5. bölüm / 28
ZULMÜN ÇİÇEĞİKEFEN
Bölümler 28Şu an: KEFEN
- 1 TANITIM130 kelime
- 2 SOLMUŞ MASAL7.477 kelime
- 3 MÜHÜR6.746 kelime
- 4 SON BEYAZIN FISILTISI12.386 kelime
- 5 KEFEN11.226 kelime · Okuduğun bölüm
- 6 KADERİN MÜHRÜ10.494 kelime
- 7 KARANLIĞA ESİR12.112 kelime
- 8 BİR IŞIK ESKSİK9.430 kelime
- 9 YARABANDI9.192 kelime
- 10 YENİLGİ9.567 kelime
- 11 SEN ONA AŞIKSIN10.958 kelime
- 12 AĞITSIZ SON10.888 kelime
- 13 ÖLMESEN OLMAZ MI?9.631 kelime
- 14 KALBİME AÇTIĞIN MEZAR10.276 kelime
- 15 BİR ZAMANLAR SEN4.448 kelime
- 16 TUTAMADIĞIM ELLER3.488 kelime
- 17 ÖZGÜRLÜĞE VEDA2.196 kelime
- 18 KALBİMDEKİ SANRI3.205 kelime
- 19 ÇOCUKLUĞUMUN KATİLİ2.411 kelime
- 20 İÇİMDEKİ KATİL5.362 kelime
- 21 BİR GÜN DAHA KALAMAZ MISIN?5.080 kelime
- 22 İÇİMDE KALAN SEN5.791 kelime
- 23 BOĞAZIMDAKİ HOŞÇA KAL2.578 kelime
- 24 ANNE2.105 kelime
- 25 MERHAMETİN BEDELİ1.212 kelime
- 26 KENDİ CELLADIM3.423 kelime
- 27 YANLIŞ NEFRET5.138 kelime
- 28 ARTIK SENİ DUYUYORUM6.140 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
PAMİR ARSAL'DAN
"İnsan en çok, kaybedecek bir şeyi olduğunda korkar."
Karanlığın en acısını, en dayanılmazını, en çaresizini küçük yaşta yetim kalan çocuklar çekerdi. O yük, onların minik omuzlarına en ağır taş gibi binerdi. Bir çocuk için annesiz, babasız kalmak, sadece bir eksiklik değil; ruhunu kemiren, içini yiyip bitiren bir boşluktu. Aile özlemi, kemiklerine işleyen bir sızı gibi her nefeste hatırlatırdı kendini. En kötüsü de şuydu ki, o çocuklar, yeniden kavuşmayı hayal etmeye devam ederdi. Bile bile, o hayallerin asla gerçeğe dönüşmeyeceğini bilerek... Yine de geceleri gözlerini kapadıklarında, annelerinin saçlarını okşadığını, babalarının güçlü kollarına sığındıklarını düşlerlerdi. Bir çocuğun kalbinde umut, aklında gerçekle savaşırdı. Ve o savaşı hep gerçek kazanırdı.
Ruhları defalarca karanlığa gömülürdü. Her düşlerinde annelerinin kokusuna sarılmak isterken, sabah uyandıklarında o boşluk yüzlerine çarpar, ciğerlerini acıyla doldururdu. İnsanın yaşadığı evin içinde, annesinin sesi yoksa; sofraya oturduğunda babasının bakışı eksikse, işte orası ev olmaktan çıkar, mezara dönüşürdü. Ve o mezarın içinde diri diri yaşayan bir çocuk, her gün biraz daha gömülürdü.
Nefes almak isterlerdi. Ama aldıkları her nefes zehir gibi içlerine işlerdi. Kalplerinde bir yumru, boğazlarında hiç geçmeyen bir düğüm taşırdı onlar. Dünyanın en güzel oyunları, en parlak oyuncakları bile o boşluğu dolduramazdı. Çünkü hiçbir şey annelerinin sıcaklığının, babalarının gölgesinin yerini tutmazdı.
Çocukluğunda yetim kalan çocuklar bir daha iyileşemezler.
Onların yarası ne zamana, ne de zamana inat yaşayan sabırlara merhem olur. O yara, bir kere açıldı mı kabuk bağlamaz; bağlasa da en ufak dokunuşta yeniden kanar. Çünkü yetimlik bir eksiklik değil, bir parçanın sonsuza kadar sökülmesidir. Bir çocuğun ruhundan anne sıcaklığını, baba gölgesini çekip aldığında geriye kalan sadece boşluk değildir; aynı zamanda karanlık, güvensizlik ve ömür boyu taşınacak bir öfke de kalır.
Yetim kalan çocuk, başını koyacak omuz arar ama bulamaz. Güvenmek ister ama kimseye güvenemez. Herkesin annesine "anne" diye seslenişinde, herkesin babasının yanında gururla yürüyüşünde kendi eksikliğini yüzüne yer gibi çarpar hayat. Ve o eksiklik zamanla karakterine kazınır. Çocuk büyür, delikanlı olur, adam olur; ama içinde hep o çocuğun acısı taş gibi durur.
Dışarıdan bakanlar onun güçlü olduğunu zanneder. Ama gerçekte o gücün kaynağı, defalarca yıkılıp yeniden ayağa kalkmasındadır. Çünkü yetim çocuk erken öğrenir. Hayat, düşenin elinden tutmaz. O yüzden yumruklarını sıkmayı, gözyaşlarını yutmayı, kalbini taşlaştırmayı öğrenir. Acıyı öyle bir kabullenir ki, sanki doğuştan ona aitmiş gibi taşır.
Biri elini uzattığında korkarlar. Çünkü biz çocukken öğrendik elin bazen şefkat değil, tokat demek olduğunu. Bazen bir el saçını okşamaz, saçından sürükler seni. Bir el sana güven vermez, senden geri alır. Çocukken öğrendik biz; hiçbir el koşulsuz uzanmaz, her elin bir bedeli vardır. O yüzden de el gördüğümüzde içimizde önce bir sızı, sonra da bir ürperti yükselir. Kalbimiz bize der ki, "Acaba yine canım yanacak mı?" Çünkü can yanmasına alışılır ama hazırlıksız yakalanmaya asla alışılmaz. Hep hazır olursun, hep tetikte. Bazen gözlerini kapatır, o anı düşünürsün; uzanan elin ne zaman yumruğa dönüşeceğini, parmakların ne zaman pençeye çevrileceğini, ne zaman en sevdiğini senden çekip alacağını. İşte bu yüzden uzanan ellerden korkarız. Belki de bu yüzden hiçbir zaman gerçekten sarılamayız.
Ve o korku öyle bir korkudur ki, çocukluğunu değil, tüm ömrünü esir alır. Birisi yanına yaklaşır, gözlerinin içine bakar, belki gerçekten iyilikle gelir, belki sadece dostça yaklaşır. Ama senin zihnin sana ihanet eder. "Ya sevdiğim birini kaybedersem?" diye sorar. O soru var ya... işte o soru her güveni boğazında düğümler. Her ihtimali kirletir. Sonra ne mi olur? O eli geri itersin. Tutmazsın. Tutmak istemezsin. Çünkü her tutuş, bir kaybın başlangıcıdır. İnsan bazen kalbini bile bile zehirler ama yine de aynı yolu seçer. Biz de öyle yaptık. Dokunmamayı, uzak durmayı seçtik. El uzatanı geri teptik. Çünkü sarıldığımızda kaybetmiştik. Ve biz, kaybetmenin acısını bir kez daha yaşamak istemedik.
Çocukken korktuğunda birine sarılamamak ne demektir bilir misiniz? Herkes bilir ki çocuk ağladığında anne kucağına koşar, herkes bilir ki babanın kolu çocuğu sarınca korku diner. Ama bizde o kucak yoktu. Biz ağladığımızda sesimiz duvarlara çarpıp geri geldi. Bizim çığlığımız kendi kulaklarımızı sağır etti. Biz korktuğumuzda boşluğa sarıldık. Karanlığa tutunduk. Bir çocuk düşünün, karanlıktan korkuyor ama tek sığınağı yine karanlık. İşte biz oyduk. Ve bu, hiçbir caninin hayal edemeyeceği kadar acı bir şeydi.
Cani insanlar... Onlar bizim ne hissettiğimizi bilemezler. Ellerini kana bulamış, masumları toprağa gömmüş, ocakları söndürmüş adamlardan bahsediyorum. Onlar için bu iş güç meselesidir, çıkar meselesidir. Bir sokak daha, bir isim daha, bir servet daha... Hepsi hesap kitap. Ama biz? Bizim hesabımız başka. Onların kurşunu sadece bedenimizi delmedi, ruhumuzda da delik açtı. Ve o delikten içimize hep soğuk doldu. Onlar, bir çocuğun titreyen parmaklarının havada asılı kalmasının ne demek olduğunu bilmezler. Çünkü onlar için çocuk sadece bir ayrıntıdır. Bir çocuğun annesine uzanıp da boşluğu kavramasının ne demek olduğunu, babasının kokusunu ararken barut kokusunu bulmasını bilmezler. Belki de bilselerdi, cani olamazlardı. Ama işte, bilmezler.
Bizim için hayat başka türlü aktı. Bizim için çocukluğun elleri hiç tutulmadı. Bizim için korkular hiç bastırılmadı. Bizim için sığınılacak liman hep kayboldu. Gece olduğunda karanlık bizi örtmedi, boğdu. Sessizlik bizi dinlendirmedi, yuttu. Çocuk olmak, güvenmek demektir derler ya. Bizim çocukluğumuzda güven yoktu. Bizim çocukluğumuzda sadece tetikte olmak vardı. Çocukken bile uyumadık biz. Gözlerimizi kapattığımızda bile kulaklarımız açıktı. Her an kapı kırılır mı, her an biri içeri dalar mı, her an yeni bir kayıp yaşar mıyız... Bizim çocukluğumuz bu sorularla geçti.
Sonra büyüdük. Ve büyürken şunu öğrendik ki, bir el uzandığında geri çekilmek hayatta kalmaktır. Çünkü uzanan elin ne getireceğini asla bilemezsin. Belki bir bıçak, belki bir kurşun, belki yeni bir ihanet. O yüzden en iyisi hiç dokunmamaktır. Hiç kimseye elini vermemektir. Çünkü her dokunuş yeni bir yara açar. Yara iyileşir belki ama iz kalır. Ve biz, o izlerle doluyuz. Kollarımızda, kalbimizde, ruhumuzda.
En acısı ne biliyor musunuz? Biz bunu seçmedik. Biz bu karanlığı istemedik. Bu bizim suçumuz değildi. Ama bize miras bırakılan buydu. Bize düşen bu oldu. Bizim elimizden güveni aldılar. Bizim elimizden çocukluğumuzu çaldılar. Ve bizden geriye sadece gölgeler kaldı. O gölgeler var ya... hiçbir ışık onları silemez. Çünkü gölge, ışığın olduğu yerde bile seninle kalır. Ne kadar kaçarsan kaç, gölge hep yanındadır.
Biz gölgelerle büyüdük. Gölgelerle savaştık. Gölgelerle uyuduk. Ve şimdi, büyüdüğümüzde bile o gölgeler hâlâ peşimizi bırakmaz. O yüzden gözlerinin içine bakamayız insanların. Çünkü gözlerde tehdit görürüz. O yüzden bir sarılmaya izin veremeyiz. Çünkü o sıcaklık kısa sürer, ardından buz gibi bir soğuk gelir. Bir kahkaha bile tedirgin eder bizi. Çünkü biliriz ki kahkahadan sonra hep sessizlik çöker, o sessizlikten sonra ise fırtına gelir.
Ve işin en ağır yanı, bu zinciri kırmaya çalıştığında kırılmaz. Çünkü zinciri her darbediğinde, kendi ruhunu parçalarsın. Zinciri değil, kendini yıpratırsın. Biz bunu öğrendik. Biz bunu iliklerimize kadar yaşadık.
Asıl soru şuydu ki, insanların hayatını altüst edip giden insanlar... Gerçekten yaşattıklarını yaşarlar mıydı? Geceleri başlarını yastığa koyduklarında, kendi vicdanlarıyla baş başa kaldıklarında, bir çocuğun çığlığını duyarlar mıydı? Bir kadının gözyaşını, bir babanın çaresizliğini hissederler miydi? Sanmıyorum. Onlar için hayat bir kumardı, taşlarıyla oynadıkları insanlar da sıradan piyonlardan ibaretti. O piyonların canı yanmış, ruhu parçalanmış, hayatı darmadağın olmuş... Umurlarında değildi. Onların kalbi yoktu çünkü. Kalpsiz olan birinin de acıyı tanıması imkânsızdı.
Onların yaşatıp da gidişi, bizim acımızı dindirir miydi? Dindirmezdi. Benim acım hiç dinmedi. Gidenler gitti, toprağa gömüldü, isimleri tarihin kirli sayfalarına kazındı. Ama içimde açılan o yara... O hep kaldı. Hiç kapanmadı. Bazen kabuk tuttu sandım, dokunmadım, görmezden geldim. Ama en ufak bir hatırlayışta, en ufak bir ses, bir koku, bir yüzle karşılaştığımda kabuk söküldü, altından o iltihaplı acı tekrar aktı. O dipsiz karanlıktan hiç çıkamadım. Çıkmayı da hiç beceremedim.
Bana uzatılan eller oldu mu? Oldu. İnsanlar yardım etmek istedi mi? İstedi. Ama ben hiçbirine inanamadım. Hiçbirine güvenemedim. Çünkü bana öğretilen ilk ders, "uzanan el ya seni yere çalar ya da elinden kalan son şeyi alır"dı. İşte bu yüzden hiç tutmadım. Hiçbir eli kavramadım. Çünkü tutarsam tekrar kaybedecektim, tutarsam tekrar yanacaktım. Ben yanmayı öğrendim ama o yanışın küllerinden yeniden doğmayı asla öğrenemedim.
Ben hiç çocuk olamadım.
Çocukluğun bana uğramadığına, benden bilinçli olarak esirgendiğine bazen inanmak istiyorum. Çünkü çocuk olmak, benim için hiçbir zaman masumiyetin, kahkahaların ya da oyunların adı olmadı. Çocuk olmak, benim için kardeşimi yalnız bırakmamak, onun korkularını kendi içimde boğmak demekti. Onun gözlerinde güven olsun diye kendi gözlerimi karartmaktı. Onun omzuna gölge düşmesin diye kendi ruhumu feda etmekti.
Kardeşim güvende olsun diye çocuk olmadım ben. Onun gözyaşları akmasın diye kendi gözyaşlarımı gizledim. Korkmasın diye korkularımı içime zincirledim. Çocuk olmanın bana verilmiş bir hak değil, alınmış bir lüks olduğunu o yaşta öğrendim. Benim çocukluğum, kardeşimin sırtına rüzgâr değmesin diye önümde durmamla geçti. Benim çocukluğum, onun uykusuz kalmaması için sabahlara kadar gözümü kapatamamamla geçti.
Çocuk olmak demek oyun oynamak, yere düşüp dizi kanadığında annesinin ellerine sığınmak demekti. Ama benim için çocuk olmak demek, kardeşimin yüzünde korku görmemek için kanayan dizlerimi gizlemekti. Çocuk olsaydım düşerdim, ağlardım, korkardım. Ama ben düşemezdim, ağlayamazdım, korkamazdım. Çünkü ben düşersem kardeşim de düşerdi. O ağlardı, o korkardı. Ben onun gölgesi değil, onun kalkanı olmak zorundaydım.
Ben erken büyümek zorunda kalan bir çocuk oldum. Daha beşikteyken hayat omzuma yük bindirdi. Daha on beşime gelmeden hayata borçlu bir yetişkin oldum. Büyüdüm ama oyun oynayarak değil; büyüdüm, kanla, korkuyla, sessizlikle. Gözlerim çocuk yaşta bir yetişkinin gözleri gibi sertleşti. Yüzüm çocuk yaşta bir adamın yüzü gibi dondu. İçimdeki saf yan, daha nefes almadan karardı.
Benim çocukluğumda silah sesleri vardı, oyuncak kahkahaları değil. Benim çocukluğumda geceleri bölünmüş uykular vardı, tatlı masallar değil. Daha hayallerim yeşermeden karabasanlar sardı uykularımı. Daha umut kurmadan, hayallerim kanlı ellerle boğuldu. Oyun oynayacak ellerim korkuyla yumruk oldu. Çocukken korktuğunda birine sarılamamanın ne demek olduğunu, sıcak bir elin yokluğunu, soğuk duvarlara yaslanarak büyümenin acısını en iyi ben bilirim.
Benim büyümem bir seçim değildi. Benim büyümem zorla oldu. Çocukluğum elimden çalındı, ben büyümek zorunda bırakıldım. Ben çocuk kalmak istedim ama olmadı. Çünkü hayatta kalmanın tek yolu büyümekti. Çocuk kalsaydım kaybederdim. Çocuk kalsaydım kardeşimi koruyamazdım. Çocuk kalsaydım ben çoktan yok olurdum.
Ben zorla büyüdüm. İstemeden.Ve büyüdüğümde fark ettim. Asla çocuk olamayacağım. Asla o masumiyete dönemeyeceğim. Benim için çocukluk diye bir şey yoktu. Varsa da, bir mezarın içinde gömülüp kaldı.
Çünkü çocuklar ellerine oyuncaktan silah alırken, ben gerçek bir silah aldım. Almak zorunda kaldım. O küçücük yaşımda elimdeki demir parçasının soğukluğu avuçlarımı kavuruyordu. Tetiğe dokunduğumda, çocukların kahkahaları arasında bir oyunu başlatır gibi değil, kendi ruhumun kaderini başlatır gibi hissettim. Çünkü o silahı almazsam, eğer tetiğe basmayı öğrenmezsem, benim en kıymetlim, can parçam, kardeşim acı çekecekti. O masum yüzüne korku kazınacak, bir daha da hiç silinmeyecekti. İşte o yüzden, oyuncak yerine ölüm taşıdım ellerimde. Çünkü bana bırakılan çocukluk, bir silahın gölgesinden ibaretti.
Benim amcam...Söylerken bile dilimden zehir akıyor. Kendi kardeşini satacak kadar şerefsizdi o adam. Kanımdan biriydi, ama ruhundan tek damla insanlık yoktu. Çocukken hep duyardım; "aile candır, aile arkandır, aile sırtını yasladığındır." Oysa ben sırtımı döndüğüm anda hançeri saplayan bir adamla büyüdüm. Benim amcam, kendi kardeşini —yani babamı— Harun Demirel'in önüne atacak kadar, gözünü para ve güce bürümüş bir alçaktı.
Harun Demirel... Adını anmak bile içimdeki yarayı kanatır. Çünkü annemin son çığlığının, babamın son nefesinin arkasında onun adı vardır. Ama onu kapımıza getiren, o kapıyı kendi elleriyle açıp ailemi kurban eden benim amcamdı. O gün, kendi kanını, kendi soyunu, kendi kardeşini gözünü kırpmadan kurban etti. Birkaç kuruşluk güç, bir masanın başında oturma arzusu için, bizden geriye kalanları hiç etmesi onun için çocuk oyuncağıydı.
Ben daha on yaşındaydım belki. Belki biraz daha büyük. Ama şunu bil ki; çocuk yaşta ihanet görmüş bir yürek, bir daha asla çocuk kalamaz. Çünkü ihanet, insana ölümden daha ağır bir büyüme öğretir. O gün ben büyüdüm. Çocukluğumu, gülüşlerimi, masumiyetimi, kardeşim için diri diri gömdüm.
Amcam gözlerimin içine bakıyordu o gün. Kardeşim korkuyla titrerken, ben onun yüzünde bir pişmanlık aradım. Bir kez olsun "yapma" der gibi bir bakış görmek istedim. Ama o gözler taş gibiydi. Sadece çıkarını düşünen, sadece kendini kurtarmak için yaşayan bir adamın gözleriydi. İşte o gün anladım. Kan bağı insanı insan yapmaz. Aynı kanı taşıyor olabilirsin ama aynı yüreği taşımıyorsan, senin adın sadece bir hain olur.
O silahı elime ilk aldığımda, tetiğe dokunurken parmaklarım titriyordu. Çünkü ben çocuk sayılırdım. Kardeşim yanı başımda korkuyla bana bakıyordu. Onun gözlerinde korku değil, bana duyduğu güven vardı aslında. "Sen korursun beni" diyordu bakışlarıyla. Ve işte o güven, bana en ağır sorumluluğu yükledi. O gün bir çocuk değildim artık. O gün bir çocuğun oynayacağı oyunu değil, bir adamın hayatını savunma mücadelesini üstlendim.
Amcamın ihaneti öyle basit bir ihanet değildi. O, sadece bir kapıyı aralamadı. O kapının arkasından gelen şey, bir çocuğun ömrünü çalmaktı. Benim annemin elleri sıcak yemek yapacak ellerdi; ama onun ihaneti yüzünden kanla yıkandı. Benim babamın yüzü gururla gülecek bir yüzdü; ama o yüz, ihanetin gölgesinde karardı. Ve ben, kardeşimle birlikte öksüz kaldım.
Şimdi soruyorum sana; bu ihaneti işleyen adam, gerçekten amcam olabilir miydi? Aynı kanı taşımak yetiyor mu "aile" olmaya? Hayır. Bir adam, kendi kardeşini kurda teslim ediyorsa, o artık sadece bir düşmandır. Onun adı amca değil, sadece cellattır.
Ve ben, daha çocuk yaşımda celladın suratına baktım. Daha çocukken anladım ki düşman bazen en yakındakidir. Çocukken öğrendim ki, aile dediğin kavram bazen sadece bir kandan ibarettir. Ve bazen, o kan, içindeki zehri senden başlayarak herkese bulaştırır.
Çocuklar ellerine oyuncaktan silah alıp koşuştururken, ben ellerime soğuk bir silah alıp, ailemin intikamını düşünüyordum. Çocuklar oyun oynarken, ben kardeşime nasıl siper olacağımı planlıyordum. Çocuklar "vuruldum" diye yere düşerken, ben gerçekten vurulmamak için nişan almayı öğreniyordum.
Benim amcam, sadece bir ihanetle yetinmedi. O, ruhuma işledi o ihaneti. Bizi koruması gerekirken, bizi satması yetmedi; sonra da üstüne yıllarca yaşadı, sanki hiçbir şey olmamış gibi. İşte bu yüzden ben ona "şerefsiz" diyorum. Çünkü insan kendi canını hiçe sayar, ama kendi kardeşinin canını hiçe sayıyorsa, o artık insandan çıkmıştır.
Benim çocukluğum o gün öldü. Ellerime aldığım o silah, sadece metalden ibaret değildi. O silah, benim mezar taşımdı. Çocukluğumun üstüne dikilen kara taş.
2 Mayıs 2021
Evin duvarlarını titreten bir gürültü koptu aniden. Sanki bir yıldırım düşmüş gibi... ama bu kez gökyüzünden değil, insanın ciğerinin en derininden kopmuştu. Babamın sesi... Çelik gibi sert, hırçın bir dalga gibi yükselmişti.
"Senin gibi abi olmaz olsun!" diye haykırdı.
Sesi, sadece bir öfke değildi. İnsanın kemiğine işleyen, ruhunu kavuran bir öfke... Çocuk aklımla anlam veremiyordum ama o an hissettiğim tek şey vardı. Babamın kalbine en güvendiği yerden bir hançer saplanmıştı. O hançerin sapı, kendi kardeşinin elindeydi.
Ardından bir tokat gibi başka bir haykırış geldi.
"Sen beni nasıl satarsın!"
Her kelime, dudaklarından çıkarken kan gibi ağır akıyordu. O iki cümle, evin içinde yankılandıkça duvarların bile karardığını hissediyordum. Kardeşime sarıldım, korkudan ellerim titriyordu. Babamın sesinde öyle bir öfke, öyle bir kırılma vardı ki... İnsan bir yabancıya kızarken böyle bağırmazdı. Bu ses, sadece ihanete uğramış bir adamın sesiydi.
Sonra... babamın sesindeki çığlık yerini kırılmış bir fısıltıya bıraktı.
"İnsan can parçasını satar mı?" dedi.
Ama bu kez bağırmadı. Bağırsa belki daha az acıtırdı. Sesi kısılmıştı, boğuktu; sanki ciğerine dolan tüm nefes tek seferde çekilip alınmış gibi. O cümlede sadece öfke yoktu, yıkım vardı. Umudun sökülüşü, güvenin çöküşü vardı.
Ben gözlerimi babamın yüzünden ayıramıyordum. Kaşlarının arasında derin bir öfke çizgisi vardı, alnında ter damlaları birikmişti. Yumrukları titriyordu, damarları kabarmıştı. O an babam, hem intikam almak isteyen bir aslan gibiydi hem de kalbi parçalanmış bir adam...
Ve amcam...
Amcamın yüzünde tek bir mimik yoktu. Soğuk, donuk, buz kesmiş bir surat. Sanki olan biten hiç umurunda değilmiş gibi, dudaklarını birbirine bastırıp sessiz kalıyordu. Gözleri karanlıktı; ama o karanlığın içinde pişmanlık yoktu. Sessizliği, bir yabancının sessizliği değildi. O sessizlik, ihaneti kabul etmenin en alçak haliydi. Babam ne kadar haykırıyorsa, amcam o kadar susuyordu. O suskunluk, bağırıştan daha keskin, daha kanlıydı.
Ben anlamıyordum. Çocuktum. Kardeşimi kollarımın arasına almıştım, gözlerim dolmuştu. Ama içimdeki o korku, sıradan bir çocuk korkusu değildi. Bu, ailemin darmadağın oluşunu izleyen bir çocuğun çaresizliği, kendi kanından gelen ihanetin soğukluğunu hissetmesiydi.
Babamın gözlerinde gördüğüm şeyin adı ihanetti. Amcamın suskunluğunda gördüğüm şeyin adı ise şerefsizlik.
Babam yeniden kükredi. O ses... duvarları, tavanı, yerin altını bile titreten o ses... Hayatımda hiç bu kadar öfkeyle, bu kadar çaresizce, bu kadar acıyla yükselmiş bir çığlık duymamıştım. Gözleri kıpkırmızı kesilmişti, damarları boynunda kabarıyor, yumrukları titriyordu.
"Eğer karıma bir şey olursa yemin ederim seni buraya gömerim!"
Sözler, kurşun gibi ağırdı. Sanki odanın içine değil, doğrudan ciğerlerime sıkılmıştı. O an göğsümde keskin bir acı hissettim. Annem... Anneme ne olmuştu? Onu bu hale getiren şey neydi? Amcam, o kendi kanından olan, babamın kardeşi... Ne yapmıştı anneme?
Soru beynimde yankılandıkça içimden bir şeyler kopuyordu. Sanki birisi kalbimi ellerinin arasına almış ve yavaşça sıkıyordu. Boğazıma koca bir yumru oturdu. Nefes alamıyordum. Ellerim terledi, kalbim çarpıyordu. Annem... O güzel yüzü, saçlarının kokusu, ellerinin sıcaklığı gözlerimin önünde belirdi. Birden onu kaybetme ihtimaliyle yüzleşmek zorunda kalmak, beni delirtmeye yetti.
Amcamın yüzüne baktım. Gözleri soğuktu. Kaçamak bakışları bana annemi arattı. Ama dudaklarının kenarında küçücük, sinsice bir kıpırdanma vardı. Bir insan, kendi kardeşinin acısından nasıl böyle beslenebilirdi? Babamın titreyen yumrukları, gözlerindeki o ateş... karşısındaki adamın damarında aynı kan dolaşıyordu. Aynı anne babadan doğmuşlardı. Ama biri ihaneti seçmişti, diğeri acıyı yaşıyordu.
Kollarımda kardeşim vardı. Pars... Benim küçüğüm, benim nefesim, benim can parçam. Küçücük bedeni, kollarımda fırtınada savrulan bir yaprak gibi titriyordu. Benim boynuma sımsıkı sarılmıştı. Kalbi o kadar hızlı çarpıyordu ki, kendi göğsümde hissedebiliyordum. O çarpıntının her vuruşu, benim kalbime bir hançer saplıyordu. Pars korkuyordu. Onun korkusundan nefret ediyordum. Onun gözlerinde o çaresizliği görmek, bana en ağır cezaydı.
Bir an bana doğru başını kaldırdı, o masum gözlerini gözlerime dikti. Dudakları titriyordu, sesi neredeyse duyulmaz bir fısıltıydı.
"Abi... annem nerede?"
O an, ruhumun en derin yerinde bir şey koptu. Gözlerim yanmaya başladı, boğazım düğümlendi. Annem nerede? O an ben de bilmiyordum. Ama Pars'a "Bilmiyorum" diyemezdim. O masum çocuğun gözlerinin önünde, dünyanın gerçek yüzünü çıplak bırakamazdım. Onun çocuk kalbine "Annemiz gitmiş olabilir" diyemezdim.
Gözlerimi kapattım, bir nefes aldım. İçimden parçalanan sesime rağmen dudaklarım kıpırdadı.
"Gelecek abicim... Annemiz gelecek."
Söylediğim anda yüreğim bir kez daha parçalandı. Çünkü bu, bir teselliden ibaretti. Gerçekle hiçbir bağı olmayan bir umut kırıntısıydı. Ama Pars'ın gözlerinde o umudu yakmak zorundaydım. Çocuk kalbini ayakta tutmak için ben yalan söylemek zorundaydım.
Pars başını göğsüme yasladı. Küçücük elleri sırtımda daha sıkı kenetlendi. Sanki sözlerime inanmak ister gibi, sanki o sözlerin ardında bir gerçek arar gibi bana sarıldı. Ama ben biliyordum. Bu, benim kardeşimi kandırmaya çalışmamdan başka bir şey değildi. Onun gözyaşları omzuma aktıkça içim kanıyordu.
Ben bir çocuktum. Ama o an, çocukluğum tamamen bitti. O an, çocuk olma hakkımın son kırıntısı da elimden alındı. Bir çocuğun başka bir çocuğu avutmak zorunda kalması, bir çocuğun kendi korkularını yutarken kardeşinin gözyaşlarını silmesi... dünyadaki en ağır yük buydu.
Babamın sesleri hâlâ odanın içinde yankılanıyordu. Her sözü birer bıçak gibi savruluyordu. Ama ben, artık babamı bile duyamıyordum. Ben sadece kollarımdaki küçücük bedeni hissediyordum. Pars'ın titremesi, Pars'ın korkusu, Pars'ın nefesi... Benim bütün gerçekliğim oydu.
Amcamın gözleriyle tekrar karşılaştım. Bir anlığına göz göze geldik. İçimdeki bütün öfke, bütün nefret kabardı. O an yemin ettim ki, bir gün bu ihanetin bedelini ödetmezsem, bu nefesi boğazımda haram etmiş olacaktım.
Ama önce kardeşim... Önce Pars'ım. Onu korumak için gerekirse kendi canımdan vazgeçecektim. Çünkü onun gözlerinde o korkuyu bir daha görmek istemiyordum.
Kapının sert kapanışı kulaklarımda bir tokat gibi çınladı. O ses, içerideki bütün sessizliği paramparça etmişti. Babam gitmişti. Ve onun ayak sesleri uzaklaştıkça, içimde büyüyen boşluk daha da derinleşti.
Kardeşimle ikimiz, koca evin en karanlık köşesinde, yalnız başımıza kalmıştık. Artık bizi koruyacak kimse yoktu. Babam gitmişti, annem kayıptı... ve karşımızda kanımızdan olan ama düşmanımızdan bile daha tehlikeli bir adam duruyordu; amcam.
Adımları yavaştı. O adımların yavaşlığı, kalbimdeki korkuyu daha da büyütüyordu. Tahta zeminde çıkan gıcırtılar, sanki celladın adımlarını haber veriyordu. O ses kulaklarımda büyüdükçe, kardeşimin minik bedeni daha çok titremeye başladı. Pars bana daha sıkı sarıldı. Ellerini kollarımın arasına gizlemeye çalışıyordu. Küçük bir çocuğun, büyük bir gölgenin altında kaybolmaya çalışması gibi...
Amcamın bakışları üzerimizdeydi. Soğuk, sert, acımasız... Sanki gözleriyle değil, bıçakla bakıyordu bize. Kardeşimin yüzünde korkunun izlerini görünce içimde bir öfke kabardı. Çaresizdim, küçüktüm, elimde hiçbir güç yoktu. Ama yine de bedenim, zihnimden daha hızlı hareket etti.
Bir anda ayağa kalktım. Küçücük bedenim, onun dev gibi gövdesinin karşısında bir hiçti. Ama sesim... Sesim bütün korkularımın üstüne çıktı.
"Uzak dur bizden!" diye bağırdım.
Sesim çatallıydı, titriyordu ama öfkeliydi. Küçücük bir çocuğun çaresiz çığlığı gibi, ama aynı zamanda kardeşini korumak için gövdesini siper eden bir savaşçı gibi.
Amcam durdu. Gözlerini kısmıştı, yüzünde sinsice beliren bir gülümseme vardı. O an anladım ki, korkumuzdan besleniyordu. Çığlıklarımız, gözyaşlarımız, korkulu bakışlarımız... onun için bir zaferdi. Sonra konuştu. Sesi soğuktu, tok bir çınlama gibi odanın içinde yankılandı.
"Yakında siz de o piç babanızın yanına gideceksiniz."
Sözleri, kalbimin tam ortasına saplanan bir bıçak gibiydi. O an nefesim kesildi. Kendi kardeşine... kendi kanına... "piç" diyebilen bir adam karşımdaydı. Bize değil, aslında kendi vicdanına ihanet ediyordu. Ama bu ihanetin acısını biz çekiyorduk.
Kardeşimin gözleri doldu. Dudakları titredi. Küçücük bedeni bana daha da sıkı sarıldı. O an içimden bir ses yükseldi. "Ben korkmayacağım. Ben güçlü olacağım. Çünkü kardeşim bana sığınıyor."
Ama içimdeki çocuğun bir yanı da feryat ediyordu. "Neden?" diyordu. "Neden bir amca, kendi yeğenine böyle sözler söyler? Neden kendi kardeşinin çocuklarına böyle nefretle bakar?"
Amcam gözlerini bizden ayırmadı. Yaklaştı, bir adım daha... bir adım daha... Sanki her adımında nefesimiz biraz daha kesiliyordu. Sonra durdu. Bir süre sessizce baktı. Sanki gözlerimizin içine korku kazımak istiyordu. O bakışlar, kalbimi sıkıştırıyordu.
Sonra, dudaklarının kenarı kıvrıldı. Yavaşça, sinsice gülümsedi. O gülümseme... öyle bir gülümsemeydi ki, karanlık bile onun yanında aydınlık kalırdı. İçimdeki bütün umutları söndüren bir gülümsemeydi.
Ve ardından ağır ağır arkasını dönüp uzaklaştı. Ayak sesleri yine tahta zeminde yankılandı. Her gıcırtı, sanki bir karabasanın kalbime attığı adımlardı.
Pars'ın yanına oturdum yine. Başını göğsüme yasladı. Küçücük omuzları hâlâ titriyordu. Ben onun saçlarını okşarken, içimden sadece bir dua geçti. Umarım babam annemi bulup gelir... Umarım annem geri döner... Umarım bu kabus biter.
Eğer bugün bu kabus bitmezse neler olacağını ben de bilmiyordum. Kafamın içinde dönüp duran tek gerçek, karşımızdaki kapının ardında hayatımızı değiştirecek birinin çıkıp gelmesi ihtimaliydi. Belki babam dönecekti, belki annem çıkıp gelecekti... belki de hiçbir şey olmayacaktı. Bu belki'ler bile umuda tutunmaya yetmiyordu ama kardeşim için güçlü görünmek zorundaydım. Çünkü o bana bakıyordu.
Saatlerce o soğuk zeminde oturduk kardeşimle. Tahtaların arasından yükselen nem, kemiklerimize kadar işliyordu. Karanlık bastıkça, evin içindeki sessizlik daha da büyüyordu. Arada bir dışarıdan köpek havlamaları geliyor, bazen de rüzgâr pencerelerin arasından uğulduyordu. Ama kapının ardında duyduğum hiçbir ses, içimdeki boşluğu doldurmuyordu.
Kapının önünde oturduk, babamızı bekledik. İçimdeki çocuk hâlâ inatla fısıldıyordu. "Bizi burada bırakmaz. O gelecek, bizi alacak, annemizi de getirecek. Bu kabus bitecek." O fısıltıya tutunuyordum. Kardeşim Pars'ın küçücük elleri avuçlarımda titrerken, o fısıltıyı gerçekmiş gibi söylemeye çalışıyordum.
"Bak," dedim kardeşimin gözyaşlarını silerken. "Babamız gelir. Annemizi de getirir. Söz veriyorum, bu gece böyle bitmez."
Ama kendi içimde verdiğim o söz, boğazımda düğümlenmişti. Saatler geçiyordu. Bir saat... iki saat... üç saat... Zaman sanki durmuştu. Her dakika içimdeki umut biraz daha soluyor, her geçen saniye o çocuk kalbimdeki hayallerini yitiriyordu.
Babam gelmedi.
O kapının ardında beklediğim gölge hiç görünmedi. Ayak seslerini duymadım. Seslenmedi, ismimi bile anmadı. Bir baba, çocuklarını karanlığın ortasında öylece bırakıp gidebilir miydi? Benim babam gitti. Bizi yalnız bıraktı.
Saatler geçti, annem gelmedi.
Onun kokusu yoktu, sesi yoktu. Gözlerimi kapattığımda, bana sarılışını hatırlamak istedim. Ama hafızamda kalan son şey, gidişiydi. Bir annenin yokluğu, bir çocuğun kalbinde açılan en büyük yaraydı. O yara büyüdükçe, ben küçülüyordum. Çünkü Pars'a annesinin yokluğunu unutturmak zorundaydım. O ağladığında, annesinin yerini dolduramayacak sesimle onu susturmaya çalışıyordum. Ama gerçek ortadaydı.
Biz sahipsizdik.
Karanlık büyüdükçe, umudum küçüldü. Kapının önünde öylece oturduk, belki gelirler diye. Ama gelen olmadı. İçimde bir fırtına kopuyordu. Ya annem hiç dönmeyecekse? Ya babam bizi gerçekten terk ettiyse?
Kardeşimin gözlerinde gördüğüm korku, o fırtınayı bastırıyordu. Onu korkutmamak için güçlü görünmek zorundaydım. İçimde paramparça olsam da, yüzümde taş gibi bir maskeyle oturdum. Küçücük bedenimle, babamın yerini doldurmaya çalıştım. Ama bilmediğim şey, daha çocuk yaşımda babamdan bile daha fazla adam olmaya zorlandığımdı.
Gecenin ilerleyen saatlerinde, evin her köşesi daha soğuk, daha yabancı gelmeye başladı. Her çıtırtıda irkiliyorduk. Pars'ın minik omuzları bana yaslanmış, gözleri yarı kapalıydı. Yorgunluktan uykuya yenik düşse de, korkusundan derin uyuyamıyordu. Her nefes alışında iç çekişini duyuyordum.
Ben ise gözlerimi kapatamıyordum. Çünkü biliyordum ki, gözlerimi kapattığım an kabuslar daha da büyüyecekti. Amcamın yüzü, onun o gülüşü, söylediği lanetli sözler gözlerimin önünde dönüp duracaktı. O yüzden sabaha kadar, gözlerim açık, zihnim ayakta kaldı.
Sabah oldu. Gece boyunca umutla beklediğimiz o kapı açılmadı. Ne annemin ayak sesleri geldi, ne de babamın. Soğuk duvarların arasına sıkışmış, uykusuz gözlerimizle sabahı karşıladık. Yorgun, bitap, ama hâlâ içimizde incecik bir umut kırıntısıyla... Fakat sabahın getirdiği şey umut değil, kabusun en karanlık hâliydi.
Amcam ağır adımlarla merdivenlerden aşağı iniyordu. Çıkan gıcırtılar, sanki ölümün melodisi gibi kulaklarımda çınlıyordu. Elinde telefon vardı. Yüzünde koca bir sırıtış. Konuştuğu kelimeler her adımda daha net, daha ağır bir şekilde ulaşıyordu bana.
"Hallettin mi?" dedi, sesinde sinsice bir eğlence vardı. Bu ses, bir düşmanın değil; kanından canından birinin ihanetiyle dolu bir sesin yankısıydı.
Ben nefesimi tuttum, gözlerim amcama kilitlendi. Ne demekti bu? Ne halledilmişti?
"Artık ondan kurtulduk," dedi kahkahaya benzer bir sevinçle. O kahkaha, ciğerime saplanan bir bıçak gibiydi. Kurtulduk dediği kimdi? Babam mı? Annem mi? Bizim dünyamız mı?
"Kadına ne yaptın?" diye sordu ardından. Merakı değil, zevki vardı sesinde. Sorusu bile midemi bulandırdı. Annemden mi bahsediyordu? O kadından dediği, benim annem miydi? Benim sıcak gülüşlü, kokusuyla huzur veren annemden mi?
"Güzel... Ona da o yakışırdı," dedi. Eğlenerek, kahkaha atarak. Ve telefonu kapattı.
Kalbim öyle hızlı çarpıyordu ki, göğsümden çıkacak gibiydi. Ne demekti bunlar? Ne konuşuyorlardı? İçimde büyüyen korku, çaresizlik ve öfke tek bir noktada birleşti. Bu adam, yani amcam, bizim hayatımızı karanlığa sürüklüyordu.
Gözlerim onunla buluştu. Merakımı, korkumu, titreyen bedenimi gördü. Ve sanki bundan haz aldı. Yüzünde sinsice bir gülümseme belirdi. O gülümseme, insanın kanını donduracak türdendi. Bir caninin, kendi yaptıklarından zevk alan birinin gülüşü.
Kardeşim hâlâ bana sarılıyordu. Küçücük bedeni, korkunun ve yorgunluğun etkisiyle uykuya dalmıştı. Nefesi düzenliydi ama her soluğunda içinde fırtınalar koptuğunu hissediyordum. Onu kollarımda tutuyordum; bir can parçasını, dünyamın en masum yanını.
Amcam yanımıza geldi. O sinsice gülüş hâlâ yüzündeydi. Eğildi, gözlerimin içine baktı. Ve kelimeleri, bıçaktan daha keskin bir şekilde üzerime fırlattı.
"Artık annen de, baban da yok."
Zaman durdu.
Ne dediğini anlamak istemedim. Beynim reddetti. Kalbim kabullenmedi. Çünkü o kelimeler, bir çocuğun kaldırabileceği ağırlıkta değildi.
"Ne demek yok?" dedim titreyen sesimle. Sesim ince çıktı, çaresiz çıktı. Kardeşimi yavaşça yere bıraktım. Onun uykusunu bölmek istemiyordum. Ama ayağa kalkmak zorundaydım. Bu adamla göz göze durmak zorundaydım. Bedenim küçüktü, gücüm yoktu ama içimdeki öfke ayakta tuttu beni.
Amcam bana baktı, gözlerinde küçümseme vardı. Dudaklarının kenarı alayla kıvrıldı.
"Öldüler diyorum!" dedi, gürleyen sesiyle.
Sanki gökyüzü tepeme yıkılmış gibi oldu. Kulaklarım uğuldadı. Dünya dönmeyi bıraktı. Yanımdan kardeşimin mırıltılarını duydum. Pars uyanıyordu. Belki de kelimeler kulağına çarpmıştı. O minicik yüreği bu gerçeği duymamalıydı. Ama artık çok geçti.
"Nasıl?" dedim titreyen sesimle. Boğazım düğümlendi, nefes alamadım. Yalvardım adeta cevabını duymamak için. Çünkü içimde hâlâ bir umut vardı. Belki yalan söylüyordu, belki korkutmak için yapıyordu. Ama cevabı... cevabı öyleydi ki, yüreğimi paramparça etti.
"Nasıl mı?" dedi ve gözlerinde zehirli bir ışık belirdi. "Annen... ona tecavüz edildi. Ve baban... baban bunu izledi. Sonra da kendi kafasına sıktı, öldü."
O an kalbim parçalandı.
Duyduğum kelimeler beynimde çarpışıyordu. Annem... benim meleğim... benim sığınağım... Nasıl olurdu? Ona kim dokunabilirdi? Onu kim kirletebilirdi? Ve babam... o güçlü adam... benim gözümde yenilmez olan, asla boyun eğmeyen adam... nasıl olur da pes ederdi? Nasıl olur da bizi bırakıp kendi canına kıyardı?
Gözlerim karardı, dizlerim titredi. Kardeşim uyandı, bana baktı. O minicik gözlerde korku ve çaresizlik vardı. Onu korumak için güçlü görünmem gerekiyordu ama artık ben de çocuk kalbimle yıkılmıştım.
"Sen..." dedim, sesim titreyerek. Ama bu titreme korkudan değildi. Öfkeydi, acıydı, kanayan yaraydı.
Amcam daha da yaklaştı. Gözlerini gözlerime dikti. Ve kelimeleri buz gibi, ruhsuz bir şekilde döküldü dudaklarından.
"Ben yem ettim onları."
İşte o an, içimde bir şey koptu.
Bir insan... nasıl olur da kendi kardeşini satar? Hangi mal, hangi mülk, hangi güç, bir kardeşin hayatından daha değerli olabilirdi? Hangi hırs, bir annenin bedenine yapılan zulmün bedelini hafifletebilirdi?
"Siz de artık benim köpeklerimsiniz," dedi o iğrenç sesiyle. Eğleniyordu, alay ediyordu, bizim acımızdan haz alıyordu. Dudaklarının kıyısındaki sırıtış, ruhumuza saplanan bir hançer gibiydi. O an anladım ki biz, amcam için artık sadece kan bağıyla bağlı çocuklar değil, onun gözünde değersiz mahkumlardık. Birer oyuncaktık, canı istediğinde tekmelediği, işine yaradığı sürece kullandığı, sonra da çöpe atacağı.
Biz onun köpekleriydik... Onun mahkumlarıydık.
O gözlerde küçücük bir merhamet kırıntısı bile yoktu. Ne kardeşlik kalmıştı, ne insaf. Bizim çocukluğumuz, onun pis işlerini temizlemesi için bir araç olacaktı. Bizi kullanacak, ruhumuzu kıracak, kalbimizi paramparça edecekti. Daha küçücük yaşta bile bunu biliyordum.
Kardeşim Pars, yanımda titreyerek bana sarıldı. O minicik beden, korkudan zangır zangır sallanıyordu. Gözlerimi kapattım, onun saçlarına bastırdım yüzümü. Kardeşime güçlü görünmek zorundaydım, onun için dik durmak zorundaydım. Ama içimde bir çocuk vardı hâlâ, annesini özleyen, babasının kokusunu arayan... O çocuk o anda ağlamak istiyordu. İçimdeki o çocuk çığlık atıyordu. "Beni kurtarın! Bizi buradan alın!"
Ama kurtaracak kimse yoktu.
Amcam bir sigara yaktı. Derin bir nefes çekti, dumanı bizim yüzümüze doğru üfledi. O bakışlarla, o küçümsemeyle, sanki bize damgalanmış bir kaderi hatırlatıyordu. Onun emirleriyle yaşayacak, onun zulmüyle büyüyecek, onun karanlığında boğulacaktık.
"Artık bana hizmet edeceksiniz," dedi. Sesi ağırdı, tok ve keskin. "Benim için çalışacaksınız. Ne dersem onu yapacaksınız. Kaçmaya kalkarsanız... ölürsünüz."
Kalbim sıkıştı. Küçücük yaşımda öyle büyük kelimelerle boğuşuyordum ki, nefes almak bile zorlaşıyordu. Ölümün ne demek olduğunu çocuk aklımla az çok biliyordum. Çünkü annemle babamı ölüm aldı. Ama şimdi anlıyordum ki ölümden beter bir şey vardı; yaşarken ölmek. Ve biz, o an yaşarken ölmeye mahkum edilmiştik.
O anda kafamın içinde tek bir şey yankılandı.
Biz onun köpekleri değiliz. Biz kimsenin köpeği olmayacağız.
Ama sesimi çıkaramadım. Çünkü Pars bana sarılıyordu, çünkü onun korkusunu biraz olsun hafifletmek için susmam gerekiyordu. Amcama karşı gelecek gücüm yoktu. Daha silah tutmayı bilmeyen, daha çocuk bedenimle sadece kardeşime siper olmayı bilen biriydim.
Amcam geri çekildiğinde, odanın loşluğunda kardeşimin gözlerine baktım. O minicik gözler bana güveniyordu. O güven, bana yüklediği sorumluluk, içimdeki korkuyu boğuyordu. Belki de o an, ben artık çocuk değildim. Belki de o an, ben çocukluğumu toprağa gömdüm.
Biz köpek değildik. Biz mahkum değildik. Biz bir gün bu zinciri kıracaktık. Ve ben, o gün geldiğinde, amcamın bana yaşattığı bu cehennemi ona misliyle yaşatacaktım.
Günler birbirinin gölgesinde kayboluyordu, sanki zaman bile bizimle alay edercesine ağır ağır sürünüyordu. İlk günlerde hâlâ bir umut vardı içimde. Belki babam gelir diye düşündüm, belki annem çıkar gelir. Kendimi avutuyordum. Pars'a sıkıca sarıldığımda ona "Geçecek, bitecek" diyordum. Ama aslında biliyordum, bitmeyecekti. Çünkü amcamın gözlerinde hiç ışık yoktu. Gözlerinde yalnızca kin, hırs ve bize karşı tarifsiz bir zevk parlıyordu. Biz onun gözünde insan değildik. Biz onun köpekleriydik.
Cezalarla başladı ilk. Önce küçük sözlerle... "Sus, köpek!" diye bağırdı bir gün. İlk defa o kelimeyi üzerime yapıştırdı. Küçük bir çocuğun yüreği, öyle bir kelimeyle paramparça olabiliyormuş, işte o gün öğrendim. Ardından tokatlar geldi. Bir bakışım, yanlış çıkan bir sözüm, bazen sadece nefes alışım bile yetti. Elini kaldırır, tokat atar, ardından tekmelerdi. Sonra saatlerce aç bırakırdı bizi.
Açlıkla baş etmek en zoru değildi. En zor olan, gururunun elinden alınmasıydı. Önümüze bir parça ekmeği fırlattığında, yerde sürükleyip "Diz çök, al" dediğinde, işte orada insanlığımın benden çalındığını hissettim. O an yere eğilip ekmeği aldım. Pars'ın gözleri üzerimdeydi, titriyordu. O küçük yüreği korkuyla daha fazla sarsılmasın diye, ben kendi onurumu yerle bir ettim. "Varsın ben alçalayım," dedim. "Yeter ki Pars'ın gözlerinde güven kalsın."
Bazen de mutfağa gizlice girerdim. Amcamın tabağında bıraktığı artıklara uzanırdım. Çürümüş et parçaları, yarısı yenmiş ekmekler... Hepsi bizim için ziyafet sayılırdı. Pars'ın önüne koyduğumda onun gözlerinde beliren sevinç, benim bütün açlığımı unutturuyordu. Benim aç kalmam hiç önemli değildi. Midem kazındığında dişlerimi sıkar, gözlerimi kapar, "önemli olan Pars tok olsun" derdim.
Ama insan gururunu kaybettiğinde ölmüyormuş. Ben ölmedim. Fakat gururunu kardeşinin canı uğruna isteyerek feda ettiğinde... işte o zaman ruhunda kapanmaz yaralar açılıyormuş. Benim içimdeki yara her geçen gün büyüdü.
Amcamın önünde defalarca diz çöktüm. Bazen öfkeyle bağırdığında, Pars'a doğru adım attığında, onun tokadını engellemek için ayaklarına kapandım. Ellerini tuttum, yalvardım. "Ne olur, ona dokunma" dedim. Yalvaran sesim hâlâ kulaklarımda. Benim küçücük gururum, o yalvarışlarla paramparça oldu. Ama yine de yaptım. Çünkü Pars'ın bir tokatla bile sarsılmasına dayanamıyordum.
Bazen insanların içinde hakaret ederdi bana. Kendi adamlarının yanında "Şerefsiz köpek" derdi. Başımı öne eğerdim. Susardım. Sonra bir de özür diletirdi. Onların önünde bana söver, ardından bana özür ettirirdi. Ben boynumu büküp "Özür dilerim" dediğimde, içimden bir şey daha kopardı. Ama o an Pars'ın gözlerindeki korku biraz olsun azalırdı. Ve ben, işte o kırıntı güven için her şeye katlandım.
En ağır olanı gecelerdi. Kardeşim uykuya dalardı, küçük bedeni yanımda kıvrılırdı. Ben onun saçlarını okşardım, nefesinin ritmini dinlerdim. Uyuyabilsin diye sessiz kalırdım. Ama o gözlerini kapatır kapatmaz, bütün suskunluğum gözyaşına dönüşürdü. Gözlerimden yaşlar süzülür, yastığa akar, sessiz çığlıklar boğazıma düğümlenirdi. Kimse duymadan, kimse bilmeden, sadece karanlık şahit olurdu. O anlarda hep aynı şeyi düşündüm.
"Ben artık çocuk değilim." Çocukluk, oyun oynamak demekti. Çocukluk, korktuğunda annene sarılabilmek demekti. Benim için çocukluk, kardeşini açlıktan korumak için amcanın ayaklarına kapanmak oldu. Çocukluk, her tokadı gülümseyerek karşılamak oldu. Çocukluk, ağlamak için bile sessizlikle savaşmak oldu.
Ben erken büyümek zorunda kaldım. Zorla, isteksiz, acıyla büyüdüm. Ve her gece aynı cümleyle uykusuzluğa gömüldüm. "Ben çocuk değilim. Ben sadece kardeşimin koruyucusuyum. Ben onun köpeğiyim."
Ben amcamın gerçek anlamda köpeği, kuklası oldum. Onun gözünde başka bir şey değildim zaten. Benim adım yoktu. Benim kimliğim yoktu. Benim yaşım, hayallerim, çocukluğum yoktu. Beni sadece, emirlerini yerine getiren, pis işlerini yapan, onun önünde diz çöken, yalvaran, sürünen bir köle olarak görüyordu. Amcamın dudaklarından çıkan her kelime, benim için bir kanun gibiydi. Çünkü o kelimelerin ardında Pars'ın canı vardı.
Bana öyle işler yaptırdı ki, kimi zaman geceleri ellerim titrerdi. Çocukken oyuncak silahlarla oynamam gereken yaşta, elimde gerçek bir tabanca vardı. Namlu, küçücük ellerime ağır geliyordu ama tetiği çekmem gerekiyordu. Çünkü çekmezsem kardeşim ölecekti. Amcam beni öyle bir köşeye sıkıştırmıştı ki, ya emirlerini yerine getirecektim ya da Pars'ın cansız bedenini kendi ellerimle toprağa gömecektim. Benim için başka bir yol yoktu. Ve ben, seçmek zorunda kaldım.
Kardeşimin gözleri önünde, istemeden de olsa kan döktüm. Ellerim titreyerek, kalbim parçalanarak... İlk defa birinin gözlerinde hayattan kopuşu gördüğümde, içimde bir şeyler kırıldı. Ama Pars'ın yaşaması için sustum. Yutkundum. Karanlığın içine gömüldüm. Ve o günden sonra ben, kendi çocukluğumu toprağa gömdüm.
Ama zaman dönüp dolaştı, yine cezalanan ben oldum. Amcamın oyunları hiç bitmiyordu. Yıllarca bana işkence eden adam, bir gün yanıma gelip gözlerimin içine baktı. Soğuk, zehirli bir gülümsemeyle fısıldadı.
"Eğer suçu üzerine almazsan kardeşin ölür."
İşte o cümle, hayatımın en ağır zinciriydi. On sekiz yaşımda, yargısız bir mahkum oldum. Kendi suçum olmayan bir karanlığın içine itildim. Hapishanenin demir kapıları üzerime kapandığında, dışarıda kalan sadece özgürlüğüm değildi; gençliğim de orada kaldı.
O yıllarda kimse gelmedi. Ne bir el uzandı bana, ne bir söz... Ne annem, ne babam vardı artık. Zaten hayatta değillerdi. Ve amcam sayesinde artık kimse yoktu. On sekizimde, en çok gülmem, en çok yaşamam gereken çağda, ben dört duvar arasında çürüdüm.
Hapishane... Orada geçen her gün, ruhumu biraz daha zehirledi. Orada iyiyle kötüyü ayıramadım, çünkü herkes aynıydı. Herkes suçluydu. Ve ben, suçsuz olduğum hâlde, en suçlu benmişim gibi damgalandım. Yirmi iki yaşımda, mahkeme suçsuz olduğuma karar verip beni serbest bıraktığında, herkesin gözünde hâlâ bir katildim. Ama gerçek şu ki, ben zaten hapiste kaldığım dört yılın içinde öldüm. Çıktığımda sadece nefes alıyordum.
Dışarıya adım attığımda ilk yaptığım şey amcamın evine gitmek oldu. Kapısını çaldım, Pars'ı aldım. Onu da, kendimi de o cehennemden kurtardım. Bir daha geri dönmeyecektik. O evin duvarları, o kapının gıcırtısı, o adamın nefesi bile üzerimde bir yük olmuştu. Hepsinden kaçtım. Ama kaçamadığım tek şey vardı; içimde büyüyen intikam.
O intikam yemini hiç bitmedi. Her gece gözlerimi kapattığımda amcamın yüzüyle uyandım. Her sabah, onun bana yaşattıklarını Pars'ın titreyen gözlerinde gördüm. Ve kendi kendime söz verdim.
Gün gelecek, hesabını soracağım.
Ve o gün geldi. Yıllar sonra, karşımda titreyen bir adam vardı. Amcam... Bize köpek muamelesi yapan, annemi ve babamı ölüme sürükleyen, Pars'ın gözlerinden masumiyeti çalan o adam. Onu paramparça edebilirdim. Onu bir kurşunla yok edebilirdim. Ama yapmadım. Çünkü bana bir şeyi öğretmişti. İnsan, bazen yaşarken ölürdü. Ve ben ona, onun bize öğrettiği şekilde ceza verdim.
Şöhretini aldım. Gururunu ezdim. İnsanların gözünde büyüttüğü o itibarını, tek tek söküp aldım. Arkasında sakladığı gücü, çıkarlarını, adını... Hepsini yerle bir ettim. Bir zamanlar bizi önünde diz çöktüren o adam, insanların önünde boyun eğdi. Bir zamanlar bizi aç bırakan adam, kendi ekmeğini bile bulamaz hâle geldi. Ben ona ölüm vermedim. Onu yaşarken öldürdüm.
Ama tüm bunlara rağmen... içimdeki boşluk hiç dolmadı. Aileme verdiğim sözü tutamadım. Annemin gözlerindeki sıcaklığı, babamın cesur duruşunu geri getiremedim. Pars'ın çocukluğunu geri veremedim. Ve en kötüsü, kendi masumiyetimi bir daha bulamadım.
Evet, amcamdan intikam aldım. Ama intikam, bana huzur getirmedi. Çünkü ben de onun ellerinde başka birine dönüştüm. Çünkü ben de bu yolda kötü biri oldum.
19 Kasım 2038 (Şimdiki Zaman)
Benim çocukluğum ihanetle, acıyla, suçlulukla geçti. Daha ilk nefeslerimde öğrendim güvenin ne kadar kırılgan, sevginin ne kadar geçici olduğunu. İnsanın en yakını dediği, en çok güvendiği, hatta can parçası bildiği insanlar bile, zamanı geldiğinde bir hançeri hiç tereddüt etmeden kalbine saplayabiliyordu. Ben bunu amcamdan öğrendim. O yüzden ne ihanete, ne yalana, ne de kayba artık tahammülüm kalmamıştı. Yıllar içinde öyle bir taş kesildi ki yüreğim, en ufak bir gölgeye bile tahammül edemez hale geldim. Ve işte şimdi... kardeşimin, bana tanımadığı bir kadın yüzünden yalan söylemesi, işte bu beni deliye çeviren son nokta oldu.
Ama öfkem ne kadar kabarıyor olursa olsun, şimdilik hiçbir şey yapamazdım. Zamanı değildi. Öncelikle Mavi'yi buradan götürmem gerekiyordu. Çünkü bu yıkık dökük yer, çürümüş duvarlarıyla, pas tutmuş kapılarıyla, rutubet kokusuyla insanın kanını donduran bu yer, ona göre değildi. Burada kalamazdı. Onu, hele ki böyle bir kadını, böyle bir bataklıkta yaşatamazdım. Her şeyden önce, o ne kadar düşmanımın kızı olsa da, o günahsızdı. Benim ellerim yıllar içinde kana bulanmıştı belki, ama ben asla günahsız birinin canını yakmazdım. Bu benim kendime verdiğim tek sözdü.
"Gidelim." dedim, yanı başımda duran kadına. Sesim sertti, ama içinde sakladığım başka bir şey daha vardı. Geri dönülmez bir kararın ağırlığı.
Bakışları uzun uzun üzerimde gezindi. Gözleri derin, dikkatliydi; sanki her hareketimi, her nefesimi ezberlemeye çalışıyordu. İçinde korku ile cesaretin garip bir dengesi vardı. O bana öyle bakarken, aslında ne kadar kırılgan olduğunu görüyordum. Ne kadar inatçı, ne kadar dik başlı görünmeye çalışsa da, öyle olmadığını biliyordum. Onun güçlü zannedilen gövdesi, aslında en ufak darbede sarsılacak kadar narindi. Bunu, kadınların gözlerinden anlamayı öğrenmiştim. Ve onda da aynı şey vardı. Kırılganlık, saklanan çaresizlik.
"Nereye gidiyoruz?" dedi. Sesi yumuşaktı, neredeyse fısıltı gibi. Sanki kendini sakin göstermeye çalışıyor, ama içten içe neler olacağını kestiremediği için korkuyordu.
Ben ise ona çarpık bir gülümseme ile baktım. Dudaklarımda beliren o gülümseme, ne tam bir mutluluktu, ne de bir şefkat. Daha çok acıyla, geçmişin bıraktığı izlerle yoğrulmuş bir alaydı.
"Eve." dedim sadece.
Tek kelimeyle verdiğim cevap, onun zihninde yüzlerce sorunun kapısını araladı.
"Ev?" diye tekrarladı. Ardından arkasına döndü, gözleriyle az önce arkamızda kalan, yıkıntılar içinde boğulmuş eve baktı. Duvardan dökülen sıvalara, camı olmayan pencerelere, sanki her an üzerine yıkılacak gibi duran kiremitlere göz gezdirdi. Onun için "ev" kelimesi buraya işaret ediyor gibiydi. Ama yanılıyordu.
Burası hiçbir zaman benim evim olmamıştı. Olmazdı da. Bu yer, sadece bir aldatmacaydı. İlk başta onu evliliğe ikna edebilmek için getirdiğim bir tuzaktı. Kimsenin uğramadığı, kimsesizlerin bile yolunu şaşırıp uğramadığı, adeta ölülerin bile barınmaktan korktuğu bir mezarlıktı burası. Benim için hiçbir anlamı yoktu. Bu harabenin taşları arasında geçmiş yoktu, geleceğin de olamazdı.
Ama o, bu harabenin evim olduğunu sanıyordu. Beni yanlış anlamıştı. Çünkü artık o, babasına karşı gelmişti. Bana rağmen değil, benim yanımda kalmayı seçmişti. Ve bu seçim, her şeyin yönünü değiştirmişti. Artık o sadece düşmanımın kızı değildi. Artık o, benim karım olacaktı. Kendi isteğiyle.
Evet, kendi isteğiyle... Çünkü ben, kimseyi zorla yanımda tutmazdım. Ama bana gelenin geri dönmeyeceğini de çok iyi bilirdim. Ve Mavi, bu adımı attığı anda kaderini çizmişti.
"Gittiğimizde görürsün," dedim ve tereddütsüzce elini tuttum. O narin, incecik, bembeyaz ellerini. Hayatım boyunca ellerime bulaşmış olan kan, çamur ve ihanetin pisliğiyle yoğrulmuş parmaklarım, ilk kez böyle masum bir tene dokunuyordu. İçimdeki taşlaşmış yanların, onun tenine değdiğim anda çatırdayarak parçalandığını hissettim. Bu kadına karşı neden bu kadar yumuşak olduğumu bilmiyordum. Belki gözlerindeki masumiyet, belki içindeki korkuyla gizlenen direnç, belki de yıllarca nefret ettiğim bir dünyadan geriye kalan tek temiz parça olmasıydı sebep... Ama bir şey vardı. Onun yanındayken damarlarımdan taşan öfke sanki zehirli bir nehir gibi çekiliyor, sinir hücrelerim bir bir imha oluyordu. Ona karşı kötü bir şey düşünemiyordum. Onun canını acıtmak, bana kendi canımı acıtmak gibi geliyordu.
Arabaya bindirdim onu. Kapıyı onun ardından sessizce kapattım. Sonra direksiyonun başına geçtim, anahtarı çevirdim. Motorun o boğuk, keskin sesi kulaklarımızda yankılandı. Ama arabanın içindeki sessizlik, motorun gürültüsünü bile boğacak kadar ağırdı.
"Babam yine gelecek." dedi birden. Sesi titriyordu. Dudaklarının kıpırdayışı bile korkunun izlerini taşıyordu. Ne kadar belli etmemeye çalışsa da, ben onun gözlerinde gördüm. İçinde kıvranan o endişeyi, o çaresizliği. Kalbinin hızla çarptığını, sesine eşlik eden ince titremeden anladım. O, hâlâ babasının gölgesinde yaşıyordu.
Başımı ona çevirmeden, gözlerimi yola dikerek, sessiz ama kesin bir kararlılıkla konuştum.
"Geleceği varsa, göreceği de var."
Sözlerim buz gibi, netti. Çünkü biliyordum. Çünkü emindim. Ona kimse dokunamazdı. Hiç kimse. Hele ki babası... O adam, benim düşmanım olabilir, benim çocukluğumu karanlığa boğanlardan biri olabilir ama benim karıma—evet, artık benim kadınım olan bu kadına—kimse elini süremezdi.
Benim yanımdayken dokunamazlardı. Benim kadınıma kimse zarar veremezdi.
"Ondan korkmuyor musun?" dedi Mavi, sesi neredeyse bir fısıltı kadar kırılgandı. Ama o kırılganlığın ardında gizlenmiş bir korku vardı; belli etmemeye çalışıyordu, ama gözlerinin içine bakınca tüm çıplaklığıyla görüyordum. O narin, güzel dudaklarının kenarında belli belirsiz bir titreme vardı. Kalbinin hızlandığını, nefesinin göğsünde sıkıştığını duyabiliyordum. Benden korkuyordu. O kadar belli etmese de, benden korkuyordu. Ve bilmiyorum, belki de hayatımda ilk kez bu kadar çok canım acıdı.
Benim olacaktı. Benim soyadımı taşıyacak, benim kadınım olacaktı. Ömrünü benimle geçirmek zorunda kalacaktı. O yüzden bu korkunun bana yönelmiş olması, kalbime saplanan görünmez bir bıçak gibiydi. Çünkü istemezdim... Karım olacak kadının gözlerinde benden sakınma, benden irkilme, benden uzaklaşma duygusu görmek istemezdim. Benim yanımda korkması gereken tek şey, bir gün bana ihanet edip bizi yarım bırakmasıydı.
Oysa şimdi, arabamın koltuğunda yanımda oturan kadın bana korkuyla bakıyordu. Ve bunu fark etmek, beni öldürmüyordu belki, ama paramparça ediyordu.
Yola bakıyordum. Direksiyonun üzerinde sıktığım ellerim beyazlamıştı. Sessizliği kestim, sesim buz gibi, acımasız ama aynı zamanda kararlı bir tonla döküldü dudaklarımdan.
"Bu dünyada ondan korkacak son adam bile değilim."
Bu cümleyle beraber içimdeki bütün karanlık yeniden kıpırdadı. Çünkü Harun Demirel artık bana zarar veremezdi. Benim canımı daha fazla yakamazdı. O adam çocukken ruhumu lime lime etmiş, nefesimi kesmiş, bütün hayatımı cehenneme çevirmişti. O adam, bana ölümün en soğuk yüzünü göstermişti. Ama ben ölmedim. Ben o dipsiz kuyudan tırnaklarımla, kanımın son damlasıyla çıktım. Kendi elleriyle bile yapmasa onun yaptıkları yüzünden ben bu haldeydim.
Bana cehennemi öğreten adam, kendi cehenneminde yanıyordu artık. Çünkü ben, karanlığa teslim olmadım. Onun beni gömmek istediği karanlığın içine gömüldüm, ama orada nefes almayı öğrendim. Karanlığı iliklerime kadar içime çektim, sonra o karanlığın efendisi oldum.
O yüzden Harun benden korkuyordu. İt gibi korkuyordu hem de. Güçlü görünmeye çalışıyor, hâlâ ipleri elinde tuttuğunu sanıyordu ama gerçeği biliyordu.
Ben hayatta kaldıkça, o geceleri uykusuz kalacaktı.
Benim adım anıldığında şehir susardı. İnsanlar dua ederdi. Yeraltının en dip köşelerinde bile ismim fısıldandığında sigaralar yarım bırakılır, bardaklardaki içkiler bir kenara konurdu. Çünkü ben gelmişsem, masada oturanlardan biri ölecek, biri diz çökecek, biri de sonsuza kadar kaybolacaktı.
Benimle pazarlık yapılmazdı. Benimle tehdit edilmezdi. Çünkü bu şehirde herkes bilirdi. En acımasız, en korkulan, en sessiz ve en güçlü lider bendim.
Harun bunu çok iyi biliyordu. Çünkü ben onun ve amcamın yarattığı canavardım. Çocukluğumu paramparça eden, ailemi elimden alan, beni köpeği yapmaya çalışan adam, kendi elleriyle beni yetiştirmişti. Ama o, kendi kurbanını değil, kendi celladını büyüttüğünü fark edememişti.
Benim içimdeki acı çoktan öfkeye dönüşmüştü. Kardeşimin gözyaşları, annemin çığlığı, babamın haykırışı... Hepsi kanıma işledi. O yüzden artık hiçbir şey beni korkutamazdı. Çünkü en korkuncunu, en acısını zaten yaşamıştım.
Beni öldürmeye çalıştı, öldüremedi. Beni köpek yapmaya çalıştı, ben sahibinin boğazına diş geçirdim. Beni susturmaya çalıştı, ben sesimle bütün şehri susturdum.
Mavi bana hâlâ bakıyordu. Korkusu gözlerinde ince bir perde gibi örtülüydü. Ama ben artık öyle bir noktadaydım ki, bu korku bile beni güçsüzleştiremiyordu. Onun korkusu, Harun'un bana öğrettiği bir başka gerçeği hatırlatıyordu.
İnsan en çok, kaybedecek bir şeyi olduğunda korkar.
Benim yıllarca kaybedecek hiçbir şeyim olmamıştı. Şimdi ise vardı. Yanımda oturan, korkuyla bana bakan bu kadın... O yüzden korumam gereken yeni bir sebebim vardı. Ve bu sebebi kimseye, hiçbir adama teslim etmezdim.
Harun'a gelince... O artık benim için bir adam değildi. O artık sadece geçmişimden kalan bir gölgeydi. Ve gölgeler ışığın olduğu yerde var olurdu. Ben kendi ışığımı yakmıştım.
O adam, benden korkuyordu. Çünkü biliyordu; Benim için kaybedecek hiçbir şey yoktu.
Ve en tehlikeli adam, kaybedecek hiçbir şeyi olmayandı.
"Çok fazla soru sordum biliyorum ama"
Sesi havada asılı kaldı. Dudaklarının kıyısından çıkan o cümle, belki de utancıyla, belki de cevabı almaktan çekinmesiyle yarıda kaldı. Sözüne devam etmesine izin vermedim.
"İstediğin kadar soru sor, cevaplarım."
Gözlerim yolda olsa da, gözlerimin gerisinde onun yüzünü görüyordum. Yan koltukta oturan bu kadın, beni hayata tutunmaya zorlayan tek şeydi artık. Direksiyonun başında önümde uzanan asfalt gri bir çizgi gibi gözlerimin önünde akıp gidiyordu, ama ben onun gözlerindeki maviye bakıyordum. İçimde istemsiz bir tebessüm belirdi. O gülümsemeyi gördüğümde, bütün öfkem, bütün karanlığım bir anlığına sustu. Sanki boğazımı sıkıp nefessiz bırakan bütün geçmiş, o an onun tebessümüyle geri çekiliyordu.
Bir gülümsemesi için her şeyi yapabilirdim. Bu dünyada herkese, her şeye düşman olabilirdim ama onun gözlerindeki ışığa asla. Ve işte tam o anda, kendi içimde bir soruyla karşı karşıya kaldım. Aşık değildim ona, en azından aşkı tanımayan bir adamdım ben. O zaman neden bu kadar bağlanmıştım? Neden bu kadının yüzünde gördüğüm acı, benim bütün zincirlerimi kırıyordu? Neden onun her korkusu içimde bir yara açıyor, her gülüşü yaralarımı kapatıyordu?
Belki merhametti. Belki de hayatım boyunca kimseye duyamadığım merhamet, bu kadının yüzünde şekillenmişti. Yıllarca acıya susamış bir ruh, ilk kez acının dışında bir şey görüyordu.
Masumiyet.
"Beni neden karın yapmak istiyorsun?" dedi birden.
Sesi ne ürkekti, ne de sert; ikisinin arasında sıkışmıştı. Merakla sormuştu ama içinde bir tedirginlik gizliydi. Cümle beni hazırlıksız yakaladı. Bir an direksiyona daha sıkı sarıldım, sonra dudaklarımın kenarında istemsiz bir gülümseme belirdi.
"Neden yapmayayım?" dedim, sesime belli belirsiz bir alay katarak. Ama bu alay onun gözlerinde yankı bulmadı.
Başını çevirdi, gözlerini yola dikti. O an dudaklarından çıkan kelimeler, bütün maskelerimi, bütün oyunlarımı söküp atacak kadar güçlüydü.
"İnsan sevdiği biriyle evlenir. Düşmanının kızıyla değil."
Bir an sessizlik çöktü arabaya. Radyodan çıkan kısık uğultu bile kayboldu. Onun sözleri bana ayna tutmuştu. Haklıydı. Dünyanın bütün doğruları onun ağzından dökülüyordu. Ama benim doğrularım başkaydı. Onun bilmediği, asla bilemeyeceği karanlıklarla doluydu.
"Düşmanımın kızı olman seninle evlenmemem gerektiği anlamına gelmiyor," dedim. Sesimde bir kararlılık vardı, sanki bu cümleyle bir hüküm veriyordum.
Çünkü ben öyle istiyordum. Çünkü ben bir karar aldığımda, dünya bana karşı bile olsa geri adım atmazdım.
Ama derinlerde, ona söyleyemediğim bir gerçek vardı. Onu düşmanımın kızı olarak görmüyordum. Harun'un kanını taşıyordu belki, ama gözlerinde Harun'un karanlığından tek bir zerre yoktu. Onun gözlerinde acı vardı, ama o acı saflıktan, kaybolmuşluktan doğan bir acıydı. Babasının ona bıraktığı lanet, onun gözlerindeki masumiyeti silememişti.
Ben hayatım boyunca çok kadın gördüm. Çoğu bana boyun eğmek için süslenmişti, çoğu bana yaklaşmak için arsızca gülümsemişti. Ama hiçbirinin yüzünde bu kadar ağır bir asalet görmedim. Hiçbirinin bakışında bu kadar incinmiş bir masumiyet taşımadım.
Bir gülümsemesi için dünyayı yakmayı düşündüğüm tek kadın oydu. O gülüş uğruna bütün düşmanlarımı, bütün dostlarımı, hatta kardeşimi bile karşıma alabilirdim. Çünkü o gülüş bana ölmediğimi, hâlâ nefes aldığımı hatırlatıyordu.
Kardeşimden başka hiç kimse için böyle bir şey düşünmemiştim. Onu korumak için kendi onurumu çiğnemiş, kendi ellerimle cehennemin kapılarını açmıştım. Ama bir başkası için? Asla.
Ta ki Mavi'ye kadar.
Mavi'nin gözlerindeki ışık, bana yepyeni bir sebep veriyordu. Yaşamak için değil, savaşmak için. Onun yüzünde kaybolan çocukluğumu buluyordum. Onun sesinde kaybettiğim annemin şefkatini işitiyordum. Ve bu yüzden onunla evlenmek benim için bir oyundan ibaret değildi. Bu, kendime verdiğim en büyük sözlerden biriydi. Onun canını yakmayacaklardı. Onu kimse incitmeyecekti.
"Babamdan intikam almak için mi beni kullanacaksın?"
Söylerken sesi titremiyordu. Bu cümleyi uzun zamandır içinde evirip çevirmiş, defalarca yutkunmuş, ama sonunda cesaretini toplayıp diline dökmüştü. İçinde gizli bir korku vardı ama kelimelerin üzerinde cesaretle duran bir perdeyle gizlenmişti. O an anladım ki, bu kadın yalnızca korkmuyor, aynı zamanda savaşmayı da biliyordu.
Sözlerini duyar duymaz istemsizce gülümsedim. Belki de hayatımda ilk defa, bir başkasının yanında içten bir gülümsemeydi bu. Yıllardır yüzümde beliren her kıpırtı sahteydi, korku salmak için seçilmiş maskelerden ibaretti. Ama o anda dudağımın kenarına yerleşen gülüş farklıydı.
"Seni intikam için kullanacak kadar şerefsiz değilim." dedim. Sesim, önümde uzanan yolun sessizliğini yırtarcasına netti. "Sen benim gerçek anlamda karım olacaksın."
Arabanın içinde bir sessizlik oldu. Motorun uğultusu, tekerleklerin asfalta sürtünmesi bile duyulmaz oldu. Sanki dünya o an nefesini tutmuş, sadece biz ikimizi dinliyordu.
Mavi bir anda başını çevirdi. Gözlerini yoldan alıp bana dikti. Ben hâlâ direksiyona bakıyordum, ama onun bakışlarının üzerimde gezdiğini iliklerime kadar hissediyordum.
"Gerçek anlamda derken?" dedi.
Sesi sertti. O an bana dönük olan kadının gözlerinde, birkaç dakika önceki kırılganlık, ürkeklik yoktu. Yerine ailesinden miras kalan o inat, o çelik bakış geçmişti. Kendi korkusuna yenilmemek için sertleşmişti. Onun yanında duran küçük, kırılgan, masum kız bir anlığına kaybolmuş; yerine savaşmaya hazırlanan bir kadın geçmişti.
Beni test ediyordu. Sözlerimin arkasında saklı bir karanlık arıyordu. O karanlığın varlığını keşfederse, beni karşısına almaktan bile çekinmeyeceğini söylüyordu gözleri.Ve işte o an, dudaklarının kenarından çıkan kelimeler içimi titretti.
"Bana dokunmayı düşünüyorsan, yemin ederim seni kendi ellerimle öldürürüm."
Sesi çelik gibi keskin, bıçak gibi keskindi. İçinde korkunun gölgesi olsa da, cesaretin ateşi daha baskındı. Korkusuna rağmen dik duruyordu. Ve işte tam bu yüzden, o anda karşımdaki kadına daha da bağlandığımı hissettim.
Ben kahkaha attım. Uzun zamandır atmadığım, içimde biriken bütün ağırlığı söküp atan bir kahkahaydı bu. Belki de çocukluğumdan beri ilk kez gerçekten gülüyordum.
"Ben bir kadının rızası olmadan ona dokunmam." dedim. Sesimde alay yoktu. Bu cümlenin her harfi benim için kutsaldı. Çünkü ben zorla alınan her nefesi, zorla alınan her bedeni görmüş, yaşamış, hatta o acının gölgesinde büyümüştüm. Böyle bir lekeyi asla taşımak istemezdim.
Sözlerimden sonra kısa bir sessizlik oldu. Yine gözlerim yoldaydı ama yan koltuktaki kadının bana bakarken gözlerinde beliren şaşkınlığı hissedebiliyordum. Babasının dünyasında büyüyen bir kadın için bu cümle beklenmedik bir şeydi. Çünkü onun bildiği erkekler, güçlerini kadınların kırılganlığı üzerinden kanıtlayan adamlardı. Ama ben... ben farklıydım. Çünkü karanlığın en dibini görmüş biri, aynı karanlığı başkasına yaşatmazdı.
Ama ardından ekledim, gerçeği saklamadan, neyin doğru olduğunu gizlemeden.
"Ama elbet bir gün rızan olacak."
Bu cümleyle birlikte yüzümde tekrar bir tebessüm belirdi. Onu korkutmaya çalışmıyordum. Bu bir tehdit değil, bir hakikatti. Çünkü ben yalandan nefret ederdim. Bana yapılmasını istemediğim şeyi karşımdakine yapmazdım. Hayatım boyunca onurumu kaybettim, gururumu kaybettim, çocukluğumu kaybettim ama tek bir şeyden hiç vazgeçmedim.
Yalan söylememekten.
Ben bu kadını hayatımın sonuna kadar yanımda istiyordum. Bu bir heves değildi. Bu bir oyun, bir güç gösterisi değildi. Onun gözlerindeki masumiyet bana bir söz verdirmişti kendi içimde. Onu koruyacaktım. Onu incitmeyecek, onun canını yakmayacaktım. Ve bu yüzden, ömrüm boyunca ondan asla boşanmayacaktım.
Çünkü boşanmak, vazgeçmek demekti. Ben vazgeçmeyi hayatım boyunca öğrenmemiştim. Bana her şeyimi kaybettiren adamlara rağmen dimdik ayakta durmamın sebebi buydu. Vazgeçmezdim. Ve ondan hiç vazgeçmeyecektim.
Ona bakmadan söyledim bunları ama biliyordum, gözleri hâlâ üzerimdeydi. Söylediklerim onun zihninde fırtınalar koparıyordu. Bana güvenmek istiyordu ama geçmişi onu zincirliyordu. Babasının gölgesi hâlâ ensesindeydi.
Ama ben sabredecektim. Çünkü sabırla kazanılan tek şey vardı bu hayatta. Sadakat.
Arabanın motoru sustuğunda, gecenin sessizliği malikanenin ağır duvarlarının önünde derin bir yankı gibi yayıldı. Direksiyondaki ellerim kısa bir süreliğine gevşedi, parmak uçlarımda tuttuğum tüm gerginliği salıverdim. Ama bu rahatlama yalnızca birkaç saniye sürdü; çünkü yan koltukta oturan kadının varlığı, tüm düşüncelerimi yeniden kasıp kavurmaya başlamıştı.
Kapımı açtım, gece havası ciğerlerime doldu. Bir süre nefesimi tuttum, sanki içimdeki fırtına dışarı taşacakmış gibi. Sonra ağır bir adımla dışarı çıktım. Gözlerim hemen etrafı taradı; bahçenin köşelerinde, gölgelerin ardında saklanan korumalar, tetikte bekleyen adamlar... Hepsi benim emrimdeydi. Ama o an, onların varlığı bana hiçbir güven vermedi. Çünkü asıl dikkatim Mavi'deydi.
Arabaya doğru yürüdüm, onun kapısını açtım. İçeriden çıkarken gözlerim istemsizce onun ellerine kaydı. O narin parmaklar... Öyle kırılgan, öyle inceydiler ki... Ama bir o kadar da güçlü bir ruha ait oldukları belliydi. Elini tuttum. Belki de gereğinden fazla sıkı tuttum. Çünkü bırakmaya korkuyordum. Onu yanımda tutmazsam, bir anlığına bile boşluk bırakırsam, sanki kaybolup gidecekmiş gibi.
Eve doğru yürürken gözleri etrafı tarıyordu. Her detayı inceliyordu; bahçedeki taşları, devasa sütunları, yüksek demir kapıları... Sanki içine girdiği bu yeni dünyayı anlamak istiyor, bir çıkış yolu arıyordu. Benimle adım adım ilerliyordu ama ruhu hâlâ özgürlük ile esaret arasında sıkışmıştı.
Kapıya vardığımızda ağır demir kulpu tuttum ve kapıyı araladım. İçeriden yükselen o tanıdık koku, evimin, daha doğrusu malikanemin kokusu, burnuma doldu. Ama bu kez o koku bana huzur değil, yeni bir başlangıcın ağırlığını getirdi. Çünkü bu kapıdan yalnız girmiyordum. Yanımda, bana ait olacağını söylediğim kadın vardı.
"Evine hoş geldin, Mavi İnanç."
Sözlerim dudaklarımdan çıkarken, onun gözlerindeki değişimi gördüm. İlk defa ona istediği gibi hitap etmiştim. İlk defa babasının değil, annesinin soyadıyla. İlk defa, onu kendi geçmişinden bağımsız, kendi kimliğiyle kabul etmiştim. Ve o an, gözlerinde beliren küçücük gülümseme beni beklemediğim kadar derinden vurdu. Basit bir tebessüm... Ama bana yıllardır tatmadığım bir şeyi hatırlattı. Samimiyet.
"Hoş buldum."
O ince, narin sesi kulaklarımda yankılandığında, yüreğimde garip bir sızı hissettim. Öylesine söylenmiş bir kelimeydi belki, ama bana verilmiş bir hediye gibiydi.
Onun ardında içeri girdim, kapıyı kapadım. Ev sessizdi. Tüm ihtişamına rağmen, o an bu sessizlik içinde sadece bizim nefeslerimiz vardı. Mermer zeminde yankılanan adımlarımız, koridorlarda kayboluyordu. O ise etrafı incelemeye devam ediyordu; duvarlardaki tablolar, altın işlemeli çerçeveler, yüksek tavanın altında asılı avize... Her şey gözlerinde yabancıydı.
Sonra aniden bana döndü.
"Diğer ev neyin nesiydi?"
Sorgularcasına sormuştu. Kaçamak bir yanıt beklemiyordu, gerçeği istiyordu. Onun gözlerinde yalanı saklamak mümkün değildi.
"Kaçma diye götürdüğüm bir evdi." dedim. Sesim netti, hiçbir şey gizlemeden. Onunla oynayacak halim yoktu. Kafasını hafifçe salladı, bir şey demedi. Ama bakışları bana "Anladım" diyordu. Bu dürüstlük, belki de istemeden aramızda ince bir köprü kuruyordu.
Biliyordum, burada fazla kalamazdım. İşlerim vardı, bekleyen hesaplar, çözülmesi gereken sorunlar... Ona dönüp, "Benim gitmem gerek" dedim. Başını yavaşça salladı. Boynu eğilmişti, sesi ince bir fısıltıya dönüşmüştü. "Tamam."
Ama içimde tuhaf bir şey kıpırdadı. Gidemezdim. En azından öylece gidemezdim. Onu bu devasa evde yalnız bırakmak, içimde bir huzursuzluk uyandırıyordu. Sanki onu korumasız bırakmışım gibi. Bu his, benim doğama aykırıydı.
"Çalışanlara söylersin, odanı gösterirler. Sana gerekli olacak her şey odanda var." dedim. Bu cümleyle aslında onun yalnız kalmasına izin verdiğimi sanıyordum. Ama dudaklarımdan çıkan kelimeler bile bana yabancı geldi. Çünkü ruhum gitmek istemiyordu.
O an, düşünmeden adımlarım beni ona yaklaştırdı. Yüzüne baktım. O narin yüz, korku ile merak arasında gidip geliyordu. Dudakları kapalıydı ama gözleri binlerce cümle söylüyordu.
Ve ben... hiç planlamadığım bir şey yaptım.
Yanağına eğildim. Tenine dudaklarımı değdirdim. Küçücük, hafif bir öpücük. Ama öyle büyük bir yankı uyandırdı ki içimde... yıllardır gömülmüş, pas tutmuş duygular bir anda su yüzüne çıktı.
Neden yaptım?
Bu sorunun cevabını ben bile bilmiyordum. Belki de uzun yıllar boyunca hiç kimseye ait olmamışlığımın, hiç kimseye dokunmamışlığımın, hiç kimse tarafından sevilmemişliğimin boşluğunu o anda doldurmak istedim. Belki de sadece onun yanaklarında gördüğüm o kırılganlığı silmek, ona bir güven işareti vermek istedim. Belki de kendime itiraf edemediğim daha derin bir şey vardı. Onu kaybetmekten korkuyordum. Ama insan yeni tanıdığı birini kaybettmekten korkar mıydı?
Arkamı dönüp evden çıktım. Kapı kapanırken, içeride bıraktığım kadının gözlerinde beliren şaşkınlığı bir anlığına görmüştüm. O küçücük öpücük, ikimizin hayatında da açılacak koca bir kapının anahtarı olmuştu. Ve ben, kapının önünde durup geceye baktığımda, içimde tek bir cümle çınlıyordu.
Neden bunu yaptım?
Bir alışkanlık değildi, çünkü ben kadınlara bu şekilde yaklaşan biri değildim. Bir zaaf anı değildi, çünkü ben zaafı çoktan unutan bir adamdım. Belki de sadece kalbimin yıllardır unutmaya çalıştığı o masumiyeti, onda görmüştüm. O masumiyetin beni kendime yabancı kılmasından nefret etsem de, onunla karşılaştığım her saniye içimdeki buz eriyordu.
Arabama doğru ağır adımlarla yürürken, ayaklarımın altında çakıl taşları çıtırdıyordu. Malikanenin bahçesinde, geceyi yaran projektör ışıkları etrafı beyaz bir hayalet örtüsü gibi aydınlatıyordu. Her köşede silahlı adamlar, dikilmiş bekliyordu. Koruma ordum, gözlerim nereye çevrilse önümde birer gölge gibi duruyordu. Ama ben, onların arasında yürürken bile kendimi yalnız hissediyordum. Omuzlarımda taşıdığım yük, yanımda duran yüzlerce adamdan daha ağırdı. İçimdeki intikam, korkular, kardeşimle yüzleşme zorunluluğu... Hepsi birden boğazımı sıkıyordu.
Arabamın parlak kaportasına gece ışıkları vuruyor, siyah metal sanki bir ayna gibi içimdeki karanlığı yansıtıyordu. Tam kapıya elimi uzatacakken, yanıma hızlı adımlarla Eren geldi. Onun adımlarını tanırdım; gece bile olsa ayırt ederdim. Yanıma yaklaştığında gözlerinde bir tedirginlik vardı. Beni dikkatle süzüyordu, sanki aklımdan geçenleri okumaya çalışıyordu.
"Abi, nereye gidiyoruz?" dedi.
Sesinde hafif bir çekince, ama aynı zamanda alışılmış bir disiplin vardı. O an gözlerimi yavaşça ona çevirdim. Sanki onun gözlerinde bana sorulmayan başka bir soru vardı. Neden bu kadar öfkelisin? Neden bu kadar sessizsin? Ama Eren, sadık bir arkadaş gibi bu soruları kendine saklamayı bilirdi.
Kısa bir bakış attım ona. Gözlerimdeki gölgeyi gördüğünü biliyordum. Tekrar arabaya döndüm, siyah boyasında kendi yansımamla yüz yüze geldim. Tanıdık ama yabancı bir yüz. Çocukken aynaya baktığımda gördüğüm masum bakışlardan eser yoktu artık. Yerine keskin, yorgun ve kanla yoğrulmuş bir yüz kalmıştı. Dudaklarımda soğuk bir çizgi, gözlerimde karanlık bir öfke...
"Depoya gidiyoruz," dedim. Sesim derinden, tok bir yankı gibi çıktı. Ardından durakladım. Sanki içimde boğazıma takılmış bir taş vardı, onu dile getirmek zorundaydım. "Pars nerede?"
O an kendi sesimi işittiğimde kalbim daha hızlı atmaya başladı. Kardeşimin adını anmak bile içimde yılların ağırlığını uyandırıyordu. Onu düşündüğümde gözlerimin önüne küçük bedeniyle bana sığınışı, korkudan titreyen bakışları, geceleri birlikte aç kaldığımız anlar geliyordu. Onu korumak için gururumu toprağa gömdüğüm yıllar... Ve şimdi, bana yalan söylemesi. En çok da buna yanıyordum.
Eren başını öne eğdi. "Bize herhangi bir bilgi vermedi abi," dedi. Sesinde biraz çekingenlik, biraz da tedirginlik vardı.
Kafamı sertçe salladım. Çenemin kenarında kaslar gerildi. İçimde bir öfke, ama aynı zamanda kırgınlık kabarıyordu. Neden bana doğruyu söylememişti? Biz birbirimize her şeyimizi açardık, çocukluğumuzdan beri. Ama şimdi... Bana değil de, yabancı bir kadına güvenmişti. Bu düşünce, içimdeki yarayı daha da derinleştiriyordu.
"Arayıp depoya gelmesi gerektiğini söyleyin." Sesim bu defa daha soğuk, daha sertti. Beni bilen herkes bu tonumdan korkardı. Çünkü bu ton, artık hiçbir merhametin kalmadığı anların işaretiydi.
Eren başını salladı. "Tamam abi," dedi ve geri çekildi.
Ben arabanın kapısını açtım, ağır bir şekilde içeri girdim. Kapıyı kapattığımda dış dünyanın uğultusu bir anda kesildi. İçeride sessizlik vardı, ama bu sessizlik bile huzur getirmiyordu. Direksiyona ellerimi koyduğumda fark ettim; parmaklarım istemsizce titriyordu. Bu titreme öfkenin mi, yoksa içimde saklı kalmış bir kırgınlığın mı yansımasıydı, bilmiyordum.
Ön camdan bahçeye baktım. Mavi'nin kaldığı ev karanlığın içinde bir gölge gibi duruyordu. İçeride olduğunu biliyordum. Belki hâlâ etrafı inceliyor, belki odasına çekilmişti. Onu düşünmek istemiyordum ama zihnimde yine yüzü belirdi. O masum gülüşü, gözlerindeki kırılgan cesaret... Onun yanındayken damarlarımdaki zehir bile etkisiz kalıyordu. Ama ne yaparsam yapayım, ben bu dünyada iyilik için var olmuş biri değildim. Beni bu hale getiren karanlık, onun elleriyle silinemezdi.
Derin bir nefes aldım. Camın ardından gecenin serinliğine baktım. Gökyüzünde ay vardı ama ışığı bile bana huzur vermiyordu. Yalnızca karanlık daha da belirginleşiyordu. İçimdeki savaş, sessizliği paramparça ediyordu.
Pars'a hesap sormam gerekiyordu. İçimdeki kırgınlık, bir babanın oğluna, bir kardeşin kardeşine duyduğu acıyla birleşmişti. Ona bağırmak mı isterdim, yoksa gözlerimin içine bakıp gerçeği söylemesini mi? Bilmiyordum. Tek bildiğim, bu gece onunla yüzleşeceğimdi. Ve yüzleşmenin sonunda her şey değişecekti.
Eren uzaktan talimatları veriyordu, telefonuna eğilmişti. Benim için sıradan bir işti bu, ama içinde taşıdığı anlam bambaşkaydı. Pars'ın gelişi, benim karanlığımla onun masumiyetinin çarpışması olacaktı. Belki de, en büyük kavga kardeşler arasında yaşanacaktı.
Arabanın içinde ellerim direksiyonda sıkılı halde dururken, içimde yankılanan tek cümle vardı. Ben ailemi koruyacağıma söz vermiştim. Ama onları koruyamadım. Ve şimdi kardeşimi de kaybetmek üzereyim.
Gözlerimi kapattım. Karanlığın içinde çocukluğumun çığlıkları duyuldu. Babamın sesi, annemin hayali, Pars'ın titreyen bedeni... Hepsi birden zihnime hücum etti. Dudaklarımı araladım, ama yalnızca sessiz bir nefes çıktı. Gözlerimi açtığımda, artık hiçbir şeye şaşırmayacak bir adamın yüzü vardı önümde.
Arabayı sürerken farların aydınlattığı yol gecenin karanlığını yarıp ilerliyordu. Malikaneden çıktığım an peşimdeki arabaların motor sesleri de karıştı geceye; her biri kontrollü ama tetikteydi. Ben direksiyonun başında olmayı severdim, aracın ritmini, gazın tepkisini, direksiyonun sertliğini kendi elimde hissetmek bana hâkimiyet duygusu verirdi.
Şehir ışıkları çoktan geride kalmıştı. Yol, kıvrılarak daha sessiz ve tenha bir bölgeye giriyordu. Camdan baktığımda, etrafı gölgeler yutmuştu; sağda solda kuru otlar rüzgârla kımıldıyor, arada sırada köpek havlamaları duyuluyordu. Konvoy halindeki arabaların farları birbirinin arkasına düşen bir zincir gibi görünüyordu.
Depo, bilmeyenin kolay kolay fark edemeyeceği bir noktadaydı. Etrafında tabela yoktu, yolun kenarında sıradan bir sanayi alanı gibi görünüyordu. Sıradanlığıyla dikkat çekmeyecek şekilde gizlenmişti.
Arabamı uygun bir yere çektim. Motor sustuğunda kulaklarımda kısa süre uğultu kaldı. Gece, aniden daha sessiz hissettirdi. Kapıyı açıp indiğimde beton zeminden yükselen soğuk ayakkabılarımın tabanına vurdu. Ellerim otomatik bir şekilde montumun cebine gitti.
Depoya girmeden önce refleksle etrafı kontrol ettim. Peşimden gelen arabaların farları birer birer söndü, motor sesleri durdu. Gözlerim park halindeki araçların üzerinde gezindi. Aralarında tanıdık bir model hemen dikkatimi çekti: Pars'ın arabası. Koyu renkli, iri yapılı gövdesiyle gölgeler içinde bile ayırt ediliyordu. Ön tamponun kenarında gördüğüm ufak çizik, arabayı bana kesin olarak tanıttı.
Demek ki benden önce gelmişti. İçeride beni bekliyor olmalıydı. Depo kapısına doğru adımlarımı atarken, gecenin sessizliği daha da ağırlaştı.
Depoya adımımı attığımda, pas ve demir kokusu hemen genzime doldu. Soğuk beton zeminde yankılanan adımlarım, sanki kalbimin atışlarını çoğaltıyor gibiydi. Depo, yıllardır kullandığım bir yerdi; kimsenin aklına gelmeyecek, gizlenmiş, dışarıya kapalı bir dünya. Burada kararlar alınır, sırlar gömülür, hesaplar kesilirdi. Bu sessiz mekân, benim en karanlık yanlarımın tanığıydı.
Koridorlardan ilerlerken, duvarlara gölgelerim yansıyordu. Yanımda kimse yoktu, ama arkamdan gelen adamların adımlarını işitiyordum. Onlar her zamanki gibi kapıda bekleyecekti. Çünkü Pars'la hesaplaşmamız, sadece bana aitti. Bu, bir liderin kardeşiyle değil, bir abinin kardeşiyle yüzleşmesiydi.
Odamın kapısına geldiğimde elim kapı kolunda durdu. İçimde garip bir gerilim dolaştı. Çocukluğumuzdan beri biriktirdiğimiz onca şeyin yükü, sanki bu metal kapının ardında bekliyordu. Derin bir nefes aldım ve kapıyı sertçe açtım.
İçeri girdiğimde gözlerim Pars'la buluştu.
Oradaydı. Odamdaki deri koltukta oturuyordu. Başını kaldırdı, bakışlarını bana dikti. Gözlerinde bir huzursuzluk vardı ama aynı zamanda alışılmış bir meydan okuma da okunuyordu. Onun gözlerine bakarken, bir anda yıllar öncesine gittim. Küçücük bedenini bana yasladığı, tokat seslerinden saklanmak için kollarıma sığındığı anlar... Hepsi bir film şeridi gibi geçti gözlerimin önünden. Ama şimdi karşımda duran çocuk değil, gençliğini benimle aynı cehennemde harcamış bir adamdı.
Kapıyı kapattım. Sessizlik, beton duvarlar arasında ağırlaştı.
"Erken gelmişsin," dedim soğuk bir sesle.
Pars, hafifçe başını eğdi. "Sen çağırdın, geldim."
Sesi sakindi, ama içindeki gerginliği ben biliyordum. O, ne yaparsa yapsın benden bir şey gizleyemezdi. Çünkü ben onun korkularını, alışkanlıklarını, nefes alışlarını bile bilirdim.
Adımlarımı yavaşça attım, odanın ortasında durdum. Gözlerimi ondan ayırmadım. "Bana söylemek istediğin bir şey var mı?" dedim.
Pars'ın bakışları dalgalandı. Dudaklarını araladı, sonra sustu. Birkaç saniyelik sessizlik, odanın havasını daha da ağırlaştırdı. Sonra gözlerini bana dikti. "Neyi kastettiğini bilmiyorum."
Yalan.
O an gözlerimin içinde ince bir öfke kıvılcımı çaktı. Bu sesi tanıyordum. Bir zamanlar açlığını saklamak için "tokum" derken de aynı ses tonunu kullanmıştı. Ama ben bilirdim. Çünkü kardeşin yalanını herkes göremezdi, ama ben görebilirdim.
Yavaşça masama yaklaştım, elimle tahtaya vurdum. Sesi beton duvarlarda yankılandı. "Pars... Çocuk değiliz artık. Benimle oyun oynama. Bana neden yalan söyledin?"
Pars'ın yüzündeki kaslar gerildi. Bakışlarını kaçırmaya çalıştı ama başaramadı. "Ben sana yalan söylemedim."
Gülümsedim. Soğuk, keskin bir gülümseme. "Söyledin." Sesim netti. "Benim gözlerimin içine bakıp da yalan söyleme şansın yok. O gözleri ben büyüttüm. Her korkunu, her sevincini, her utancını biliyorum. O yüzden bana doğruyu söyleyeceksin. Neden?"
Pars'ın boğazı düğümlendi. Elleri dizlerinde kenetlendi. Sessizliği uzun süre bozulmadı. Sanki içindeki bütün duvarları son bir gayretle ayakta tutmaya çalışıyordu. Ama onun da bildiği bir gerçek vardı. Benim karşımdaki hiçbir duvar uzun süre dayanamazdı.
"Bir sebebi vardı," dedi sonunda kısık bir sesle.
Yaklaştım ona. Artık sadece birkaç adım ötemdeydi. Gözlerimi onun gözlerinden ayırmadan eğildim. "Sebebi bana söyle, Pars. Neden bana değil de başkasına güvendin? Ben senin abinim. Neden bana yalan söyledin?"
Gözlerini bana dikti. Dudaklarının kenarı titredi, sonra dişleriyle bastırdı, sanki söyleyeceklerini daha uzun süre içinde tutabilmek ister gibi. Derin, yutkunarak alınmış bir nefes yankılandı sessizlikte.
"Kız suçsuzdu," dedi sonunda, sesi kararlı görünmeye çalışsa da altında ince bir kırılganlık gizliydi. "Günahsız birinin bedel ödemesini istemedim. Biz yeterince o bedeli ödedik. O da ödesin istemedim."
Zaman orada kesildi. İçimde bir yer, geri dönüşsüz biçimde çatırdadı. Boğazıma düğümlenen ağırlık göğsüme yayıldı; kalbim, taş gibi bir sancıya dönüşerek kaburgalarımı zorladı. Kaşlarım istemsizce birbirine kenetlendi.
"Sen..." dedim. Sesim, bıçak sırtında duran bir fısıltı gibiydi. "Sen benim günahsız birine dokunabileceğimi mi düşündün?"
Pars'ın gözleri anında benden kaçtı. Bakışları zemine saplandı, sonra kaybolacak bir yer arar gibi sağa sola süzüldü. Çenesindeki kas gergindi, nefesi hızlanıyordu; her soluk alışı göğsünde belli belirsiz bir titremeyle yankılanıyordu. Sessizliği delen tek şey, kulaklarımda uğuldayan kalp atışlarımdı.
"Abi..." dedi tekrar. Ama bu kez sesindeki titreme saklanacak gibi değildi. Bir çocuk gibi, suçüstü yakalanmış biri gibi, korkunun ve pişmanlığın karışımı bir inilti gibiydi. Devam edecekti, kelimeler boğazında birbirine çarpa çarpa yol arıyordu. Belki bana açıklamaya çalışacaktı, belki vicdanını hafifletmeye. Ama ben izin vermedim.
Elimi kaldırdım. Hareketsiz bir keskinlik vardı işaretimde; hem susturuyordu hem de aramızda görünmez bir duvar örüyordu. İçimde, kardeşliğin yıllar boyu ördüğü güven bir anda paramparça olmuştu.
"Elini indir," dedim sertçe. Parmaklarının dizinin üzerinde, istemsizce kıpırdayan bir çizgi gibi oynadığını fark ettim. Gözlerim onu izlerken, o küçük hareketin bile içimde bıçak gibi bir acı yarattığını hissettim. "Devam etme. Tek bir kelime daha etme. Düşünmen bile yeterince canımı yaktı."
O an, gözlerimde tanımlanamaz bir sızı belirdi. Çocukluğumuzun gölgeleri üzerime çöktü; amcamızın evinde yaşadığımız zulümler, korkular, kayıplar... Hepsi bir anda geri geldi. Ama en derininde, tüm o karanlık zamanlarda birbirimize tutunduğumuz güven vardı. O güven, göz göze geldiğimizde hissettiğimiz tek gerçekti; her şeyi kaybetsek bile elimizi bırakmayan, kırılmaz sandığımız bağ... Ama şimdi, Pars'ın bir düşüncesiyle o bağ çatırdadı. İçimdeki sarsılmaz kaleyi bile tehdit eden bir çatlama...
Yüzümü duvara çevirdim. Gölgesinde kendimi saklayabilecekmişim gibi durdum. Ama saklanmak mümkün değildi; sesimdeki kırgınlık, titremeyen bir çığlık gibi ortalıkta yankılanıyordu. Her kelimem bir tokat gibi düşüyordu, hem ona hem de kendi kırılmış kalbime.
"Yarın nikah memurunu ayarla. Eve gelecek."
Pars şaşkınlıkla başını kaldırdı. "Abi, neden sahte bir nikah kıymıyoruz? Görünüşte herkes için yeterli olmaz mı?"
Yavaşça başımı ona çevirdim. Gözlerimden yayılan öfke değildi; hayal kırıklığıydı, derin ve sessiz bir acıydı. Dudaklarımı araladım, kelimeler dudaklarımın ucunda keskin bir bıçak gibi belirdi.
"Çünkü ben sahtelikten ve yalandan nefret ederim, kardeşim. Her şeyimizi kaybettik; onurumuzu, çocukluğumuzu... Yalnızca gerçeğe sığındık biz. Benim yeminim, benim sözüm gerçekti. Benim nikahım da öyle olacak. Bu hayatta bana en ağır darbeyi indiren şey yalandı. Bir daha ona asla boyun eğmem."
Sustum. O an odadaki sessizlik, kulaklarımızda yankılanan bir boşluk gibi çınladı. Pars uzun uzun bana baktı. Gözlerinde pişmanlık vardı, öyle derin, öyle insanın içine işleyen bir pişmanlık ki, nefesimiz bile titriyordu. Dudaklarını araladı, titrek bir sesle, çocuk edasıyla fısıldadı.
"Özür dilerim abi."
O an gözlerim istemsizce yumuşadı. Ona bakıyordum ama aynı anda geçmişi görüyordum; küçük Pars'ı, gecenin karanlığında yanıma sığınan, "beni bırakma" diyen o çocuğu... Yıllar geçti, bedenimiz büyüdü ama o çocuk hâlâ yanımızdaydı. Gözlerimde bir kırgınlık, kalbimde bir sızı vardı; ama aynı anda biliyordum ki o hâlâ benim kardeşimdi. Ve ne kadar kırılsam da... kırıldığım yerden onu affetmesini bilirdim. Çünkü ben, onun bu hayattaki tek sığınağıydım.
Bir sandalye çekip karşısına oturdum. Başımı ellerimin arasına aldım, gözlerimi kapadım. Nefesim ağırdı; her bir soluk, odadaki sessizliği biraz daha derinleştiriyor, kelimeler dudaklarımın kenarında yankılanıyordu, ama bir türlü tam çıkmıyordu.
"Pars," dedim sonunda, derin bir sessizlikten sonra. Sesim titrek, ama kelimelerimden çıkan ağırlık kesin ve somuttu. "Beni yanlış anlamanı affetmem kolay değil. Ama bil ki... seni kaybetmem imkânsız. Ben bu hayatta herkese sırtımı dönebilirim, ama sana asla. Senin düşüncelerin, benim onuruma gölge düşürse de... hâlâ benim kardeşimsin. Ve kardeşlik... bizim için yalnızca kan bağı değil. Biz cehennemde yanarken birbirimizin suyu olduk. Sen benim canımdan bir parça, ama aynı zamanda en büyük dayanağımsın."
Pars'ın gözlerinden yaş süzüldü. Hemen yüzünü çevirdi, saklamak ister gibi. Ama saklamasına gerek yoktu. O gözyaşı, benim utancım değil, en büyük gerçeğimdi.
"Abi..." dedi titreyerek, sesi neredeyse bir fısıltı kadar kırılgındı.
Elimi yavaşça omzuna koydum. "Beni yanlış anladın," dedim, sesimde hem sakinlik hem de sertlik vardı, "ama şunu bil ki, ben bu dünyada, o günahsız kadına zarar verecek adam değilim. Benim karım olacaksa, ona elimi değil, kalbimi vereceğim. Anladın mı?"
Başını salladı; boğazındaki düğüm cevap vermesine izin vermiyordu. O an Pars'ın gözlerinde gördüğüm şey sadece pişmanlık değildi; güvenini kaybettiği için kendi kendini yargılayan bir çocuğun suçluluk çığlığıydı. O bakışta, yılların biriktirdiği korku ve kaygı birleşmiş, küçük Pars hâlâ yanımızdaymış gibi çırpınıyordu.
Yavaşça ayağa kalktım. Loş ışık, duvara düşen gölgemi uzatıyor, odadaki sessizlikle karışıyordu. İçimdeki fırtına bir nebze dinmişti; ama yerini, hala kızgın ama kararlı bir sükûnet almıştı.
"Yarın," dedim son bir kez, sesim odanın köşelerine çarptı, "memuru ayarla. Gerçek olsun. Çünkü ben, ne olursa olsun, sahteyle yaşamam."
Odanın kapısına doğru yürürken, Pars'ın sessizliğini arkamda bıraktım. Yalnızca onun kalbinin çırpıntısı vardı; sanki benimkinin ritmiyle karışıyor, ikimiz arasındaki görünmez bağı hatırlatıyordu.
Bölüm etkileşimi
