16. bölüm / 28
ZULMÜN ÇİÇEĞİTUTAMADIĞIM ELLER
Bölümler 28Şu an: TUTAMADIĞIM ELLER
- 1 TANITIM130 kelime
- 2 SOLMUŞ MASAL7.477 kelime
- 3 MÜHÜR6.746 kelime
- 4 SON BEYAZIN FISILTISI12.386 kelime
- 5 KEFEN11.226 kelime
- 6 KADERİN MÜHRÜ10.494 kelime
- 7 KARANLIĞA ESİR12.112 kelime
- 8 BİR IŞIK ESKSİK9.430 kelime
- 9 YARABANDI9.192 kelime
- 10 YENİLGİ9.567 kelime
- 11 SEN ONA AŞIKSIN10.958 kelime
- 12 AĞITSIZ SON10.888 kelime
- 13 ÖLMESEN OLMAZ MI?9.631 kelime
- 14 KALBİME AÇTIĞIN MEZAR10.276 kelime
- 15 BİR ZAMANLAR SEN4.448 kelime
- 16 TUTAMADIĞIM ELLER3.488 kelime · Okuduğun bölüm
- 17 ÖZGÜRLÜĞE VEDA2.196 kelime
- 18 KALBİMDEKİ SANRI3.205 kelime
- 19 ÇOCUKLUĞUMUN KATİLİ2.411 kelime
- 20 İÇİMDEKİ KATİL5.362 kelime
- 21 BİR GÜN DAHA KALAMAZ MISIN?5.080 kelime
- 22 İÇİMDE KALAN SEN5.791 kelime
- 23 BOĞAZIMDAKİ HOŞÇA KAL2.578 kelime
- 24 ANNE2.105 kelime
- 25 MERHAMETİN BEDELİ1.212 kelime
- 26 KENDİ CELLADIM3.423 kelime
- 27 YANLIŞ NEFRET5.138 kelime
- 28 ARTIK SENİ DUYUYORUM6.140 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Bir el bırakıldığında, kalp uzun süre susmaz...
Kurşun Adres Sormaz Ki - Yıldız Tilbe
♟️♟️♟️
Ben bir el bıraktım. Sevdiğim adamın elini, parmaklarımın arasına yerleşmiş o sıcaklığı, avucuma sinmiş o tanıdık dokunuşu bıraktım. Daha fazla canım yanmasın diye onsuzluğa razı oldum. Acının dozunu kendim belirlemek istedim belki; yavaş yavaş kanamak yerine bir defada koparmayı seçtim. Ama kopmak, sanıldığı gibi tek seferlik bir şey değilmiş. İnsan bir kez bırakmıyor; her saniye yeniden bırakıyor. Her nefeste yeniden vazgeçiyor.
Yanlış mı yapmıştım?
Aklım, mantığım, yaşadıklarımızın ağırlığı yanlış yapmadığımı söylüyordu. "Bu doğru," diyordu içimdeki soğuk ses. "Bu ikiniz için de gerekli." Ama kalbim... Kalbim başka bir dil konuşuyordu. O dilde mantık yoktu, hesap yoktu, geçmişin kanlı sayfaları yoktu. O dilde sadece onun adı vardı.
Pamir'le aynı arabada oturuyorduk. Aynı havayı soluyorduk. Aramızda birkaç santimlik bir mesafe vardı ama o mesafe bir ömür kadar uzundu. Camdan dışarı bakıyordum ama hiçbir şey görmüyordum. Sokak lambaları, geçen arabalar, kaldırımlar... Hepsi bulanıktı. Çünkü zihnimde sadece bir gerçek yankılanıyordu: Birkaç saat sonra bu adam hayatımdan çıkacaktı. Şimdi yan yanaydık, ama birazdan belki bir daha yan yana bile gelmeyecektik. Aynı şehirde olsak bile yollarımız kesişmeyecekti. Aynı gökyüzüne baksak bile birbirimizi düşünmemeye çalışacaktık. Bir daha birbirimizin ismini bile duymayacaktık belki. Bu ihtimal bile göğsüme ağır bir taş gibi oturdu.
Bir daha yanıma gelmeyeceğini biliyordum. Çünkü ben yeterince net olmuştum. "Bizden olmaz" demiştim. Defalarca. Onu geri itmiştim. Her cümlemle aramıza bir tuğla daha koymuştum. O duvarı ben örmüştüm. Şimdi o duvarın arkasında tek başımaydım. Ondan sonsuza kadar ayrılacaktım.
Sonsuzluk ne demekti?
Onun kokusunu bir daha solumamak demekti. Yanıma yaklaştığında içime dolan o karışık kokuyu, sabunla karışmış tenini, boynuna yüzümü gömdüğümde hissettiğim o sıcaklığı bir daha yaşamamak demekti. Bu ne demekti biliyor musun? Nefessiz kalmak demekti.
Benim nefesimdi bu adam.
Onsuz kalmaya nasıl dayanacaktım?
Arabada sessizlik vardı ama içimde çığlıklar kopuyordu. Yanında otururken bile onu özlemeye başlamıştım. Bu nasıl bir çelişkiydi? İnsan henüz kaybetmediği birini özler mi? Ben özlüyordum. Çünkü birazdan gerçekten kaybedecektim.
Becerebilir miydim onsuzluğu?
Kendime bu soruyu defalarca sordum. Cevap gelmedi. Sadece bir boşluk vardı. Birkaç ay tanıdığım bir adamdı o. Aylar... Takvimde küçük bir zaman dilimi. Ama hissettiklerim zamana sığmıyordu. Sanki yıllardır içimde bir yer boştu da onun gelişiyle tamamlanmıştı. Sanki kalbim uzun zamandır onu beklemişti de ben fark etmemiştim.
Neden bu kadar bağlandım?
Bilmiyorum.
Belki yaralarımız birbirine benziyordu. Belki yalnızlıklarımız aynı dili konuşuyordu. Belki de ilk kez birinin bakışında gerçekten görüldüğümü hissetmiştim. O bana baktığında sadece bir kadın görmüyordu. Kırık yanlarımı, korkularımı, öfkemin altındaki çocuğu görüyordu. Ben de onda sadece sert bir adam görmüyordum. Annesini kaybetmiş o küçük çocuğu, içindeki yangını, sevgiyi bilmeden büyümüş o adamı görüyordum. Belki de bu yüzden bu kadar derine battı.
Şimdi kalbime ihanet etmiş gibi hissediyordum. Aklımın doğru dediği yolda yürürken kalbimi geride bırakmış gibiydim. Onsuzluğa razı gelmiştim. Ama razı gelmek, kabul etmek demek değildi. Sadece katlanmayı seçmekti.
Arabada nefes alışını duyuyordum. Derin, kontrollü. O da susuyordu. O da biliyordu. Bu sessizlik, söylenmemiş binlerce cümleden daha ağırdı. Elimi dizlerimin üzerine koydum. Parmaklarım hafif titriyordu. Bir an dönüp ona bakmak istedim. Son kez. Ama korktum. Göz göze gelirsek vazgeçebilirdim. Gücüm kalmazdı.
Onsuz bir sabaha uyanmak... Onsuz bir geceye gözlerimi kapatmak... Onsuz bir hayat.
İnsan nefesi olmadan ne kadar yaşar?
Ben onu bırakırken aslında kendimden bir parçayı da bırakmıştım. Ve en acısı şuydu doğru olanı seçmek her zaman daha az acıtmazdı. Bazen doğru olan, en çok can yakan şeydi.
Şimdi yan yanaydık. Ama birazdan iki yabancı olacaktık. Ve ben, sevdiğim adamı kendi ellerimle hayatımdan çıkaran kadın olarak kalacaktım.
Bir deponun önünde durduğumuzda araba aniden yavaşladı ve motor sustu. O an kalbim de motorla birlikte susmuş gibi oldu. Kapıyı açtım ve hızla indim. Soğuk hava yüzüme çarptı ama içimdeki soğuk bundan daha keskindi. Pamir de inmişti. Yüzü ifadesizdi. Az önce arabada yaşanan o sessiz vedanın ağırlığı hâlâ üzerindeydi ama gözlerinde başka bir karanlık dolaşıyordu şimdi.
Tek bir kelime bile etmeden depoya doğru yürüdü. Adımları kararlıydı. Ben de arkasından yürüdüm. Ayaklarım sanki beni durdurmaya çalışıyordu ama içimdeki merak, korku ve tuhaf bir his beni itiyordu.
Deponun büyük, paslı kapısı gıcırdayarak açıldı. İçeri adım attığımızda ağır bir rutubet kokusu burnuma doldu. Tozlu hava ciğerlerimi yaktı. Tavandan sarkan tek tük lambalar sarı ve zayıf bir ışık yayıyordu. Gölge her yerdeydi. Duvarlar çıplaktı. Beton zemin soğuktu. Ayak seslerimiz boşlukta yankılanıyordu. Sessizlik vardı. Ama o sessizlik huzurlu değildi. Bekleyen, pusuda duran bir sessizlikti. Bir süre ilerledik. Adımlarımızın yankısı dışında hiçbir ses yoktu. Sonra...Gördüm.
Ortanın biraz ilerisinde bir adam vardı. Kolları zincirle yukarıdan asılmıştı. Bileklerinden tavana bağlanmıştı. Ayak parmak uçları zar zor yere değiyordu. Bedeni ağırlığını taşıyamıyormuş gibi gerilmişti. Yüzü kan içindeydi.
Alnından süzülen kan kurumuş, yanağına yapışmıştı. Dudakları patlamıştı. Bir gözü morarmış ve şişmişti. Nefes alıp verirken göğsü zorlanıyor gibiydi. Üzerindeki gömlek yırtılmış, kan ve terle birbirine yapışmıştı. Mideme bir ağrı saplandı. Bir an ayaklarım yere mıhlanmış gibi kaldı.
Pamir'in omuzları hafifçe gerildi. Onu izledim. Yüzü ifadesizdi ama çenesinin kasıldığını gördüm. Gözleri o adama kilitlenmişti. İçinde bastırdığı fırtınayı hissedebiliyordum. Adam başını güçlükle kaldırdı. Zincirler hafifçe şıngırdadı. Göz göze geldik.çO bakışta korku vardı. Ama daha çok çaresizlik.
"Sen bu adama ne yaptın?" dedim sinirli bir ses tonuyla. Sesim deponun boşluğunda yankılandı. Zincirlerin metal kokusu, kanın keskinliği ve rutubetin ağır havası ciğerlerime dolarken midem kasıldı. Karşımızdaki adamın başı öne düşmüştü, kanı kurumuş yüzü sarı ışığın altında daha da solgun görünüyordu. Bir insanı bu hale mi getirmişlerdi? Bu, öfkenin ötesinde bir şeydi. Bu, bir hayatı bilinçli olarak kırmaktı.
"Cezasını kestim," dedi Pamir sert bir sesle. O kadar düz, o kadar sıradan söyledi ki... Sanki konuştuğumuz şey kırılmış bir eşya, ödenmemiş bir borçtu. Bir insanın bileklerinden zincirle tavana asılması değil. O an içimde bir şey ayağa kalktı.
"Cezasını mı kestin?" dedim bir adım ona yaklaşarak. "Sen kimsin de birine ceza kesiyorsun?"çSözlerim titremedi. Öfkem berraktı. Çünkü bu görüntü... Bu görüntü geçmişi hatırlatıyordu. Gücün yanlış elde nasıl bir canavara dönüştüğünü çok iyi biliyordum. Cezayı adalet verirdi. Mahkeme verirdi. Hukuk verirdi. Bir adamın kişisel öfkesi değil.
"Cezayı adalet verir," dedim dişlerimin arasından. "Sen değil." Zincir hafifçe sallandı. Adam inledi. Çok hafif bir sesti ama kulaklarımı deldi. Bir can bu kadar yakılmamalıydı. Hangi suç işlenmiş olursa olsun, bir insanı bu hale getirmek... bu başka bir suçtu. Pamir bana döndü. Gözleri karardı. Bakışlarında meydan okuma vardı.
"Sen babana ceza keserken kimdin?" dedi. O cümle havayı ikiye böldü. Gözlerim onun gözleriyle buluştu. Bilerek yapmıştı. Bilerek o yaraya bastı. Savunmaya geçmek için, kendini haklı göstermek için.
Babam.
O kelime bile içimde bir çarpıntı yaratıyordu.çBen babama ceza kesmemiştim. En azından böyle değil. Onu zincirle tavana asmamıştım. Onu kan içinde bırakmamıştım. Ama ondan vazgeçmiştim. Onu hayatımdan silmeye çalışmıştım. Bu ceza mıydı?
"Ben haklıydım," dedim kendimden emin bir şekilde. Sesim keskin çıktı, kararlıydı, sarsılmıyordu. O an geri adım atamazdım. İçimde yıllardır büyüttüğüm o düşünceyi, o karanlığı, o intikamı savunuyordum. Annemin ölümüne sebep olan adamı hiç düşünmeden öldürecektim. Bu bir seçenek değildi benim için, bu bir sonuçtu. Yaşadığım her şeyin, içimde biriken her acının, her gece boğazıma düğümlenen o nefretin sonucu. Bu konuda bana kimsenin akıl vermeye hakkı yoktu. Hele onun... asla yoktu.
"Sen sonunu düşünmeden plan yapan birisin," dedi Pamir sert sesiyle. Sözleri tokat gibi çarptı yüzüme. Kaşlarım çatıldı, içimde bir şey anında savunmaya geçti. Ne demek istiyordu? Sonunu düşünmemiş miydim? Her şeyi defalarca kafamda kurmamış mıydım? O anı, o kurşunu, o adamın yere yığılmasını... hepsini zihnimde yüzlerce kez yaşamamış mıydım? Sonrasını da düşünmüştüm. Özgür olacaktım. İçimdeki o ağırlık gidecekti. İlk kez gerçekten nefes alacaktım.
"Nereden biliyorsun sonunu düşünmediğimi?" dedim kendimden emin bir sesle. Gözlerimi onunkilere diktim. Bana yukarıdan bakmasına izin vermeyecektim. Beni tanıyormuş gibi konuşuyordu. Sanki zihnimin içine girip her şeyi görmüş gibi. Ama bilmiyordu. Hiçbir şey bilmiyordu. Yaşadıklarımı bilmiyordu. İçimde taşıdığım o karanlığı, o nefreti bilmiyordu. Ya da bildiğini sanıyordu.
"Çünkü zayıfsın," dedi. O kelime içimde yankılandı. Zayıf. Parmaklarım yumruk oldu, tırnaklarım avucuma battı ama acıyı hissetmedim bile. Zayıf mıydım ben? Bunca yıl ayakta kalmış birine zayıf mı diyordu? Her şeye rağmen dimdik durmuş birine? Hayır. Ben zayıf değildim. Ben sadece akıllıydım. İnsanlara kendimi zayıf gösteriyordum çünkü güçlü olduğumu gösterirsem hedef olurdum. Çünkü zayıf görünmek bazen hayatta kalmanın tek yoluydu. Ama o... bunu bile fark etmemiş miydi? Yoksa bilerek mi söylüyordu?
"Birini öldürdükten sonra ne yapacaktın?" diye devam etti. Bu soru havada asılı kaldı. Bir anlığına nefesim kesildi ama hemen toparlandım.
"Hayatımı yaşayacaktım," dedim kendimden emin bir şekilde. Sesim kararlıydı, sanki gerçekten buna inanıyormuşum gibi. Ama içimde bir yer sessizleşmişti. Çünkü o sorunun cevabını ben gerçekten biliyor muydum? Onun "zayıfsın" dediği kısmı tamamen yok saydım. Çünkü o kelimeyle yüzleşmek istemiyordum. Onun düşünceleri umurumda değildi. En azından kendime bunu söylüyordum. Ama o durmadı.
"Kendini öldürerek mi?" dedi bir anda. Dünya o an durdu. Kalbim bir anlığına atmayı unuttu. Göğsüm sıkıştı, nefesim yarıda kaldı. Bedenim titredi. Bu cümle... bu benim en büyük sırrımdı. Kimseye söylemediğim, kendime bile itiraf etmekten kaçtığım o düşünce onun ağzından çıkmıştı. Bunu düşünmüş müydüm? Evet. Hem de defalarca. Yıllarca. Birini öldürmenin ne demek olduğunu çok iyi biliyordum. O tetiği çekmenin, bir hayatı sonlandırmanın ağırlığını zihnimde yüzlerce kez tartmıştım. Ve her seferinde aynı yere varmıştım. O yükle yaşayamazdım. O vicdan azabıyla nefes alamazdım. O yüzden... evet. Bunu düşünmüştüm. Birini öldürdükten sonra kendimi de öldürmeyi düşünmüştüm. Çünkü o zaman her şey biterdi. Acı da, hesap da, geçmiş de.
"Ne?" dedim titrek bir sesle. Sesim bana ait değil gibiydi. İnce, kırılgan, savunmasızdı. Haklı olması canımı yakmıştı. Beni tanımadığını düşündüğüm adam beni benden iyi tanıyordu. Bu nasıl mümkündü? Ben kendimden bile kaçarken o nasıl beni yakalayabilmişti?
"Senin zihninde neler dönüyor ben çok iyi biliyorum," dedi. Sesi sertti, kesindi, yargılayıcıydı. "Sen babanı öldürdüğün gibi kendi kafana sıkmayı planlayan birisin!" O an içimde bir şey çöktü. Bu cümle benim en karanlık gerçeğimdi. Yıllardır sakladığım, üstünü örttüğüm o düşünce artık saklanmıyordu. Açığa çıkmıştı. Bir başkasının ağzından duyduğumda daha gerçek, daha ağır gelmişti.
Gözlerim boşluğa kaydı. Zihnimde o sahne canlandı. Silahın soğukluğu, tetiğin altındaki parmağım, bir kurşun... ve ardından gelen sessizlik. İçim ürperdi. Ben gerçekten bunu planlamış mıydım? Evet. Ama bunu kabul etmek... bu başka bir şeydi. Gözlerimi tekrar ona çevirdim. Bakışlarım artık eskisi kadar sert değildi. İçinde çatlaklar vardı.
Zayıf mıydım ben gerçekten? Yoksa merhametli miydim? Birini öldürdükten sonra yaşayamayacak kadar merhametli... Fazla merhametli olmak zayıflık değil miydi zaten? Bu dünyada belki öyleydi. Çünkü burada güçlü olan hayatta kalırdı. Ama ben... ben güçlü müydüm gerçekten? Yoksa sadece kırılmamayı öğrenmiş biriydim? O an kendimle yüzleşmek zorunda kaldım. Ve bu yüzleşme, onun söylediklerinden çok daha fazla can yaktı.
"Ama sen de zayıf olduğunu düşündüğün kadınla bu planı yaptın," dedim. Dudaklarımın kenarında beliren o küçük gülümseme, içimde kopan fırtınayı saklamak içindi. Gülümsemek kolaydı; acıyı saklamanın en iyi yolu buydu. İçim yanıyordu. Onun söyledikleri, beni benden iyi tanıması, en karanlık düşüncelerimi yüzüme vurması canımı yakmıştı. Ama o da masum değildi. O da beni kullanmıştı. En az benim onu kullandığım kadar.
Biz birbirimize sığınmamıştık aslında, birbirimizi araç yapmıştık. İntikam için, hayatta kalmak için, nefes alabilmek için... ve belki de en çok sevilmek için. Gözlerim onunkilere kilitlendi. İçimdeki kırgınlıkla, öfkeyle, bastıramadığım duygularla bakıyordum. Çünkü gerçek buydu. Biz temiz değildik. Doğru değildik. Birbirimizi iyileştiren insanlar hiç değildik. Biz yaralıydık ve birbirimizin yarasına dokunarak daha çok kanatan iki yabancıydık.
"Tetiği tutan sen olmayacaktın, ben olacaktım," dedi. Sesi sakindi ama kelimeleri ağırdı. "Seni o acıyla yaşamana izin vermezdim." Bir an nefesim kesildi. Sanki biri göğsümün ortasına bastırdı. "Ben olacaktım..." cümlesi zihnimde yankılandı. Devamı geldiğinde kalbim bir kez daha sarsıldı.
"Ama sen planımızı bir hiç sayıp babanı seçtin," dedi küçük bir gülümsemeyle. O gülümseme alay değildi; kırgınlıktı. Bir an ne diyeceğimi bilemedim. Gerçekten bu kadarını düşünmüş müydü? Ben sadece kendi acımı görürken, o benim yaşayacağım acıyı da mı hesaplamıştı? Ben sadece intikamın sonunu hayal ederken, o, o sonun bende bırakacağı yükü mü düşünmüştü? Bu beklediğim bir şey değildi. Çünkü ben onu bencil sanmıştım. Sadece kendi öfkesini düşünen biri, sadece kendi yarasına odaklanan biri... ama şimdi karşımda duran adam, benim yaşayacağım acıyı benden önce hesaplayan biriydi. Bu düşünce içimi daha çok yaktı.
"Neden bu kadar ayrıntıyı düşündün?" dedim. Sesim eskisi kadar sert değildi. İçinde bir kırılma, bir şaşkınlık vardı. Çünkü bu, kafamda kurduğum Pamir değildi. Bu başka biriydi.
"Senin için," dedi. Hiç duraksamadan, hiç düşünmeden. Sanki bu çok normalmiş gibi. Sanki açıklamaya bile gerek yokmuş gibi. O an içimde bir şey çözüldü. Bu kadar basit miydi onun için? Benim için... beni düşünerek... beni korumak için... bu kadar karanlık bir planın her detayını hesaplamıştı. İçim sıkıştı. Çünkü bu adam beni hem yaralayan hem de yaramı saran aynı adamdı. Bir yandan beni en dip noktama itmişti, diğer yandan düşerken tutmaya çalışmıştı. Bu nasıl bir çelişkiydi?
Nasıl aynı anda hem acımın sebebi hem de merhemi olabiliyordu? Gözlerim ondan kaçamadı. Kaçmak istedim ama yapamadım. Çünkü gördüğüm şey inkâr edemeyeceğim kadar gerçekti. Beni düşünmüştü. Gerçekten düşünmüştü. Ve bu, sandığımdan çok daha ağırdı. Çünkü eğer o beni bu kadar düşünmüşse, ben ne yapmıştım? Onu itmiştim. Onu suçlamıştım. Onu yok saymıştım. Ama o, benim yaşayacağım acıyı bile üstlenmeye hazırdı.
İçimde bir boşluk oluştu ama bu boşluk huzurlu değildi; daha çok can yakıyordu. Çünkü artık biliyordum, bu adam sadece beni kıran biri değildi. Bu adam beni gerçekten seven biriydi. Ve işte tam da bu yüzden onunla olamazdım. Çünkü biz birbirimizi kurtaracak insanlar değildik, biz birbirimizi tüketen iki insandık. Ama en acısı şuydu; onunla olmazdı, bunu biliyordum, kesin ve tartışmasız bir gerçekti bu. Ama onsuz da olmazdı.
Tam bir kelime söyleyecektim ki deponun ağır kapısı gıcırdayarak açıldı. O ses, içimde bir şeyin de açılması gibiydi. Gözlerim istemsizce arkaya döndü. Babam... Harun gelmişti. Her zamanki gibi dimdik duruyordu. Üzerinde taşıdığı o soğukkanlılık, o hesapçı bakışlar, o yıllardır değişmeyen kurnaz ifade... Sanki hiçbir şey olmamış gibi, sanki bu deponun ortasında zincire vurulmuş bir adam yokmuş gibi yürüyerek yanımıza geldi. Adımlarında en ufak bir tereddüt yoktu. Sanki burası onun dünyasıydı. Sanki acı, onun için sıradan bir detaydı.
Hızla yanımıza gelip durdu. Gözleri ilk bana kaydı. O bakış... yıllardır özlemini çektiğim ama aynı zamanda nefret ettiğim o baba bakışı. "İyi misin?" dedi düşünceli bir baba edasıyla. Sesindeki o yumuşaklık içimi daha çok rahatsız etti. Çünkü geç kalmıştı. Her şey için çok geçti. Kafamı hafifçe sallamakla yetindim. Ne "iyiyim" diyebildim ne de "değilim." Ona soru sormadım. Onun iyi olup olmadığını umursamadım bile. İçimdeki o bağ çoktan kopmuştu. Gözlerimi yeniden o hunharca dövülmüş adama çevirdim. Onun kanlı yüzü, şişmiş gözleri, nefes almakta zorlanan bedeni... bu sahne artık midemi bulandırmıyordu. Bu en korkutucu olanıydı.
"Buradan neden benzin kokusu geliyor?" dedim düşünceli bir şekilde. Burnuma dolan o keskin koku artık rahatsız etmiyordu beni. Aksine... bir şeyleri tetikliyordu içimde.
"Onu yakmayı düşündüğümde adamlara yaptırmıştım," dedi Pamir. Sesi sakindi. Sanki bahsettiği şey bir insan değilmiş gibi. O an içimde bir şey netleşti.
"Yeniden yapsınlar," dedim. Sözlerim ağzımdan çıktığında ne bir titreme vardı ne bir tereddüt. Sanki çok basit bir şey istemişim gibi.
"Anlamadım?" dedi Pamir. Kaşları hafifçe çatılmıştı. Ne istediğimi gerçekten anlamamıştı.
Gözlerimi ondan ayırmadan tekrar konuştum. "Dediğimi yapsınlar." Sesim bu defa daha netti. Daha keskin. Bir anlık sessizlik oldu. Pamir'in bakışları yüzümde gezindi. Ne yapmaya çalıştığımı çözmeye çalışıyordu. Ama yine de... itiraz etmedi. Kafasıyla adamlara işaret verdi.
O an her şey hızlandı. Adamlar hemen harekete geçti. Ellerindeki benzin bidonlarını açtılar. Metal bidonların çıkardığı o ses deponun içinde yankılandı. Ardından yere dökülen benzinin sesi... Keskin kokusu daha da yoğunlaştı. Zemine yayılan sıvı, adamın etrafında bir çember oluşturuyordu. Yavaş yavaş, dikkatlice... sanki bir ritüel yapıyorlardı. Ben sadece izliyordum. Gözlerim o çemberdeydi. Her dökülen damla, içimde bir şeyleri daha da karartıyordu.
Adamlar işlerini bitirdiğinde geri çekildiler. Herkes yerini aldı. Depoda yine o ağır sessizlik oluştu. Ama bu defa sessizliğin içinde bir tehdit vardı. Bekleyen bir son.
"Çakmak verir misin?" dedim. Sesim sakindi. Neredeyse düşünceli. Pamir hâlâ ne yaptığımı tam olarak anlamıyordu. Ama yine de her dediğimi yapıyordu. Gözleri üzerimdeydi. Adamlardan biri küçük bir kutu getirdi. İçinde farklı çakmaklar vardı. Kutunun kapağı açıldığında metalin hafif sesi duyuldu. Elimi uzattım. Parmaklarım çakmakların üzerinde gezindi. Sonra bir tanesinde durdum.
Üzerinde kuğu deseni vardı. Garip bir detaydı. Bu kadar karanlık bir ortamda, bu kadar masum bir figür...Onu aldım. Avucumda tarttım. Gözlerimi yavaşça o adama çevirdim.
"Gerçekleri söyleyecek misin," dedim. Sesim alçaktı ama netti. "Yoksa yanarak mı öleceksin?" Dudaklarımın kenarında küçük bir gülümseme oluştu. Ama bu gülümseme... insani değildi. Adam bana baktı. Gözlerimin içine. Sanki bunu yapamayacakmışım gibi. Sanki son anda vazgeçecekmişim gibi.
"Ben gerçekleri zaten söyledim," dedi. Yalan söylediği o kadar belliydi ki...Gülümsedim.
"Ben inanmadım ama," dedim. Ve o an... Başparmağım çakmağın taşına bastı. Küçük bir kıvılcım...Ardından alev. Bir saniye bile beklemeden elimdeki çakmağı yere fırlattım. Benzinle ıslanmış zemin alevi anında yuttu. Bir anda...Ateş yükseldi. Adamın etrafında çember şeklinde bir yangın başladı.
Alevler hızla yayıldı. Turuncu ışık deponun karanlığını yırttı. Gölge ve ışık birbirine karıştı. Isı yüzüme vurdu. Ama geri çekilmedim. Gülümsedim.
Adamın gözleri büyümüştü. Az önceki o kendinden emin bakış gitmişti. Yerine panik gelmişti. Nefesi hızlanmıştı. Zincirler titredi. Kaçmaya çalıştı ama kaçacak yeri yoktu. Ve o an... İlk defa gerçekten korktu.
"Gerçekleri söyleyeceğim! Durdur bu yangını!" diye bağırdı adam. Sesi parçalanıyordu, kelimeler boğazında düğümlenip dışarı zorla çıkıyordu. Az önce yüzünde taşıdığı o sahte özgüven tamamen silinmişti. Gözleri dehşetle açılmış, nefesi kesik kesik gelmeye başlamıştı. Alevlerin sıcaklığı tenine değdikçe refleksle geri çekilmeye çalışıyor ama bileklerinden asılı olduğu zincirler buna izin vermiyordu. Çaresizlik... işte şimdi gerçekten iliklerine kadar işlemişti.
"Durmasını istiyorsan söyle," dedim soğuk, tekdüze bir sesle. Sesimde en ufak bir merhamet kırıntısı yoktu. "Yoksa durmayacak." Sözlerim havada ağır ağır yayıldı. Depoda bulunan herkes susmuştu. Alevlerin çıtırtısı, benzinin yanarken çıkardığı o keskin koku ve adamın düzensiz nefes alışları dışında hiçbir şey yoktu. O an zaman bile yavaşlamış gibiydi. Adam gözlerini bana dikti, sonra alevlere baktı, sonra tekrar bana... kaçacak yer arıyordu ama yoktu. Sonunda pes etti.
"Hakan Aktan yaptırdı bunu bana!" dedi panikle, kelimeler birbirine çarparak döküldü ağzından. "Asıl plan ölmendi ama ölmediğini duyunca suçu Harun Demirel'e yıkmamı söyledi!" Bir anlık sessizlik oldu. Alevler hâlâ yanıyordu ama ben artık onları görmüyordum. Duyduğum tek şey gerçekti. İçimdeki o karanlık boşluk, duyduğum isimle birlikte daha da derinleşti. Gözlerimi yavaşça adamdan ayırdım. Pamir'e çevirdim. Bakışlarım sakindi ama içimde fırtınalar kopuyordu.
"Plandan vazgeçmedim," dedim kendimden emin bir ses tonuyla. Sesim dümdüzdü, sarsılmıyordu. "Sadece haksız yere birine ceza kesmene izin vermezdim." Bu bir açıklama değildi. Bu benim çizgimdi. Kim olursa olsun, ne olursa olsun o çizgiyi geçmeyecektim. Pamir başını ağır ağır salladı. Gözleri üzerimdeydi. Sanki beni ilk kez görüyormuş gibi bakıyordu. Sanki az önce söylediği "zayıfsın" kelimesinin ağırlığını fark etmişti. Yavaşça ona doğru bir adım attım.
Kalbim hızlanmıştı ama bu korku değildi. Bu... bir kabullenişti. Bir kararın ağırlığıydı. Bir adım daha attım. Aramızdaki mesafe neredeyse yok oldu. Elimi yavaşça beline götürdüm. O an zaman yeniden yavaşladı. Parmaklarım silahın soğuk metaline değdiğinde içimden bir ürperti geçti ama geri çekilmedim. Aksine... daha sıkı kavradım. Bu sefer kontrol bendeydi. Bu sefer karar veren bendim. Silahı çektiğim an Pamir en ufak bir tepki vermedi. Sadece baktı. Bu bile başlı başına bir şeydi. Bana güveniyordu. Döndüm. Gözlerim tekrar o adama kilitlendi. Alevler artık daha yakındı. Isı yüzüme vuruyordu ama ben hiçbir şey hissetmiyordum. Sanki bedenim o an sadece bir kabuktu. Silahı kaldırdım. Namlunun ucunu adamın alnına nişan aldım. Ellerim titremedi. Nefesim bozulmadı. Adamın gözleri büyüdü. Dudakları titredi. Bir şey söylemeye çalıştı.
Belki yalvaracaktı. Belki özür dileyecekti. Ama geç kalmıştı. Çoktan geç kalmıştı. Tetiği çektim. O an çıkan ses... kulaklarımı doldurdu. Keskin, kısa ve geri dönüşü olmayan bir sesti. Kurşun hedefini buldu. Adamın başı geriye savruldu. Bedeni bir anda gevşedi. Zincirler son bir kez sertçe sallandı ve sonra hareketsiz kaldı. Sessizlik... bu defa daha ağırdı. Sanki deponun içindeki tüm hava çekilmişti. Elimdeki silah hâlâ sıcaktı. Parmaklarım tetiğin üzerinde kalmıştı birkaç saniye. Sonra yavaşça indirdim. Gözlerimi tekrar Pamir'e çevirdim. İçimde bir boşluk vardı ama bu boşluk korku değildi. Pişmanlık da değildi. Bu... bir dönüşümdü.
"Ben zayıf değilim," dedim. Sesim sakindi ama kesindi. Tartışmaya kapalıydı. Bu bir savunma değildi artık. Bu, kendime verdiğim cevaptı. Pamir bana baktı. Uzun uzun. Gözlerinde ilk kez bu kadar açık bir şey gördüm. Hayranlık. Ama sadece hayranlık değildi. İçinde saygı vardı. Kabulleniş vardı. Belki de... biraz korku. Yavaşça bana yaklaştı. Adımlarını duymadım bile. Yanıma geldiğinde nefesini hissettim. Sıcak, düzenli ama ağır. Başını hafifçe eğdi. Dudakları kulağıma yaklaştı.
"Hayatımda gördüğüm en güçlü kadınsın," diye fısıldadı. Sesi derindi, içten geliyordu. "Ve iyi ki seninim." O an kalbim bir anlığına durur gibi oldu. Bu cümle... beklediğim bir şey değildi. Dudaklarımın kenarında istemsizce küçük bir gülümseme oluştu. Çok belli belirsizdi ama içimde yankılandı. Çünkü o bana ait olduğunu söylememişti. Beni sahiplenmemişti. Kendini bana ait kılmıştı. Ve bu... düşündüğümden çok daha derin, çok daha ağır bir şeydi.
____________
Kalbinin bir köşesinde hâlâ uzatılacak bir el bekleyen değerlilerim... 🤍
Uzun bir aradan sonra yeniden buradayız. Belki zaman geçti, belki bazı şeyler değişti ama sizinle kurduğum bağın hâlâ aynı sıcaklıkta olduğunu bilmek benim için çok kıymetli.
Her birinizin bayramını en içten dileklerimle kutluyorum. Umarım kalbinizden geçen tüm dilekler, en doğru zamanda ve en güzel şekilde sizi bulur. Hayat bazen yorar, bazen duraksatır ama ne olursa olsun hayallerinizin peşinden koşmaktan vazgeçmeyin. Çünkü insanı ayakta tutan şey, çoğu zaman inandığı hayallerdir.
Bu süreçte beni beklediğiniz, hikâyeme sabırla eşlik ettiğiniz ve her şeye rağmen yanımda olduğunuz için her birinize ayrı ayrı teşekkür ederim. İyi ki varsınız, iyi ki bu yolculukta benimlesiniz.
Kitaba gelecek olursak; bölümlerin uzunluğunu biraz kısalttım. Daha akıcı ve keyifli olması için böyle bir değişiklik yaptım. Ancak yarın, eğer yeterli talep olursa (oy ve yorumlarda bunu belirtmeyi unutmayalım), yeni bölümü sizlerle buluşturacağım.
Sizinle yeniden aynı satırlarda buluşmak çok güzel... 🤍🫂
Bölüm etkileşimi
