10. bölüm / 28
ZULMÜN ÇİÇEĞİYENİLGİ
Bölümler 28Şu an: YENİLGİ
- 1 TANITIM130 kelime
- 2 SOLMUŞ MASAL7.477 kelime
- 3 MÜHÜR6.746 kelime
- 4 SON BEYAZIN FISILTISI12.386 kelime
- 5 KEFEN11.226 kelime
- 6 KADERİN MÜHRÜ10.494 kelime
- 7 KARANLIĞA ESİR12.112 kelime
- 8 BİR IŞIK ESKSİK9.430 kelime
- 9 YARABANDI9.192 kelime
- 10 YENİLGİ9.567 kelime · Okuduğun bölüm
- 11 SEN ONA AŞIKSIN10.958 kelime
- 12 AĞITSIZ SON10.888 kelime
- 13 ÖLMESEN OLMAZ MI?9.631 kelime
- 14 KALBİME AÇTIĞIN MEZAR10.276 kelime
- 15 BİR ZAMANLAR SEN4.448 kelime
- 16 TUTAMADIĞIM ELLER3.488 kelime
- 17 ÖZGÜRLÜĞE VEDA2.196 kelime
- 18 KALBİMDEKİ SANRI3.205 kelime
- 19 ÇOCUKLUĞUMUN KATİLİ2.411 kelime
- 20 İÇİMDEKİ KATİL5.362 kelime
- 21 BİR GÜN DAHA KALAMAZ MISIN?5.080 kelime
- 22 İÇİMDE KALAN SEN5.791 kelime
- 23 BOĞAZIMDAKİ HOŞÇA KAL2.578 kelime
- 24 ANNE2.105 kelime
- 25 MERHAMETİN BEDELİ1.212 kelime
- 26 KENDİ CELLADIM3.423 kelime
- 27 YANLIŞ NEFRET5.138 kelime
- 28 ARTIK SENİ DUYUYORUM6.140 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Çocukken ölümü dileyen bana, hayatta kalmak en büyük ihanetti.
Güzel şeylerin sonu olur muydu? Bu soruyu içimde defalarca yankılanırken duydum. Her seferinde cevabım aynıydı. Evet, olur. Çünkü bana göre hiçbir şey sonsuza kadar sürmezdi. Ne sevinç, ne huzur, ne de mutluluk... Hepsi bir şekilde biterdi. Her güzel şeyin sonu vardı; tıpkı her günün sonunda gelen karanlık gibi, tıpkı her kahkahanın ardına saklanan sessizlik gibi. Ben hep buna inandım. Çünkü gördüklerim, yaşadıklarım, hissettiklerim bana başka türlü düşünmeyi öğretmemişti.
Mutluluk, bana hep koparılmış bir çiçeği hatırlatırdı. İlk koparıldığında güzeldi, canlıydı, rengiydi, kokusuydu... Her şeyiyle göz kamaştırırdı. Ama zamanla, o güzelliği yavaş yavaş solardı. Renkleri matlaşır, yaprakları bükülür, sonunda o canlılık yerini cansız bir sessizliğe bırakırdı. Vazo suyunun içinde, ömrü birkaç günle sınırlıydı. Göz alıcı bir güzelliğin ardında saklı, kaçınılmaz bir son vardı. Benim için mutluluk da öyleydi; avuçlarımın arasında tuttuğum, ama yaşatamadığım bir şeydi. Ne kadar sımsıkı tutsam da elimde kalanı hep yaprak kırıntıları olurdu.
Zaman geçtikçe bunu kabullenmiştim. "Güzel şeylerin sonu olur," derdim kendime. Bu benim savunma mekanizmamdı belki de. Çünkü eğer her güzel şeyin biteceğini baştan kabul edersen, bitince canın daha az yanar. En azından ben öyle sanıyordum. Ama yanılmışım. Çünkü güzel şeylerin bitişi değil, onların biteceğini bile bile yaşayamayışım yormuş beni asıl.
Oysa mutluluk sadece koparılmış bir çiçek değilmiş. Bazen dalında kalırmış, bazen rüzgârda savrulsa da, yağmurda ıslansa da yeniden açarmış. Çünkü kökü topraktaymış. Kökü sağlam olan hiçbir şey gerçekten ölmezmiş. Solsa da yeniden filizlenirmiş. Mutluluk da öyleymiş meğer zamanla solsa bile, yeniden açacak bir zamanı mutlaka varmış.
Eskiden, mutluluğu anlık bir duygu sanırdım. Bir kahkaha, bir bakış, kısa süreli bir huzur... O kadar. Ama artık biliyorum ki mutluluk, kısa bir an değil; içten içe büyüyen, kendini zamana yayan bir şeymiş. Tıpkı bir çiçeğin toprağın altında yavaş yavaş yeşermesi gibi. Görmezsin, bilmezsin ama o oradadır. Büyür, gelişir, sonunda gün yüzüne çıkar.
Belki de mutluluk, bizim bakış açımızla şekillenen bir şeydir. Ben uzun süre boyunca hep karanlık taraftan baktım. Her şeyin sonunda bir kayıp, bir acı bekledim. O yüzden hiçbir güzelliğe tam olarak tutunamadım. Bir şey beni mutlu ettiğinde, içimden hemen bir korku yükselirdi. Bu da bitecek. Sanki hayat bana, her güzel şeyin bedeli acıymış gibi öğretmişti. Ama şimdi anlıyorum ki asıl mesele o anın geçip geçmemesi değil, o anı yaşarken gerçekten içinde olup olmadığınmış.
Bir çiçeği kopardığında onu daha yakından görmek istersin belki; elinde tutmak, kokusunu hissetmek istersin. Ama o an aslında onun ölümüne neden olursun. Çünkü kökünden ayırırsın. Hayatla bağını kesersin. Mutluluk da tıpkı o çiçek gibidir. Eğer onu sahiplenmeye, elinde tutmaya, kontrol etmeye çalışırsan solmaya başlar. Ama onu dalında bırakırsan, uzaktan da olsa izlersen, o kendi ritmiyle yaşar. Yeniden açar, yeniden güzelleşir.
Ben bunu anlamak için çok şey kaybettim. Belki de bu yüzden artık hiçbir şeyi zorla tutmak istemiyorum. Ne insanı, ne anıyı, ne duyguyu... Çünkü öğrendim ki tutmakla yaşatmak aynı şey değil. Bazen bırakmak, yaşatmanın en doğru yoludur.
Mutluluk bir an, bir dokunuş, bir bakış olabilir. Birinin sesinde saklı bir huzur olabilir. Bazen bir kahve kokusunda, bazen sabahın ilk ışığında. Belki de bir sessizlikte. Onu büyüten şey, o anı fark edebilmektir. Belki de ben bunu çok geç fark ettim, ama geç de olsa öğrendim.
Artık mutluluk bana koparılmış bir çiçek gibi gelmiyor. Artık o, dalında, toprağında, kökleriyle hayatın içinde bir yerde. Artık biliyorum ki zamanla solar belki ama yeniden de açar. Her kışın bir baharı vardır. Her solgunluğun ardında yeniden doğmak vardır. Mutluluk, solsa bile kaybolmaz; sadece dinlenir. Ve zamanı geldiğinde yeniden filiz verir.
Belki güzel şeylerin sonu olur, ama bazen sonlar sadece bir başka başlangıcın adıymış. Bunu öğrendim. Çünkü bazı çiçekler, sadece solmayı göze aldıkları için yeniden açabiliyormuş. Ve ben, artık solmaktan korkmuyorum. Çünkü biliyorum ki yeniden açabilirim.
"Maviş." O kelimeyi duymamla birlikte kafamın içinde dönüp duran bütün düşünceler bir anda dağıldı. O sesin kime ait olduğunu anlamam için dönüp bakmama bile gerek yoktu ama yine de döndüm. Pars geliyordu. Ellerini cebine sokmuş, yüzünde o her zamanki umursamaz ifadeyle, sanki dünyanın umurunda değilmiş gibi bana doğru yürüyordu. İç çektim. Bu çocuk yine benden ne istiyordu acaba? Onu gördüğüm anda içimde istemsiz bir bıkkınlık dalgası yükseldi. Bir insan aynı anda hem bu kadar sinir bozucu hem de bu kadar eğlenceli olmayı nasıl başarabilirdi, gerçekten anlamıyordum.
Yanıma kadar geldiğinde adımlarını durdurdu. Göz ucuyla bana baktı, yüzünde hafif bir sırıtış. Benim tepki vermemi bekliyordu, eminim. Ama bu kez ona istediğini vermemeye kararlıydım. Derin bir nefes alıp başımı hafifçe çevirdim, sesim yorgun bir tınıyla çıktı. "Beş dakika huzur istemiştim sadece."
Pars hemen cevabı yapıştırdı, sesi alaycıydı ama içinde gizli bir sıcaklık vardı, "Ben de huzur almak için geldim, merak etme."
Kaşlarımı çattım, gözlerimi kısıp ona döndüm. "Huzur almaya geldin, evet," dedim, sesimdeki sabırsızlık neredeyse elle tutulur gibiydi. "Ama benimkini almaya!"
Pars hafifçe güldü, o tanıdık sinir bozucu kahkahası bahçede yankılandı. Ardından ciddi bir ifadeyle bana baktı. "Kızım, senin benimle ne derdin var?"
"Ne derdim olacak seninle?" dedim, omuz silktim. Sesimdeki umursamazlık tamamen bilinçliydi. Onu sinirlendirmeyi sevdiğimi biliyordu ama yine de her defasında oltaya geliyordu.
"Ne zaman yanına gelsem, bana laf atıyorsun lan," dedi, sesinde belli belirsiz bir öfke vardı ama arkasında o çocukça ton saklanıyordu. Gerçekten kızmış gibi davranıyordu ama ben gözlerindeki kıvılcımı gördüm. Eğleniyordu. Her defasında olduğu gibi, yine bu küçük oyunlarımızın içinde kendi eğlencesini buluyordu.
"Hoşuna gitmiyorsa yapmam kardeşim," dedim, bilerek "kardeşim" kelimesinin üstünde durarak. Cümleyi bitirir bitirmez omzuma çantasını çarptı, ama ben dönüp bakmadan bahçede yürümeye devam ettim. Yerdeki yaprakların hışırtısı, adımlarımızın arasına karışıyordu.
Birden adımlarını hızlandırıp yanıma yetişti. "Kardeşim ne lan?" dedi, kaşlarını çatmış, bana yan gözle bakıyordu.
"Anlamını bilmiyor olamazsın," dedim, yüzümde hafif bir tebessüm belirdi. Elbette biliyordu. Ama ben onun bu tepkisini izlemeyi seviyordum. Her defasında nasıl parladığını görmek, nasıl saçma bir gururla sustuğunu fark etmek hoşuma gidiyordu.
"Salak mı var karşında?" dedi, sesi umursamazdı ama yüzündeki ifade tam tersini söylüyordu. Dudak kenarı titremişti, sinirlendiğinde yaptığı o tipik hareket.
"Evet," dedim kısa ve net. Gözleri bir anda fal taşı gibi açıldı. O an yüzündeki ifadeyi görmeye değerdi. Kaşları yukarı fırladı, dudakları aralandı. Şaşkınlıkla bana baktı.
"Senin saçını başını yolarım," dedi sonunda, sözleriyle tehdit ediyordu ama ses tonu öylesine komikti ki, ciddiye alınacak gibi değildi.
Olduğum yerde durdum, şaşkın bir ifadeyle ona döndüm. "Ne?" dedim, sonra tutamadım kendimi, kahkahalarım patladı. Gerçekten, bu adam beni her seferinde şaşırtmayı başarıyordu. Onun sinirlendiğini görmek bile eğlenceliydi.
Pars ise yüzünü buruşturdu, yanıma geldi ve elini uzatıp saçımı çekti. Çok sert değil, ama belli belirsiz bir acı hissettim. "Yapma dedim sana!" diye söylendi. Benimse gülmem daha da büyüdü. Eğilip saçlarımı bırakırken yüzüme baktı, ben kahkahalarla gülüyordum. Gözlerimdeki yaşları silerken o sinirle homurdanıyordu ama gözlerindeki o sıcak parıltıdan belliydi bana kızmıyor, sadece oyun oynuyordu.
"Sen var ya," dedi, derin bir nefes alarak, "beni delirteceksin."
"Geç bile kaldın Pars," dedim gülerek.
Bir an durdu, ellerini beline koydu. "Beni çıldırtmaktan keyif alıyorsun değil mi?"
"Kesinlikle."
Bu kelimeyi söylerken yüzüme yerleşen gülümseme, onu daha da sinirlendirdi. Kaşlarını çattı, yüzünü buruşturdu ama aynı anda dudaklarının kenarında bir tebessüm belirdi. Pars ne kadar uğraşsa da bana karşı sinirini uzun süre tutamazdı.
"Sen çocuk gibisin," dedim alayla, "her defasında kızıyormuş gibi yapıyorsun ama sonra gülüyorsun."
"Ben mi çocuğum?" dedi bir anda, sesi yükselmişti. "Bir bak bakalım kim saçını çekince kahkahaya boğuluyor?"
Ben yine güldüm. "Sen çektin ama ben güldüm, fark bu. Çünkü ben olgunum, sen değilsin."
Pars ellerini iki yana açtı, gökyüzüne bakıp söylenmeye başladı, "Allah'ım sabır ver, şu kadını başıma neden sardın?"
O an yüzündeki ifadeyi görüp gülmemek mümkün değildi. Tam bir çocuktu gerçekten. Ama o çocuksuluğu, içtenliğiyle birleşince sinir değil, garip bir sıcaklık bırakıyordu insanda. Onunla konuşurken içimdeki sıkıntı, o sürekli taşıdığım ağırlık yavaşça eriyip gidiyordu. O farkında olmadan beni rahatlatıyordu.
"Sen şükret, benim gibi mükemmel biri seninle konuşuyor," dedim, kendimi överek. Sürekli o kendini övecek değildi ya. Biraz da ben şımartmalıydım kendimi, o kadar sabrımın içinde bir damla gurur hakkımdı. Pars gözlerini devirdi, dudak kenarında belli belirsiz bir tebessüm belirdi. "Asıl sen şükret lan," dedi, umursamaz ama aynı zamanda tanıdık bir tonda. Onun egosu... ah o egosu! Gerçekten insanı delirtirdi. Bu adamın kendine güveni bir ülkeyi ayakta tutardı.
Bu defa cevap vermedim. Enerjimi harcamaya değmezdi. O kendini övdükçe ben içimden sayıyordum, kaçıncı kez aynı cümleyi duyduğumu bile hatırlamıyordum artık. Derin bir nefes aldım, sonra sustum. O da bir süre sustu. Hava ikimizin arasında ağırlaştı, sonra sessizliği o bozdu. "Nasılsın?" dedi.
İşte bu. Asıl mesele buydu. Dün geceden sonra... nasıl olduğumu soruyordu. Beni anlamaya çalışıyordu belki ama sormasa daha iyiydi. Çünkü bu soru, kalbime dokunuyordu. "İyiyim," dedim, kolay bir yalanla. Ağzımdan çıkarken bile kelimenin içinin bomboş olduğunu hissettim. "İyiyim." Aslında her şeyim darmadağındı. Ama gerçekleri söylesem ne fark ederdi ki? Gerçekleri söylemek bazı durumlarda daha çok yakar, daha derin iz bırakır.
Abisiyle evlenmiş olmam, ne kadar "zorunluluktu" desem de değişmezdi. Kâğıt üstünde karısıydım, gerçekteyse sadece bir gölgeydim. Bu evliliğin ardında aşk değil, hesap vardı. Kaderin biçtiği, intikamın diktiği bir kıyafeti giymek zorundaydım. Üstelik, Pamir bana iyi davranıyordu. Evet, fazla iyi. Gözlerindeki o dinginlik, sesindeki sakinlik beni hem güvende hem de suçlu hissettiriyordu. Çünkü biliyordum onun iyi oluşu, benim üzerime ağır bir yük bindiriyordu.
Benim babam... onların anne ve babasının katiliydi. Bu cümle, zihnimde yankılanırken boğazımdan nefes bile geçemiyordu. Her "babam" deyişimde içimde bir düğüm atıyor, her "katil" kelimesi kalbimde bir parça eksiltiyordu. Babamın işlediği suç, benim alnıma yazılmıştı. Ve ben, o lekeden kurtulamayan bir isimle yaşıyordum. Pamir bana sevgiyle baksa da, bir gün o sevginin yerini nefretin alacağını biliyordum.
"Yalan söyleme," dedi Pars. Sesi sert değildi ama kararlıydı. Gözlerini benden ayırmıyordu. Yalan söylememi istemiyordu, çünkü yalanın üzerimizdeki sessizliği daha da derinleştirdiğini biliyordu.
"Gerçeği söylesem, 'iyi oldu' deyip geçersin," dedim. Sesim donuktu, duygularımı saklamayı becerememiştim. Belki de artık saklamak istemiyordum. Çünkü gerçek, ne kadar acı olursa olsun, en azından sahte değildi.
"Neden öyle bir şey söyleyeyim?" dedi Pars, bu kez daha yumuşak bir sesle. Gerçekten anlamak ister gibiydi. Gözlerindeki merak değil, empatiydi sanki. Ama ben oyun oynamaya alışkındım; insanların iyi niyetine güvenmek bana hep pahalıya patlamıştı.
"Düşman olduğunuz adamın kızıyım ya ben," dedim, kelimeler ağzımdan dökülürken içimden bir şey koptu. "Unuttun mu?" dedim. Canım yanmıştı, bunu gizleyemedim. Her kelimede boğazıma bir düğüm oturdu. Benim doğduğum soy, onların hayatındaki en büyük trajedinin sebebiydi. Babam, onların çocukluğundan kopardığı gülüşlerin, evlerinden aldığı huzurun adını taşıyordu. Ve ben o ismi taşımaktan utanıyordum.
Keşke farklı bir zamanda tanışsaydık. Keşke kader, bizi bu kadar yanlış bir hikâyede buluşturmasaydı. Keşke babam onlara zarar vermeseydi, o zaman her şey belki de farklı olurdu. Pars'ı bir abi gibi görebilirdim; gülüşleriyle bana ablalık eden biri gibi. Pamir'i ise... sevdiğim adam olarak. Gerçek, özgür bir sevgiyle.
Ama bunların hiçbiri mümkün değildi. Bizim hikâyemiz baştan hatalı yazılmıştı. Kaderimiz, imkânsızlıkla mühürlenmişti. Her gülüşün ardında suç, her dokunuşun içinde yas vardı. Bizim aramızdaki her şey, olması gerekenin tam zıttıydı.
O an Pars sessiz kaldı. Ne beni suçladı ne de acıdı. Sadece sustu. O sessizlikte, içimde binlerce düşünce yankılandı. Kendimi anlatmak istedim ama kelimeler yeterli olmazdı. Çünkü bazı acılar anlatılmazdı; sadece taşınırdı. Ve ben, yıllardır taşıyordum.
Bazen gerçekten ne kadar güçlü olduğumu unuttuğumu fark ediyorum. Çünkü içimdeki savaş hiç bitmiyor. Her sabah kalktığımda geçmişle yüzleşiyorum, her gece başımı yastığa koyduğumda o geçmişin sesleriyle uyuyorum. Pamir'in sıcaklığı bile o sesi susturamıyor. Çünkü geçmişin izi, en sessiz anlarda bile yankılanıyor.
Ve ben bazen düşünüyorum... Belki de kaderimiz buysa, bu imkânsızlık bizim en büyük sınavımızdır. Belki de sevgi, nefretin içinden filizlenen en inatçı duygudur. Ama yine de, içimde bir yer biliyor. Biz hiçbir zaman özgür olamayacağız. Çünkü babamın gölgesi, her gülüşümün üzerine düşüyor.
"Mavi," dedi, sesi bu defa alıştığım o alaycı tondan tamamen uzaktı. Ciddiydi. Hatta ürkütücü bir kadar ciddiydi. Gözleri üzerimde, kelimeleri sanki kalbimin duvarlarını aşındırıyordu. "Neden kendine bu kadar haksızlık yapıyorsun? Neden kendini bu kadar değersiz görüyorsun?" diye devam ettiğinde, boğazımdan nefes geçmedi. Cümleleri ağırdı, hedefini şaşmıyordu.
Canım yandı. Gerçekten, içten ve sessizce yandı. Çünkü bu soruların cevabı bende yoktu. Belki de vardı ama itiraf edemiyordum. Ben kendi kendime yıllardır en büyük cezayı kesiyordum zaten. Her aynaya baktığımda, her nefes aldığımda, her hatırladığımda... O cezayı yeniden veriyordum kendime.
Güçlü görünmeye çalışıyordum ama zayıftım. Herkes güçlü sandığı için ben de o maskeyi düşürmeye korkuyordum. Oysa zayıf olmak kimseye yenilmek değildi. Zayıflık, en çok da insana kendine yenildiğinde olurdu. Ve ben, kendime karşı yenileli yıllar olmuştu.
"Öyle değil miyim zaten?" dedim, sesim titreyerek. Dudaklarım aralanırken, sesim kendi içinde kırıldı. Gözlerim yere kaydı. O an fark ettim, kendi kendimi ne kadar ezdiğimi, ne kadar küçülttüğümü. İnsan bazen başkalarının söylediği tek bir cümleyle kendini yakalardı ya, öyle bir andı işte.
"Değilsin," dedi Pars, sesi netti, tok bir tonla. Gözlerimi kaldırdığımda o da durmuştu. Adımlarını kesmiş, bana dönmüştü. Birkaç saniye boyunca hiçbir şey söylemedi. Sadece baktı. O bakışta öfke değil, kararlılık vardı. Sanki beni inandırmaya çalışıyordu. Sanki ben inanana kadar susmayacaktı.
"Sen babanın suçlarının bedelini ödeyecek biri değilsin," dedi sonunda. Cümlesi kelime kelime içime işledi. Kalbimin derinliklerine bir çizik gibi kazındı. O kadar net, o kadar inanarak söylemişti ki, bir an inanasım geldi. Bir an, babamın gölgesinden çıkabileceğime inandım. Ama sonra aklım susturdu kalbimi. İnanma Mavi. Gerçek bu kadar basit değil.
"Sana kimse zarar veremez," dedi. Ses tonu bu kez sertleşmişti. "Kendin bile!" Ekledi, daha da sinirli bir tonda. Bu cümle, tehdit gibi gelmişti ama içinde koruma içgüdüsü vardı. Beni incitmek istemiyordu, kendimden bile korumak istiyordu.
"Bir daha kendini değersiz görürsen, senin için hiç iyi olmaz," dedi. O anda gözlerimden kaçamayacağı bir tebessüm kaçtı. Bu adam gerçekten sinirlenmişti. Bana bir şey yapmazdı, yapamazdı da... Ama bu hâliyle beni düşündüğü belliydi. İçim ısındı. Uzun zamandır kimse beni böyle sahiplenmemişti. Bu kadar içten, bu kadar net bir şekilde...
Gülümsedim. Onun bana kızmasına değil, beni düşündüğüne gülümsedim. "Abim gibi konuşuyorsun," dedim gülerek, bir adım atıp yanına yaklaştım. Sonra dayanamadım, başımı kaldırıp ona sarıldım. İçimdeki bir boşluk doldu o anda. Sıcak, huzurlu, güvenli bir an yaşadım. Uzun zamandır hissetmediğim türden bir yakınlıktı bu.
Ben ailemin yanında nefes alamazdım. Evde her nefesim kavgayla, suçla, korkuyla doluydu. Ama onların yanında... Pamir'in, Pars'ın yanında, ilk kez nefes alabiliyordum. İlk kez biri bana kötü bakmadan, geçmişimi yüzüme vurmadan konuşuyordu. Onların varlığı sanki yıllardır eksik olan bir parçayı yerine oturtuyordu içimde.
"Abinim zaten," dedi Pars kendinden emin bir sesle. Bu cümlede bir sıcaklık vardı. Gerçek bir abinin sahiplenişi gibiydi. Ama ben hemen o an gülmeye başladım, başımı kaldırdım.
"Benle yaşıtsındır, ne abisi?" dedim, eğlenerek. O anın ağırlığı bir anda yerini hafif bir neşeye bıraktı. Pars'ın yüzündeki ciddi ifade kayboldu, yerine o klasik, alaycı gülümsemesi yerleşti.
"Ben senden büyüğüm!" dedi hemen, kendini savunur gibi. Sesindeki ton, bir anda bana çocukça geldi. Hâlâ ciddi kalmaya çalışıyordu ama başarılı olamıyordu. Dudaklarımın kenarı istemsizce yukarı kıvrıldı.
"Kaç yaşındasın peki?" dedim, kollarımı göğsümde birleştirerek. Kaşlarımı kaldırdım, meydan okur gibi. O ise bir anda ciddiyetini kaybetti, yüzüne pişkin bir ifade yerleşti.
"Abiye yaş sorulmaz," dedi.
Kelimeler dudaklarından dökülür dökülmez, gülmekten kendimi alamadım. Adeta kahkaham patladı. Onun şaşkın yüz ifadesi de komikti. Bir adım geri çekildim, ellerimi belime koyup ona baktım. "Yani söylemeyeceksin?" dedim.
Cevap vermedi, sadece gülümsedi. O sırada rüzgâr hafifçe esti, saçlarımı yüzüme savurdu. Gözlerini bir anlığına benden ayırmadı. Sanki o gülüşümde uzun zamandır kayıp olan bir şeyi görüyordu. Belki de ben de o an farkında olmadan kendi içimde bir şeyi onarıyordum.
İlk defa, içim gerçekten hafiflemişti. Ne babamın suçu, ne geçmişin karanlığı, ne de üzerimdeki yük... Hiçbiri yoktu o anda. Sadece biz vardık. Gülüşlerimizin arasında geçmişin gölgeleri bile sessiz kalmıştı.
Ve ben, ilk defa gerçekten biri tarafından görülüyordum. Suçsuzluğumla, hatalarımla, yaralarımla... Tüm çıplaklığımda. O kadar sade ama o kadar derin bir andı ki, kalbim uzun zamandır hissetmediği bir şeyi hissetti, değerli olmayı.
O an düşündüm; belki de aile bazen kan bağıyla değil, kalp bağıyla kurulurmuş. Ve Pars, farkında olmadan, yıllardır eksikliğini hissettiğim o abi figürünü bana vermişti. Bana kızarak, beni koruyarak, bana inanarak.
Gözlerim bir kez daha ona takıldığında, yüzündeki gülümseme daha genişti. "Yaşını söylemeyeceksin, değil mi?" dedim bir kez daha.
"Yok, sır," dedi, omuz silkerek.
"Demek korkuyorsun, küçük çıkacaksın diye," dedim kışkırtarak.
"Seninle uğraşılmaz vallahi," diye mırıldandı ama gülüyordu. Gülüşünde samimiyet vardı. Gözlerinde de o tanıdık sıcaklık.
"Pars, benim canım sıkıldı ya" dedim. Sesimdeki kırıklık bile yorgundu. Sanki içimdeki tüm enerjiyi biri avuç avuç alıp götürmüş, yerinde boşluk bırakmıştı. Günlerdir evdeydim. Dört duvarın arasında, sessizliğin içine sıkışmış halde. Her şey sustuğunda kendi nefesimin sesinden bile rahatsız oluyordum artık. Dışarıdan gelen her ses bana ait olmayan bir dünyanın yankısı gibiydi. Kuş cıvıltıları, bir yerlerden geçen arabaların uğultusu, rüzgârın penceredeki perdeyi dalgalatışı bile... Hepsi hayatın hâlâ dışarıda aktığını hatırlatıyordu bana. Ama ben o hayata dâhil değildim.
Pencereden baktığımda özgürlük oradaydı. Gökyüzünün altında, uzakta bir yerlerde. Ulaşamayacağımı bile bile bakıyordum yine de. Sanki bakmak, nefes almak gibiydi. Mecburiyet.
Kaç gündür değil, belki de kaç yıldır tıkılı gibiydim. Zamanın nasıl geçtiğini fark etmiyordum artık. Günle gece birbirine karışmıştı. Perdeler hiç tam açılmaz, ışık hep solgun olurdu. Hayatım boyunca dışarıya adım atamamıştım. Bazen korkudan, bazen geçmişin gölgesinden, bazen de bana dayatılan o görünmez sınır yüzünden. İnsan kendi evinde hapsolabilir mi diye sorardım kendime. Evet, oluyordu. Ev, bir sığınak olmaktan çok, sessiz bir hapishaneye dönmüştü.
Pars başını bana çevirdi. Her zamanki umursamaz bakışıyla baktı. Omuzları gevşek, gözlerinde o tanıdık alay vardı. Dudaklarının kenarında beliriveren gülümseme sanki bana değil, kendi düşüncelerineydi.
"Ne yapayım peki" dedi, gözlerini devirmeye yakın bir ifadeyle "Şaklabanlık mı yapayım"
Sesi öyle rahattı ki bir an gerçekten kalkıp palyaço gibi davranacak sandım. Buna rağmen istemsizce gülümsedim. Pars'ın bu hali sinir bozucuydu belki ama bir şekilde içimi de rahatlattığını inkâr edemezdim. Onun yanında sessizlik biraz daha dayanılır oluyordu. En azından evin içindeki ağır hava bir süreliğine dağılırdı.
Tam ona cevap verecektim ki arkamdan bir ses geldi. Derin, tok ve tanıdık bir ses.
"Ona gerek yok. Akşam dışarı çıkıyoruz."
O sesi duyduğum anda kalbim hızlandı. Pamir.
İsmine gerek yoktu aslında, sesi bile yeterdi tanımam için. Söylediği her kelimede bir kararlılık vardı. Sanki uzun zamandır beklediğim bir haberin kapısını açmıştı. Arkama döndüm. Oradaydı.
Kapının eşiğinde duruyordu. Her zamanki gibi soğukkanlı. Ama bu kez bakışlarında bastırılmış bir sıcaklık vardı. Adımları yavaş ama güven doluydu. O bana doğru geldikçe içimdeki gerginlik azaldı. Sanki ne kadar yaklaşıyorsa ben o kadar rahat nefes alabiliyordum.
Yanıma geldiğinde hiçbir şey söylemeden elimi tuttu.
Parmak uçlarımdan vücuduma doğru yayılan o sıcaklık kalbimin ritmini değiştirdi. Elinin ağırlığı değil, verdiği güvendi beni susturan. O an hiçbir kelimeye gerek yoktu. Sanki yalnızca "Ben buradayım" demek istemişti. Basit bir dokunuştu ama içimde duvarlar kadar kalın sessizlikleri yıktı.
Birlikte yürümeye başladık. Sessizce. Adımlarımız birbirine karıştı. Pars arkamızda homurdanır gibi bir şeyler söylüyordu ama o an hiçbirini duymak istemiyordum. Tek hissettiğim şey Pamir'in elinin benimkinde olmasıydı. Uzun zamandır ilk kez bir yere ait hissediyordum.
"Nereye gideceğiz" diye sordum sonunda. Sesim heyecanlı çıkmıştı, farkında olmadan. Belki de yıllardır ilk defa "dışarı çıkmak" fikri bana umut gibi gelmişti. İçimde kıpırdayan o his tanıdıktı ama unuttuğum bir duyguydu.
Pamir bana baktı. Yüzündeki tebessüm çok hafifti ama içinde bir şey saklıydı. "Bu kadar sevineceğin bir yere değil" dedi. Gözlerinde parlayan o eğlenceli ifade, dudaklarının kenarından taşmıştı.
Tam o anda Pars kahkaha attı. Gerçek bir kahkaha. Ses, duvarlardan yankılandı, bahçenin sessizliğini parçaladı. "Hatta" dedi gülerek "bence bugün bize küfür bile edebilir abicim"
Kahkahasının içinde bir oyun vardı. Gizemli, neredeyse çocukça bir şey. O an anladım. Onlar bir şey planlamışlardı. Ama neydi bu kadar gizemli olan?
Kaşlarımı çatıp durdum. "Neyden bahsediyorsunuz?" dedim sabırsızca. Sesimde merakla sinir birbirine karışmıştı. İkisi de fazlasıyla eğleniyordu ve bu beni delirtiyordu.
Pamir bilerek gözlerime bakmadan yürümeye devam etti. Bahçedeydik. Hava ağır, toprak kokusu belirgindi. Gün batımı gökyüzünü turuncuya boyamış, ağaçların dalları rüzgârla hafifçe sallanıyordu. Her şey sessizdi ama onların sessizliği daha baskındı.
"Gidince görürsün," dedi Pamir sonunda.
Tam aynı anda Pars da aynı kelimeleri tekrarladı. "Gidince görürsün." Sesleri neredeyse tek vücut gibi çıktı. Provalı, uyumlu, sinir bozucu.
İkisine birden baktım. "Harika," dedim alayla, "gizemli ikili oldunuz yani." Ne cevap verdiler ne de yüzüme baktılar. Sadece kısa bir bakış paylaştılar, dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümsemeyle. O an aralarında benden gizledikleri bir şey olduğu belliydi.
Güneş ağaçların arkasına doğru inerken, bahçeye loş bir turuncu ışık yayılıyordu. Çimenlerin arasından gelen hafif çıtırtılar, kuşların son ötüşleri, rüzgârın yapraklarla oynayışı... Her şey sakin görünüyordu ama içimdeki huzursuzluk gitgide artıyordu. Pamir'in elini bırakmadan yürümeye devam ettim. Bu gün başından beri bir oyundu sanki ama içimdeki his, oyunun sonunun hoş olmayacağını söylüyordu.
Pamir'in parmakları hâlâ elimi sıkı sıkı tutuyordu. Adımları ağır ama kararlıydı. Her yürüyüşünde sanki yolu değil, kaderi biliyordu. Onun o emin hali bana hep güven verirdi ama bu kez garip bir tedirginlik taşıyordu. Ne yaparsa yapsın kendinden emin olmayı başarıyordu. Oysa ben her adımda ne yaptığımı sorgulayan biriydim. Aramızdaki fark buydu. O yürürken emin görünür, ben düşmekten korkardım.
Kısa bir sessizlik oldu. Sadece ayak seslerimiz ve rüzgârın uğultusu vardı. Pars, arkadan bir şeyler mırıldanıyordu. Güneş neredeyse tamamen batmıştı, gökyüzü morla gece arasına sıkışmıştı. Bahçenin sınırında duran demir kapı, gölgelerin içinde karanlık bir siluet gibi duruyordu. Sanki o kapının ardında başka bir dünya vardı.
Kendimi tutamadım. "Gerçekten kötü bir yere mi gidiyoruz?" dedim, sesim merakla korku arasında sıkışmıştı. Pamir'in omzuna biraz eğildim, yüzündeki ifadeyi görebilmek istedim ama o hâlâ ileriye bakıyordu. "Bence kötü demeyelim," dedi sakin bir tonla, "alışmadığın bir yer diyelim."
Pars hemen atladı söze, kahkahası havayı doldurdu. "Aynen öyle! Kesin alışamayacak ama olsun, eğlenceli olacak."
İkisine de baktım, içimde bir yer kasıldı. Nereye gittiğimizi hâlâ bilmiyordum ama belli ki onlar çoktan karar vermişti. Rüzgâr biraz daha sert esti, saçlarımı yüzüme savurdu. Gözlerimi kısmak zorunda kaldım. Her şeyin içinde bir oyun havası vardı ama aynı zamanda bir tuhaflık da gizliydi. Pamir'in sessizliği fazla kontrollüydü, Pars'ın neşesi fazlasıyla abartılı.
"Bence siz bana komplo kurdunuz" dedim şüpheyle, gözlerimi kısarak. Pamir'in yüzüne baktım ama o hiçbir şey söylemedi. Dudaklarının kenarındaki o belli belirsiz gülümseme beni daha da sinirlendirdi.
Pars kahkaha attı. "Yok ya, abimle bir olup seni korkutuyoruz sadece."
"Bu hiç rahatlatıcı olmadı" dedim, sesimdeki gerilimi gizleyemeden.
Ama içten içe gülümsememi de engelleyemiyordum. Uzun zamandır ilk defa içimde bir şey kıpırdamıştı. Merak, heyecan, endişe... belki hepsi birden. Ama fark etmezdi. Çünkü hepsi canlıydı. Gerçekti. Hissetmek bile güzeldi.
O an fark ettim. Ben aslında yıllardır hiçbir şey hissetmeden yaşamıştım. Günlerim birbirine karışmış, renkler silinmiş, sesler anlamsızlaşmıştı. Şimdi ise içimde küçük bir ateş yanıyordu. Sanki biri karanlığın içine bir kıvılcım bırakmıştı. Küçük ama yakmaya kararlı.
Pamir başını bana doğru eğdi. Gözlerinde alışık olmadığım bir yumuşaklık vardı."Biraz sabret, güzelim" dedi. Sesi alçaktı ama kelimeleri sanki tenime dokunuyordu. "Gidince anlayacaksın."
O anda kalbim hızlandı. Sanki göğsümün içinde biri kapıları ardına kadar açmıştı. "Güzelim" derken sesinde öyle bir sahipleniş vardı ki, sıradan bir kelime gibi değildi. Ne çoktu, ne az. Tam olması gerektiği kadar.
Rüzgâr yüzüme vurdu, soğukla birlikte Pamir'in parfümü karıştı havaya. Derin bir nefes aldım, o kokunun içinde kaybolmak ister gibi. O an dünyanın en güvenli yerinde olduğumu düşündüm. Belki nereye gittiğimi bilmiyordum ama onunla gittiğim sürece fark etmezdi. Çünkü o elimi tuttuğunda, dünyanın geri kalanı sessizleşiyordu.
Tam o sırada Pars'ın sesi düşüncelerimi böldü.
"Abicim sen bu kadar gizemli davranınca film gibi oluyor ha. Mavi kesin seni randevuya götürüyor zannedecek."
"Pars!" dedim bağırarak. Sesim hem öfkeliydi hem utanmış.
Pars'ın kahkahası bahçeyi doldurdu. Güneş çoktan kaybolmuş, gökyüzü geceye dönmüştü. O kahkaha karanlıkla karıştı, evin taş duvarlarında yankılandı. Pamir başını iki yana salladı ama gülümsedi. O gülümseme beni hem sakinleştiriyor hem de daha da utandırıyordu.
"Boşver, konuşsun" dedi. O kadar sakin, o kadar kendinden emin ki, ben tüm savunmamı kaybettim. Onun yanında hiçbir şey gizli kalmıyordu.
Yere bakarken fark ettim. Utançla karışık bir huzur vardı içimde. Belki de bu evde, bu sessizliğin içinde yalnız hissetmememin nedeni sadece onun varlığı değildi. Aramızda kelimelere sığmayan bir bağ oluşmuştu. Birbirimize cümlelerle değil, sadece varlığımızla iyi geliyorduk. Bazen tek bir bakış, tek bir sessizlik her şeyden fazlasını anlatıyordu. Ve o an, yıllardır sustuğum tüm hislerin yavaş yavaş uyanmaya başladığını hissettim.
"Güzelim hadi sen hazırlan, sonra çıkalım," dedi Pamir düşünceli bir sesle. Gözleri gözlerime kısa bir anlığına değdi; o an, sesiyle birlikte kalbim bir kez daha yerini buldu sanki. Kafamı hızla salladım, söz dinleyen bir çocuk gibi. Elini yavaşça bıraktım; parmak uçlarımda kalan sıcaklığı hâlâ hissediyordum. Onlardan uzaklaştıkça adımlarım hafifledi ama kalbim aynı ritimde atmaya devam ediyordu. Eve girip merdivenleri çıktım. Ahşap basamakların altında çıkan o tanıdık gıcırtı bile bana huzurlu geliyordu. Her bir adımda heyecanım artıyordu.
Odama girip kapıyı kapattım. Gözlerim dolabın kapağına takıldı. Aslında dolabımda pek fazla seçenek yoktu ama bugün farklı hissediyordum. İçimde tanımlayamadığım bir istek vardı. Güzel görünmek. Belki ilk defa kendim için. Belki biraz da onun için.
Dolabın kapağını açtığımda, askılardan birkaç parça kıyafet kaydı, kumaşların yumuşak tınısı odada yankılandı. Parmak uçlarım bir elbiseye takıldı. Siyah...Zamansız, sade ama etkileyici bir siyahlık. Kumaşının dokusu ipek ve satenin karışımı gibiydi; hem pürüzsüz hem de akıcı. Işığa tutulduğunda hafifçe parlayan, taşlı detayları omuzdan bele doğru inen bir deseni vardı. Omuz kısmında ince, şeffaf bir tül detayı uzanıyordu; narin ama cesur bir dokunuş. Etek kısmı dizin hemen üzerinde bitiyordu, kenarları zarifçe kıvrılmış, hafif volanlıydı. Ne çok kısa, ne çok sade... tam kararında bir şıklık.
Elbiseyi askıdan dikkatle aldım, parmaklarım kumaşın yumuşaklığında kayboldu. Bu kadar basit bir elbise nasıl bu kadar anlamlı hissettirebilirdi? Aynanın önüne geçip üzerine tutarak bir süre baktım. Siyahın asilliği, tülün zarafeti, taşların parıltısı... Hepsi bir aradaydı.
Ama beni asıl etkileyen elbisenin bana kattığı histi.
Kendimi ilk defa kadın gibi hissediyordum. Kırılmış, yaralı, geçmişinden kaçan biri değil... Sadece bir kadın.
Elbiseyi giyindim. İnce askıları omuzlarımda zarifçe durdu. Kumaş, tenime değdiğinde içimden sıcak bir ürperti geçti. Aynanın karşısında durup kendime baktım. Gözlerim bir an kendimi tanımakta zorlandı. Bu ben miydim? Yüzümdeki ifade, yıllardır aynada görmeye alıştığım yorgun, donuk halimden çok uzaktaydı. Bu defa bakışlarımda bir parıltı vardı. Belki biraz umut, belki biraz merak, belki de... bir parça sevgi.
Işığın altına biraz yaklaştım. Taş detayları küçük bir yıldız kümesi gibi parladı. Omzumun açıkta kalan kısmına düşen saçlarımı elimle hafifçe geriye aldım. Aynadaki yansımama biraz daha dikkatle baktım.
Tenimin rengi siyahın zemininde daha sıcak görünüyordu. Gözlerim belirginleşmişti, dudaklarımın kıvrımı daha fark edilir olmuştu.
Bir süre sonra gülümsemeye başladım. Bu kadar zamandır aynaya baktığımda sadece geçmişin yükünü görüyordum. Ama şimdi... sanki o yük biraz azalmıştı.
Sanki omuzlarımdaki taşlar birer birer düşüyordu.
Masamın üzerindeki küçük kutudan bir çift küpe aldım. İnce gümüş halkalar, ucunda minik taşlar vardı. Elbiseyle uyumlu olacaktı. Aynanın karşısında takarken ellerim hafif titredi. Heyecandan mı, yoksa uzun zaman sonra "kendimi" gördüğüm için mi bilmiyorum.
Sonra parfüm şişesini elime aldım. Kapak açıldığında o tanıdık koku etrafa yayıldı, vanilya ve amberin karışımı. Kadifemsi, yumuşak bir koku. Bileğime bir damla, boynuma bir dokunuş... O an içimdeki tüm gerginlik yerini dinginliğe bıraktı. Derin bir nefes aldım. Aynadaki yansımam bana ilk kez yaşadığını hissettiriyordu.
Küçük bir çanta aldım. İçine sadece rujumu, telefonumu ve bir toka koydum. Fazlasına gerek yoktu. Bir an için aynaya son kez baktım. Gözlerimin içine uzun uzun... Eskiden korkuyla, utançla baktığım aynada bu kez bir yabancı yoktu. Orada ben vardım. Gerçek, nefes alan, hisseden ben. Kendi kendime mırıldandım.
"Güzel olmuşsun Mavi." Sesim o kadar kısıktı ki, sadece kalbim duymuş olmalı.
Bir adım geri çekildim. Elbisem hareket ettikçe etek uçlarındaki tül dalgalandı, taşlar ışığı yakalayıp yeniden bıraktı. Her kıvrımında farklı bir anlam vardı sanki. Bu elbise sadece bir kıyafet değildi. Bir kabuğun kırılmasıydı. Kendini affetmenin ilk adımıydı.
Aynadan uzaklaştım. Derin bir nefes aldım. Kalbim, göğsümün içinde sanki ritmini şaşırmış gibiydi; biraz hızlı, biraz telaşlı. Kapı koluna uzandım, elim terlemişti. Soğuk metal avuç içime değdiğinde bir ürperti geçti içimden. Kapıyı sessizce açtım. Koridor bomboştu. Sadece duvarlardaki loş ışıklar, ahşap zeminde yankılanan topuk seslerime eşlik ediyordu. Her adımda siyah elbisemin tül kısmı bacaklarıma hafifçe dokunuyor, taş detaylar ışığı yakaladıkça minik yansımalar saçıyordu. Bu yansımalarda kendimi bir anlığına başka biri gibi hissettim; korkak değil, zarif. Yaralı değil, güçlü.
Koridorun sonunda merdivenlere vardım. Avuçlarımı korkuluğa yasladım, derin bir nefes daha aldım. Kalbim sanki bir merdiven basamağına basar gibi her atışında yeni bir heyecan yaratıyordu. Aşağıdan gelen sesleri duydum, iki tanıdık ses. Pamir ve Pars konuşuyorlardı. Kardeş oldukları o kadar belliydi ki; biri sessiz ve derin, diğeri enerjik ve alaycı. Her kelimeleri birbirine zıt ama aynı kökten gelen iki yankı gibiydi.
Yavaşça merdivenleri inmeye başladım. İlk birkaç adımda fark etmediler. Pamir'in sesi düşük, kararlıydı. Pars'ınki daha hızlı, daha hareketli. Son basamaklara geldiğimde ikisi de başlarını kaldırdı. Gözleri aynı anda bana çevrildi. Sanki dünya o an bir saniyeliğine durdu.
Pamir simsiyah giyinmişti. Üzerindeki gömlek, bilek kısmına kadar kapalıydı. Koyu kumaşın içinde gözleri daha belirgin, daha sert görünüyordu. Siyahın ağırlığı ona farklı bir güç veriyordu karanlık ama çekici bir güç. Pars ise beyaz giymişti. Açık renk ona farklı bir canlılık katmıştı. Sanki biri geceydi, diğeri gündüz. Işıkla gölgenin yan yana duruşu gibiydiler. Aynı aileden ama birbirlerinin tam zıddıydı bu iki kardeş.
İkisi de ben gelince konuşmayı kesti. Gözlerindeki bakış aynı anda değişti. Bir an için sessizlik çöktü. Ama o sessizlik gergin değil, büyüleyiciydi. İlk defa üzerime bu kadar dikkatli bakışlar hissettim. O bakışlarda bir şey vardı... Tanımlayamadığım, içimi ısıtan ama aynı anda utandıran bir şey. Değerli hissettiren. Güzel hissettiren.
Adımlarımı yavaşlattım. Elbisemin tül kısmı basamaklara sürtünürken yumuşak bir hışırtı duyuldu. Gözlerim Pamir'e kaydı, sonra Pars'a. İkisi de hâlâ bana bakıyordu. Kalbim, göğsümün içinde bir çocuğun kapıya vurduğu gibi atıyordu. Yanlarına geldiğimde bile susmuşlardı. Beğenmediklerini düşünerek canım yandı ama yine de titrek bir sesle konuştum.
"Kötü mü olmuş?"
Sessizlik bir an daha sürdü. Sonra Pars'ın sesi o sessizliği bozdu, her zamanki enerjisiyle. "Maviş, bunu diyeceğim hiç aklıma gelmezdi ama... yakıyorsun!" dedi gözlerini kocaman açarak, yüzünde hem şaşkın hem hayran bir ifade.
Kendimi tutamadım, gülümsedim. O an gerçekten içten bir kahkaha çıktı dudaklarımdan. Pars'ın beni övdüğü ilk defaydı belki de. Ve komik bir şekilde, bu küçük şey bile beni mutlu etmeye yetmişti. "Sen de yakıyorsun," dedim göz kırparak. Gerçekten de yakışıklı olmuştu, beyaz gömleğiyle, gülüşündeki o rahatlıkla.
Pars, bu cevabımı bekliyormuş gibi geriye yaslandı, dudaklarını hafifçe büktü. "Her zamanki halimiz," dedi, sanki ona zaten bilinen bir gerçeği hatırlatmışım gibi. Egosu gökyüzüne değmişti. Başımı yana eğip gülümsememi gizlemeye çalıştım.
Sonunda gözlerim Pamir'e kaydı. O hiçbir şey söylemiyordu. Yüzünde ne bir gülümseme ne de bir şaşkınlık vardı. Sadece... sessizlik. Ama o sessizlikte kelimelerden daha güçlü bir şey saklıydı. Gözleri üzerimdeydi, dikkatle. Sanki elbiseyi değil, beni izliyordu. Sanki ilk defa gerçekten görüyordu.
Dudaklarımın kenarı düştü. "Güzel olmamış mı?" dedim. Sesim fark etmeden alçaldı. Onay beklemiyordum belki ama o sessizlik... içimi sıkmaya başlamıştı. Kalbim biraz önceki hızını kaybedip yerini huzursuz bir ritme bıraktı. Beğenmedi galiba...
Pamir hâlâ susuyordu. Bakışları yüzümdeydi ama dudakları kıpırdamıyordu. Birkaç saniye geçti, sonra Pars devreye girdi. "Abi kendine gel!" dedi, abisinin önünde elini sallayarak. Bir sağa, bir sola.
Sanki dalmış birini ayıltmaya çalışıyor gibiydi.
"Ha?" dedi sonunda Pamir, gözlerini kırpıştırarak. O an fark ettim. Dalmıştı. Gözlerindeki o yoğun bakış bir an dağıldı, yerine utangaç bir ifade geldi.
Pars kıkırdadı. "Maviş, bence bu çocuğun aklını başından daha fazla almadan arabaya gidelim," dedi kahkahasını bastıramayarak. "Yoksa konuşmayı unuttuğu gibi nereye gideceğimizi de unutacak."
Ben de güldüm. Kendimi tutamadım, gözlerim kıvrıldı, dudaklarımda gerçek bir tebessüm vardı. Uzun zamandır ilk defa birinin gözümün içine böyle baktığını hissetmiştim. Ve bu his... hem korkutucuydu hem de güzel.
"Beğendi mi yani?" dedim, başımı Pars'a çevirerek.
Sesim biraz çocukça çıkmıştı, istemsizce heyecanlıydım.
Pars bir şey demeden abisine baktı. Pamir derin bir nefes aldı. Bakışları hâlâ üzerimdeydi. Ama bu defa sessizliğinde bir anlam vardı. Yavaşça konuştu.
"Çok güzelsin."
Sesi yumuşak, durgun ama netti. Ne fazla duygulu, ne de yüzeysel. Sadece gerçek. Sanki o iki kelimeyle bütün odadaki hava değişti.
Gözlerimi kaçırmak istedim ama yapamadım. O kadar güzel bakıyordu ki... Bakışlarının ağırlığı omuzlarıma değil, kalbimin tam ortasına oturmuştu. Tenim yanmaya başladı, yüzümün sıcaklığı boynuma kadar çıktı. Elbisem, saçım, makyajım... hiçbir şeyin önemi kalmadı o an. Sadece onun o cümlesi, sesi, bakışı.
"Teşekkür ederim," dedim titreyen bir sesle. Sözcük ağzımdan çıkarken bile kendime yabancı geldi; sanki teşekkür etmek benim değil, başkasının yapması gereken bir şeymiş gibi. Pamir'in yüzünde, yalnızca dikkatle bakınca fark edilen o belirsiz ama derin ifadeyi gördüm: sakin, kararlı, ölçülü... ama bir şey daha vardı orada. Sanki duvarlarının arkasından sızan bir şeyler. Belki de söylemek istemediği ama söylemek zorunda hissettiği şeyler. Başını hafifçe salladı, dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme belirdi. Ardından hiçbir şey söylemeden, aynı o kendinden emin tavrıyla yanıma yaklaştı.
Elini belime koyduğunda, dokunuşu beni olduğum yere mıhladı. Bu adamın elinin sıcaklığında bile bir güç vardı; sanki sadece bedeniyle değil, varlığıyla bile alanı dolduruyor, etrafı ele geçiriyordu. Adımlarımız yavaşça ilerlerken sessizlik aramızda ağırlaştı. İnsan bazen sessizliğin kelimelerden daha tehlikeli olabileceğini unutuyor. Ama o an hatırladım.
"Ben teşekkür ederim," dedi Pamir, sesi neredeyse fısıltı gibiydi ama içindeki ağırlığı taşımaya yeterdi. Bir an anlamadım. Gözlerimdeki şaşkınlığı saklayamadım.
"Niçin?" dedim, istemeden kırılgan bir tonda.
"Bana yeniden nefes almayı öğrettiğin için."
Kalbim, göğsümde çarpıp durdu; ritmi değişti, nefesim göğsümde sıkıştı. O cümle, bir tespih tanesi gibi ruhumun tam ortasına çarptı. Bu adam... böylesini söyleyince insanın bütün savunmalarını tek cümlede düşürüyordu. Gülümsedim, ama içimdeki duygular sanki birbirine karışıyordu: şaşkınlık, utanç, gurur, korku... Kelimeler boğazımda düğümlendi. Ona ne diyeceğimi bilemeden arabaların oraya kadar yürüdük.
Pars kendi arabasına binip giderken etrafta bir sessizlik kaldı. Bir boşluk gibi, bir sınır gibi... Onun gitmesiyle hava bile farklı bir şekilde ağırlaştı. Pamir benim için arka kapıyı açtı; nazik ama kesin bir hareketle. Sanki "itiraz etsen bile etmeyeceksin" der gibi. Beni içeri oturttu, sonra kapıyı kapatıp arabanın diğer tarafına geçti. Kapının kapanışındaki tok ses, içimde bir şeyleri titretti; sanki dış dünya ile aramıza sert bir çizgi çekilmişti.
Yanıma oturur oturmaz hemen yaklaştı. Sanki aramızdaki boşluğa tahammülü yokmuş gibi. Kolunu belime sardı, beni kendine çekti. Başım, onun göğsüne yaslandı; istemeden, farkına bile varmadan. Vücudunun sıcaklığı üzerime yayıldı. Ne kadar yakın olduğumuzu fark edince içimde bir panik kıpırdadı.
"Napıyorsun?" dedim kontrol etmeye çalıştığım bir tonda. Sesim sinirli çıksın istedim ama olmadı. Tonda bir kırılma vardı; sanki bir ucu korkuya, bir ucu meraka bağlı bir titreyiş.
"Ne yapıyormuşum?" dedi. Sesinde umursamaz bir yumuşaklık vardı. Saçlarımı öptüğünde ise tüm bedenimden ince ve keskin bir ürperti geçti. O tek öpüş bile sinirlerimin ucuna dokunmuş gibiydi.
"Pamir!" dedim bu defa daha sert çıkmasını istediğim bir sesle. Keskin olmalıydı, ama olmamıştı. İçimdeki sınırlar eziliyordu.
"Karım," dedi. Kelimenin sonunu bilerek uzattı. Öyle bir tonda söyledi ki... sanki o tek kelimeyle hem bütün itirazlarımı, hem bütün savunmalarımı susturdu. Evli olduğumuzu unutmuşum gibi hissettim ve bu daha da kötüydü: sanki o kelimeyle nefesimi de kilitlemişti.
"Bizim ara—" diyordum ki, sözümü kesti.
"Mavi!"
Sesindeki sertlik, beni olduğum yerde durdurdu. Bir emir gibi, bir tehdit gibi... ama o tehdit başkalarına değil, bana karşıydı. Parmak uçlarıyla değil, sesiyle bile tutup yüzümü kendine çevirebilirdi.
"Bir daha o cümleyi yanımda kurarsan," dedi yavaş ama keskin bir tonda, "yemin ederim benim hiç görmediğin yüzümle karşılaşırsın."
O an içimde bir şey buz gibi çöktü. Sözleri bağırmıyordu, haykırmıyordu. Ama o düşük ses tonu... tehdit gibi olmaktan öte, kaçınılmaz bir gerçek gibiydi. Pamir, sinirlendiğinde bağıran biri değildi. Sessizleşen türdendi. Bu daha tehlikeliydi.
Kelime bile edemedim. Dilim damağıma yapıştı. Tepkim istemsizdi, içgüdüseldi. Başımı hızla salladım, nefesimi tuttum ve konuşmayı kestim. O an, kelime kurmaya çalışsam bile çıkmazdı.
Korktum mu?
Belki.
Ama bu korku ondan değildi sanki. Daha karışık, daha derin bir şeydi.
Ben korkak değilim.
Yıllardır kendime bunu öyle çok söyledim ki... Sanki bu cümle, geceleri uykuya dalmadan önce içimde bir dua gibi tekrar ettiğim tek şeydi.
Ben korkak değilim.
Korkak değilim.
Korkak... değil...
Ama o an zihnim, içimdeki en karanlık köşeyi yüzeye çıkardı.
Ben... gerçekten korkak değil miyim?
Ellerim dizlerimde sıkılırken fark ettim, yıllardır güçlü görünmeye çalışmıştım, ama bu sadece bir görüntüydü. Güçlü olmakla dayanmak arasında ince bir fark vardı. Ve ben hep dayanmıştım... güçlenmemiştim.
Ya aslında sadece saklanıyorsam? Ya güçlü sandığım her şey, aslında sadece hayatta kalma refleksiysen? Ya ben, kendi gölgemden bile çekinen biriysen?
Pamir'in göğsü nefes alıp verdikçe, ben de onunla aynı ritme uymaya zorlanıyordum. Sanki bedenim onun kararına bağlıydı. Sanki nefes bile ondan izin alıyordu.
Ben susan bir kadın değildim. Susturulacak bir kadın ise hiç değildim. Bu cümlenin ağırlığını yıllarca omuzlarımda taşıdım; birileri her defasında "sus" dediğinde, ben sesimi daha derine gömdüm ama tamamıyla yok etmedim. Babamın gölgesi, evin soğuk duvarları, suskun bakışlar hepsi bana susmayı öğretmeye çalıştı; ben ise susmayı öğrendiğim süre boyunca içimde biriktirdim. O birikimin adı öfkeydi, o öfkenin yakıtıysa hep haksızlıktı. Pamir'in dudağından çıkan o sakin, neredeyse meydan okuyan tehdit cümlesi, yıllardır bastırdığım bir şeyin kıvılcımını çaktı. İçimdeki kıvılcım alevlenince, kendimi daha fazla tutamadım.
Kafamı onun göğsünden kaldırdım, nefesimi düzenlemeye çalıştım, gözlerimi doğrudan ona diktim. "Bir daha beni tehdit edersen," dedim, sesim titriyordu ama cümlem sertti, "sen de benim hiç görmediğim yüzümü göreceksin." Bu sözler, benim için bir uyarı değil, itirafın maskesiydi. Ben yalnızca susturulmayan biri değildim; susturulmaya çalışıldıkça tehlikeli olan tarafım ortaya çıkıyordu. O yüz, yıllardır sakladığım bir karanlığın adıydı.
Pamir bakışlarını kaçırmadı, ama yüzünde bir şaşkınlık ya da paniğe rastlayamadım. Sakin kaldı. Onun sakinliği bir gösteriydi; sinirlerimi tırmalayan bir oyun. "Ne yapabilirsin ki?" dedi, cümlesi soğuk, umursamaz ve kasıtlı bir tonda. Sanki benimle dalga geçiyordu; sanki benden beklediği tek şey, bir gösteri çıkarıp ona enerji vermemdi. Bu tür insanlardaki o kayıtsız üstünlük, insanı içine çeker ve çökertir. Benimki ise tepki doğurdu.
"Pamir, benimle uğraşma, senin için hiç iyi olmaz," dedim. Bu söz hem bir uyarıydı hem bir sınır koyma çabasıydı. Güçlü görünme çabası değildi; içimde hâlâ kırılgan parçalar olsa da sınırlarımı korumaya yönelik bir refleks. Uğraşılacak bir kadın değildim; başkalarının beni sınıflandırmasına izin vermeyecek kadar kendimi tanıyordum. Onun baktığı gibi baktığımda, defalarca öğrendiğim tek şey vardı: geri adım yoktu.
"Beni etrafındaki binlerce kadınlar gibi sanma," dedim, cümlemde sinir ve kıskançlığın ince bir tonu vardı. Onun etrafında kadınların olduğunu biliyordum; onun yakışıklılığının bir çekim alanı olduğunu bilmeyen yoktu. Ama sözlerim aynı zamanda beni değersizleştirme tehdidine bir isyandı: ben basit bir seçenek değildim.
O an Pamir'in gözleri farklı bir yoğunluk kazandı. "Etrafımda senden başka bir kadın yok," dedi. Söz kısa, net ve tehlikeliydi. Bu cümle asla hafife alınacak bir cümle değildi; içinde sahiplenme, sınır koyma, bir tür el koyma vardı. Sadece söz değildi, bir beyanat gibiydi, bana ait olduğunu ilan eden, bunun üzerinde tartışma istemeyen bir beyanat. Bir an susup o cümlenin yankısını içime çekmek zorunda kaldım; nefesimin düğümlendiğini hissettim.
"Güzelmiş," dedim, gözümü kaçırırken. Sesimde hem alay hem kabul vardı; alay, kendimi koruma kalkanımdı; kabul ise içimde, onun hâlâ dikkat çekici olduğuna dair bir gerçeğin itirafıydı. Onun fiziksel varlığı, bana karşı koyduğum bütün duvarları zorluyordu. İnsan öyle bir varlıktan etkilenirdi ki; gözünden yayılan olağanüstü bir bağ, insanın kendi kendine yakıştığını bile unuttururdu.
"Güzel olan sensin," dedi Pamir, tonda oyunbazlık ve sahiplenme karışımı. Oyunbazdı çünkü lafın kıyısında takılıyor, sahipleniyordu çünkü ardından gelen hareketler bunu doğruluyordu. Yanıma kaydı, kolunu arkamdan öyle bir yerleştirdi ki hareketi bir kapı gibi kapandı; kaçacak bir çıkış bırakmadı. Birden koltuk bir kafese dönmüştü; onun bedeninin çevrelediği alan daralmış, nefes yollarım sıkışır hale gelmişti. Kafamın içindeki düşünceler hızlandı, mantığım uyarı çanları çaldı ama bedenim tuhaf bir şekilde sakinleşti. O çelişki; korku ve rahatlamanın aynı anda varlığı alanı kurcalıyordu.
"Etrafımdaki hiçbir kadın beni ilgilendirmiyor. Beni ilgilendiren sensin," dedi eğlenerek, ama cümlenin sonundaki vurgu kadar ciddiyeti vardı. Bu söz bir oyuncunun alaylı repliği gibiydi; ama içinde ciddi bir hat vardı bu adam beni sahipleniyordu. Sahiplenmek kelimesi, benim geçmişimde tuhaf yankılar oluşturuyordu; sahiplenmek ailemde şiddetle, kontrolle, itaatle karşılansa da burada başka bir şeyin işaretiydi. O, benim varlığımı kendi isteklerinde bir kilit noktası yapıyordu.
Cümlesinin etkisiyle boğazımda bir düğüm oluştu. "Bana aşık olduğunu sanmıyorum," dedim, bıktığım ama net bir tonda. Bu söz başka bir duvar ördü aramızda. Sahiplenme, ilgi, koruma—bunların hiçbiri aşk değildi benim bildiğim anlamıyla. Aşk, yabancı bir kelime gibi geliyordu bana; ben sevgiyi ezberlemediğim bir dünyada büyümüştüm. Onun bana gösterdiği şey, arzu ve kontrolün bir karışımıydı.
Pamir'in gözleri gözlerimden kaçmadı; bir anlık bir parıltı geçti yüzünden, bir anlık bir şey—belki hayal kırıklığı, belki de tiksinti—ama hemen yok oldu. Sonra yaklaştı, kulağıma indirdi sesi; nefesi tenimde bir sıcak dalga oluşturdu. "Seni sevmiyor olmam," dedi kendinden emin, "karım olduğun gerçeğini değiştirmiyor." Sözün soğukluğu, kafamda buzlu bir rüzgâr estirdi. Saçlarımın dipleri ürperdi; içimdeki bir şey hem kırıldı hem de daha dikkatle dinlemeye başladı. O, sevmiyordu. Sevgi beklemek benim saçma bir umudumdu.
"Eğer evli olmamız senin için bu kadar sıkıntı yaratıyorsa boşanırız," dedim lafı dolandırmadan, keskin ama sakin bir tonla. Kalbimin içinden geçeni olduğu gibi söylemek bazen kurtuluş olurmuş gibi hissederdim; ama sesimi duyduğum anda şunu fark ettim: Bu cümlede bir kurtuluş aramıyordum. Kızgındım, kırgındım. Sanki sırf evli olduğumuzu hatırlatmak için her fırsatta bu kelimeyi yüzüme savuruyordu. Sanki ben onu zorla bir yere sıkıştırmışım, bir karanlığa kilitlemişim gibi. Oysa bir tek gece... bir tek gecenin ardından kurulan bir hayatın içinde, ben ona hiçbir şey dayatmamıştım.
Pamir anında gözlerini bana dikti. Çenesindeki kas gerildi, nefes alış verişi hızlandı. Sessiz kalmaya çalışsa da sakin olmadığı barizdi. "Ben boşanmak istediğimi söylemedim," dedi kaşlarını hafifçe çatıp yüzüme doğru eğilerek. Tonunda ateş vardı, içinde binlerce kez yakılmış bir sabrın kalıntısı gibi.
"Sürekli evli olduğumuzu belirtmene de gerek yok o zaman," dedim sesimi mümkün olduğunca kontrollü tutarak. Sinirli değildim, tam olarak kırgın da sayılmazdım. Ama içimde bir şey beni sürekli dürtüyordu: Onun ağzından çıkan o "karım" kelimesi bazen beni sahipleniyormuş gibi hissettiriyordu; bazen de bana demir bir kapı çekiyormuş gibi.
"Seni rahatsız eden ne?" dedi bu defa; sesinde merak yoktu, daha çok sabrının sonuna dayanmış bir adamın açıklama isteği vardı.
"Neyi neden söyleyeyim ki," diye geçirdim içimden. "Anlamıyor ki."
"Sen," dedim yavaşça, boğazımdaki düğümü yutarak, "Seni bu evliliğe zorlamışım gibi sürekli konuşuyorsun. Sanki seni bir şey yapmak için sıkıştırmışım gibi."
Sözlerim ona bir taş gibi çarptı. Gözlerinin içi kısacık bir an karardı. "Zorlamadın mı?" diye sordu aniden.
O kelime... O ton...
Bir an dünya durdu.
Gözlerim istemsiz büyüdü; nefesim gırtlağımda takılı kaldı. "Ne?" dedim şaşkın, hatta biraz kaldırım kenarında sendelemiş gibi.
"Iffetime dokundun," dedi ve elleriyle göğsünü korur gibi yapınca, sahneyi ciddiye almakla kahkaha patlatmak arasında kalakaldım. Bu adam her şey olabilirdi ama aptal asla değil. Peki şimdi yaptığı neydi?
"Ne?" dedim bu kez daha da şaşkın, daha da afallamış şekilde. Sanki beynim kısa devre yapmıştı. Bu adam ne anlatıyordu? Hangi iffet? Hangi dokunma?
"Beni yatağa attın," dedi üzgün bir tonla. Öyle sahici bir ifadeyle söyledi ki—eğer azıcık daha devam etse gerçekten yaptığımı düşünecektim. Abartmasını, rol kesmesini bir yere kadar kaldırabiliyordum ama bu kadarı fazlaydı.
Sonunda dayanamadım. "Sen asıl bana dokundun!" dedim sinirle. O gece... sarılması, saçlarımı öpmesi, boynumun kenarına değen nefesi... Hepsi film şeridi gibi geçti gözlerimin önünden. "Bana sarıldın, saçımı öptün, boynumu öptün! Ben mi sana dokunmuşum yani?"
Ve birden kafama dank etti.
Benimle uyumuştu.
O yüzden mi böyle konuşuyordu?
İhtimal bile olsa öfkemi bastıramadım.
"Tövbe haşa, ben senin gibi çirkin birine neden dokunayım?" dedi kendini korur gibi ama söylediği cümle etime bir diken gibi battı. O kadar hızlı, o kadar hazırlıksız söylemişti ki... Kalbimin altındaki o hassas yer, bir anda acıyla kasıldı.
Bir süre tek kelime edemedim. Sonra dudaklarım istemsiz kıpırdadı. "Ben çirkin miyim?" dedim titrek bir sesle. Ses tonumda kırılmışlık vardı, istemediğim halde. Ben kırılmamaya ant içmiş biriydim ama bazen bir kelime, insanı yılların acısından daha çok yaralayabilirdi.
O an Pamir'in yüzü bembeyaz oldu. Ciddi değildi, oyundu... ama oyunun beni yaraladığını fark etti. Gözlerimi dolduran yaşlar onun yüzünü kasıp kavurmuş gibiydi. Nefesini tuttu, dudakları aralandı ama cümle gelmedi.
"Hayır," dedi sonunda, tekdüze, ama içinde panik saklı bir sesle.
"Ama öyle dedin," dedim, kelimelerim çocuk kadar kırılgan, sesim yalvarır gibi çıkıyordu. Sanki o kelimeyi geri almazsa ben de dağılırdım.
Lan ben ne ara böyle oldum?
Gözlerim doldu. Göz kapaklarım yanıyordu. Bir tek kelimesiyle bu hâle gelmek... işte bundan nefret ediyordum.
"S/ktir," dedi kendi kendine söverek, elleri saçlarına gitti. Yüzünde "ne yaptım ben!" ifadesi belirginleşti. "Yavrum," dedi hızla, kelimeyi özenle seçmiş gibi, "Hayatımda gördüğüm en güzel kadınsın."
Kalbim bir anlığına hızla çarptı. Yalan olduğu için değil... böyle söylemesine alışık olmadığım için.
Ama ben de oyuncuydum işte. İçimdeki yaramaz taraf, ona küçük bir tokat atmak istedi.
"Kaç kadına baktın da bu cümleyi söylüyorsun?" dedim kaşlarımı kaldırarak. Sözlerim şakaydı ama gözlerimdeki yaş hâlâ silinmemişti. Bu çelişki onu iyice çıldırttı.
"Hiçbir kadına bakmadım!" dedi hemen, tıpkı biri onu sorguya çekmiş gibi. Sanki bu cümlenin doğruluğu hayat memat meselesiydi. Kendini kurtarmaya çalışıyordu; bunu görmek hem komik hem tatlıydı. Öfkesini bile saklayamayan bir adamın, beni üzmemek için kılı kırk yarması... garip bir sıcaklık bıraktı içimde.
Sonra ellerini iki yana açıp sinirle kendi kendine söylendi "Oğlum herkes benden korkar, ben de karımdan korkuyorum... bu nasıl iş lan?!"
Önce kaşlarım seğirdi.
Sonra dudaklarım kıpırdadı.
Ve en sonunda, tutamayıp güldüm.
Gözleri, istemsizce yüzümde beliren o küçük gülümsemeye kaydı. Bunu fark ettiğimde onun bakışlarında bir anlığına yumuşayan bir şey oldu; sanki içindeki tüm fırtınalar sustu, silindi, çöktü. Derin bir nefes aldı, göğsü hafifçe yükseldi ve sonra öyle bir anda öyle bir cümle döküldü ki dudaklarından, sanki kendisi bile söylediğinin farkına varmadan, benim duyamayacağımı sanarak mırıldanmıştı.
"Gülümsemen için tüm dünya yakılır..."
Dünya... benim gülümsemem için yanar mıydı gerçekten? Bir insan, başka bir insanın gülümsemesine böyle bir anlam yükler miydi? O an içimde hafif bir ürperti dolaştı. Böyle bir cümlenin ağırlığı, insanın omuzlarına görmediği zincirler gibi inerdi. Ama ağır değildi bu... acıtmıyordu. Sadece değerli hissettiriyordu. Çünkü bu adam, bana kendimi değerli hissettirmeyi acı çekmek kadar kolay yapıyordu.
Kendimi çok garip bir şekilde... özel hissediyordum. Onun yanında zaman bazen genişliyordu, bazen daralıyordu. Bazen nefesim kesiliyordu, bazen yeniden doğmuş gibi oluyordum. Sanki gerçekten nefes almayı bana o öğretmişti; o yokken aldığım her nefes boşa gidiyormuş, boşluğun içinden çektiğim bir hava gibi anlamsız kalıyordu.
"Gülümsemem de bile bir ölüm varmış desene..." dedim, titrek bir sesle. Söylerken içimde bir yer, kırık bir cam parçası gibi sızladı. Kaderim neden hep ölümle kesişiyordu? Neden her yol, her düşünce, her nefes bir şekilde ölümlere çıkıyordu?
Pamir gözlerimi izliyordu. Daha ben cümleyi bitirmeden anlamıştı hislerimi. Her zaman anlamıyormuş gibi davranırdı ama bazen ben daha kendime soruyu sormadan o cevabı çoktan bulmuş gibi olurdu. "Ölüm var," dedi kelimeleri ağır ağır, "ama senin değil. Başkalarının."
Bir an beynim dondu. Sanki içimi açmış ve vurduğum her yerden içimi okumuştu. Çünkü doğruydu. İçimde bir yer hep şunu fısıldıyordu. "Ölecek olan ben değilim, hep başkaları. Ben hep hayatta kalanım." Ve bu hayatta kalmak denen şey, bazen en ağır yüktü.
Bu hayatta en çok ölmek isteyen ben olmuştum. Ölmek, benim için bir bitiş değil bir kurtuluş gibiydi. Ama yaşamak... yaşamak bana verilen en büyük ceza olmuştu. Çünkü nefes almak, en çok küçükken canımı yakmıştı. Çocukken geceleri nefesim kesilsin diye dua ettiğim günleri hatırladım bir an. Yatağın küçük bir köşesinde kendini küçültüp kaybolmayı bekleyen o hâlimi. O çocuğa yaptığım en büyük ihanet, büyüyüp nefes almaya devam etmekti. Hayatta kalmak, o çocuğun isteğine ihanet etmekti. Bu düşünce her zaman içimde bir yerleri kemirirdi.
"Ya ölmek isteyen bensem?" dedim düşüncelerimin içinden sıyrılıp. Sesim öyle boş bir kuyudan yükselmiş gibi yankısız, umutsuzdu ki ben bile ürperdim.
Pamir'in bakışları bir an karardı. Gözlerinde bir gölge belirdi, bir hiddet, bir yasak çizgisi. Ses tonu ne yükseldi ne düştü. Tekdüzeydi ama içinde emir taşıyan bir sertlik vardı. "İzin vermem."
İki kelime.
Ama ağırlığı, omzuma bir dağ gibi çöktü.
Gerçekten izin vermez miydi? Yoksa... kendi karanlığıyla beni daha da mı batırırdı? İzin vermemekle beni korumuş mu olurdu, yoksa beni kendi karanlığına daha mı sıkıştırırdı?
Bilmiyordum.
Araba yavaşça durduğunda tekerleklerin çıkardığı hafif ses bile zihnimdeki karmaşayı susturdu. Konuşmamız yarım kalmış mıydı, yoksa olması gereken yere mi varmıştık bilmiyordum. Sadece içimde tuhaf bir sıkışma kaldı. Pamir kapıyı açtı, elini uzattı. Parmaklarım onun avucuna dokunduğunda bir an için dünyaya dönmüş gibi oldum. Aşağı inerken gözlerimin içine baktı, hiçbir şey söylemedi ama bakışı bir tür "hazır ol" uyarısı gibiydi.
Koluna girdim ve başımı kaldırıp geldiğimiz yere baktım. Önümüzde devasa bir mekan duruyordu; dışarıdan bakınca sıradan bir barı andırıyordu ama enerji... o enerji barlara benzemiyordu. Daha derin, daha keskin, daha tehlikeli bir şey vardı havada. Pamir hareket edince ben de onunla birlikte yürüdüm. Kapının önündeki korumalar bizi görür görmez kenara çekildi, saygıyla başlarını eğdiler. İçeri adım attığımız anda loş bir koridora girdik; ayak seslerimiz duvarda yankılanıyordu.
Koridorun sonunda yüksek, gösterişli bir kapı vardı. Daha biz yaklaşırken iki koruma kapıları hızla açtı. Açılır açılmaz içerden ışık, müzik, uğultu ve güç kokusu aynı anda yüzüme çarptı. İçeri girdik. Gözlerim bir anda doldu çünkü karşımda yüzlerce insan vardı. Takımlar, pahalı elbiseler, soğuk bakışlar... Paranın, gücün, karanlığın kokusu havaya sinmişti. Herkes bir anlığına konuşmayı kesti ve bize döndü. Sadece bakmadılar; çekindiler. O bakışlardaki korku öyle belirgindi ki insan kendini yanlışlıkla bir arenaya girmiş gibi hissediyordu.
"Burası neresi?" diye fısıldadım. Sadece ikimiz duyabilecek kadar sessiz.
Pamir duydu ama cevap vermedi. Ne sesini kıpırdattı ne yüzünü. Sanki o anda cevap vermek bile gereksizdi. Sanki bulunduğumuz yer zaten cevabın kendisiydi.
Etrafı tararken kalbim bir anlığına yerinden sökülmüş gibi oldu. Babamı gördüm. Harun Demirel. Köşede, kendi adamlarının arasında, gözleri bize kilitli halde duruyordu. Yüzünde öfke vardı, içinde beddua saklı bir nefret. Ama... yapabileceği hiçbir şey yoktu. İlk kez babamın aciz olduğuna şahit oluyordum. İlk kez onun bakışında tehdit değil, sıkışmış bir öfke vardı. Pamir'in yanındaki varlığım onu çıldırtıyordu, bu çok belliydi.
Biraz daha ilerleyip Pars'ın oturduğu masaya geldik. Biz durur durmaz masaya içkiler konuldu. Herkes hazır, herkes tetikteydi sanki. Pamir elini cebine attı, rahat bir tavırla başını yana eğdi.
"Burası benim dünyam," dedi sonunda. Sesindeki ton, "Sorduğun sorunun cevabı buydu," der gibiydi. Gülümsemesi hafifti ama altında bir tehdit yatıyordu; eğlencenin karanlıkla karıştığı bir gülümseme. "Artık gerçek Pamir Arsal'ı tanıyacaksın."
Pars dayanamadı, sözlerini yarılır gibi konuştu: "Yani yavru kuş diyor ki... yakında Harun Demirel'in canı fena yanacak."
Babamın ismi havada asılı kaldı. İçimde bir şey kıpırdadı—korku muydu, merak mı, huzur mu bilmiyordum. Pamir'in bakışları değişti; o tehlikeli gülüş biraz daha derinleşti.
"Daha hiç canını yakmaya başlamadım," dedi, sanki çok basit, çok sıradan bir şeyden bahsediyormuş gibi. Bu rahatlık, içimi ürpertti. Pamir'in düşmanlarına neler yapabileceğini sadece tahmin edebilirdim.
"Ne yapacaksın ona?" diye sordum. Merak değil, korkuyla sorulan bir soruydu bu.
Pamir başını bana çevirdi. Yüzündeki gölge bir anda karanlıkla doldu. "Neden soruyorsun?" dedi buz gibi bir sesle. "Babana mı yetiştirmeyi düşünüyorsun?"
Sözleri boğazıma saplandı. Nefesim kesildi. Gözlerimdeki ifade neydi bilmiyorum ama içimde bir yer çatladı. Beni suçlamıyordu belki ama... bana güvenmiyordu. Öyle hissettirdi. Sanki ben hâlâ babamın tarafında olabilirmişim gibi bakmıştı bana. Bu cümle, kalbimi tek bir hareketle paramparça etti.
Bir şey söylemedim. Kelimeler ağzımda düğümlendi. Yutkundum. Sustum.
Çünkü bazen insanın sessizliği, kırgınlığının en yüksek sesiydi.
Pars'ın "Abi..." deyişi, ortamın uğultusunu yaran tek net sesti. Uyarı tonunda değildi sadece; içinde "dur, fazla gittin" diyen bir kardeş sezgisi vardı. Pamir önce Pars'a baktı, yüzündeki keskin çizgiler bir anlığına sertleşti, sonra yavaşça bana çevirdi bakışlarını. Sertlik çözülmedi, ama yerini ince bir pişmanlığa bıraktı; hatalı olduğunu anlamıştı ama bu kalabalığın ortasında sesli bir özür dilemek onun doğasına aykırıydı.
Konuşmadı.
Sustu.
Ama o suskunluk özürden daha çok şey söylüyordu.
Ben bakışlarımı ondan koparıp mekanın içine çevirdim. Buraya ilk adım attığımız anda hissettiğim o ağır hava şimdiden iki katına çıkmıştı. Yeraltı dünyasının en büyük isimleri, siyah masaların etrafında oturmuş, pahalı içkilerini yudumluyor; ellerindeki yüzükler loş ışıkta metal gibi parlıyordu. Kadınlar sessizdi, erkekler konuşurken arkaya yaslanmış hâkimiyetlerini sergiliyorlardı. Ortam hem gösterişli hem ölüm kokuyordu. Bu tarz mekanlarda insanlar konuşmaz, gözleri konuşurdu. Ve burada, şu an, herkesin gözü aynı yerdeydi. Benim ve babamın arasında duran Pamir'de.
Kalabalığın uğultusu arasında fısıltılar kulağıma iğne gibi batıyordu. İnsanların yüzleri seçilmiyordu ama sözleri çiviydi.
"Harun'un kızı bile adamı terk etmiş. Bu ne acı be."
"Ben onun yerinde olsam buraya adımımı atmazdım. Gurur denen bir şey var."
"Bu adam kendini bitirdi. Aile sırtını döndüyse her şey bitmiştir."
Her fısıltı babamın gururuna saplanan bir hançerdi. Bu dünyanın kuralları belliydi; düşüşünü gösterirsen ölürsün. Ve şu an babamın düşüşünün tam ortasında duruyordum. Pamir bunu bilerek yapmıştı. Beni onun karşısında, onun düşmanının kolunda göstermek... Bu, bir insanın kendini savunamayacağı en ağır darbeydi. Babamın yüzündeki sinir öyle belirgindi ki, o gerilmiş çeneyi, kasılan elleri, damarları kabarmış şakakları görmemek mümkün değildi.
Göz göze geldiğimiz an zaman yavaşladı. Babamda korku yoktu; yıllarca kötülükle yoğrulmuş hiçbir adamda korku kalmazdı. Ama gururu, herkesin önünde lime lime ediliyordu. Onun bakışında hem bana hem Pamir'e duyulan bir nefret, bir öfke ve aynı zamanda kabul etmek zorunda kaldığı bir yenilgi vardı. Bu bakış beni sandığımdan daha çok acıttı.
O an babamın adımları değişti; önce ağırdı, sonra kararlı. Kalabalığı sertçe yararak bize doğru yürüdü. İnsanlar yol verirken bakışlarını kaçırıyordu. Bu sahne, arenaya giren yaralı bir aslanı izlemek gibiydi: Tehlikeli ama çaresiz.
Yaklaştığında sesi tok ama kırılmıştı.
"Sen." Sadece bir kelime. Ama altındaki anlam bin taneydi. Pamir'e saldıracak cesareti yoktu; bunu yaparsa mekandan canlı çıkamayacağını biliyordu. Ama yine de kendi sınırlarını göstermeye çalışıyordu. Pamir, babamın o nefret yüklü sözcüğünü havada bıçak gibi kesti.
"Depon ne durumda?" Soru değildi. Emirdi.
Bu, babamın sözünü yok saymaktı. Onu bu kalabalığın ortasında görünmez biri ilan etmekti. Ona "sen benim gözümde bir hiçsin" demenin en mafyavari hâliydi.
Mekânın atmosferi bir anda değişti. Müzik hafifledi, sohbetler kesildi, herkes görünmez bir savaşın başladığını hissetti. Burada kurşun sıkmak kolaydı ama asıl güç, kelimeleri silah gibi kullanabilmekti. Pamir bunu yıllardır yapan bir adamdı.
Babamın yüzü gerildi, ama cevap vermek bile ona fazla geliyordu. Bu sadece bir soru değildi; üzerinde baskı kuran bir hatırlatmaydı. Çünkü deposunun kim tarafından ele geçirildiğini herkes biliyordu: Pamir. Babam artık kendi toprağında bile hüküm süremeyen bir adamdı.
Ben nefesimi bile almadan izliyordum. Pamir, babamın varlığını yok sayarken o güçlü, sakin ve soğuk tavrıyla beni kendine daha çok çekmişti. O adamın karşısında durabilen tek kişiydi o. Ama bu güç oyununun ortasında ezilen kişi yine bendim.
Aniden Pars yerinden kalkıp bir adım öne çıktı.
"Harun " dedi Pars, sesi kibar ama çok netti. "Burada kuralları biz koyarız. İstersen konuşmayı sakin bir zamanda yapalım. Yoksa ölün çıkacak buradan"
Babam Pars'a sadece bir saniyeliğine baktı. Bu bakışta küçümseme, öfke ve çaresizlik vardı. Ama Pars'a saldırmak Pamir'e saldırmaktı. Bu ikisini ayıran hiçbir güç yoktu.
Babam, çenesini kasıp Pamir'e geri döndü. "Ben-"
Pamir bir kez daha onun sözünü ezip geçti. "O depodaki mallar sana aitti değil mi?"
Babam derin bir nefes aldı. O nefes, bir adamın kendi mezarına ilk küreği vuran nefesiydi. "Evet," dedi dişlerinin arasından. Pamir dudaklarının kenarında beliren o tehlikeli, soğuk gülümsemeyle konuştu.
"Artık değil."
Mekândaki hava bir anda ağırlaştı. Kalabalığın nefes alışları bile değişti. Bu sadece bir cümle değildi; bir hüküm cümlesiydi. Bir adamın dünyasını çökerten cümle.
Babamın gözleri benimkilerle buluştu. Bu defa içimde yanma hissi değil, buz gibi bir ağırlık oturdu. Çünkü o an şunu fark ettim: Pamir ona acı vermek için beni kullanmadı, beni seçtiği için babamın dünyası yıkıldı. Bu fark beni tuhaf bir şekilde hem gururlandırdı hem de korkuttu.
Babam bir şey daha söylemek için dudaklarını araladı ama Pamir onu susturmak için bir adım attı. Yanımdan geçip babamın önünde durdu; iki adamın arasında birkaç santimlik bir mesafe kalmıştı.
"Eğer beni karımın yanında bir daha rahatsız edersen..." dedi Pamir, sesi düşük ama ölüm kadar keskin. "...senin için depo değil, mezar kazdırırım."
Bu cümlede bağırış yoktu, tehdit yoktu. Sadece gerçek vardı. Gerçekten yapacak bir adamın soğukluğu vardı.
Babam geri çekilmedi. Ama gözlerindeki ateş söndü. Yenilgiyi kabullenen bir adam gibi değil, nefes almaya çalışırken boğulan biri gibi bakıyordu.
Ben hiçbir şey diyemedim. Hiçbir şey yapamadım. Bu iki adamın arasında adeta görünmez kalmıştım.
Pamir geri çekilip kolumu tuttu, beni kendine doğru çekti. Parmaklarının baskısı sahiplenici değil, "ben buradayım" der gibiydi. Ama aynı zamanda "sen ondan değilsin, benim tarafımdasın" mesajını herkese duyuruyordu.
Babam ise o an ilk kez... yaşlanmış görünüyordu. Güçsüz. Sadece kızına bakabilen, ama kızını geri alamayacağını bilen biri gibi.
Babam, bakışlarını Pamir'den ayırdığı anda yüzündeki bütün çizgiler daha da belirginleşti. Çenesindeki kas gerildi, sanki bir şey söylemek istiyordu ama kelimeler boğazında düğümlenmişti. Kimseye yenilmemiş bir adamın, ilk kez yenilgiyi kabul ederken içinde tuttuğu o yutkunma... onu izlerken ben bile hissettim. Sonunda sessizce arkasını döndü. Adımlarını ağır ama kararlı atıyordu; gururun son kırıntılarını toplayıp ayakta durmaya çalışan bir adam gibi.
Mekanın büyük metal kapısına doğru yürürken omuzlarındaki ağırlık neredeyse gözle görünüyordu. Sanki omuzlarına yılların tüm günahı çökmüş, sırtına yük gibi asılmıştı. Bir zamanlar herkesin titrediği o adam, şimdi herkesin gözünde bir alay konusu olmuştu.
Kapıya vardığında iki iri koruma kapıyı açmak için harekete geçti ama babam onların yardımını bile istemedi. Kapıya kendi dokundu, kendi itti. Sanki en azından o kapanan kapının hâkimi olmak istiyordu. Kapı açıldı, içeri ağır bir kış soğuğu doldu sanki. Bir an durdu, bize son kez baktı. Belki de bana baktı... ya da bakmaya çalıştı. O an gözleriyle bir şey söylemek istedi ama söyleyemedi. Sonra o kapıdan çıktı.
Ve kapı ağır bir gürültüyle arkasından kapandı.
Sanki bir devrin kapanışıydı o ses. Ardından uğultu başladı. Mekânın kalabalığı, yıllardır susmuş nefretlerini tek bir anda kusar gibi konuşmaya koyuldu.
"Bakın bakın, çöküş böyle olur işte."
"Harun'un sonu geldi."
"Kızına bile sahip çıkamamış adam. Ne hale düştü..."
"Gülün lan, adamın saltanatı bitti!"
Gülüşler...
Aşağılamalar...
Sessiz ama zehirli fısıltılar...
Her biri kulağıma bir iğne gibi saplandı.
İçlerinden biri arkadaşıyla konuşurken o kadar yüksek sesle güldü ki, başımı çevirip ona bakmak zorunda kaldım.
"Harun'un düştüğünü görmek için çok bekledik. Devir değişti işte!"
Hepsi güldü.
Hepsi küçümsedi.
Hepsi yıllardır korktukları bir adamın bitişine tanık olmanın sarhoşluğunu yaşıyordu.
Ve ben...Ben anlam veremediğim bir acıyla orada dikiliyordum. Bu kadar kötülük yapmış bir adama neden içim yandı? Neden içimde bir yer kırıldı? Neden omzumun tam ortasında görünmez bir ağırlık hissettim?
Belki kan bağı böyle bir şeydi. Belki insan en çok canını yakanların giderken bıraktığı boşluğa acırdı.
Belki de çocukluğumun bir yerinde babama dair bir masal kırıntısı kalmıştı; hiç gerçekleşmemiş bir ihtimal, hiç yaşanmamış bir "baba" hayali... Belki sadece onun mezara dönen gururuna tanık olmak canımı acıtmıştı.
Ne olursa olsun... O kapı kapanırken içimde bir şey kopmuştu. Gözüm o iri, siyah kapıda takılı kaldı. Dakikalar geçti. Kimse o kapıdan geri gelmedi. Hiç kimse o kapıyı bir daha açmadı. Sanki o kapının ötesi artık başka bir dünyaydı; bana ait olmayan, ben ayrıldığım anda çöken bir dünya...
O sessizlik anı, kalabalığın gürültüsünden bile daha ağırdı. Göğsümde bir sancı vardı; ne nefes almayı engelleyen bir panik, ne de hüzünlü bir çöküş... Daha çok "bitti" diyen keskin bir çizgi gibi.
O an bir el parmaklarımı kavradı. Uzun, güçlü, sıcak bir el. Parmaklarımın titrediğini o kadar çabuk fark etti ki, sanki korkumu ben fark etmeden önce o hissetti. Başımı çevirince Pamir'i gördüm. Gözlerinde az önceki sertlik yoktu; yerine bir gölge, bir pişmanlık ve garip bir sahipleniş vardı.
Ama onun bana bakışındaki o keskin odaklanma, kalabalığın içinde sanki sadece beni gördüğünü hissettirdi. Pamir konuşmadı. Konuşmaması bile bir cümle ağırlığındaydı. Yanımda duruşu bile "korkma" diye fısıldıyordu.
Ama ben yine de gözümü kapının üstünden çekemedim. Sanki biraz daha bakarsam babam geri dönecek, her şey eski hâline dönecek gibi saçma bir his... Ama o kapı öyle ağır, öyle sessiz kapanmıştı ki, geri dönüş ihtimali bile yoktu.
Pars masanın kenarında durmuş, gözlerini bana dikmişti. Yüzünde alay yoktu, ciddiyet yoktu; sadece "anladım" der gibi bir ifade vardı. Sanki şu an benim içimde olan her şeyi, tek kelime duymadan biliyordu.
Benim için hayatımın en ağır sahnelerinden biriydi bu. Ama buradaki kimse için bir şey ifade etmiyordu.
Onlar için bu, bir kralın düşüşünü izlemekten ibaretti.
Bölüm etkileşimi
