. Kalbim hızlandı. Sesin sahibini tanıyordum.
Pamir.
Başımı yavaşça merdivenlere çevirdim. Loş ışığın altından ağır ağır indi, her adımı sanki bu evin kuralını hatırlatır gibiydi. Yüzünde hiçbir ifade yoktu, dudakları tek bir çizgide, bakışları buz kesmişti. Bir insanın gözleri, bu kadar soğuk görünüp aynı anda bu kadar yakıcı olabilir miydi? Oluyordu işte.
Az önce Pars'la aramızda dolaşan kahkaham, birden boğazıma takıldı. Gülümsemem dudaklarımdan silindi. Sanki yakalanmış bir çocuk gibi hissettim kendimi. Oysa yaptığım tek şey gülmekti. Ama onun bakışlarının karşısında gülmek bile yasak gibiydi.
Gözleri önce bana değil, kardeşine çevrildi.
"Pars, dediklerimi yaptın mı?"
Sesi öyle sakindi ki, içinde sakladığı öfkeyi yalnızca dikkat eden anlayabilirdi. Bu sakinlik bana hep bir fırtına öncesi sessizliğini hatırlatıyordu. Söylediği her kelimenin ardında bir ihtar vardı.
"Eğer yapmadıysan, sonuçlarına katlanırsın."
Pars'ın yüzündeki muzip gülüş silinmişti. Birkaç dakika önce beni kahkahalara boğan adam gitmişti sanki. Yerinde, abisinin karşısında dikkat kesilmiş, ölçülü konuşan başka bir Pars vardı.
"Yaptım abi," dedi, sesi alçak ama netti.
Kardeşler... İkisi de maskeleriyle dolaşıyordu. Pars bile, abisinin yanında kendi rengini gizlemek zorundaydı. Az önceki kahkahaları yerini soğuk bir sakinliğe bırakmıştı.
Pamir başını hafifçe salladı. O küçücük hareket bile karara varıldığının işareti gibiydi. Sonra gözleri bana döndü.
Nefesim sıkıştı. Gözlerinin bakışı bedenimi değil, ruhumu inceliyordu sanki. Üzerimdeki kıyafeti süzmeye başladığında, kalbim hızla çarptı. Siyah mini eteğim ve siyah crop üstüm... Baştan aşağıya karalara bürünmüştüm. O bakışları, bunun hoşuna gitmediğini belli ediyordu.
"Cenazeye mi gidiyoruz?" dedi. Sesi bu defa daha sertti, kelimeleri tokat gibi yüzüme çarptı.
Kaşlarımı kaldırdım. İçimde inat ateşi yükseldi. Benimle bu şekilde konuşması hoşuma gitmiyordu. Bir yanım geri çekilmemi fısıldasa da diğer yanım onunla didişmekten keyif alıyordu. Dudaklarımda alaycı bir kıvrım belirdi.
"Cenazeden ne farkı var?" dedim. Bilerek, isteyerek, onun damarına basmak ister gibi.
Pars'ın gözleri kocaman açıldı, sanki "Bunu nasıl söylersin?" der gibi bana baktı. Havanın içinde bir gerginlik dalgası dolaştı. Ama ben geri adım atmadım. Gözlerimi ondan çekmedim. Pamir'in sabrı zorlandıkça, ben daha çok meydan okumak istiyordum.
Pamir'in bakışları gözlerime kenetlendi. Dudaklarının kenarı belli belirsiz gerildi. İçimdeki tüm özgüvenimi emip yok eden o bakışlardan kaçmak istedim ama yapmadım. Çünkü kaçmak, kaybetmek demekti.
"Ne farkı olduğunu yavaş yavaş öğreneceksin," dedi, sesinde öyle bir kesinlik vardı ki... Cümlesi bir tehdit gibi, bir vaad gibi havada asılı kaldı.
Gözlerim hafifçe titredi. Yavaş yavaş öğreneceğim şey... neydi? Gerçekten neyin içine sürüklendiğimi bilmiyor muydum? Yoksa bildiklerim sadece yüzey miydi? Pars boğazını temizledi, araya girip bu gerginliği dağıtmak ister gibiydi.
"Abi, yani şimdi... siyah insana yakışır, değil mi?"
Ama Pamir'in gözleri kardeşine kaymadı. Sanki Pars'ın sözleri havada yok oldu. Bütün dikkati bendeydi. Beni baştan aşağıya süzüyordu. Ne düşündüğünü okuyamıyordum ama bakışları içime işliyordu.
Bir adım bana doğru attı. Nefesim göğsümde sıkıştı. Adımlarının sesi evin içinde yankılandı. Her adımında kalbim biraz daha hızlandı. Kaçmam gerekiyordu belki. Geri çekilmem gerekiyordu. Ama yapmadım. Gözlerimle meydan okumaya devam ettim.
Çünkü içimde tuhaf bir his vardı. Onun sınırlarını zorlamaktan korkuyordum ama bir o kadar da... istiyordum. Nereye kadar gidebileceğini görmek istiyordum. O an Pars'ın sesi geriden yankılandı.
"Şey... ben biraz kahve yapayım. Siz de böyle... ailece konuşun."
Kahve bahanesinin ardına saklanarak hızla uzaklaştı. Bizi yalnız bırakmak istemişti, ya da belki aramızdaki gerginliği taşıyamamıştı. Pars gidince koridorda sadece ikimiz kaldık. Sessizlik çığlık gibi kulaklarımı doldurdu.
Pamir bir adım daha attı. Aramızdaki mesafe neredeyse yok olmuştu. Gözlerim gözlerinde kilitlendi. Beni öyle bir izliyordu ki, sanki kelimelerimden çok suskunluğumu okuyordu.
"Seninle oyun oynayacak değilim," dedi sonunda. Sesi alçaktı ama sertti. "Benim yanımda yürürken, karalara bürünüp kendini bir cenazede sanamazsın."
Yutkundum. İçimdeki küçük ses bana susmamı söylüyordu. Ama ben... asla susan biri olmadım. Dudaklarım titreyerek de olsa karşılık verdi.
"Belki de benim hayatım zaten başlı başına bir cenaze."
Sözlerimden sonra sessizlik çöktü. Onun yüzündeki sertlik daha da derinleşti. Ama gözlerinin içinde bir şey parladı. Anlayış mıydı, öfke mi, yoksa merhamet mi... bilemedim.
"Ben o cenazede çiçeklerin açmasını sağlamayı iyi bilirim," dedi Pamir, sesi buz gibi ama içinde saklı bir ateş vardı. O an gözlerimi ondan ayıramadım. Dudaklarından dökülen her kelime, meydan okuma gibi havada asılı kalıyordu. Hayatımı cenaze olarak görüyordum ben. Ama o... o, benim mezarımda çiçekler açtırmaktan bahsediyordu.
İçimde ince bir titreme yayıldı. Gerçekten yapabilir miydi? Hayatım boyunca solmuş yapraklardan başka bir şey görmemişken, bu adam bana canlı çiçekler vaat ediyordu. Oysa ben çiçeklerin solmaya mahkûm olduğuna inanan biriydim.
Alaycı bir gülümseme dudaklarımda belirdi.
"Ya o çiçekler de solarsa?" dedim, sesime hafif bir kahkaha gizleyerek. Kendi kırgınlığımı saklamanın en iyi yolu hep buydu. Gülmek.
Bakışlarını üzerime dikti. O an gözlerindeki kararlılığı gördüm. Bana değil, sanki kendi kaderine meydan okuyordu.
"Solmasına izin vermem," dedi.
Elini kaldırdı, parmak uçları yüzüme dokundu. Tenime değdiği an sanki ruhuma dokunmuştu. Parmakları, yanaklarımdan çeneme doğru yavaşça kayarken içimdeki duvarlar çatırdamaya başladı. Kalbim delicesine çarpıyordu, ama korktuğum şey onun dokunuşu değil, o kalbimin beni ele verişiydi.
Gözlerimi kapadım. Sanki dış dünyayı susturursam bu anın büyüsünü daha net hissedebilecektim. Ve gerçekten de öyle oldu. Onun varlığı bütün boşluklarımı dolduruyordu.
Bir anda bedenim ona doğru çekildi. Pamir kollarını üzerime sardı, ben de istemsizce ellerimi onun belinde buldum. Sarılmak... neydi sarılmak? Çocukken babamın bana sarılmasını beklerdim, ama hiç gelmezdi. Babamdan gelen tek şey şiddetti. Çocukluğum boyunca kollarım hep boşlukta kalmıştı, birini tutmak, birine sarılmak istemiştim. Ve işte... yıllar sonra, hiç beklemediğim bir anda, hiç beklemediğim bir adam bana o eksik kalan şeyi veriyordu.
Göğsüne yaslandığımda kalbinin ritmini hissettim. Düzenli ama güçlüydü. Kalbi, bedeninin sessiz ama en gerçek parçasıydı. Benimki gibi korkarak çarpmıyordu. Sanki hayata meydan okur gibi atıyordu.
"Biliyor musun?" dedim kısık sesle, hala gözlerim kapalıydı. "Sarılmak ne güzel bir şeymiş..."
Sesim titredi. Oysa hiçbir zaman zayıf yanımı göstermemeye çalışırdım. Ama onun kollarında güçsüzlüğüm bile sanki anlam kazanıyordu.
Pamir'in nefesi saçlarımın arasında dolaştı.
"Çünkü doğru kişiye sarılıyorsun," dedi alçak bir sesle.
Kalbim bir anlığına yerinden fırlayacak gibi oldu. Doğru kişi... Bu kelimeler beni hem ürküttü hem de içimde tarifi imkânsız bir sıcaklık bıraktı. Doğru kişi var mıydı gerçekten? Benim hayatımda doğru olan tek bir şey bile olmamıştı ki...
Ellerim onun belinde sıkılaştı. Gitmek istemiyordum. Ama bir yandan da kalbimle verdiğim bu savaştan korkuyordum. Çünkü bu sarılış, sadece bir sarılış değildi. Bir veda değildi. Bu, başlangıca benziyordu. Ve benim deli kalbim başlangıcın ne olduğunu bilmezdi ki...
"Pamir..." dedim fısıltıyla. Onun adını söylerken boğazım kurudu. Daha önce bu kadar yakın, bu kadar savunmasız olmamıştım.
"Elimden geleni yaparım Mavi," dedi. "Çiçeklerin hep açması için... gözlerindeki umudun solmaması için."
Gözlerimi açtım, başımı kaldırıp yüzüne baktım. Kaşlarının arasındaki çizgiler, gözlerindeki sertlik... ama aynı zamanda içinde gizlediği bir şefkat vardı. Bir adam hem bu kadar sert, hem bu kadar korumacı olabilir miydi? Oluyormuş...
Bazen tek bir ışığın yanabilmesi için, bütün ömrünü karanlığa adarsın. Bütün günlerin geceye, bütün umutların acıya dönüşür. Ve sen, o karanlıkta kaybolursun. Ben de öyleydim. Çocukluğumdan beri kör bir zifiri gecede yaşıyordum. Ne kadar kaçmak istesem de, adımlarım hep aynı sokaklarda dolanıp durdu. Ne kadar bağırmak istesem de sesim hep boğazımda düğümlendi. Öyle bir karanlık ki, içine gömülürken nefes almayı bile unutuyorsun.
Ama ben şimdi... ilk kez, tek bir ışık için her şeyi yapabilirdim. Çünkü o ışığın sonunda o vardı. Bana iyi gelen adam. Yaralarımı yavaş yavaş saran adam.
Onu ilk gördüğümde gözlerimde hiçbir parıltı yoktu. Umut dediğin şeyin çoktan toprağa gömüldüğünü düşünüyordum. Babamın gölgesinde büyüyen, ihanetin içinde yoğrulmuş bir çocukken, bir gün kalbimin yeniden atabileceğini hiç düşünmemiştim. Ama Pamir vardı. Onun gözlerinde gördüğüm şey sadece karanlık değildi. Evet, o da benim gibi acılarla büyümüştü, o da yaralıydı. Ama yaralarının içinde kaybolmamıştı. Kendine yeni bir yol açmıştı.
Ve işte tam da bu yüzden korkuyordum. Çünkü benim gibi birini neden sevsin ki? Ben, babasının en büyük düşmanının kızıydım. O ise bütün hayatını yalanlardan arındırmaya çalışıyordu. Ben, yıllarca ihanetin içinde büyümüştüm. O ise ihanetten nefret eden bir adamdı. Biz birbirimizin zıttıydık. Ama belki de tam da bu yüzden, onun kollarında bir bütün gibi hissediyordum.
Pamir bana dokunduğunda, içimdeki o küçük çocuk—yıllarca sevgiye aç, ama hiç sevgi görmemiş çocuk—susmayı bırakıyordu. Çığlık atmıyordu artık, ağlamıyordu da. Sadece başını onun göğsüne yaslıyor ve sakinleşiyordu. İlk defa hayatımda, biri beni tutuyordu. Ve ben ilk defa düşmekten korkmuyordum.
Ama kalbim hâlâ bana oyun oynuyordu. Sakın güvenme, Mavi, diyordu. Sakın inanma. Her ışığın ardında bir gölge vardır. Her umudun ardında bir yıkım. Belki haklıydı. Çünkü ben, umut etmeyi bilmeyen bir kadındım.
Ama Pamir öyle değildi. O gözlerimin içine baktığında, bütün korkularımı birer birer sıyırıp alıyordu sanki. Bana "güvendesin" demiyordu, ama gözleriyle anlatıyordu. Bana "sen değerlisin" demiyordu, ama dokunuşuyla hissettiriyordu. Ve ben farkında olmadan, yıllarca sırtımda taşıdığım yükleri bir anlığına yere bırakıyordum.
"Abi hemen gitmeliyiz!"
Söz, şimşek gibi düştü kulaklarıma. Pars'ın sesi... Normalde neşeli, alaycı çıkan sesi bu defa tedirgindi. Sanki boğazına bir taş oturmuş da konuşmakta zorlanıyordu. Kalbim hızlandı, içimde bir fırtına koptu. Pamir'in kollarında az önce bulduğum huzur, saniyeler içinde darmadağın oldu.
Pamir'in kolu yavaşça belimden ayrıldı. Sanki bana yaslanan o kadınla, hayatıma giren o adam bir anda birbirinden koparılmıştı. O an Pamir'in gözlerindeki sıcaklık kayboldu, yerine buz gibi bir ciddiyet yerleşti. Bana dönüp bakmadı bile. Sadece kardeşine doğru sert bir bakış attı.
"Ne oluyor Pars?" dedi, sesi tok, keskin ve buyurgandı. Birkaç dakika önce fısıltıyla bana "çiçeklerin solmasına izin vermem" diyen adam gitmişti. Yerine karanlık, soğuk bir lider gelmişti. O değişimi hissetmek bile ürkütücüydü.
Pars boğazını temizledi, gözlerini bir an bana kaydırdı. Sonra bakışlarını abisinin üzerinde sabitledi. "Harun..." dedi, nefesini kontrol etmeye çalışır gibi. "...Harun düğüne gelecekmiş."
Babam.
O tek kelime, bütün dünyamın içine zehir gibi yayıldı. Harun. Onun adını duymak bile nefesimi daraltıyordu. Göğsümün ortasına bir taş oturdu sanki. Nefes alamadım. Beni küçülten, paramparça eden, hayatımın her yerini bir ihanetle örten adam... Babam.
Elbette gelecekti. Elbette bu evliliği durdurmaya çalışacaktı. Onu tanıyordum. Bana ait olan tek şeyi bile kendi ellerimle kurmamı istemezdi. Benim mutlu olmamı istemezdi. Biliyordum ki sırf bu evliliği engellemek için dünyayı yakardı.
Pamir'e baktım. Gözlerimdeki korkuyu saklayamıyordum. Dudaklarımı araladım ama tek bir kelime bile çıkmadı boğazımdan. Pamir ise sanki hiç etkilenmemiş gibi duruyordu. Yüzünde öyle bir ifade vardı ki, sanki bütün olan biteni baştan beri biliyor, hatta bekliyordu.
"Gelsin."
O kelimeyi öyle bir tonla söyledi ki, içimdeki bütün sorulara bir yenisi daha eklendi. Sanki bu anı planlamış gibiydi. Dudaklarının kenarına çarpık bir gülümseme yerleşti. Eğleniyor muydu? Yoksa gerçekten bundan korkmuyor muydu?
Bir planı mı vardı?
Bölüm etkileşimi
