7. bölüm / 28
ZULMÜN ÇİÇEĞİKARANLIĞA ESİR
Bölümler 28Şu an: KARANLIĞA ESİR
- 1 TANITIM130 kelime
- 2 SOLMUŞ MASAL7.477 kelime
- 3 MÜHÜR6.746 kelime
- 4 SON BEYAZIN FISILTISI12.386 kelime
- 5 KEFEN11.226 kelime
- 6 KADERİN MÜHRÜ10.494 kelime
- 7 KARANLIĞA ESİR12.112 kelime · Okuduğun bölüm
- 8 BİR IŞIK ESKSİK9.430 kelime
- 9 YARABANDI9.192 kelime
- 10 YENİLGİ9.567 kelime
- 11 SEN ONA AŞIKSIN10.958 kelime
- 12 AĞITSIZ SON10.888 kelime
- 13 ÖLMESEN OLMAZ MI?9.631 kelime
- 14 KALBİME AÇTIĞIN MEZAR10.276 kelime
- 15 BİR ZAMANLAR SEN4.448 kelime
- 16 TUTAMADIĞIM ELLER3.488 kelime
- 17 ÖZGÜRLÜĞE VEDA2.196 kelime
- 18 KALBİMDEKİ SANRI3.205 kelime
- 19 ÇOCUKLUĞUMUN KATİLİ2.411 kelime
- 20 İÇİMDEKİ KATİL5.362 kelime
- 21 BİR GÜN DAHA KALAMAZ MISIN?5.080 kelime
- 22 İÇİMDE KALAN SEN5.791 kelime
- 23 BOĞAZIMDAKİ HOŞÇA KAL2.578 kelime
- 24 ANNE2.105 kelime
- 25 MERHAMETİN BEDELİ1.212 kelime
- 26 KENDİ CELLADIM3.423 kelime
- 27 YANLIŞ NEFRET5.138 kelime
- 28 ARTIK SENİ DUYUYORUM6.140 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
"Tek bir cümleyle paramparça olmakmış güvenmek...."
Duygusuz olabilir miydi bir insan?
Bu soru zihnimde dönüp dururken, arabanın içindeki sessizlik daha da ağır gelmeye başlamıştı. Sabahın ilk ışıkları camdan içeri süzülüyor, henüz tam doğmamış güneş gökyüzünü griyle pembe arasında bir renge boyuyordu. Havanın serinliği cama vuruyor, yol kenarındaki ağaçların gölgeleri asfalta ince uzun çizgiler bırakıyordu.
Ama arabada, bütün bu sabahın güzelliğine rağmen, bir tek şey vardı: onun sessizliği.
Pamir direksiyona sıkıca sarılmış, gözlerini yoldan ayırmadan ilerliyordu. Yanında oturuyordum ama aramızda görünmez bir duvar vardı sanki. O duvar, kelimelerden değil, hislerden yapılmıştı. Buz gibi kalın, sert ve aşılmaz bir duvar...
İnsan gerçekten tüm duygularını geride bırakıp yaşayabilir miydi? Ya da daha doğrusu, yaşamak denir miydi buna?
Onun yüzüne baktım. Sabah ışığı çenesine vuruyor, keskin hatlarını daha da belirgin kılıyordu. Dudakları tek bir çizgiye gerilmiş, gözlerinin etrafındaki kaslar gergindi. Ne bir tebessüm, ne bir huzursuzluk. Hiçbir şey yoktu. Sanki o an araba kendi kendine gidiyor da o sadece orada bulunuyordu.
Ruhsuz insan, insan olur muydu gerçekten?
Kendime bu soruyu sorduğumda boğazım düğümlendi. Çünkü yanımda oturan adam, bütün hislerini çoktan bir kenara bırakmış gibiydi. Ve ben, bütün yaralarımla, bütün kırık yanlarımla, onun içindeki boşluğun ne kadar gerçek olduğunu merak ediyordum.
Kalbi atar mıydı?
Atıyordu. Eminim. Çünkü daha birkaç gece önce, başımı göğsüne yasladığımda duydum. Düzenli, güçlü bir ritim vardı orada. Bütün soğukluğuna rağmen, kalbi hâlâ ona ihanet etmiyordu. Kalbi hâlâ atıyordu.
Ama nasıl oluyordu bu?
Bunca duygusuzluk, bunca suskunluk içinde kalbi nasıl hâlâ çalışabiliyordu? Bir kalp, sahibinin hissizliğine rağmen nasıl devam edebilirdi? Belki de onun kalbi sevgi için atmıyordu. Belki mutluluk için de atmıyordu. Belki sadece görev için, sadece hayatta kalmak için çarpıyordu.
Camdan dışarı baktım. Sabahın serinliğinde yol kenarındaki çimenlerde çiğ taneleri parlıyordu. Güneşin ilk ışıkları bulutların arasından kendine yol açmaya çalışıyordu. Dünya uyanıyordu. Ama arabada hâlâ gece gibiydi.
Aramızdaki sessizlik, motorun uğultusundan bile daha ağırdı. Direksiyonun üzerinde duran ellerine baktım. Parmağındaki damarlar belirgin, bileklerinde bir gerginlik vardı. O eller... güç dolu ama aynı zamanda alışkanlıkla hareket eden ellerdi. Hayata sıkı sıkıya tutunan ama hislere karşı körleşmiş eller.
Belki de ben yanılıyordum. Belki de o gerçekten duygusuz değildi. Belki de hislerini göstermekten nefret eden biriydi. Ama o zaman neden ben, kalbimin derinlerinde, onun içinde bir yerlerde gömülmüş bir çocuk olduğunu hissediyordum?
Arabanın camına vuran sabah ışıkları gözlerimi kamaştırdı. Elimi kaşlarımın üzerine koyup biraz gölge yaptım. Pamir göz ucuyla bana baktı. Sadece bir saniyeliğine. Ama o bakış... donuk bile olsa kalbimde çarpıntıya sebep oldu.
Ve o an fark ettim.
Benim için sabahın ışığı dışarıda değil, arabada yanımda oturuyordu. O buz gibi, ruhsuz sandığım adamda...
"Ne düşünüyorsun?" dedi bir anda. Sesi sertti, keskin. Sanki sabahın o tatlı sessizliğini bile yarıp geçiyordu. Direksiyonun başında, gözlerini yoldan ayırmadan konuşmuştu. O an bana bakmasa bile gözlerinin ağırlığını üzerimde hissettim.
Bir an boğazımı temizledim. Omuzlarımı silktim, gözlerimi dışarıya çevirdim. Yoldaki ağaçlara, kenardan geçen çimenlere, yeni yeni doğan güneşin altın çizgilerine... Hepsi bir bahaneydi. Kaçıştı. Çünkü ben ne düşündüğümü söylersem, o düşüncelerin çıplak kalacağını biliyordum. Ve kalbimin derinliklerindeki o küçük çocuğa kimseyi dokunduramazdım.
"Hiçbir şey," dedim. Sanki gerçekten hiçbir şey yokmuş gibi. Sanki beynim bomboşmuş gibi.
Ama o öyle kolay pes edecek biri değildi. "Neden daldın o zaman?" dedi, sesi bu sefer biraz daha yumuşak ama hâlâ inatçıydı. Sanki cevabımı öğrenmeden direksiyondan ellerini çekip arabayı kenara çekecek kadar kararlıydı.
Derin bir nefes aldım. Ona uzun uzun açıklayamazdım. İçimdeki yaraları, babamın bana bıraktığı izleri, kalbimin korkularını... anlatamazdım. O yüzden kestirip atmaya karar verdim. Dudaklarımı sıktım, sonra ince bir tebessümle konuya nokta koymak ister gibi fısıldadım.
"Her gün evlenmiyorum."
Belli ki bu cevabı beklemiyordu. Çünkü gözlerinin kenarındaki çizgeler hafifçe kıvrıldı. Dudaklarının köşesi, neredeyse görünmeyecek kadar küçük bir gülümsemeye çekildi. Ve o gülümseme beni olduğum yerde sersemletmeye yetti.
"Her gün evlenmek mi istersin?" dedi bu kez alayla, sesi sanki bana meydan okuyordu.
Ona meydan okumak zorundaydım. Onunla oyun oynamak gerekiyordu, yoksa bu yolculuk boğazımda düğüm olup kalacaktı. Başımı çevirdim, gözlerim inadına onun gözlerini buldu. Ve dudaklarımda küçük ama kışkırtıcı bir gülümseme belirerek karşılık verdim.
"Evet, isterim."
Sanki bu cevabımı bekliyormuş gibi anında atıldı. "O zaman her gün evleniriz yavrum. Yeter ki sen iste."
Beni vurdu. O tek cümle, kalbime saplanan görünmez bir ok gibi içime işledi. İçimdeki bütün duvarlar bir anlığına çatırdadı. Bir an, bir saniyelik bir an, gerçekten inanmak istedim söylediklerine. Gözlerim şaşkınlıkla ona çevrildi, dudaklarım aralandı ama tek kelime bile edemedim. Şaşkın bakışlarımın arasında dudaklarımdan sadece şu çıktı.
"Sen delisin."
Gözlerini yoldan ayırmadı ama yüzündeki ifade... Tanımlaması imkânsız bir sakinlik ve kararlılıkla doluydu.
"Bunda bir sorun görmüyorum," dedi.
O an boğazımdan bir kahkaha kopacak sandım. Kafamı iki yana salladım, ellerimi kucağımda kenetledim. "Tedavi görmelisin," dedim alaycı bir ses tonuyla. Doğrusu onun gibileri tedavi edebilecek bir doktor var mı acaba?
Gözleri bu defa hızla bana kaydı. O tek bakışta bile kalbim hızlandı. Sesi ise iğneleyici ama aynı zamanda tatlı bir meydan okumayla geldi.
"Doktorum sensen, neden olmasın?"
Şaşkınlık. Bu defa dudaklarımda küçük bir gülümseme daha belirdi ama hemen saklamaya çalıştım. "Çatlak herif," dedim dişlerimin arasından. Küçük bir hakaret, küçük bir savunma... Ama o bunu bile silah olarak kullandı.
"Senin çatlak tarafını sarmak için çatlamışımdır," dedi.
Nokta.
Bitiriş.
Kalbimin hızını değiştiren cümle buydu.
Dudaklarım aralandı, ama söyleyecek bir şey bulamadım. Gözlerim onunkilere kilitlendi. Direksiyonu tutarken parmaklarının eklemleri gerilmişti, gözlerinde ise tarifi zor bir dinginlik vardı. Onun dudaklarından dökülen her kelime, ona karşı söylediğim her sert sözü alıp tersine çeviriyor, bana geri iade ediyordu. Hem de iltifat olarak.Kalbim yerini şaşırdı sanki. Bütün bedenim o birkaç kelimeyle birlikte farklı bir yöne savruldu.
Ona söylediğim bütün kötü kelimeleri, bana en güzel şekilde geri vermeyi nasıl başarıyordu?
Bir süre ikimiz de sustuk. Ama bu sessizlik diğerlerinden farklıydı. Ne boğucu, ne de ağır... Bu sessizlik, ikimizin arasında görünmez bir bağ örüyordu. Sanki arabayı değil de beni yönetiyordu. Sanki direksiyon değil de kalbim onun elindeydi.
Başımı cama yasladım. Dışarıda sabah güneşi artık iyice yükselmiş, gökyüzü pembeden maviye dönmüştü. İçimden bir ses "kaç" diyordu, "kaç, bu oyun sana zarar verir." Ama kalbim... kalbim çoktan oyunun içinde kaybolmuştu bile.
"Kafanı cama yaslama."
Sesi öyle net ve keskin çıkmıştı ki, ilk anda emir gibi geldi. Direksiyonun başında gözlerini yoldan ayırmadan söylemişti ama sanki bütün arabayı dolduran tek şey o cümle olmuştu.
Başımı cama yaslamıştım, o yüzden yavaşça doğrulup ona döndüm. Kaşlarım kalktı, dudaklarımda yarım kalmış bir alay vardı. "Neden?" dedim. İçimde tuhaf bir şey kabarmıştı. Muhtemelen benden iğreniyordu, kendi alanına ait olan hiçbir şeye dokunmamı istemiyordu. Çocukluğumdan beri hep böyleydi zaten. Ne yaparsam yapayım, birinin rahatsızlık duyması alıştığım bir şeydi.
Ama onun cevabı bambaşkaydı. "Soğuk olur orası."
İşte o an kelimeler zihnimde yankılandı. Sanki çok sıradan bir şey söylemişti, ama benim içimde küçük bir deprem yaratmıştı. Beni mi düşünmüştü? Üşümemi istemediği için mi söylemişti bunu? Hayatım boyunca kimse böyle bir detaya dikkat etmemişti. Kimse, başımı cama yaslamamla üşüyebileceğimi düşünmemişti.
Kalbim istemsizce hızlandı. İçimde iki ses çarpışıyordu. Biri bana "Aptal olma, sakın inanma, bu sadece sözden ibaret" diyordu. Diğeri ise usulca fısıldıyordu: "Birisi seni düşündü. Küçük de olsa seni düşündü."
Onu izledim. Yüzü her zamanki gibi sertti. Dudakları ince bir çizgi, bakışları yola sabitlenmişti. Ama elleri... direksiyona tutunma biçimi daha sakindi. Sanki cümlesiyle beraber içindeki buz biraz çözülmüş gibiydi.
Küçükken hep üşüyen bir çocuktum. Ne zaman babamın yanına otursam, ne zaman ona yaklaşsam, hep soğuk bir duvara çarpmış gibi hissederdim. Ne bir bakış, ne bir söz bana sıcaklık verirdi. O yüzden üşümek benim için alışıldık bir histi. Ama şimdi, bu arabada, yanımda oturan adam bana üşümemi istemediğini söylüyordu. Bunu düşündüğünde içimdeki küçük çocuk, yıllardır boşta duran eliyle birine dokunabilmiş gibi hissetti.
Kendime kızdım. "Sakın duygulanma" dedim içimden. "Bu kadar kolay olma. Bir cümleyle çözülme." Ama ne kadar direnirsem direneyim, içimdeki sıcaklık büyüyordu.
Onun sesi tekrar duyuldu. Bu kez daha yumuşak, neredeyse fısıltı gibi. "Başını cama yaslarsan boynun tutulur. Ben de bunu görmek istemem."
Sözleri yine aynı basitlikteydi ama bana bambaşka hisler verdi. Birisi benim konforum için endişeleniyordu. Bu küçücük şey bile kalbime ağır gelmişti. Gözlerimi kaçırmaya çalıştım ama başaramadım. Dudaklarımda belli belirsiz bir tebessüm oluştu.
Belki de en korkutucusu buydu. Onun sert kabuğunun altında gizlediği, kimseye kolayca göstermediği bir tarafı vardı. Ve ben, istemeden de olsa o tarafın küçük bir kıvılcımına dokunmuştum.
"Neden beni bu kadar fazla düşünüyorsun?" dedim. Sesim bana bile yabancı gelmişti, ince bir titremeyle çıkmıştı. Sanki bu soruyu sorarak kendi ipimi çekiyordum. İçimdeki korku, cevabının beni darmadağın edeceğini söylüyordu ama yine de susturamadım kendimi. Söylemek zorundaydım.
Gözlerini benden ayırmadı, direksiyonun başında dikkatle yola bakıyordu. Ama ben biliyordum, o aslında sadece yola bakmıyordu. Aynı zamanda düşünüyordu. Beni tartıyordu. Kelimelerini özenle seçmeye çalışıyordu.
"Neden düşünmeyeyim?" dedi sonunda. Sesi sert değildi bu kez, daha sakin, daha... doğal.
Kaşlarım çatıldı, dudaklarımı birbirine bastırdım. Bu cevap beni tatmin etmemişti. Bir sorunun içini boş bırakmak gibiydi. Bir açıklama değildi. Sadece üstünü kapatılmış bir gerçekte gizlenmişti.
"Neden düşünesin ki?" dedim tekrar. Sesim biraz daha keskin çıkmıştı. İstemeden de olsa ona meydan okuyordum. Belki de cevabını bilmekten çok, onun beni çözmesini istiyordum. Sanki bir oyun oynuyorduk. Aynı döngünün içinde dönüp duruyorduk ama ben çıkışı bulmak için ısrarcıydım.
Kısa bir sessizlik oldu. Sadece motorun uğultusu ve sabahın sessizliği vardı. Yüreğim boğazıma sıkışmış gibiydi. Ama sonra, dudaklarının arasından çıkan kelimeler bana bütün sessizliği unutturdu.
"Karım olacaksın," dedi. Yola bakıyordu ama sesi, gözlerimin ta içine işliyordu. "Karım olduktan sonra, karımdan başka kimi düşünmeliyim ki?"
Şaşkınlıktan bir an nefesim kesildi. Söylediği şeyin ağırlığı, bedenime birden çöküverdi. Şok olmuştum. Öylece ona baktım. Direksiyonun başında, sabahın ışığı yüzünün bir yanına vuruyordu. Yüzünde herhangi bir gülümseme yoktu, bir alay emaresi yoktu. Gayet ciddi, gayet kendinden emin bir şekilde söylemişti bunu.
Bu adam neden böyle afilli laflar ediyordu? Neden bu kadar kolay bir şekilde kalbimin iplerini eline alabiliyordu? Onun ağzından dökülen kelimeler, sanki yüreğimin tam ortasına atılan taşlardı. Taş olup batmıyordu, dalga dalga yayılıyordu.
Sanki erkek bendim, kadın o. Çünkü böyle güçlü cümleleri ben söylemeliydim, ben meydan okumalıydım. Oysa o, benim alışık olmadığım bir yerden vuruyordu. Sert görünümünün ardına gizlediği cümleler, kalbimin savunma duvarlarını birer birer yıkıyordu.
"Sen..." dedim ama cümlem yarıda kaldı. Sanki dilim tutulmuştu. İçimdeki küçük çocuk, gözleri dolmuş bir şekilde onun sözlerini dinliyordu. Çünkü hayatım boyunca kimse bana bu kadar sahiplenici, bu kadar net bir cümle kurmamıştı.
Karım...
O kelime beynimde yankılandı. Daha dün kendime söz vermiştim, bu evlilik sadece bir oyundu. Sahteydi. Ama o, her seferinde bunun sahte olmayacağını vurguluyordu. Gerçekti. Ben onun karısı olacaktım.
Gözlerimi yavaşça ondan ayırdım. Yüzüne daha fazla bakamazdım çünkü her bakışımda içimdeki o küçük çocuk biraz daha uyanıyordu. Oysa ben o çocuğun uyumasını, hatta sonsuza kadar susmasını istiyordum. Ama kalbimin derinliklerinde bir sessizlik vardı artık... Yıllardır ağlayan, bağıran, çırpınan çocuk susmuştu. İlk defa bu kadar sessizdi. Sanki bana, "Biraz da sen dinlen" diyordu.
Başımı cama çevirdim. Camın ardında dünyayı izlemeye başladım. Sabahın serinliği, yeni doğan günün masumiyetiyle birleşmişti. Bir an kalbim de o masumiyetin bir parçası olmak istemişti. Ama sonra... gözlerim dışarıda gördüğüm manzaraya takıldı.
Araba yavaşça farklı bir yola girmişti. Burası sıradan bir yol değildi. Yol kenarları beyaz çiçeklerle süslenmişti, ağaçların dallarına incecik tüller bağlanmıştı. Bir masalın içine giriyordum sanki. Yol uzadıkça, önümde beliren yapı kalbimi daha da hızlandırdı.
Bir peri şatosu...
Evet, tam olarak öyle görünüyordu. Çocukken kitaplarda gördüğüm, belki hayalimde kurduğum o ihtişamlı, dokunulmaz yapılardan biri gibiydi. Duvarları, taş işlemeleriyle hem görkemli hem de incelikliydi. Kapısında asılı olan beyaz güller, havada asılı kalmış bir mucize gibiydi. İçimden bir an için "Keşke burası benim masalımın sonu olsa" demek geçti ama hemen kendime kızdım. Ben kimdim ki böyle bir mekâna yakışayım? Ben bu kadar değerli biri değildim.
"Hayır," dedim içimden. "Bu benim için değil. Burada evlenmeyeceğiz. O bana bu kadar değer vermez. Böyle bir sahne bana fazla."
Araba durdu. Sessizlik, motorun kapanmasıyla daha da derinleşti. Pamir hiç vakit kaybetmeden emniyet kemerini çözdü ve dışarı çıktı. Camdan onu izledim. Yine o kendinden emin yürüyüşüyle ilerliyordu. Güçlü, dik ve sanki dünyayı omuzlarında taşıyabilecek kadar sağlam görünüyordu. Onun adımlarını izlerken, kendi yerimde küçüldüğümü hissettim.
Ben yerimden kıpırdamadım. Zaten kıpırdamamın bir anlamı yoktu. Ne için inmeliydim ki? Bana ait olmayan bir şatonun önünde boş boş durmak için mi?
Sonra bir anda yan kapım açıldı. Gözlerim istemsizce ona döndü. Pamir önümdeydi. Yüzünde o sert maskeden eser yoktu. Aksine, şaşırtıcı bir incelikle bana eğildi. Kolları, benim için çok yabancı ama bir o kadar da tanıdık bir hareket yaptı. Emniyet kemerime uzandı. Metalin küçük sesi duyuldu, ardından kemer serbest kaldı.
Kalbim öyle hızlı çarpıyordu ki, o an duyarsa diye korktum. Burnuma parfümünün keskin ama güven veren kokusu geldi. Yakındı, fazla yakındı.
Ardından yeniden doğruldu. Bana elini uzattı.
Gözlerim onun avucuna takıldı. Güçlü, sert, ama aynı zamanda güvenli bir eldi bu. Bir an tereddüt ettim. Çünkü o el, yalnızca bana dışarı çıkmam için yardım etmeyecekti. O el, bana bir anlamda "benimle yürü" diyordu. O eli tuttuğum an, sadece arabadan inmeyecektim; o adamın kurduğu dünyanın içine de adım atacaktım.
Sorgularcasına yüzüne baktım. Dudaklarının kenarında küçük, eğlenceli bir gülümseme vardı. Bu gülümseme, içimdeki korkuları biraz olsun eritti.
"Karım nazlı galiba," dedi. Sesi eğleniyordu, ama alay etmiyordu. O an fark ettim ki onunla ilgili en garip şey buydu: Söylediği her sert kelime beni yaralayabilirken, gülümseyerek ettiği her cümle kalbimin telini titretmeyi başarıyordu.
Şaşkınlığım yüzümden okunuyordu. O ise bundan keyif alıyor gibiydi. Bir süre daha tereddüt ettim, sonra yavaşça elimi onun avucuna bıraktım.
Sıcaklığı içime yayıldı. O an için dünyadaki tüm soğukluklar yok oldu sanki. Elim onunkiyle birleştiği an, bir anlığına "Belki de bu kadar kötü değil" dedim. Belki de...
Arabadan indim. Ayağım yere değer değmez, onun yanındaki varlığımın ağırlığını hissettim. Bir yanım kaçmak istiyordu, diğer yanım ise onun elini daha sıkı tutmak.
İşte, masal gibi görünen o mekânın önünde duruyorduk. Ve ben, masallara inanmayan kadın, belki de ilk defa inanmaya başlıyordum.
Ama unutmamam gereken bir şey vardı. Masallar gerçek olmazdı. Ve masalların sonu hep mutlu bitmezdi.
Elimden sımsıkı tutuyordu. O kadar sıkıydı ki, sanki bir an bıraksam kaybolacağımı, geriye dönüşsüz bir boşluğa düşeceğimi düşünüyordum. Pamir'in avucundaki o baskı, dışarıdan bakıldığında yalnızca güçlü bir tutuş gibi görünse de benim için bir zincir, bir yemin, bir mahkeme kararı gibiydi. Kaçmama izin vermeyen, aynı zamanda istemediğim halde içimde güven hissi uyandıran bir bağ.
Adımlarını hiç tereddüt etmeden atıyordu. Benimse her adımımda kalbim daha hızlı çarpıyordu. Ona yetişmek için mi, yoksa ruhumun hızına ayak uydurmak için mi bilmiyordum.
Büyük kapının önüne geldiğimizde, Pamir hiç duraksamadı. İri, koyu renkli kapıyı ağır bir hareketle açtı. Ve o an, gözlerim önünde serilen manzarayla nefesim kesildi.
Salon... Hayır, salon demek haksızlık olurdu. Burası sanki bir saraydan alınmış gibiydi. Kristal avizeler tavandan ışıltılar saçıyordu. Duvarlarda altın işlemeli çerçeveler, tablolar vardı. Yerler mermerdi; üzerine serilmiş halılar adeta bir tablo gibi duruyordu. İnce işçilikle oyulmuş sütunlar, salonu daha da ihtişamlı gösteriyordu. Gözlerim istemsizce tavana kaydı. O tavanda gökyüzünü andıran bir fresk vardı; mavi ve beyaz renklerin dansıyla yapılmış bir resim. Sanki yukarı baktığımda göğe uzanıyordum.
Bir an için olduğum yeri unuttum. Kendi geçmişimi, yaralarımı, bu evliliğin sebebini... Hepsi arka planda kaldı. Gözlerim sadece ihtişama odaklanmıştı.
Ama sonra, kendime geldim. Burada ne işim vardı? Ben, küçücük bir kız çocuğu gibi babasının zorbalıklarıyla büyümüş, sevgiyi dilenir gibi beklemiş biriydim. Bu ihtişam bana ait değildi. Benim dünyam karanlıktı, tozlu, soğuk. Bu ihtişamlı salonun içinde kendimi yabancı, fazlalık gibi hissettim.
Merdivenlere yöneldik. Pamir hâlâ elimi bırakmamıştı. Parmaklarının arasındaki sıkılık, içimdeki tüm tereddütleri bastırıyor gibiydi. Basamakları çıkarken kalbim boğazıma tırmandı sanki. Her adımda "kaçsam mı?" diye düşündüm ama bacaklarım beni taşımaya devam etti.
Merdivenlerin sonunda uzun bir koridor uzanıyordu. Kırmızı kadife halı, adımlarımızın sesini yumuşatıyordu. Duvarlarda altın rengi aplikler, kristal süsler vardı. Sanki başka bir çağdaydım. Yanında yürüdüğüm adam krallar gibi görünüyordu; ben ise krala esir düşmüş bir mahkum gibi.
Ve işte... önümüzde büyük bir kapı belirdi. Kapının iki yanında dimdik duran, siyah takım elbiseli korumalar vardı. Gözleriyle bizi süzdüler, ama tek bir şey söylemediler. Pamir'in varlığı her şeyi açıklıyordu. O, burada söz sahibiydi.
Kapılar ağır bir hareketle açıldığında gözlerim kocaman oldu.
İçerisi... başka bir dünyaydı.
Büyük, ferah bir oda. İlk dikkatimi çeken şey ortada asılı duran gelinliklerdi. Ama sıradan değillerdi. Her biri sanat eseri gibiydi. Dantel işlemeler, taşlarla süslenmiş etekler, kabarık tüller... Her biri ayrı bir masal prensesine aitti sanki. Yanında aksesuarlar; pırlanta taşlı taçlar, parıldayan küpeler, ince duvaklar. Odanın köşesinde profesyonel makyaj malzemeleri sıralanmıştı. Rujlar, farlar, fırçalar... Hepsi düzenli, hepsi pahalı. Bir başka köşede lüks koltuklar, kadife yastıklarla donatılmıştı.
Ve daha niceleri... Odanın her köşesi ayrı bir ihtişam kokuyordu. Ben orada, olduğum yerde öylece kalakaldım.
"Burası..." dedim kısık bir sesle. Kelimelerim boğazıma düğümlendi. "Burası ne?" Pamir bana döndü. Gözlerinde ne alay vardı ne de küçümseme. Yalnızca o keskin, kararlı bakış.
"Hazırlık odan," dedi. Bir an kalbim durdu sandım. "Hazırlık odan." Sanki iki kelimeyle beni başka bir dünyaya çekti. Benim için miydi burası? Bu lüks, bu ihtişam, bu gösteriş... hepsi bana mı aitti şimdi?
"Hayır," diye düşündüm hemen. "Hayır, bu bana fazla. Benim yerim böyle bir oda olamaz." Ama gerçek tam karşımdaydı. Kapının ardında bekleyen bu ihtişam bana sunuluyordu.
Bir adım geri çekildim. Ellerim titredi. Bu elbiselerin hiçbirine dokunmaya hakkım yoktu. Bir gelin olabilirdim, evet, ama ben bir mahkum gelindim. Bir planın parçasıydım, bir oyunun figüranıydım. Ama içimde küçücük bir ses vardı. Yıllarca susturduğum o çocuk. Fısıldıyordu bana.
"Bunu hak ediyorsun. Bir kez olsun masal yaşama hakkın var."
O fısıltı kalbime dokundu. Elim istemsizce bir gelinliğin tülüne uzandı. Parmak uçlarım o ince kumaşa değdiğinde içimden bir ürperti geçti. İlk defa kendimi... evet, ilk defa kendimi güzel hissettim.
Başımı kaldırıp Pamir'e baktım. O hâlâ oradaydı, güçlü ve sabırlı bakışlarıyla beni izliyordu. Sanki "Ne kadar karşı koyarsan koy, senin hakkın bu" diyordu.
"Ben hazırlıklara bakacağım. Sen de gelinlikleri dene." Pamir'in sesi odanın ihtişamında yankılandı. Otoriter, kararlı, tartışmaya kapalı bir sesti bu. Bana değil de, sanki koca bir topluluğa emir veriyordu.
Kaşlarımı kaldırıp ona döndüm. "Gelinlikleri derken?" dedim, sanki anlamamışım gibi. Ama anlamıştım. Sadece duymak istemiyordum.
Gözleri gözlerime saplandı. Bir anlık sessizlik oldu, sonra dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı. "Gelinliğin ne olduğunu bilmiyor olamazsın."
İçimdeki inatçı ses hemen konuşmaya başladı. "Tabii ki de biliyorum," dedim kısık bir sesle. Gözlerim istemsizce odadaki bembeyaz elbiselere kaydı. Birbirinden gösterişli, kabarık, taşlı... Her biri başka bir masalın parçasıydı. Ama benim masalım hiç yazılmamıştı ki. "Sadece neden deniyorum?"
"Denemeden de seçebilirsin," dedi umursamaz bir ifadeyle. Bir anlığına gözlerinde küçücük bir oyunbazlık gördüm. Sanki sırf beni sinirlendirmek için böyle söylüyordu.
"Neden?" dedim yeniden. Sesim bu kez biraz daha sertti. Soruma cevap istiyordum, o ise bana bilerek kaçamak cevaplar veriyordu.
Pamir başını yana eğdi, gözlerini devirdi. "Bozuk plaka gibi takılıp kaldın. Ne neden?"
Bir adım ona doğru yaklaştım, içimdeki öfke kabarıyordu. Ama aslında öfkem ona değil, kendimeydi. Kalbime, geçmişime, beyazdan hep uzak kalışıma. Dudaklarımdan istemsizce döküldü.
"Ben neden beyaz bir gelinlik giyiyorum ki?"
O an odanın içinde bir sessizlik yayıldı. Kristal avize bile ışığını kısmış gibiydi. Pamir gözlerini kısıp bana baktı. Dudaklarının kenarındaki çizgi daha da belirginleşti. Ve sonra o soruyu sordu.
"Siyah bir gelinlik mi giymek isterdin?"
İçimden geçenleri anlayabiliyor muydu? Siyah... evet, benim rengim siyah olabilirdi. Karanlığın, gölgelerin, hüzünlerin rengi. Ama dile getiremedim. Çünkü siyahı seçsem, sanki bütün yaralarımı kabullenecektim. Beyazı reddetmek, safiyeti reddetmekti.
"Hayır," dedim sert bir sesle. Sesim bir anda yükselmişti. Sanki onun şakasına kızmış gibi davrandım ama aslında kendime kızıyordum.
Pamir'in gözleri üzerime dikildi, dikkatle süzüyordu beni. Ne düşündüğümü anlamaya çalışıyordu belki de. Ama anlamasını istemiyordum. Bazen susmak, konuşmaktan daha güvenliydi.
Sustum. Gözlerim yeniden gelinliklere kaydı. Onlar orada, birer beyaz hayalet gibi asılıydılar. Bana meydan okuyorlardı. "Gel, giy beni" diyorlardı sanki. Ama ben... kendime bir gelinlik yakıştıramıyordum.
Beyaz... bir başkasında safiyetin, mutluluğun rengi olabilir. Ama bende sadece bir ironi olurdu. Beyaz bir gelinliğin içinde ben, geçmişi kirli bir çocuk gibi hissederdim. Babamın ihanetlerini, annemin sessizliklerini, kendi içimdeki yaraları saklayamazdım. Beyaz bana göre fazla temizdi. Ben kirliydim.
Elimi istemsizce eteğimin kenarına sıktım. Boğazım düğümlendi. "Beyaz bir elbise de giyebilirdim," diye fısıldadım. Neredeyse kendi kendime konuşur gibi.
Pamir duymuştu. Gözleri üzerimdeydi. O bakış, sanki tüm kaçış yollarımı kapatıyor, beni olduğum yerde sabitliyordu. Gözlerinde öyle bir kararlılık vardı ki, "hayır" demek bile bana çocukça bir oyun gibi gelmeye başladı. Sesini alçaltarak, ama ağırlığını koruyarak konuştu.
"Sen hâlâ meseleye yüzeyden bakıyorsun," dedi ağır ağır, her kelimesi özenle seçilmiş gibi. "Benim gelinim beyaz gelinlik giyecek."
O an kalbim göğsümde tekledi. "Benim gelinim" sözünde öyle bir sahipleniş, öyle bir güç vardı ki, dudaklarım istemsizce aralandı. Ama gururum, o inatçı yanım, hemen karşılık verdi.
"Giymek istemiyorum," dedim omuzlarımı küçümser gibi kaldırıp indirirken. Sanki ona inat, sanki onun iradesini sınamak ister gibi... İçimdeki küçük çocuk çığlık atıyordu: Beyaz bana göre değil, bana hiç yakışmaz.
Ama Pamir, benim inadımı görüp öfkeye kapılacak bir adam değildi. Gözlerindeki sertlik, yerini garip bir dinginliğe bıraktı. Dudakları kıvrıldı, sonra tek bir kelime fısıldadı.
"Yavrum."
O kelime... Öyle sıradan gibi görünebilirdi ama bende fırtınalar kopardı. Yavrum. Sanki tüm savunmalarımı tek bir dokunuşla yıkıverdi. Ses tonunda öyle bir güven vardı ki, savaşmak için kaldırdığım kalkanlarım birer birer düştü. Devam etmedi. Suskunlaştı. Ama o suskunluğun içinde bile binlerce şey söylüyordu.
Bir süre düşündü. Çenesi hafifçe gerildi, gözleri odadaki bembeyaz gelinliklere kaydı, sonra yeniden bana döndü. Dudaklarından çıkan cümle, kalbimin en kırılgan noktasına saplandı.
"Kendine reva görmediğin tüm beyazlıkları senin kölen yaparım."
Bir anda gözlerim doldu. Boğazım düğümlendi, nefesim kesildi. Ben... bu kadar duygusal biri değildim. Öyle yetiştirilmemiştim. Hep güçlü görünmek zorunda kalmıştım. Ama o an gözlerimdeki buğuyu durduramadım. Çünkü kimse bana hayatım boyunca böyle cümleler kurmamıştı. Kimse beyazı benim için sahiplenmemişti.
Gözlerimden süzülecek yaşları saklamak için yana döndüm ama Pamir bana izin vermedi. Yavaşça yanıma yaklaştı, aramızdaki mesafe kapanmaya başladı. Attığı her adımda kalbim daha hızlı atıyordu. Sonra elini kaldırdı, sert görünen parmaklarının uçları o kadar nazik dokundu ki alnıma, istemsizce gözlerimi kapattım.
Alnımdan öptü. Küçücük bir öpücük... ama içinde koskoca bir dünya vardı. Şefkat, sahipleniş, koruma... hepsi o tek dokunuşta gizlenmişti.
"Sen bana özelsin," dedi fısıltıyla. Sesinde bir titreme vardı ama bu zayıflığın değil, kararlılığın titreşmesiydi. "Ve benim özelimi kimse üzemez. Kendisi bile."
Nefesim göğsümde sıkıştı. Onun bu sözleri, kalbimin etrafına ördüğüm tüm duvarlara birer birer çatlak attırıyordu. Bana bu kadar fazla sahiplenmesi... evet, çok güzeldi. Korkutucu ama bir o kadar da güven vericiydi. İlk kez biri beni, kendimden bile korumak ister gibiydi.
Pamir'in yüzü yakınımdaydı. O kadar yakındı ki nefesini hissedebiliyordum. Kokusu burnuma doluyor, kalbimdeki fırtınayı iyice körüklüyordu. Gözlerimi açtığımda, gözlerinin tam içindeydim. Benden kaçmıyordu, saklanmıyordu. Açık ve netti.
İşte o an fark ettim... Bu adam bana sadece beyazı giydirmek istemiyordu. Bana kendi değerimi göstermek, kendi gözümdeki karanlığı silmek istiyordu.
Ama ben buna hazır mıydım? Beyaza hazır mıydım? Sevilmeye hazır mıydım?
Bir insan, kendini yıllarca değersiz gördükten sonra, bir başkasının gözlerinde özel olduğunu duymaya dayanabilir miydi? Ben dayanabilir miydim?
İçimdeki küçük çocuk, yıllardır boşta kalan ellerini ilk kez uzatmak istedi. Pamir'e, o sıcaklığa, o sahipliliğe... Ama aynı zamanda korkuyordu da. Çünkü daha önce kimse bu çocuğun elini tutmamıştı.
Ve ben, gözlerim dolu dolu Pamir'e bakarken, şunu hissettim: O benim geçmişimin karanlığını silmeye çalışmıyordu. O, karanlığımın içinden beni seçiyordu. Ve belki de ilk kez, biri beni olduğum gibi kabul ediyordu. Bu yüzden dudaklarımdan çıkan kelime titrek ama gerçekti
"Çok güzelsin..."
Aslında sözlerim ona değildi. Onun bana hissettirdiklerinedi. Ve belki de ilk kez, içimden gelenleri saklamadan söyledim. Pamir'in gözlerinde bir parıltı belirdi. Hafifçe gülümsedi. "Ben değil," dedi kısık sesiyle, "bana özel olan kadın güzel."
Gülümsedim yavaşça ona. Gözlerimin içinde biriken bütün korkulara, bütün sorulara rağmen gülümsemek... Ona karşı elimde kalan tek savunmasızlıktı belki de. Nasıl oluyordu da bu kadar kusursuz görünüyordu? Nasıl oluyordu da bir bakışıyla hem kalbimi hızlandırıyor hem de içimde yıllardır suskun kalan yanımı konuşturuyordu?
"Hazırlan," dedi fısıltıyla. Sesinde emir vardı, ama aynı zamanda korumaya çalışan o gölgeyi yine hissettim. Başımı usulca salladım. Odanın kapısını açıp çıktı. Arkasından bakan gözlerim, kapı kapanana dek onun siluetini izledi. Sonra bir sessizlik çöktü üzerime. Bu sessizlik... bana ait olmayan, ama yavaş yavaş bana dokunan bir huzur gibiydi.
Artık yalnızdım.
Peri masallarından fırlamış gibi duran bu odanın ortasında dururken, kalbim ritmini değiştiriyordu. Çok güzeldi burası. Çok özeldi. Ve ben... böylesine bir mekânda hiç kimsenin evlendiğini görmemiştim. Bu kadar ihtişam, bu kadar incelik... benim gibi birine fazla geliyordu. Ama yine de, o an orada, tam ortasında ben vardım.
Adımlarım ağır ağır yere vurdu. Gözlerim ilk olarak o beyazların üzerinde gezindi. Gelinlikler... Birbirinden farklı, zarif, her biri birer sanat eseri gibiydi. Hepsi bana yabancıydı aslında. Benim hayalim hiç gelinlik olmamıştı ki. Çocukken bile düğünlere gittiğimde kızların pırıl pırıl gelinliklerine bakıp kendimi onlardan biri olarak hayal etmezdim. Çünkü bana göre beyaz hiç gelmeyecek bir renkti.
Ama şimdi burada... karşımdalardı.
Ellerim, titreyerek her birine dokundu. İncecik dantellerin arasından geçerken parmak uçlarım ürperdi. Satenin yumuşaklığı avucumda kayarken kalbim hızlandı. Her birine baktım, inceledim. Sanki onlar da beni inceliyordu. Her biri, "Benimle o gün yürür müsün?" diye fısıldıyordu.
Ama ellerim, farkında olmadan bir tanesinde durdu.
Durdum. Gözlerim o gelinliğe kilitlendi.
Kabarık değildi. Abartıdan uzak, sadeliğiyle göz alan bir zarafeti vardı. İncecik askıları, omuzlarıma nazikçe dokunur gibiydi. Göğüs kısmında derin olmayan ama zarif bir V yaka, altın işleme detaylarıyla parlıyordu. Kumaşı hafif dökümlüydü; yürürken peşimden sürüklenmeyecek, ama adımlarımı asil gösterecek kadar akışkan. Bel kısmında incecik bir kemer vardı, sanki belimi nazikçe sarıp "buradasın" diyordu.
Gelinliği bulmuştum.
Kalbim bir anlığına sanki göğsümden çıkacak gibi çarptı. Elim titreyerek o kumaşa biraz daha sıkı tutundu. Parmaklarımın arasında bembeyaz bir düş vardı. Kendime soramadığım o soruyu sessizce düşündüm.
Gerçekten gelin olabilir miydim?
Gözlerim doldu. İçimdeki küçük çocuk, yıllardır elleri boş kalan o çocuk, işte tam o an hayalini kurmadığı bir düşe dokundu. Bu beyazlık... belki bana göre değildi. Belki ben bu beyazın kirini çok önceden içime işlemiştim. Ama yine de, bu beyaz gelinlik bana bakarken sanki "senin hakkın" diyordu.
Ben o gelinliği seçmiştim.
••••••
Gelinliğim üzerimde öyle güzel gözüküyordu ki, bir an aynadaki yansımama inanamadım. Sanki karşımda ben yoktum da bambaşka bir kadın vardı. Ben... çocukluğundan beri beyazlara inanmayan, hayallerine bile yaklaştırılmayan, kalbinde hep siyahların yankısını taşıyan ben... şimdi o beyazların içinde kaybolmuştum.
Yakışıyordu.
Beyaz bana yakışıyordu.
Belki kendime reva görmediğim, "benim hakkım değil" dediğim bütün saflıklar, bütün umutlar, bütün temiz başlangıçlar tam karşımda vücut bulmuştu. Gelinlik üzerime oturdukça sanki "yanılıyorsun" diyordu. Sen de hak ediyorsun.
Elimi elbisemin bel kısmındaki ince, zarif kemere götürdüm. Kumaşı parmaklarımın arasından kayarken boğazım düğümlendi. İçimdeki küçük çocuk, yıllardır elleri boş kalan o çocuk, işte tam o an ağlıyordu. Çünkü ilk defa kendini değerli hissediyordu.
Makyajım aynadaki yüzüme ayrı bir masal katmıştı. Sade ama bir o kadar da zarifti. Ne abartılı rujlar vardı dudağımda ne de kalın çekilmiş eyelinerlar... sadece, gözlerimin maviliğini ortaya çıkaran dokunuşlar. O mavilik ki, çoğu zaman buz gibi diye tanımlanırdı. Ama şimdi... bakıyordum, sanki içimde sakladığım bütün yaraları gösterecek kadar parlak, aynı zamanda birinin içine huzur katacak kadar derindi.
Parmak uçlarımı yanağıma götürdüm. Dokundum. O kadın bendim.
Saçlarımı açık bıraktırmıştım. Yıllardır birilerine "güzel" görünmek için çaba sarf etmemiştim. Ama o dalgalı saçlar omuzlarımdan süzülürken, aynadaki halim bana bile yabancı geliyordu. Sanki biri gelip "işte, gerçek sensin" demişti. Ben, bütün kalpsizliğime, bütün yaralarıma rağmen bir peri masalının içine düşmüştüm.
Peri şatosunun içindeydim. Ve gerçekten, bir peri gibi hissediyordum kendimi.
Ama perilerin dünyası hep mutlu muydu? Belki onların da kanatları kırılmıştı bir zamanlar. Belki onların da kalbinde acılar vardı. Ama masallar onları hep mutlu gösteriyordu. İşte ben de, aynada kendime bakarken öyle bir peri gibiydim: Kırık kanatlı ama güzel görünen.
Bir adım geri çekildim. Gelinliğin eteği usulca yere yayıldı. Kumaşın sesi bile huzurluydu. Kalbimse öyle hızlı çarpıyordu ki, sanki içimdeki bütün acıları döve döve dışarı çıkarmak ister gibiydi.
"Ben..." dedim fısıltıyla. Oda boştu, kimse yoktu. Ama sesim yankılandı. Sanki bütün duvarlar beni duydu. "Ben gerçekten güzelmişim..."
İlk defa, hayatımda ilk defa kendime böyle bir şey söylemiştim. Çünkü aynadaki halim bunu inkar edemeyecek kadar göz kamaştırıcıydı.
Ama işte tam o anda içimde bir korku da yükseldi. Çünkü bu güzelliği bir gün kaybedersem ne olacaktı? Çünkü ben bu beyazı hak etmiyorsam ne olacaktı? Çünkü o gelinlik bana değil de, başkasına aitse?
Ya ben yine değersiz olursam?
Bu soru beynimin içinde yankılandığında kalbim hızlanıyor, göğsümün içinde kontrolsüzce çarpıyordu. Annemin yüzü gözlerimin önüne geliyor. O kırılgan, yorgun, solmuş bakışları... Sanki hayatı boyunca hiç var olmamış gibi davranılmış bir kadının bakışlarıydı. Babam ona hiç değer vermedi. Oysa annem bir zamanlar çok güzel bir kadındı. Gözlerinde umut vardı, gülüşünde hayatın en saf rengi... Ama sonra yavaş yavaş o renkler silindi. Babamın sert bakışları, acımasız sözleri ve ilgisizliği annemi bir hayalet gibi eritti.
Ben de annem gibi olursam ne olur? Ya bir gün gözlerimdeki bu mavi, griye dönüşürse? Ya bir gün ben de gülüşümü kaybedersem? İçimdeki küçük kız çocuğu çoktan ağlamayı öğrenmişti. Ama ya bir gün o çocuk susmayı da öğrenirse? Ya bir gün o çocuğun gözyaşları bile kurursa?
Dayanabilir miyim buna?
Annemi hatırladığım her an, sanki boğazıma görünmez bir düğüm oturuyor. O, babamın gölgesinde küçüldükçe ben büyüdüm. O sustukça ben bağırdım. O kırıldıkça ben sertleştim. Ama bütün bunlar yeter mi? Güçlü görünmek gerçekten güçlü olmak demek mi? Yoksa ben de annem gibi, sessizliğe mahkûm olacağım günü mü bekliyorum?
İçimde bir ses fısıldıyor. "Sen annen değilsin." Ama başka bir ses daha var. Çok daha baskın, çok daha güçlü. "Onun kızısın. Onun kaderini sırtında taşıyorsun. Onun yaşadığı her şey sana da miras kaldı."
Ya bu doğruysa?
Pamir'in gözlerinin içine bakmaya korkuyorum bazen. Çünkü ya o da bir gün değişirse? Şimdi bana nazik davranıyor, şimdi bana değer veriyor gibi görünüyor. Ama ya yarın? Ya bir gün bana da anneme baktıkları gibi bakarsa? Ya o keskin sesi bir gün bana da babamın sesi gibi acımasızca yükselirse? O zaman ne yaparım?
Ben güçlü müyüm gerçekten? Yoksa sadece rol mü yapıyorum? Güçlü görünmek için kalbimi mi taşlaştırdım? Eğer öyleyse, o taş bir gün çatlar mı? Çatladığında içinden çıkan şey anneminki gibi kırık bir sessizlik olur mu?
Bazen aynaya bakıyorum. Kendi gözlerimde annemi görüyorum. Aynı mavilik, aynı hüzün, aynı kırılganlık. O zaman panikliyorum. Aynadan uzaklaşıyorum. Çünkü kendi gözlerimde annemin kaderini görmek bana fazla geliyor. Eğer kendi gözlerimde onu görürsem, demek ki savaşı kaybetmişimdir.
Ama ya zaten çoktan kaybettiysem?
Kendi kendime söz veriyorum. "Ben annem olmayacağım." Ama o sözün içi ne kadar dolu? Ben gerçekten annem gibi olmamayı seçebilir miyim? Yoksa sadece zamanı mı erteliyorum?
Ve en korkuncu şu ki, eğer annem gibi olursam, dayanabilir miyim?
Onun gibi susabilir miyim? Onun gibi hayatta kalmaya çalışabilir miyim? Belki annem güçlüydü. Bense güçlü olduğuma inanmak isteyen bir çocuğum sadece. Çünkü içimdeki küçük kız hâlâ bir el bekliyor. Hâlâ tutulmak, sarılmak, sevilmek istiyor. Ama ya o el hiç gelmezse? Ya ben hep tek başıma kalırsam?
O zaman ne olur?
Kendi gölgeme dönüşürüm belki de. Bir gün, annem gibi, gözlerimin ışığını kaybedip sadece var olan ama yaşamayan birine dönüşürüm. Ve en çok da bundan korkuyorum.
Bunların olmaması için elimden gelen her şeyi yapacağım diye içimden tekrar ettim. Bu söz sadece bir karar değil bir dua gibiydi artık. Korkularımı, geçmişimin gölgesini, baba sevgisinin eksikliğini yeniden yaşamamak için ellerimi açıp evrenden talep eder gibi söyledim bunu. Derin bir nefes aldım. Nefesimin ritmi eski yaralarıma değdiğinde bile hâlâ titriyordu. O titreme aslında hayatın bana hatırlattığı bir gerçekti. Korku her zaman var oldu. Ama umudun da var olabileceğini ilk kez hissetmek başka bir şeydi.
Ayak sesleri kapının koridorundan gelince irkilip kendime gelmeye çalıştım. Öyle dalgındım ki biri beni böyle görünce yanlış anlar diye korktum. Düşünceli olmak zayıflık olarak okunabilirdi bu çevrede. İnsanlara kırılgan olduğumu göstermeye alışkın değildim. Alışkın olmadığım şeyleri yaparken bir tarafım hemen savunmaya geçiyordu. O yüzden ayağımın yerini, solunumumu düzelttim. Kendimi toplamak için içimden bir düzlem oluşturdum.
Kapı ağır ağır açıldı. İlk baktığım yüz onun yüzü oldu. Pamir duruyordu eşiğin ötesinde. Işığın altında silueti keskin bir gölge gibi durdu. Gözleriyle bana baktığında zaman dondu sanki. O an kapıyı kapatmadı. Ne girdi ne geri çekildi. Orada öylece kalakaldı. Sanki dünyada sadece ikimiz varmışız gibi baktı. Bir an için dudağı kıpırdadı ama kelime bir türlü çıkmadı ağzından. Yanaklarının kasları gerildi ama ses çıkmadı. Beni baştan aşağı süzdü. Gözleri vücudumda gezinirken içimde bir sıcaklık yükseldi. O bakışta hem bir tanıma hem de şaşkınlık vardı. Bana hiç kimsenin böyle bakmadığını anımsadım. Ne öfkeyle ne de küçümsemeyle. Sadece, beni görüyordu.
Ağzını açıp kapadı defalarca. Sözcükler tutuk emer gibiydi. O suskunlukta odanın hava akımı bile değişmişti. Kalbim ona rağmen hızlı çarpmaya devam etti. Onun ağzından çıkan ilk cümle hafifçe fısıldandı.
"Kalbim atmayı bıraktı galiba" dedi. Sesi o kadar doğrudandı ki, sanki içine attığı tüm şaşkınlıkları o dört kelimeye sıkıştırmıştı. Bir yandan bu cümle bir iltifat sayılırdı. Bir yandan da ben o iltifatı almaya alışkın değildim. Utanır gibi bir kıkırdama çıktı dudağımdan. Nasıl iltifat edeceğini bilmemiş miydi diye gülsem mi yoksa ciddiyetini koruyup susayım mı bilemedim. Kıkırdamam yüzümde bir sıcaklık bıraktı.
Gözleri dudağıma kaydı. O gülüşümün kıvrımlarını izliyordu. Dudağımın kenarındaki o küçük çizgi bile onun için bir harita gibiydi. Gülüşümle ilgili söylediği söz tatlı bir enerji yaydı. "Tek bir gülümsemen için dünyayı yakarım" dedi fısıltıyla. Kulaklarım bunu aldı. İçime işleyen kelime yavaşça beynime nüfuz etti. Söylenişindeki keskinlik onda bir tür ciddiyet taşıyordu. Bu sadece bir laf değildi. Bir vaat vardı arkasında.
Benim duymamı ister miydi bilmiyorum ama duymuştum. O duyum bir sır gibi yüreğimde saklandı. Bu vaat beni hem ürküttü hem de garip bir huzur verdi. Ürkütü çünkü böyle güçlü bir sahiplenme alışık olmadığım bir dildeydi. Huzur verdi çünkü ilk defa birinin sözleri beni yok saymak yerine korumayı göze alıyordu. Korumak mıydı yoksa sahiplenmek mi bilemedim. İkisinin arasında ince bir çizgi vardı. O çizgi bazen bir kılıç keskinliğindeydi. O an çizginin hangi tarafa eğileceğini bilmiyordum.
Pamir birkaç adım daha attı. Adımlarının zemine vurma ritmi bana bir davet gibi geldi. Yaklaştıkça nefesinin sıcaklığını hissedebiliyordum. Bu yakınlık hem mahremdi hem de tehlikeliydi. Bedenim bunun farkındaydı ama rasyonel tarafım kabullenecek vakit ister gibiydi. Başımı hafifçe kaldırdım. Göz göze geldiğimiz anda kelimelerin ötesinde bir dil konuşuldu aramızda. Konuşmamıza gerek yoktu. Gözlerimiz her şeyi anlatıyordu.
Parmak uçlarıyla hafifçe çenemi kaldırdı. O anki dokunuşu sert olmaktan uzaktı. Nazikti. Parçalanmış dünyamın bir parçasını dikkatle tutan bir el gibiydi. O dokunuşta yılların kırgınlığı eridi biraz. Gözlerimin içindeki korku dalgası bir an duraksadı. İşte o küçük anlık duraksama bende yeni bir his doğurdu. Güvenmek istiyorum ama nasıl olurdu diye düşündüm. Daha önce güvenip kaybetmiştim. Bu yüzden içimde iki karşıt duygu birden yarıştı.
Sözleri tekrar geldi. "Tek bir gülümsemen için dünyayı yakarım" dedi. Bu sözü yineledi ama bu kez içinde bir şefkat de vardı. Cümlesinin tonunda emir taşımıyordu. Bir rüyanın gerçekliğe dönüştüğü an vardı sanki. Bu cümleyle birlikte yüreğimde bir çiçek açtı. O çiçeğin adı yoktu ama taze bir umut gibiydi. Tarifi zor bir duygu kapladı beni. Sevilmek mi? Sahiplenilmek mi? Korunmak mı? Hepsi bir karışım halinde düştü üzerime.
Gülüşüm biraz daha derinleşti. Gözlerim doldu. Bu sefer gözyaşları sessizdi. Utangaç, nazik, ama gerçek. Ağlamak eskiden beni zayıf kılardı. Şimdi ise o gözyaşları bir arınmaydı. İçimde biriken öfke, korku ve yalnızlık damlalar şeklinde kusuluyordu. Pamir bunu gördü galiba. Alnımı yanağına bastırdı kısa bir süre. O yakınlık kalbimin çarpıntısını düzenledi. Bir yandan da aklıma binlerce soru geldi.
Ben yine değerliliğimi kaybeder miyim diye sordum kendime. O soru alev gibi beynime düştü. Ama o an Pamir'in varlığı sorunun şeklini değiştirdi. Soru artık şöyleydi. Eğer kaybedersem, yanımda bir el olacak mıydı kaldırabilecek? Pamir o el olabilir miydi? Bu fikir hem kullanışlı hem de korkutucuydu. Çünkü bir el bazen korur bazen de kilitler.
"Pamir" dedim, sesim titriyordu, kelimelerim boğazımda düğümleniyordu ama yine de çıkmıştı. Bu evliliğe doğru sürüklenirken, bilmediğim bir dünyanın kapısında, bir yabancının yanında duruyordum. Yabancı... ama aynı zamanda bana en çok dokunan, beni en çok sahiplenen kişi. Çelişki beynimi kemirirken dudaklarım itiraf eder gibi açıldı.
Evleneceğim adam hakkında hiçbir şey bilmeden, gözümü karartarak bu adımı atamazdım. Babama neden düşman olduğunu öğrenmeliydim. Onun bana sarf ettiği her sözün, her bakışın, her sahiplenişin arkasında babamın adı gibi uğursuz bir gölge vardı.
Yavaşça ellerini üzerimden çekti. Gözlerindeki o yoğun parıltı sertleşti. Bakışlarını üzerime sabitlediğinde sanki içimi görecekmiş gibi hissettim. Derin, karanlık, anlaşılması güç bir bakış.
"Babamdan neden intikam almak istiyorsun?" dedim, sesim bu kez daha net, daha güçlü çıkmıştı. Kızar mıydı? Bana bağırır mıydı? Bu soruyu sormamı ihanet sayar mıydı? Bunları düşünmedim. Çünkü bu bilmek istediğim bir şeydi. Çünkü bu benim hakkımdı.
Onun dudakları tek bir çizgi gibi gerildi. Ses tonu keskinleşti.
"Seni ilgilendirmez."
O kadar sert, o kadar keskin çıktı ki bu söz, kalbim olduğu yerde durdu. İçimdeki küçük çocuk tekrar titredi, tekrar ağlamaya hazırlandı. O bana dünyayı yakabileceğini söylemişti. Ama bana tek bir gerçeği söylemiyordu. O an fark ettim, onun yaraları benimkilerden daha derin olabilir. Ama yine de... bu cevapsızlık bana haksızlıktı.
Gözlerimi kısarak ona baktım. Kalbim hızla çarparken dudaklarımdan çıkan cümle bıçak gibi oldu.
"Evlenmiyoruz."
Sesim sertti, kesin, inatçı. Onun sözünü kesen, onun kurduğu tahtı sarsan bir cümle. Eğer bana güvenmiyorsa, eğer benimle paylaşmıyorsa, o zaman ben de onun istediği hiçbir şeyi yapmazdım.
Eğer soruma cevap vermiyorsa, onun istediği de olmayacaktı.
"Anlamadım" dedi Pamir, sesi beklenmedik bir soğuklukla odanın içini kesti. Kaşları hafifçe indi, gözleri yüzümde gezindi ama içinde bir soru işareti vardı. O soru işareti, yılların içinde katmanlanmış bir şeyin tam ortasına saplanmış gibiydi. O an, odamda asılı duran ışıklar bile onun cümlesine daha dikkatli bakar gibiydi.
"Anlaşılmayacak bir şey söylemedim" dedim, gözlerimi ondan ayırmadan. Sesim titriyordu ama bu titreme bir meydan okuma taşıyordu. İçimde yığılan yılların, geçmişin ve korkuların ağırlığını artık hep içime gömmeyecektim. Bunu ilk defa yüksek sesle ilan ediyordum. Pamir mistik bir sabırla bana baktı, sanki ne diyeceğimi ölçüyordu. Gözlerinin içindeki sertlik, bir an için çatırdadı sonra tekrar yerine oturdu.
"Mavi" dedi o, adımı söylediğinde tondaki vurgu bir çağrı gibi değildi. Bir emirdi, aynı zamanda sınayan bir notaydı. Onun adımı ağzında o şekilde duyduğumda irkildim. Çünkü adım ona ait olsa da adımı söyleyeni tanımıyordum tamamen. O ad, benim geçmişimdeki tüm kırgınlıkları tek tek yok edebilecek veya daha da derinleştirebilecek bir güç taşıyordu.
"O sesini kıs" diye çıktım, gururlu ve keskin. Bu satırlarda saklı tüm yılların intikamı vardı. Kimse bana bağırmayacaktı, kimse beni korkutup susurmaya çalışmayacaktı. Eğer birileri bana emreder gibi konuşacaksa, ben de karşılık verirdim. O ana kadar bu tarz karşı koyuşlarımı hep boğmuş, küçük bir çocuğun yaptığı gibi geri çekilmiştim. Ama şimdi geri çekilmeyecektim.
Pamir'ın yüzünde farklı bir ifade belirdi. Başlangıçtaki soğukluk, yavaşça başka bir şeye dönüştü. Öfke değildi bu. Daha çok hayal kırıklığına benziyordu. Gözlerinin kenarlarındaki çizgiler derinleşti, sanki yılların yükü yüzüne çizgiler halinde yerleşmişti. Birkaç saniye boyunca ikimiz de nefesimizi saydık. Odaya yayılan sessizlik, savaş sonrası bir huzur kadar gergindi.
"Aptalca davranıyorsun" dedi Pamir en sonunda. Sesi alçaktı, kırılgan bir tokat gibi indiriyordu cümleleri. Onun bu kelimesi, benim sert duvarlarımı sarsmadı. Çünkü ben artık kolayca incinecek bir kız değildim. İçimdeki küçük çocuk bağırsa da, bir yetişkin olarak cevap verecektim.
"Bana kimse aptal diyemez" diye karşılık verdim. Bu cümlenin içinde bir yük vardı, yılların bastırılmış birikimi. Gözlerim dolu dolu oldu ama gözyaşlarım kızgınlıktan değil, biriken gücün farkına varmaktan geldi. Kimse beni küçümseyemezdi. Kimseden onay beklemiyordum. Kendi onayımı kendim verecektim.
Pamir daha da yaklaştı. Onun yakınlığı bir zamanlar beni korkuturdu. Şimdi ise gölgesinin beni sarması başka duygular uyandırıyordu. Korku ve merak aynı anda titriyordu içimde. O kırık sesini alıp bana fısıldadı. "Sana zarar gelmesin diye konuşamam" dedi. O kelimeler dikkatlice seçilmişti. Koruma sözcüğü onun kılıcıydı.
"Koruyamazsın beni sırlarla" dedim. Sesim daha soğuktu şimdi. Gizli saklı işlerin, anlatılmayan geçmişlerin beni koruyacağına inanmıyordum. Bilmek istiyordum. Evlilik bir ortaklıktı. Ortaklığın temelinde şeffaflık vardı. Eğer o bana hayatını, geçmişini, düşmanlarını anlatmıyorsa, ben nasıl bir eş olacaktım. Bu sorular aklımın içinde yankılandı. Eğer gerçek bir evlilik istiyorsa bana herşeyi anlatacaktı.
Pamir durdu. Bir anlık sessizlikte, gölgeli yüzünde bir kırılma daha belirdi. "Bazı gerçekler seni korumaz" dedi yorgun bir tonda. Sesinde bir çocuğun fısıldadığı şeyler vardı sanki. O an anladım ki onun sakladıkları benim bildiklerimden daha ağırdı. Onun da bir geçmişi vardı. Onun da parçalara ayrılmış bir kalbi.
"Gerçekler acıtırsa bile, onları bilmek istiyorum" diye karşılık verdim. Sesimdeki inat, içimde bekleyen o inancın dışa vurumuydu. Eğer bir gün bu evliliği gerçek kılacaksak, kırık parçalarımızla yüzleşecektik. Saklanmakla bağ kurulmazdı.
"Senin bilmek istemen beni ilgilendirmez. Ben söylemeyeceğim" dedi Pamir, sesi odanın içinde keskin bir çizgi gibi yankılandı. Sözcüklerin soğukluğu tülün ince dokusuna çarptı. Kalbim bir an durdu sandım. Duvağımı kaldırmak için elimi uzattım, tülün kenarı parmaklarımın altında kıpırdadı. Tam çıkaracaktım ki onun eli hızla bileğimi tuttu. Parmağının sertliği tenime yapıştı. O an ellerinin gücünü hissettim, ama daha güçlü olan bir şey vardı içimde. Bu güç, yılların bana öğrettiği hayatta kalma refleksi değildi. Bu bir isyandı.
"Ne yapıyorsun sen?!" diye sordu Pamir. Soru değildi bu, hiddetin küçük ve sivri bir çığlığıydı. Gözleri belli belirsiz ışıldadı. İçinde şaşkınlık ve endişe vardı. O şaşkınlık beni daha da küstahlaştırdı. Karşımdaki adam, beni kendi sahasında kolayca yönlendirebilecek biri değildi. Benim sınırlarım vardı ve bugün o sınırları çizecek olan bendim.
"Bana gerçekleri söylemezsen evlenmeyeceğimizi söyledim!"dedim. Sözlerim bir tokat gibi düştü. Kendi içimde yükselen korkuyu bastırdım. Bu korku, bana her zaman emredilen sessizlikten geliyordu. Artık sessiz kalmayacaktım. Evlilik bir ortaklıktı. Ortaklığın içine sır sokulamazdı. Sırlar, köklerini kalbin içine salardı ve orada çürürdü. Ben çürümeye izin vermezdim.
Pamir burnunu biraz havaya kaldırdı, dudakları kıvrıldı. "Sana hiçbir şey söylemeyeceğim ve biz evleneceğiz" dedi. Söylediği cümle bir kural gibi duruyordu. Kendisinden emin bir karar. Sanki benim onayım onun için sadece formaliteydi. Bu kibir, kalbimde eski yaraları yankılattı. Babamın gölgesini, annemin sustuğu anları hatırladım. O anı hatırlamak öfkeyi çakmak gibi tutuşturdu.
"Anca rüyanda görürsün bunu" dedim sinirle. Sözlerim bir meydan okumaydı. Elimi zorla tuttuğunu anladı mı, bilmiyordum. Ellerini yavaşça yukarı kaldırdı. Geri çekilmesi benim zaferim değildi. Bu geri çekilme, onun içindeki çatışmanın bir işaretiydi. Yüzündeki sertlik erirken gözlerindeki çizgiler derinleşti. O an bir itirafın kıyısına geldiğini hissettim.
"Beni hayatına almak istiyorsun, değil mi?"
"Evet,"
"O halde sırlarını da paylaşacaksın. Yoksa biz olamayız."
"Pes ediyorum. Her şeyi anlatacağım" dedi memnuniyetsiz bir tonda. Kulağımda hala öfkenin yankısı vardı. Pes etmek mi, teslim olmak mı, yoksa zorla kabul müydü bu? Sesindeki gönülsüzlük beni rahatlatmadı. Çünkü kimseyi zorlayarak bildiklerini paylaştıramazdım. Bilmek istemek hakkımdı. Bilmek istemek cesaretimdi.
"Anlat" dedim emrederek. Emredişim nezaketten uzak, bir karara yaslanmıştı. Artık sözlerimle kendimi savunacak, hayatımı inşa edecek bir kadındım. Onunla bu şekilde konuşmamın onu rahatsız ettiğini gördüm. Parmaklarıyla sinirli bir hareketle burun kemerini ovuşturdu. O hareket çocukça bir huzursuzluktu, yüzünün sertliğini örten bir kırılmayla aynı zamanlıydı.
Derin bir nefes aldı. Gözleri pencerede asılı duran gümüş yaprakların titreyişine takıldı. Sanki oradan bir destek alıyor, sanki doğanın o kıpırtısı onu cesaretlendiriyordu. Başını çevirdi ve bana baktı. Yüzünde yorgun bir açıklık vardı.
"Amcam" dedi Pamir, sesi bir bıçak gibi düştü odaya. "Babamı hep kıskanmıştır," diye devam etti, ama kelimelerinin arasına sıkışmış bir titreme vardı. Sözcükleri bulmaya çalışırken yüzü bir an çöktü, sonra yeniden sertleşti. Gözlerinin içinde dolaşan o yangın, anlatmak zorunda kalmanın ağırlığını taşıyordu.
O an, dünyanın tüm ışıkları boncuk boncuk saçılıyor gibiydi. Her bir ışık damlası, o sözcüğün etrafında daha da parlaklaşıyor, ama içimdeki hava birden daha ağırlaşıyordu. Amcası ve babam. İki isim, bir yük gibi indi omuzlarıma. Neden? O sorunun çivisi ruhuma saplandı.
"Babamda olan güç, cesaret, amcamda hiç olmadı" dedi Pamir. Sesi yumuşadı bir an, ama bu yumuşama acıydı, kabullenilmiş bir sızlama gibiydi. Ben bakakaldım. Amcasıyla babamın ne ilgisi vardı benimle. Onlar iki ayrı hayat, iki ayrı yol değil miydi? O önümde durduğu yerde kelimelerinin arasına yüklenmiş bir tarih taşıyordu.
"Babam bu konunun neresinde" dedim, sesim sertti. İçimde bir şey kıvranıyordu. Bu sorunun kendisi bir meydan okumaydı. Babamın yüzü, evimizin duvarlarında çarpık bir gölge gibi gezinmeye başladı gözümün önünde. O gölge, bugün burada Pamir'in ağzından yeni şekillerde ortaya çıkacaktı.
Pamir bir an sustu. Gözlerini tavana kaldırıp oradaki bir noktaya bakıyor gibiydi. Sonra bir gülümseme, ama acı ile yoğrulmuş bir gülüş geçti dudaklarından. "Amcam o şerefsizle iş birliği yaptı," dedi sonunda, sözleri beklenmedik bir kahkaha ile taçlandı. O gülüş bir çığlığa dönüştü sanki. "Güce sahip olmak için kendi abisini ve annemi o herifin önüne attı," diye ekledi. Her kelime bir darbe gibi indi.
İçimden bir şey koptu. Babam. O tek kelime, benim geçmişimi yeniden düzenliyordu. Babamın yüzü canlandı gözümde. Önceki anılar, çocukluğun kırık camları gibi bir bir yerinden oynadı. Pamir'in anlattıkları, o camları daha da kırıyordu.
"İkisi de güç sahibi olmak için adamlığını sattılar," dedi Pamir, sesi artık iğrenme ile incelmişti. İğrenme, yüzünü örten bir maske gibiydi. "Baban anneme tecavüz etti," diye fısıldadı. Kelimenin ağırlığı odada asılı kaldı. Sözün sonuna bir hırlama yerleşmişti. Pamir'in sesi şiddetle doluydu, içinde bir çocukça haykırış saklıydı.
Benim damarlarımda buz damlaları dolaştı. O an dünyam başka bir yöne kırıldı. Babamın adıyla birlikte hâlâ içimde taşıdığım tüm korkular, birer birer gerçeğin yüze vurulmasıyla yeniden canlandı. Babamın yüzü aklıma geldi. Onun ellerinin sıcaklığı mıydı yoksa soğukluğu mu daha baskındı hatırlamam. Hatırlamak istemediğim duvar manzaraları zihnimin perdesini açtı.
Pamir bakışlarını benden kaçırdı. "Ve bunu yaparken, babama izletti," dedi. Sesinde yer alan hırçınlık ve acı, bir çocuğun sessiz çığlığına dönüştü. Ona baktım. Gözlerinin içindeki yara, benim içimdeki yaraya değiyordu. Bir an için ikimiz de geçmişin pençesinde asılı kaldık.
"Devamını zaten anlamışsındır," dedi. Sözlerini bitirmek istemediği belliydi. Bir yandan anlatmak lazımdı, bir yandan söylemek bela gibi geliyordu. Ben dinlemiyordum sadece. Dinlemek bir tür cezaydı. Her cümlenin sonunda nefesim daha da küçüldü.
Ama durmadım. Kendimi zorluyordum. Bilmek istiyordum. Bilmek, belki de bir ayaklanmaydı içinde. "Daha fazla anlatma," dedim ama sesim onu durduramadı. Çünkü ben de duymak zorundaydım. Duymamak, hiç olmamış gibi davranmak, hayatımın kurgusunu daha da boğucu hale getirecekti.
Pamir konuştu. Her kelime bir sepet dolusu taş gibi yere düştü. "Amcam, babamı bu adama sattı," diye devam etti. "Annemi, seni, beni, hepimizi o pazarda sattı." Gözlerinde bir alev daha parladı. "O şerefsiz, güç karşılığı her şeyi aldı. Onun yüzünden annemin vücuduna çizilen izler bizim hayatımızın kaderini yazdı."
Bunları duymak, bedenime ayrı bir ağırlık daha ekledi. Her nefes yeni bir yük taşıyordu. Keşke bunlar olmasaydı dedim içimden. Keşke hiç kız olmasaydım, keşke hiç doğmasaydım. O düşünce, sanki bir hançer gibi mideme saplandı.
Pamir'in sesi daha da yumuşadı. "Onlar adamlığı değiş tokuş etti," dedi. "Onlar için onurun, namusun, kadının bedeni ticaretti. Bizim masumluğumuz onların pazarıydı. Biz büyüdükçe onların hesapları daha da ağırlaştı." Konuşurken dudakları titredi. Bir an için gözlerinin dolduğunu gördüm. O an ona acıdım, ama acımak da yetmiyordu. Öfkem başka bir yöne dönüştü.
"Babamın şerefsizliklerini daha fazla dinlemek istemiyorum," dedim sonunda. Sesim çatladı ama kararlıydı. O anın büyüklüğü içinde, babamın adının ağırlığı benim üstümde bir kambur gibi hissediliyordu. Günahsız insanların vebalini babam hem kendi omzuna hem de bana yüklemişti. Bu haksızlıktı.
"Ne zaman oldu?" dedim, sesim titreyerek. Sormak istemiyordum belki, ama merak kalbimin içine saplanmış bir diken gibiydi. O an, gerçeğin ucuna dokunmasam nefes alamayacak gibi hissediyordum.
Pamir başını hafifçe eğdi. Gözlerinin derinliği bir an için karardı. Dudakları oynadı ama kelimeler çıkmakta zorlandı. Sonunda, buz gibi bir ses tonuyla, tek bir sayı ve tek bir ay söyledi. "İki Mayıs" dedi. Bu kadar sade, bu kadar tekdüze bir sesle. O iki kelime odanın içinde yankılandı. Oda birden küçüldü, duvarlar üzerime doğru yürümeye başladı sanki.
Kalbim göğsümün içinde bir yumruk gibi sıkıştı. Bu kadar mı kolaydı, bu kadar mı sade bir tarihe sığdırılmıştı bunca acı? O iki kelimeyi duyar duymaz nefesim kesildi. İçimde bir şey kırıldı. Gözlerim yerdeki halıya kilitlendi. O an, dünyanın tüm sesi sustu.
Canım yandı. Hem de öyle basit bir yanma değildi bu. Boğazımda yutkunamadığım bir ateş vardı. Tek bir gecede, iki aileyi paramparça etmişti. Hem kendi ailesine kıymış, hem de Pamir'in hayatını yakmıştı. Pamir'le aynı gecede aynı kaderi paylaştığımı bilmiyordum. O iki kelimeyle birlikte, hayatımın, kaderimin ve geçmişimin iplikleri birbirine dolandı.
İki Mayıs. O kanlı gece. Kendi zihnimde fısıldadım bu tarihi. İçimdeki bütün anılar bu tarih etrafında yeniden şekil aldı. Annemin elleri gözümün önüne geldi. O eller ki bana sarılırken bile titrerdi. O eller ki o geceye kadar annelikten başka bir şey bilmezdi. O eller ki bir anda bir silahın soğukluğunu hissetmişti.
Benim babam, annemin eline silahı verip ölümüne sebep olan adamdı. O adam ki, aynı gece başka bir kadına tecavüz edip, kocasına bunu izlettirmişti. İki ailenin çığlığının sebebi, bir tek adamın karanlığında saklıydı. Benim babam.
Dizlerim titredi, sanki bir anda yer ayağımın altından çekilmişti. İçimdeki küçük çocuk, bütün bu gerçeğin altında kaldı. Bu yük, taşıyabileceğim bir şey değildi. O gece Pamir'in de hayatı yıkılmıştı. Biz ikimiz, aynı gecede aynı kaderin farklı köşelerine savrulmuştuk.
Gözlerim Pamir'e kaydı. O an onun yüzüne baktım ve ilk defa onda sadece bir öfke, bir hırs değil, yaralı bir çocuğun çığlığını gördüm. O çocuk, benim içimdeki çocuğa benzedi. İkimiz de bir geceyle büyüyemeden büyümüş, bir gecede yaşlanmıştık.
Nefesim düzensizdi. Gözlerim dolmuştu ama ağlayamıyordum. Sanki bu gerçeği öğrenmek gözyaşını bile alıp götürmüştü benden. O an, babama olan öfkem ve anneme olan acım tek bir düğüm oldu boğazımda. Keşke hiç onun kızı olmasaydım. Keşke bu geceyi yaşamadan doğmasaydım.
Pamir bana baktı. Sanki benim içimden geçen her şeyi okuyordu. Dudaklarını kıpırdattı, bir şey söylemek ister gibi oldu, sonra sustu. Sustukça daha da yakınlaştık. O sustukça, ben içimden haykırıyordum.
Benim babam, yalnızca bir adam değilmiş meğer. O bir yangın, bir yıkım, bir tufanmış. İki Mayıs gecesi sadece bir tarih değilmiş, bizim çocukluğumuzun ölüm ilanıymış. O gece, iki çocuğun da ellerinden bütün masumiyetini çalmış.
Gözlerimi kapattım. İçimde bir ses fısıldadı "Sen onun kızı değilsin. Sen onun yaptıklarının suçlusu değilsin." Ama başka bir ses de şunu dedi "Onun kanı senin damarlarında." İki ses birbirine çarpıp durdu. İçimdeki savaş, dışarıdaki sessizliğe karıştı.
Bir tarih. İki Mayıs. Tek bir adamın hırsı ve şehvetiyle iki aile paramparça olmuştu. İki farklı evde iki farklı çığlık yükselmişti. Ve yıllar sonra o çığlıkların çocukları, aynı odada birbirlerine bakıyordu.
"Ben sana istediğini verdiğime göre sen de benim dediğimi yapacaksın" dedi. Sesi, sertti ama altına gizlenmiş o oyunbazlık hemen fark ediliyordu. Az önceki ağırlığı, anlattığı acıyı arkasında bırakmış gibiydi. Şimdi karşımda duran adam bambaşkaydı. Sanki aynı bedende birkaç farklı yüz taşıyordu.
Karşısında gözlerimi devirdim. Yine kurnazlık yapıyordu. İstediğini elde etmek için her yolu bilen bir adamdı. Onu ne kadar çözmeye çalışsam da her seferinde başka bir yönünü gösteriyordu. Bir yanı acıyla yoğrulmuş, bir yanı dimdik ayakta duran bir lider, bir yanı da işte böyle laf cambazıydı.
"Evlenmeyi diyorsan evlenelim" dedim, omuzlarımı kaldırıp. Sözlerimle onu köşeye sıkıştırabileceğimi düşündüm. Ama Pamir hiç sıkışacak gibi değildi.
"Biz zaten evleneceğiz" dedi, kelimeleri sanki kader gibi kesin. "İstediğim o değil."
İçimde merak kıvrıldı. Kaşlarımı kaldırdım. "İstediğin ne?"
Gözlerindeki sertlik bir anlığına daha da derinleşti. Dudaklarının kenarı kıpırdamadı bile. "Boynun" dedi, tok bir sesle.
Bir an kalbim göğsümde çırpındı. Şoka uğramış gibi nefesim kesildi. Boynum mu? Kafamı mı kesecekti? Aklıma gelen ilk şey buydu. Onun elinde cellat olabilecek kadar keskin bir güç vardı. Belki de şaka yapmıyordu? İçimdeki çocuk panikle haykırdı.
"Ne?" dedim, gözlerim büyümüş, dudaklarım titremişti. Sesimde korku gizleyemediğim kadar açıktı.
Yüzünde küçücük bir kıpırtı oldu. Gözlerinin kenarında bir gölge belirdi, sonra anladı yanlış anladığımı. Başını yana eğdi, o soğuk suratında ince bir tebessüm kıpırdadı. "Kelleni istemiyorum, merak etme" dedi.
Derin bir nefes verdim, göğsüm inip kalktı. Onun karşısında bile şakaya vurmuştum korkumu. "Allah razı olsun istemediğin için" dedim, alayla. "İsteseydin ben ne yapardım acaba?"
Sözüm biter bitmez gülmeye başladı. Ve o gülüş... Tanrım, insan bir gülüşe böyle mi yakışır? Sanki karanlık yüzünün altındaki ışığı sadece o an görebiliyordum. Gülümserken gözlerindeki sertlik çözülüyor, yerini sıcak bir parıltı alıyordu.
Ben ise, onun gülüşünü izlerken kendi dudaklarımda da istemsiz bir kıpırtı hissettim. İçimdeki kırık çocuk bile susmuştu o an. Belki de uzun zamandır aradığım şey buydu. Birinin beni güldürmesi değil, kendi acısının içinden gülmeyi öğrenmiş birinin bana gülümsemesi.
"Boynunu" dedi Pamir, sesi beklenmedik bir tonda kırıldı. Normalde bu kadar kesin, bu kadar otoriter çıkan kelimelerinin yerinde şimdi çekingen bir kıpırtı vardı. Söylemek istediğini kendisi bile ölçüp biçiyormuş gibi... Sanki yanlış bir şey söylerse, yanlış bir adım atarsa, her şey darmadağın olacaktı.
Gözlerim büyüdü, nefesim göğsümde sıkıştı. Pamir'in bakışları yüzümde dolaşıyor, dudakları kararsızca aralanıp kapanıyordu. Sonunda, derin bir nefes aldı ve dudaklarından çıkan kelime bütün dengemi bozdu.
"Öpmek istiyorum" dedi.
İçimde bir şeyler yerinden oynadı. Kalbim, o dakikaya kadar düz giden bir yolun aniden viraja sapması gibi sert bir dönüş yaptı. Kafamın içinde binlerce soru çarpıştı. Ne demişti? Boynumu mu öpmek istiyordu? Bu adam... gerçekten bunu mu söylemişti?
Beynimin bir yanı "yanlış duydun" diye fısıldıyordu. Diğer yanıysa onun gözlerindeki ciddiyeti görüyor, sesiyle gözleri arasındaki uyumu fark ediyordu. Yanlış duymamıştım. Pamir gerçekten boynumu öpmek istiyordu.
Ama neden?
Biz kimdik? İki yabancı. Hatta daha da kötüsü, birbirine düşman olan iki dünyanın çocuklarıydık. Ben onun hayatına zorla girmiş bir kadındım. O, benim için intikamının gölgesiydi. Nasıl olur da, böyle bir isteği dile getirebilirdi? Bu... bu aşk mıydı? Yoksa başka bir şey?
Kalbim kafesini yumruklayan bir kuş gibi çırpınıyordu. Nefesim boğazıma düğümlendi. Bir insan aynı anda hem ürküp hem de böylesine utanabilir miydi? Boynuma dokunmasını düşünmek bile, göğsümde yangın çıkarıyordu.
"Sen..." dedim, ama sesim titredi. Ne diyeceğimi bilmiyordum. "Sen... ciddi misin?"
Bakışlarını kaçırmadı, gözlerindeki yoğunluk beni esir aldı. "Hiç olmadığım kadar" dedi, sesi bu kez sert değildi. İçinde kırılganlık vardı. İçinde, bir adamın en zayıf anında bile göstereceği çıplak dürüstlük vardı.
Bir adım geri çekilmek istedim, ama ayaklarım yere kök salmış gibiydi. Kıpırdayamıyordum. İçimdeki sesler birbirine karıştı. "O senden nefret ediyor" diyordu bir yanım. "Hayır, sana aşık oluyor" diyordu başka bir yanım. "Bu bir oyun" diye fısıldadı şüphelerim. Ama kalbim, bütün bu gürültüyü susturup tek bir şey söylüyordu.
O an ona inanmak istiyordum.
Ama nasıl?
Biz iki ayrı dünyanın çocuklarıydık. Bizi ayıran duvarlar vardı, geçmiş vardı, kan vardı. Ve şimdi bütün bunların ortasında, o duvarlara tırmanıp bana ulaşmak isteyen bir adam vardı.
Pamir'in parmakları titrek bir şekilde elime dokundu. Bedenim, istemsizce irkildi. Gözlerimi kapatıp nefes aldım. İçimdeki küçük çocuk ağlıyordu yine. Sevgiye aç, korunmaya muhtaç, bir sarılmaya hasret kalmış çocuk. O çocuk, "Bırak" diyordu. "Bırak boynuna dokunsun. Bırak seni ilk kez incitmek yerine sarsın."
Ama ya yarın? Ya yarın bana sırtını dönerse? Ya annemin kaderi gibi benim kaderim de kararıp giderse?
"Bunu neden istiyorsun?" diye sordum, gözlerim gözlerinde kilitliydi. Sesim çatallandı, ama sormam gerekiyordu.
Bir süre sessiz kaldı. Sanki bütün geçmişini, bütün intikamını, bütün hırsını o tek soruya sığdırmaya çalışıyordu. Sonunda dudaklarını araladı.
"Çünkü sen bana nefes aldırıyorsun" dedi fısıltıyla. "Ve ben ilk kez nefes almak istiyorum."
Sözleri kalbimi paramparça etti. İçimdeki bütün şüpheler, bütün korkular aynı anda darmadağın oldu. Pamir, gerçekten aşık mıydı? Yoksa bu, yaralı iki ruhun birbirine sığınma çabası mıydı?
Bilmiyordum. Tek bildiğim şey, boynumda hissedeceğim dokunuşun bütün hayatımı değiştirecek olmasıydı.
Kafamı yavaşça salladım. Bu, içimdeki fırtınalara rağmen ona verdiğim ilk sessiz onaydı. İçimdeki küçük çocuk korkuyordu belki ama aynı zamanda merak ediyordu. Onun dokunuşlarıyla ilk kez tanışmak üzere olan yanım, titrek ama gizli bir heyecanla bekliyordu. Pamir, gözlerime bakmaya devam etti. Öylece bakıyordu, sanki gözlerimin derinliğinde cevapsız kalmış bütün soruları arıyordu. Beni ürkütmemek için sabırlıydı. Bir adım daha attığında aramızdaki mesafe neredeyse yok olmuştu. Kalbim göğsümde hızla çarpıyordu. Sanki bu ses, bütün odayı dolduracak kadar yüksekti.
Elini belime koyduğunda içimde tarifsiz bir ürperti dolaştı. Ama bu ürperti korkudan değildi, aksine... çok uzun zamandır hissetmediğim bir yakınlıktandı. Nefesim hızlandı. Boynuma doğru eğildiğinde gözlerimi kendiliğinden kapattım. Sanki gözlerimi kapatınca duygularım daha keskin, daha yoğun hissedilecekti.
İlk dokunuşu öylesine hafifti ki, rüzgar tenime değmiş gibi hissettim. Bir öpücük... minicik, masum bir dokunuştu bu. Ama masumiyetin içinde öyle bir güç saklıydı ki dizlerimin bağı çözülüyormuş gibi oldu. Dudaklarının sıcaklığı boynuma değdiği an kalbim sanki yerinden fırlayacaktı. İçimdeki bütün korkular, bütün geçmişe ait izler bir anlığına yok olmuş gibiydi.
Ama o sadece küçük bir öpücükle yetinmedi. Dudakları boynumda gezinmeye başladığında içimdeki bütün hisler birbirine karıştı. Önce şaşkındım, sonra yavaşça teslim olmaya başladım. Öpücükleri derinleştikçe nefeslerim düzensizleşti. Bir an durup geri çekilmesini bekledim ama o geri çekilmedi. Aksine daha çok yaklaştı, daha çok sardı beni.
Sonra... hafifçe ısırdı. Beklemediğim bir anda, dudaklarının arasındaki o küçük oyun tenimde yankılandı. Bir inilti dudaklarımdan kaçtı, istemsizce. Sanki ruhumun derinliklerinden kopmuştu o ses. O an fark ettim ki, kendime verdiğim bütün sözlere, kalbime koyduğum bütün yasaklara rağmen Pamir, beni çözüyordu. Benim en gizli yanlarımı bulup ortaya çıkarıyordu.
Isırıklarının arasına bıraktığı öpücükler boynumda çiçekler açtırıyor gibiydi. Bazen usulca dudaklarını gezdiriyor, bazen de hafif bir hırsla tenimi sahipleniyordu. Ve ben... ben her dokunuşunda daha fazla titriyordum. Kalbim sanki yıllardır atmayı unutmuştu da şimdi yeniden yaşamayı öğreniyordu.
O ise kendini kaybediyor gibiydi. Nefesi hızlandı, dudaklarının baskısı arttı. Şehvet, sessiz ama güçlü bir şekilde odanın havasına karışıyordu. Boynumdan süzülen o sıcaklıkla birlikte ben de çözülüyordum. Sanki onun öpücükleriyle parçalanıyor ama aynı anda yeniden doğuyordum.
İnlemelerim odada yankılanmaya başladığında utandım önce. Sesimi kısmak istedim, ama başaramadım. Çünkü bu artık benim kontrolümde değildi. Sesim ona ait olmuştu, kalbim gibi. Ve o, duyduğu her iniltiyle daha da güçleniyor, daha da tutkulu öpücükler bırakıyordu.
Zaman durmuştu. O an dünyada yalnızca biz vardık. Benim boynuma bıraktığı öpücükler ve onun dudaklarının sıcaklığı... başka hiçbir şeyin önemi kalmamıştı.
Ama içimde küçük bir korku da büyüyordu. Bu kadar güçlü hissetmek, bana tehlikeli geliyordu. Çünkü ben yıllardır kalbimi korumak için duvarlar örmüştüm. Ve o şimdi o duvarları tek bir öpücükle yıkıyordu. Pamir'in dudakları boynumdan ayrıldığında gözlerimi açmaya cesaret ettim. Yüzüme bakıyordu. Gözlerinde bir hırs vardı, evet, ama aynı zamanda korumak isteyen bir bakış da vardı. O an anladım ki... ben çoktan kaybetmiştim. Ona direnmek gibi bir şansım yoktu.
"Şey" dedim titreyen sesimle. Boğazımdan çıkan ses bana bile yabancı gelmişti. Kontrolsüzdü, fazlasıyla heyecanı ele veriyordu. Dudaklarım kurumuştu, nefesim ritmini kaybetmişti. "Boynum moraracak senin yüzünden" diye devam ettim, ama söylediklerim benim bile kulağıma komik gelmişti. Kendime berbat bir bahane üretmiştim. Onun bana dokunuşlarını durdurmak için değil de, sanki bu anı hafifletmek için çıkmıştı ağzımdan. Çünkü ben aslında, onun dokunuşlarından kaçmak istemiyordum.
O ise olduğu yerde kıpırdamadı. Gözleri hâlâ üzerimdeydi, dudaklarının kenarında belli belirsiz bir kıpırdama vardı. Ama ses tonunda hiçbir dalgalanma yoktu. Soğukkanlıydı. "Morarsın" dedi tek düze bir sesle.
Ne demekti şimdi bu? Kaşlarımı kaldırıp ona baktım. Sanki söylediklerimi ciddiye almasını beklemişim gibi. "Ne?" dedim, biraz şaşkın, biraz da meydan okuyan bir sesle.
Gözlerini hiç kaçırmadan bana bir adım yaklaştı. İçindeki ciddiyetin ağırlığını bütün odada hissettim. Dudakları kıpırdadı, ama bu defa kelimeleri bıçak gibi derinden saplandı ruhuma. "Acıdan moraracağına zevkten morarsın" dedi kendinden emin bir sesle.
Zevkten... Morarmak... O an nefesim göğsümde düğümlendi. Söyledikleri beni sarsmıştı. Yüzümdeki ifadeyi gizleyemedim. Bir şey söylemeye çalıştım ama dilim dönmedi. Dudaklarım aralandı, kelimeler boğazımda takılı kaldı.
Oysa bilmiyordu. Bedenimde zaten binlerce morluk vardı. Çocukluğumdan beri tenime kazınmış, geçmişimin izlerini taşıyan morluklar. Çizikler, tokat izleri, kemerin acımasız darbeleriyle yanmış derim... Ben bu izlere alışmıştım. Onlarla büyümüştüm. Aynaya her baktığımda gördüğüm şey, kendi tenimden çok babamın öfkesinin izleriydi.
Onun bana söylediği şeydeki tutku, benim için bambaşka bir yere çarpıyordu. Çünkü o, morluk kelimesini zevk ile yan yana koymuştu. Ama benim bildiğim morluk hep acının, hep gözyaşının, hep çaresizliğin sembolüydü. İçimdeki çocuk çığlık atıyordu. "Hayır! Morluk demek canının yanması demek. Morluk demek, odanda sessizce ağlaman demek. Morluk demek, kimsesizliğinle yüzleşmen demek."
Ama Pamir'in gözlerinde gördüğüm şey bambaşkaydı. O, bana morlukları başka bir anlam yükleyerek anlatıyordu. Sanki geçmişte yaşadığım bütün acıların üzerine yeni bir katman örmek istiyordu. Acıdan değil, mutluluktan iz bırakmak istiyordu. Ama ben o kadar kolay teslim olabilir miydim?
Bir adım geri çekildim. Makam masamın yanına yürüdüm. Aynadaki yansımama baktım. Saçlarımın dalgaları omuzlarıma dökülüyordu. Dudaklarım hâlâ titriyordu. Gözlerimde ise hem korku, hem utanç, hem de tarifi zor bir merak vardı. Aynada gördüğüm kadın ben miydim? Yoksa yıllarca içimde susan çocuğun artık büyüyüp karşısına dikildiği yeni halim miydi?
Elimi boynuma götürdüm. Dudaklarının sıcaklığının hâlâ orada olduğunu hissettim. Tenimde yanıyordu sanki. Ve o yanış bana ilk defa canımı yakmayan bir acıyı hissettiriyordu. Ama... ya bu yanışın devamı da geçmişim gibi karanlığa sürüklerse?
Gözlerimi kapadım. İç sesim fısıldadı. "Senin bedenin çok şey gördü Mavi. Çok fazla morluk, çok fazla iz taşıyor. Peki bu adamın izine dayanabilecek misin? Ya bir gün o da geçmişinle aynı olur ve seni yeniden paramparça ederse?" Gözlerimden yaşlar süzülmeden onları durdurdum.
"Gidelim mi artık?" dedim titrek bir sesle.
Bu titremeyi saklamaya çalışıyordum ama başaramıyordum. Sesim, kalbimin atışlarını ele veriyordu. Güçlü görünmek için ne kadar çabalarsam çabalayayım, bazen içimdeki o küçük kız herkesten önce davranıyordu.
Pamir başını yavaşça bana çevirdi. Gözleri, gözlerime değdiğinde içimde aniden bir sükûnet yayıldı. Hiçbir şey söylemedi, sadece başını hafifçe salladı. O an, kelimelere bile gerek yoktu. Sanki gözlerinin içinde bana "buradayım" diyordu.
Yanıma doğru geldi. Elini uzattı. Eller, çoğu zaman bana soğuk gelir ama onunki öyle değildi. Sıcak, güvenli, sanki düşsem bile beni tutacakmış gibi bir his... Ellerim terlemişti, çekinerek uzattım. Ama dokunduğu anda anladım, bu dokunuşun bir geri dönüşü olmayacaktı. Bundan sonra elim ona aitti.
O sırada cebinden küçük, ihtişamlı bir kutu çıkardı. Kalbim bir anlığına durdu sanki. Kutunun o küçüklüğüne rağmen içindeki şeyin koca bir ömrü değiştireceğini biliyordum.
Kapağı açtığında gözlerim ışıl ışıl parlayan bir yüzüğe kilitlendi. Klasik değildi. Basit hiç değildi. Yüzüğün üzerindeki taşlar mavi tonlarında parlıyordu. O mavilik... Sanki bana özeldi. Sanki bütün renkler arasında benim adımı taşıyan tek renkti. Hayatımda ilk defa, bir eşya "sadece bana ait" hissini veriyordu.
"Bu... bu benim mi?" dedim. Sesim neredeyse bir çocuğun sesi gibiydi. Küçük, masum, ürkek ama içinde kocaman bir hayranlık barındıran bir ses...
"Bu senin." dedi Pamir. Sesi o kadar net, o kadar güven vericiydi ki. O iki kelime, hayatımda duyduğum en özel iki kelimeydi. Çünkü bana bugüne kadar hiçbir şey ait olmamıştı. Hep elimden alınmıştı, hep başkasına verilmişti. Ama şimdi önümde duran adam bana ilk defa bir şey hediye etmiyor, bana "ait kılınan" bir şey veriyordu.
Parmağımdaki yüzüğün soğukluğu ile onun parmaklarının sıcaklığı birbirine karıştı. Nazikçe, sanki bana zarar vermekten korkuyormuş gibi dikkatlice yüzüğü taktı. Bir an göz göze geldik. Gözlerinde gurur, sahiplenme ve biraz da "bittin artık" bakışı vardı.
"Artık gidebiliriz," dedi sonunda. Ardından eğildi ve alnıma bir öpücük kondurdu. Çok basit bir hareketti belki ama bedenimde bir şimşek gibi yankılandı. Alnımda bıraktığı sıcaklık, kelimelerden daha büyük bir yemin gibiydi. Sanki bana "seninle birlikteyim" demekti, sanki "artık yalnız değilsin" demekti.
Odayı birlikte terk ederken içimde garip bir his vardı. Bir yanım hâlâ inanmıyordu. Sanki az sonra uyanacak ve bütün bunlar bir rüya olacak gibi. Ama elimdeki yüzük, alnımdaki sıcaklık ve onun elimi bırakmayan sıkı tutuşu bana bunun gerçek olduğunu fısıldıyordu.
Koridorda adımlarımız yankılanırken, kalbim göğsüme sığmıyordu. Her adımda sanki babamın gölgesinden biraz daha uzaklaşıyor, kendi kaderime biraz daha yaklaşıyordum.
Aşağıda bizi kimlerin beklediğini bilmiyordum. Belki düşmanlar, belki dost görünen düşmanlar, belki gerçekten samimi olan birkaç yüz... Ama tek bildiğim şey şuydu ki, o kapının ardında beni büyük bir hayat değişikliği bekliyordu.
Kafamı eğdim, elimdeki yüzüğe baktım. O mavi taşın parıltısı gözlerime yansıdı. Mavi benim rengimdi. Mavi benim adım, benim gölgem, benim kaderimdi. İlk defa kendi adıma ait bir şey taşıyordum.
Pamir sessizce yanımda yürüyordu. Sessizdi ama sessizliği öyle güçlüydü ki, sanki bütün salonu doldurabilirdi. Yanında yürürken kendimi küçücük hissetmiyordum. Tam aksine, yanındayken daha da büyüyordum.
O kapıya yaklaştıkça, kalbim hızlandı. Bir an durdum. Pamir elimi sıkıca tuttu. Gözlerimi ona çevirdiğimde, dudaklarının kenarında küçücük bir gülümseme vardı.
"Hazır mısın?" dedi. Sesi yine o güven verici tondaydı.
Gözlerimi kısıp baktım ona. "Bilmiyorum," dedim dürüstçe.
"Senin bilmediğin her şeye ben hazırım," dedi.
Durduk. Karşımızda koca kapılar yükseliyordu. Sanki basit bir kapı değil de, ardında bambaşka bir kader saklı duran devasa bir duvar gibiydi. Pamir'in elinin avucumda bıraktığı o sıkı tutuşa rağmen dizlerimin bağı çözülüyordu. İçimde, göğsümün ortasında koca bir ağırlık vardı.
Ve sonra... ağır, uğursuz bir sessizlik içinde kapılar yavaşça açıldı. Bir uğultu yayıldı aniden. Binlerce göz aynı anda üzerimize döndü. O bakışların altında nefes almak bile zorlaşmıştı. O gözlerde merak, küçümseme, tehdit ve daha bilmediğim onlarca şey vardı. Hepsi birbirinden tehlikeli adamlardı. Belki de her birinin elini kana buladığı bir geçmişi vardı. Benimse burada tanıdığım tek bir yüz bile yoktu.
Korkuyordum.
Ama belli etmiyordum.
Pamir yanımda dimdik yürüyordu. Omuzları, adımları, yüzündeki o soğuk ve sert ifade... Yanındaki kadın değil, yanında yürüyen gölgesi bile kendini güvende hissederdi. Onunla evlenmek, demek ki sadece bir adamla değil, onun gölgesiyle, karanlığıyla, intikamıyla evlenmekti.
Büyük yol boyunca ağır adımlarla ilerledik. Bahçe ferah görünüyordu ama havası ağırdı. Çiçeklerin kokusu bile buradaki uğursuzluğu örtemiyordu. Her masada oturan adamların bakışları sırtımı delip geçiyordu. Göz göze geldiğimde kimisinin bakışlarında alay, kimisinde açık bir tehdit vardı. Ve işin en acı yanı, evlendiğim adamın bile sağı solu belli değildi. Onun yanındayken bile neyle karşılaşacağımı kestiremiyordum.
Bizi süslenmiş, gösterişli bir masaya yönlendirdiler. Büyük, beyaz örtülerle kaplanmıştı ama bana beyaz masumiyet değil, acımasız bir savaşın başlangıç noktası gibi görünüyordu. Önümüzde duran kalem, sıradan bir kalem değil, sanki ömrümün ipini çekecek bir silah gibiydi.
Birkaç dakika sonra siyah takım elbiseli, gözlerinde hiçbir duygu barındırmayan bir nikah memuru geldi. Sesini duyduğumda içimdeki bütün uğultular sustu. Artık geri dönüş yoktu.
"Sayın konuklar, değerli şahitler," dedi memur mekanik bir sesle. "Bugün burada Mavi İnanç ile Pamir Arsal çiftimizin evlenme töreni için toplanmış bulunuyoruz."
Kalbim çarptı. Kendi ismimi o yabancı sesin ağzından duyduğumda, sanki kim olduğumu unuttum. Ben kimdim? Mavi İnanç mıydım? Yoksa sadece babasının kızı, bir intikamın gölgesinde piyon olan bir kadın mıydım?
"Mavi İnanç," dedi memur. Sesinde tek bir titreme yoktu. "Hiç kimsenin baskısı altında kalmadan, kendi özgür iradenizle Pamir Arsal ile evlenmeyi kabul ediyor musunuz?"
Soruyu duyar duymaz boğazım kurudu. Özgür müydüm? Benim özgürlüğüm var mıydı ki? Bugün, kendi kanatlarımı kesip bir kenara attığımı hissediyordum. Çocukken hayalini kurduğum bütün kaçış yolları, bütün masum hayallerim, hepsi tek bir kelimenin ağırlığı altında yok oluyordu.
Gözlerimi kapadım, derin bir nefes aldım ve dudaklarımdan döküldü o kelime.
"Evet."
Sesim tekdüzeydi. Ne mutluluk vardı içinde ne de gözyaşı. Sadece kabulleniş. Mutlu muydum? Yoksa değildim? Ben bile bilmiyordum.
Memur bu defa başını çevirip Pamir'e baktı.
"Pamir Arsal, hiç kimsenin baskısı altında kalmadan, kendi özgür iradenizle Mavi İnanç ile evlenmeyi kabul ediyor musunuz?"
O an Pamir'in yüzüne baktım. Dudaklarının kenarında alaycı bir kıvrım vardı. Bu sorunun ironisini o kadar iyi biliyordu ki... Çünkü o hiç baskı altında kalmazdı. Onun tek baskısı kendi öfkesi, kendi intikamıydı.
"Evet." dedi, sesi tok, sert, kendinden emin. Sanki "hayır" deme ihtimali hiç olmamış gibi.
Ve o tek kelimenin ardından bütün salon uğultulara boğuldu. Şahitler de kabul ettikten sonra kalem önüme bırakıldı. Ellerim titredi. O kalemi tutarken, sanki kaderimi mühürlediğimi biliyordum. İmzamı attım. Pamir de imzasını koydu.
Memur başını kaldırdı, mekanik sesi tekrar yankılandı.
"Sizleri karı-koca ilan ediyorum. Ömür boyu mutluluklar dilerim."
Bitmişti.
Ama aslında hiçbir şey bitmemişti.
Tam aksine... şimdi başlıyordu.
"Hoş geldin hayatıma, Mavi Arsal..." dedi Pamir yavaş bir ses tonuyla. O kelimeler dudaklarından dökülürken, bakışları karanlık bir gökyüzü gibiydi; bulutların arasından sadece kısacık bir ışık huzmesi sızıyordu. Sanki söylediği şey bir hoş geldin değil de bir yemin, bir hüküm gibiydi.
Gülümsedim. Dudaklarım kıvrıldı ama gözlerim kıpırdamadı. Sahte bir gülümsemeydi bu; içimdeki bütün fırtınaları, bütün çığlıkları saklayan bir maske. Oysa içimden geçirdiğim tek şey, bu gülümsemenin arkasında yatan korkuydu.
"Sen hoş geldin hayatıma, Pamir Arsal..." dedim. Sesim yumuşaktı ama altındaki demiri hisseder gibiydim. Bu sözleri söylerken aslında kendime de fısıldıyordum. Sen korkmayacaksın Mavi. Sen zayıf olmayacaksın. Senin gözlerin titremeyecek.
Onun hayatı ne kadar karanlık, ne kadar keskin, ne kadar tehlikeliyse, ben o kadar güçlü olmak zorundaydım. Çünkü artık bu adamın dünyasındaydım ve burada zayıflığa yer yoktu. Ben kendimi kendi ellerimle teslim etmiştim, bu yüzden kendi içimdeki çocuğu susturmak da bana düşüyordu.
İçimdeki o küçük kız çocuğu... Anılarımda annemin arkasına saklanan, korkuyla dolu gözlerle hayata bakan o kırılgan halim. Onun elleri hep üşürdü, kalbi hep hızlı çarpardı. Ben şimdi onun için buradaydım. Onu korumak için. Onun korkularını saklamak için kendi kalbimi mühürleyebilirdim.
Pamir yavaşça yanıma yaklaştı. Bakışları hala üzerimdeydi. O bakışlarda sadece bir adamın karısını süzmesi yoktu; o bakışlarda bir yemin, bir sahiplenme ve karanlık bir geçmişin gölgesi vardı.
"Elimi bırakma." dedi fısıltıyla. Elini sıktım. Ben de fısıltıyla cevap verdim.
"Ben bırakmam. Sen de bırakma."
Gözlerimiz bir anlığına kilitlendi. O an kalabalığın uğultusu, o salon, o tehlikeli bakışlar bir anda yok oldu. Sadece biz vardık. O ve ben. İki kırık geçmişin iki farklı ucu. İkimiz de yaralıydık. İkimiz de yalnızdık. İkimiz de artık birbirimizin kaderiydik.
Ama içimden geçenleri söyleyemedim. Onun karanlığını gördüğümde, içimdeki o küçük kızın hala titrediğini fark ettim. Dudaklarımı hafifçe araladım ama hiçbir kelime çıkmadı. Yutkundum.
Ben bu adamın hayatına adım atarken, aslında kendi geçmişimden çıkmıyordum. Sadece onun karanlığına yürüyordum. Ve bunu yaparken içimdeki tüm korkuları susturmaya çalışıyordum.
Gülümsedim yine. Sahteydi. Ama sahte gülümsemeler bazen gerçek korkulardan daha güçlüdür.
"Ben korkmayacağım." dedim içimden.
"Ben zayıf olmayacağım."
•••••••
Saatler ağır ağır ilerliyordu. Düğün salonunun ışıkları altında zaman bazen duruyor gibi geliyor, bazen de koşarak önümden geçiyordu. Kahkahalar, fısıldaşmalar, kadehlerin birbirine çarpan tınısı kulaklarımda çınlarken, içimde tek bir sessizlik vardı. Ne gariptir ki, burada, bu kalabalığın içinde ne Pars'ı görebilmiş, ne de babamı fark etmiştim.
İçimden bir huzur mu doğuyordu yoksa bu sessizlik fırtınadan önceki sessizlik miydi bilmiyordum. Ama o an, kalbimin derinlerinde bir kıpırtı hissettim.
"Sussana gerizekalı. O şom ağzını açma." diye bağırdı iç sesim.
Dudaklarımı büzdüm. "Ben şom ağızlı falan değilim, iç ses." dedim usulca, kimseye fark ettirmeden. Ama iç sesim alayla güldü.
"Senin diline de, ağzına da ne diyeyim lan ben! Daha bir şey söylemeden bile felaketi çağırıyorsun. Sus bari. Kara bahtımız geliyor."
Ve işte o anda gördüm.
Babam.
Bedenim dondu. Gözlerim onu gördüğü anda nefesim kesildi. Bir insanın varlığı bu kadar ağır olabilir miydi? Sanki karanlık bir gölge, sanki lanetli bir fırtına salona girmişti. Herkesin konuşmaları, kahkahaları bir perde arkasına itilmiş gibiydi. Sadece onun adımlarını duyuyordum.
Düşünmemiştim. Gelemez sanmıştım. Gelmeyecek diye kendime telkinler vermiştim. Ama işte karşımdaydı.
Babam.
Benim kara bahtım.
Gözlerimden kaçırmak istedim bakışlarını ama kaçamadım. O gözler beni delip geçti. Çocukluğumda ne zaman hata yapsam, ne zaman korkuyla titremeye başlasam aynı bakışı görmüştüm. Ne sevgisi vardı ne merhameti. Sadece otorite. Sadece kendi doğrularını bana zorla kabul ettiren, ruhumu lime lime eden o sertlik.
Misafirlerle ilgilenen Pamir, babamın varlığını fark ettiği anda başını bana çevirdi. Gözleri bir anlığına buz gibi kesildi. Dudaklarının kıvrımı kayboldu. O gülümseme, o sahte nezaket bir anda yerini derin bir öfkeye bıraktı. Adımlarını ağırlaştırdı, insanların arasından geçip hızla yanıma geldi.
Yanımda belirdiğinde, bileğimi nazik ama sahiplenici bir şekilde tuttu. Sanki bana "korkma" dercesine. Ama gözleri babama çevrildiğinde, bu sahiplenicilik bıçak gibi keskinleşti.
Babam Pamir'in bakışlarıyla karşılaştığında yüzünde küçümseyen bir gülümseme belirdi. O gülümseme... O gülümseme benim kabuslarımın özeti gibiydi. Bir adamın gözlerine bu kadar fazla kin, bu kadar fazla kibir nasıl sığardı?
Ben nefes alamıyordum. Göğsümde bir ağırlık vardı.
"Pamir Arsal." Babamın sesi bahçedeki uğultuyu yarıp geçti. Buz gibiydi, aşağılayıcıydı, yargılayıcıydı. "İsteklerinin bu kadar düşük seviyeli olduğunu bilmiyordum."
Boğazım düğümlendi. Gözlerim istemsizce yere kaydı. O an kalbim paramparça oldu. İnsan kendi kızına böyle hitap eder miydi? Onun gözünde ben hep düşük seviyeli, hep yetersiz, hep istenmeyen oldum. Babam için ben hiçbir zaman bir evlat, hiçbir zaman bir çocuk olmadım; sadece bir yük, bir utançtım. Ama Pamir'in sesi, gökyüzünden inen bir tokat gibiydi. Soğuk, net, keskin.
"İsteklerim düşük seviyeli değil. Ama her önüme çıktığında mecburen düşük seviyeli insanları görüyorum."
Bu söz, gecenin ortasında bir hançer gibi parladı. Gözlerimi kırptım, nefesim kesildi. Babamı ikinci kez biri böyle susturuyordu. İkinci kez biri onun karşısına dikilip benim için bu kadar güçlü bir söz söylüyordu. Ve bu aynı kişiydi. Onu iki defa dumara uğradan Pamir Arsal'dı. İçimde garip bir gurur doğdu. Bir yanım ağlıyordu, bir yanım gülümsüyordu.
Babam dişlerini sıktı, dudaklarının kenarı titredi. "Oyun bitti artık Pamir Arsal. Kızımı bana geri ver," dedi.
Sonra yüzünde o iğrenç, tanıdık gülümseme belirdi. Çocukken o gülümsemeyi her gördüğümde başıma kötü bir şey gelirdi. O gülümseme, kan ve gözyaşıyla eşleşmişti hafızamda.
"Yoksa kardeşine veda edersin."
Nefesim kesildi. Pars. Babam, Pamir'in en değerli yerinden vuruyordu. İçimdeki korku zincirlerini kopardı. Yine mi? Yine mi kaybedecek olan ben olacaktım? Yine mi elimden alınacaktı bir şeyler?
Pamir bana döndü. Dudaklarında alaycı bir gülümseme vardı. O tehdit sanki onun için hiçbir şey ifade etmiyordu. Gözlerinde bir planın gölgesi dolaşıyordu. Sonra ansızın elini kaldırıp duvağımı araladı.
Oysa boynumda sakladığım morluğu gizlemiştim. Pamir'in dudakları, dişleri, parmaklarının bıraktığı iz... Sanki bir mühür gibi boynuma işlenmişti. Ama Pamir herkesin önünde açtı.
Babamın gözleri boynuma kilitlendi. Ve öfkeyle patladı. "Ne yaptın kızıma?"
O an kalbim dondu. Ayaklarımın altındaki taşlar kaydı. Herkes nefesini tuttu. Pamir'in gözleri babama dikildi. Sesinde buz vardı, kar vardı, kin vardı.
"Anneme ne yaptıysan aynısını."
Birden bahçedeki uğultu kesildi. Sanki kuşlar bile susmuştu. O cümle bahçenin ortasında yankılandı. Herkesin yüreğine saplandı.
Benim ise nefesim kesildi.
Anlamaya çalıştım. O ne demişti? Anneme ne yaptıysan aynısını.
Babamın gözleri alev aldı. Yumruklarını sıktı, dişlerini gıcırdattı. "Kardeşini öldürmezsem ben de adam değilim!" diye haykırdı. Sesi bir kurdun uluması gibi bahçenin her köşesine yayıldı.
Pamir'in dudakları küçümseyen bir gülümseme çizdi. "O zaman adam değilsin."
Kalbim daha da hızlandı. Pamir neden bu kadar rahattı? Ya gerçekten Pars'a zarar verirse? Ya gerçekten kardeşini öldürürse? İçimde bir yumru büyüyordu.
"Ne?!" diye haykırdı babam.
"Arkana bak," dedi Pamir soğukkanlı bir sesle.
Ve herkes aynı anda arkasına döndü. Pars yürüyordu. Dimdik, dimdikti. Sapa sağlamdı. Babamın tehdidi boşa çıkmıştı. Pamir'in güveni işte bundandı.
"Ben de sana kardeşimi yar edecek yüz var mı?" dedi Pamir. Sesi bahçedeki taşlara bile çarpıp geri döndü.
Babam sustu. Dudakları kıpırdadı ama tek kelime bile edemedi. O koca Harun Demirel, herkesin önünde ikinci kez darmadağın olmuştu. Bir adam tarafından, Pamir Arsal tarafından.
Sonra bana döndü. Gözlerini boynuma dikti. O morluğa baktı. Yüzünde tiksinti vardı. İğrenç bir bakışla, hiçbir şey söylemeden bahçeden çıkıp gitti. Ama ben öylece kalakaldım. Dizlerim titredi, ellerim boşluğa düştü.
Kulağımda hâlâ Pamir'in sözleri yankılanıyordu. "Anneme ne yaptıysan aynısını."
Anlamaya çalıştım. Kalbim daraldı. İçimdeki ses fısıldadı. "Ne dediğini çok iyi biliyorsun."
"Hayır," dedim içimden. "Hayır, olamaz."
"Pamir sana dokunduğunu ima etti!" Yüzümden yaşlar süzülmek istedi ama izin vermedim. Dizlerim titredi. İçimdeki küçük kız çığlık atıyordu.
Bana en çok iltifat eden oydu. Söylediği her sözle, bana değer verdiğini gösterdiğini zannediyordum. Beni koruduğunu... Ben de öyle inanmak istemiştim. Çünkü hayatımda ilk kez birinin arkamda durduğunu hissetmiştim. Birinin omuzlarımda değil, yanımda olduğunu...
Ama işte tam da o adam, beni herkesin önünde hançerledi. Sessizce, kelimelerle. Bir bakışla. Bir cümleyle.
O değil miydi bana ihanet etme diyen? "Benim kırmızı çizgim ihanet" diye tekrarlayan, gözlerime bakıp "Ben sana asla bunu yapmam" diyen? Hep güçlü, hep sert, hep güven verici duran o adam... Neden o zaman ihanete uğrayan ben olmuştum?
Neden yine küçük düşürülen ben olmuştum?
İçimdeki küçük kız hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Ellerini kulaklarına kapatmıştı. "Sus" diyordu "duyma". Ama duymuştum. Duydum. Pamir'in sesi bir yılan gibi dolaşmıştı kulaklarımda. "Anneme ne yaptıysan aynısını..."
O an anladım. Güvenmenin tek bir cümleyle paramparça olabileceğini.
Ona korkusuzca baktığım için mi oldu bu? Yoksa ona gerçekten güvendiğim için mi? Güvenmenin anlamı değişir zannetmiştim. Hayatım boyunca kimseye güvenmemiştim. Belki bu yüzden farklı olur sanmıştım. Ama değişmemişti. Hiçbir şey değişmemişti.
Güvenmek... Tek bir cümleyle yıkılmakmış. Tek bir cümleyle, tek bir bakışla, tek bir morlukla paramparça olmakmış.
İçimden bir ses usulca fısıldadı "Keşke hiç doğmasaydın..."
Ve ben bu kez karşılık vermedim. İlk kez sustum. İlk kez içimdeki çığlık ses bulmadı. Sadece boşluk vardı. Derin bir boşluk, karanlık bir uçurum. Gözlerim Pamir'de, kalbim elimdeydi.
Belki de gerçekten doğmasaydım, bu kadar kırılmazdım.
Bölüm etkileşimi
