3. bölüm / 28
ZULMÜN ÇİÇEĞİMÜHÜR
Bölümler 28Şu an: MÜHÜR
- 1 TANITIM130 kelime
- 2 SOLMUŞ MASAL7.477 kelime
- 3 MÜHÜR6.746 kelime · Okuduğun bölüm
- 4 SON BEYAZIN FISILTISI12.386 kelime
- 5 KEFEN11.226 kelime
- 6 KADERİN MÜHRÜ10.494 kelime
- 7 KARANLIĞA ESİR12.112 kelime
- 8 BİR IŞIK ESKSİK9.430 kelime
- 9 YARABANDI9.192 kelime
- 10 YENİLGİ9.567 kelime
- 11 SEN ONA AŞIKSIN10.958 kelime
- 12 AĞITSIZ SON10.888 kelime
- 13 ÖLMESEN OLMAZ MI?9.631 kelime
- 14 KALBİME AÇTIĞIN MEZAR10.276 kelime
- 15 BİR ZAMANLAR SEN4.448 kelime
- 16 TUTAMADIĞIM ELLER3.488 kelime
- 17 ÖZGÜRLÜĞE VEDA2.196 kelime
- 18 KALBİMDEKİ SANRI3.205 kelime
- 19 ÇOCUKLUĞUMUN KATİLİ2.411 kelime
- 20 İÇİMDEKİ KATİL5.362 kelime
- 21 BİR GÜN DAHA KALAMAZ MISIN?5.080 kelime
- 22 İÇİMDE KALAN SEN5.791 kelime
- 23 BOĞAZIMDAKİ HOŞÇA KAL2.578 kelime
- 24 ANNE2.105 kelime
- 25 MERHAMETİN BEDELİ1.212 kelime
- 26 KENDİ CELLADIM3.423 kelime
- 27 YANLIŞ NEFRET5.138 kelime
- 28 ARTIK SENİ DUYUYORUM6.140 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
"Bedelin sahibi, suçun sahibidir."
Bazen hayat, ne kadar plan yaparsan yap, ne kadar sabredersen sabret, sana vadettiği hiçbir şeyi vermez. Oturup beklersin, yıllarca susarsın, dişini sıkarsın, gözlerini karartırsın. Karanlıkta büyütürsün öfkeni, sabrını sabırla beslersin, tek bir an için yaşarsın: hesap günü. Ve o gün geldiğinde her şeyin biteceğine inanırsın. Ama hayat öyle bir yerden vurur ki, sadece planların değil, ruhun da dağılır. İşte benim başıma gelen de tam olarak buydu.
Yirmi yıl boyunca annemin intikamı için yaşadım. Her nefesimde onu düşündüm. Gözlerinin son halini, ellerinin titreyerek tuttuğu silahı, "Affet" derken içinde kaybolan o kırık sesi... Hepsi zihnimin en derin yerine kazınmıştı. Unutmadım. Unutamadım. O adamı—babamı—öldürmek için, onun gözlerinin içine bakarak, beni küçümsediği o bakışı yüzünden silmek için hazırlandım. Çocukken korktuğum o adamı artık korkmadan, gözümü kırpmadan öldürecektim. Her şey hazırdı. Planlarım kusursuzdu. Gün gelmişti. Saat gelmişti. Kapanış anıydı.
Ama kader, insanın zaaflarını iyi bilir. Zayıf noktalarını, içten içe korktuğu anları, hazırlıksız yakalanacağı saniyeleri bekler. Ve tam da o anda gelir. Ben de o gün, o saniyede darmadağın oldum. Gözümü açtığımda başka bir yerdeydim. Kaçırılmıştım. Ne zaman, nasıl, kim tarafından... hiçbirini hatırlamıyordum. Bilincim kapanmıştı. Hatırladığım tek şey, karşımda beliren o adamın yüzüydü. Sertti. Soğuk. Ve öfkeyle bakan gözlerinde beni ezip geçecek bir karanlık vardı. Onu gördüğüm an, canımı yakacağını anladım. Bu adam acımasızdı. İçindeki yangını söndürmeye değil, daha çok yakmaya gelmişti. Sadece bakışıyla bile içimi lime lime etti. Güçlüydü. Ve kontrol ondaydı.
Ama asıl acı neydi biliyor musun? Suçsuz olduğum halde, yine benim canım yanacaktı. Yine ben acı çekecektim. Yine ben susturulacaktım. Yirmi yıl boyunca bir şey için yaşayıp, o bir şey elinden alındığında geriye ne kalır? Hiçlik. Tam anlamıyla, kelimenin dibine kadar işleyen bir hiçlik. O adam, o yabancı, kim olduğu bile umurumda olmayan kişi, benden sadece bedenimi değil, amacımı da çalmıştı. Ve ben, yine istemediğim bir oyunun parçası olmuştum. Yine susan, yine ezilen, yine elinden her şey alınan ben...
İntikamım elimden alınmıştı. Üstelik bu kez onu hiç tanımadığım biri çalmıştı. Ve gözlerimin içine baka baka, canımı yakacağını bile bile. Ama en çok da bu kez suçlu olmadan ceza çekecek olmak parçaladı beni. Yine kurban bendim. Yine yangının tam ortasında kalan, ama hiçbir kıvılcımı başlatmayan bendim.
Etrafı yavaşça, dikkatlice gözlerimle taradım. Bulunduğum oda ilk bakışta sıradan bir yatak odasına benziyordu; dört duvar arasında, ortasında düzgünce yerleştirilmiş geniş bir yatak, pencereye paralel duran sade bir komodin, sol köşede ise küçük bir masa ve sandalyeden ibaretti. Ne duvarlarında çarpıcı bir detay vardı ne de mobilyalarında dikkat çekecek bir özellik. Her şey, bir otel odasının steril konforunu andıran bir sıradanlıkla düzenlenmişti. Ama bu sıradanlığın altında başka bir şey, görünmeyen ama orada olan bir soğukluk vardı. Oda sanki fazlasıyla sessizdi. Fazlasıyla tertipli. Fazlasıyla... yapay.
Yavaşça, oturur vaziyette olduğum yataktan kalktım. Ayaklarım zemine değdiğinde, soğuk parke tenime dokundu, içimden bir ürperti geçti. Bedenim hâlâ yorgun, hâlâ ağırdı. Sanki sadece birkaç saat değil, birkaç ömür uyumuş gibiydim. Ama zihnim uyanıktı artık. İçimde tek bir düşünce vardı; buradan kurtulmak. Bu yerden çıkmalıydım. Ve ardından... intikamımı tamamlamalıydım. Annemin hayaleti hâlâ omuzlarımdaydı. Gözlerini kapadığında gördüğüm yüz hâlâ zihnimin içinde yankılanıyordu. Bu hikâyede yarım kalan bir şey vardı. Ve o yarım kalan şey ben değildim, onun sesi, onun acısıydı. Bu yüzden buradan çıkmalıydım. Ne pahasına olursa olsun.
Gözlerim istemsizce cama kaydı. Oda içindeki tek doğal ışık kaynağıydı. Kalın perdeler kısmen aralanmıştı ve ince güneş ışığı içeri sızarak duvara solgun bir aydınlık bırakmıştı. Cam. Belki de çıkış yolumdu. Umut, bazen en basit yerlerde gizlenirdi ve ben o an, dış dünyaya açılan tek kapının pencere olduğunu düşündüm. Yavaş adımlarla pencereye doğru yürümeye başladım. Her adımda kalbim biraz daha hızlı atıyor, boğazımda biriken huzursuzluk büyüyordu. Henüz kaç saat uyuduğumu bilmiyordum. Uyandığımda akşam olmasını umuyordum ama dışarısı aydınlıktı. Havanın bu kadar parlak olması, planlarımı boşa çıkarabilecek en büyük engeldi.
Ne kadar zaman geçmişti? Gözlerimle saate ulaşacak bir yer aradım ama duvarda saat yoktu. Komodinin üzerinde de bir telefon, saat ya da elektronik bir cihaz bulunmuyordu. Bilerek seçilmişti bu detaylar. Beni zaman algısından koparmak için yapılmış, düşünülmüş bir şeydi belki de. Gerçeklikten uzaklaştırmak, beni buraya ait hissettirmek, çaresizliğimi pekiştirmek... Hepsi mümkün. Ama artık düşünmenin, tereddüt etmenin zamanı değildi. Düşünceler kafamın içinde yankılanıyor, birbiriyle çarpışıyordu. Bir çıkış bulmalıydım. Ve bu pencere şu an elimdeki tek şanstı.
Cama yaklaştım, önce dışarıyı izlemek için, sonra da kaçış planını test etmek için. Perdeleri yavaşça araladım. Camın ardındaki manzara, içimdeki umudu saniyeler içinde paramparça etti. Bahçe vardı evet. Geniş, düzgün biçimde kesilmiş çimenlerin uzandığı, etrafı çitle çevrili bir alan. Ama yalnız değildi. En az üç kişi gördüm. Üzerlerinde koyu renk kıyafetler, ellerinde telsizler vardı. Adımları düz, bakışları tarayıcıydı. Koruma. Gözetim. Bu sadece sıradan bir ev değil, içeriden kimsenin kolayca çıkamayacağı şekilde korunan bir kafesti.
Geriye yaslandım. Ellerim yavaşça camdan kayarken, boğazımda bir yumru yükseldi. Kaçamazdım. En azından şu an değil. Gün ışığı bu kadar parlakken, göz önündeki bir kaçış sadece daha büyük bir tehlikeyi çağırırdı. Kaçmaya çalışsam fark edilirdim. Ve belki de o zaman sadece planım değil, hayatım da sona ererdi. Elimle perdenin ucunu sıktım. Kumaşın sertliği parmaklarımın arasından geçerken dişlerimi sıktım. İçimde büyüyen çaresizliği bastırmak zorundaydım.
Ama bu teslim olacağım anlamına gelmiyordu.
Başka bir kaçış yolu aramak için gözlerim odayı bir kez daha taradı. Camdan kaçış artık imkânsızdı, bunu biliyordum. Dışarısı gözetleniyordu. Koruma sayısı fazla, dikkatleri dağılmaya hiç müsait değildi. Her adımımda yakalanma riski vardı ve şu an tek bir hata, bana yalnızca özgürlüğümü değil, hayatımı da kaybettirebilirdi. Duvarlara, köşelere, hatta tavana bile baktım—bir delik, gizli bir geçit, bir havalandırma kapağı... her şeyi gözden geçirdim ama oda kusursuz bir tuzak gibiydi. Dört duvar, bir pencere, bir kapı... hepsi kontrol altında. Buradan ancak izni olan biri çıkabilirdi. Ya da her şeyi göze alacak kadar delirmiş biri.
Tam yeniden cama yönelmeyi düşünürken, kapı tarafında hafif ama kararlı ayak sesleri duydum. Sert, düzenli adımlar. Yaklaştıkça kalp atışlarım hızlandı. Boğazım kurudu. Gözlerimi hemen kapıya çevirdim. İçimde bir tedirginlik yükseldi. Sesler çok yakındı artık. Ve sonra... o an geldi.
Kapı yavaşça, hiçbir acele belirtisi olmadan açıldı. Gıcırdamadı bile. Sanki kapının bile korkusu vardı içeri girenden. Ben ise olduğum yerde donmuş halde bekledim. Gözlerim ilk olarak kapının ardında beliren gölgeye, sonra adama kaydı. Kapının eşiğinde iri yarı, geniş omuzlu bir adam duruyordu. Kumral saçları dağınıktı ama bakımlıydı. Üzerindeki siyah tişört kaslı vücudunu belli ediyor, gölgelerin içinde daha tehditkâr görünmesini sağlıyordu. Ama dikkatimi en çok çeken şey, bakışlarıydı. Gözleri doğrudan bana kilitlenmişti. Soğuk değildi. Sertti. Sorgulayıcıydı. Sanki bir yabancının değil de, uzun süredir tanıdığım ama adını hatırlayamadığım birinin yüzüne bakıyordum.
Ama hayır bu o değildi. Bu, dün beni kaçıran adam değildi.
Beni kaçıran adamın yüzü hâlâ aklımdaydı: karanlık bakışlar, çarpık bir gülümseme, kontrol manyağı bir tavır... O adamın içinden kötülük akıyordu. Ama bu kişi... farklıydı. Aynı tehlikeyi taşısa da, havası başkaydı. Onun duruşunda bir emir, bir alışkanlık vardı. Sanki o da burada tutsaktı ama zincirlerini alışkanlıkla taşıyordu.
Birkaç saniye boyunca sadece bakıştık. Gözlerimi kaçırmadım. Korkumu göstermemeliydim. Ne olduğunu bilmiyordum ama içgüdülerim güçlüydü. Bu adam tehlikeliydi, evet. Ama niyeti neydi, bunu anlayamıyordum. Her şeyine rağmen... ilk izlenimim, beni yok etmeye gelmediğiydi.
"Sonunda uyanabildin," dedi sert, tok bir sesle. Sesi odayı doldurduğunda bir anlığına içimdeki her şey sustu. Kapıyı yavaşça kapattı. Arkasından dönüp bana baktı ve hiçbir şey söylemeden, sırtını odanın yan duvarına yasladı. Kollarını göğsünde birleştirmişti. Rahattı. Hatta fazlasıyla rahattı. Gözleri üzerimdeydi; bir tehdit değil, daha çok keyif alan bir gözlemci gibi izliyordu beni. Sanki burada olmam onu eğlendiriyormuş gibi. Sanki planladıkları her şey tıkır tıkır işliyormuş gibi. O bakışlar kanıma dokundu.
Tüm vücudum kasılmıştı. İçimdeki öfke hızla yükselirken, artık susmaya niyetim yoktu. Ayakta durmak zordu ama sinirim, bedenimi zayıf bırakmıyordu. Dişlerimi sıktım, gözlerimi onunkilere kilitledim.
"Sen kimsin? Beni neden kaçırdınız?" dedim, sesimi yükselterek. Boğazım kuru, sesim çatallıydı ama kararlılığım her kelimeme yansımıştı. Ayaklarım beni ona doğru sürükledi. Üzerine yürüdüm, adımlarım kararlı, bakışlarım keskin. Tüm vücudum öfkeyle doluydu. İçimde yıllardır birikmiş olan her şey, bu an için birikmiş gibiydi. Eğer bana tehdit olacaksa, en azından gözümde korku görmeyecekti.
O ise kıpırdamadı bile.
Gözlerini ayırmadan izlemeye devam etti. Gözlerinde ciddiyet yerine alay vardı. Dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı. Gülümsedi. Küçümseyici bir gülümseme... içimdeki alevi körükledi. Gözümün önünde biri acımı hafife alıyordu. İçimdeki yangını anlamadan, beni oyuncak gibi görüyordu. Bu adam... bu yabancı... elimde kalacaktı.
"Cevap ver!" diye bağırdım. Ama o hâlâ sadece izliyordu. Sanki ne kadar yükseleceğimi, ne kadar ileri gideceğimi test ediyordu. Sanki sabrımı, cesaretimi, belki de kırılma noktamı görmek istiyordu. Ama ben kırılmayacaktım. Eğer bana bu oyunu oynayanların bir parçasıysa, cezasını çekecekti.
"Ben Pars Arsal," dedi, sesi ne tokat gibi patladı ne fısıltı kadar yumuşaktı; ikisinin arasında, ama soğuk ve sert bir tonda, ağırlığını hissettirerek. Lafını süslemiyordu, gereksiz kelimelerle uğraşmıyordu. Duruşu gibi cümleleri de netti. Kendini tanıtıyordu, ama bu bir kibarlık değildi. Daha çok, bir bilgilendirme, belki de 'kendine gel' uyarısı gibiydi. O an sadece adı değil, ağırlığı da odaya yayıldı. Sonra hiç beklemeden, yüzünde tek bir duygu belirtisi olmadan devam etti.
"Pamir Arsal'ın kardeşiyim." Dudaklarını kıpırdatırken bile ifadesi değişmedi. Soğuk. Sarsılmaz. Umursamaz. Abisinin adını söylediği an içimde bir şeyler yerinden oynadı. Zaten tahmin etmiştim, bu kadar barizdi. Soyadları aynıydı, tavırları aynıydı, konuşmaları, ses tonları, o gözlerdeki buz gibi sertlik... her şeyleri birbirine benziyordu. Ama yine de, içimde bu gerçeğin oturması bir darbe gibi geldi. Pars olacak bu adam da bu işin içindeydi. Belki başından beri. Belki en başından beri gölgede olan ama hep izleyen, planın perde arkasındaki parçalarından biriydi. Belki de Pamir'den bile tehlikeliydi. Ama bu bilgi hiçbir şeyi değiştirmedi. Ne bu odada olmamı hafifletti ne de içimdeki öfkeyi yatıştırdı. Onların kim olduğu umurumda bile değildi. Çünkü ben burada olmamalıydım. Çünkü bu, benim hikâyem değildi; onlar beni zorla içine çekene kadar.
Gözlerimi gözlerinden ayırmadan, ayaklarımı sert zemine sabitleyerek adım attım ona doğru. Sinirim artık yüzümden taşacak kadar yoğunlaşmıştı. Artık susmaya niyetim yoktu. Artık hiçbir oyuna dahil olmak istemiyordum. Ne gizemli bakışlar, ne yarım kalan cümleler, ne soğuk sessizlikler beni durduramazdı.
"Kim olduğunuz beni ilgilendirmiyor," dedim, her kelimeyi dişlerimin arasından sıkarak. "Beni neden kaçırdınız?" Cümlem netti, cevabımı bekliyordum. Ama Pars, verdiğim tepkiye sanki çoktan hazırlanmış gibiydi. Ne şaşırdı, ne duraksadı. Göz kapaklarını bile kıpırdatmadan gözlerini üzerimde tuttu. Sonra başını hafifçe yana eğdi, dudaklarında küçümseyici bir kıpırtı belirdi. Ve hiç utanmadan, en küçümseyici tonuyla, kahkaha atmadan ama gülerkenki o rahatlıkla cevap verdi. "Salak falan mısın? Sen sordun ya kim olduğumu."
Cümlesi içime bıçak gibi saplandı. Sadece sözleri değil, onları söylerkenki ton, yüzündeki o alaycı gülümseme, bana tepeden bakan bakışları... hepsi tek tek sinirlerime işledi. Bu çocuk ciddiyetten, acıdan, sorumluluktan uzak büyütülmüş olmalıydı. Belki de hiçbir zaman gerçekten kırılmamıştı. Belki de hayatı boyunca her şeyi elde etmişti. Onun için birini kaçırmak, birini susturmak, birini dize getirmek bir oyun gibiydi.
Ciddiye alması gereken hiçbir şey olmamış gibiydi hayatında. Ama benim vardı. Benim yaşadığım şeyler oyundan ibaret değildi. Babam olacak o adam benim geçmişimi, annemin canını, benim çocukluğumu paramparça etmişti ve ben intikam alabilecektim. Ta ki beni kaçırana kadar. Ve şimdi karşıma geçmiş, sanki hiçbir şey olmamış gibi gülüyordu.
Damarlarımda dolaşan öfke yavaş yavaş değil, aniden yükseldi. Onun gözlerinin içine bakarken artık içimde bir korku kalmamıştı. Bu adam, bu çocuk, bu alaycı suratlı Pars Arsal... ne olursa olsun, neye mal olursa olsun, artık karşıma geçmişti. Ve bana göre artık tek bir hükmü vardı: O bir düşmandı. Hem de en küçümseyici, en ukala, en ciddiyetsiz haliyle.
"Şimdi güzellik," dedi Pars, sesi sert, kelimeleri keskin. Ama o keskinliğin içinde gizlenmiş hafif bir kıvrım vardı; alay. Sanki söylediği her şeyin sonunda seni küçümseyen bir gülüş saklıydı. "Senin canın çok yanacak... bunu zaten anlamışsındır diye tahmin ediyorum." Konuşurken bakışlarını üzerimden çekmiyordu. O gözler... bir liderin gözleriydi; sadece sert değil, aynı zamanda ölçüp biçen, karşısındakini tartan, onu zihninde parçalara ayıran gözler.
Göz kapakları yarı kapalı, dudaklarının kenarı belli belirsiz kıvrılmıştı. Tehdit, onun için bağırarak yapılan bir şey değildi. O, tehdit ederken sesini yükseltmiyor, aksine alçaltıyordu. Ve bu, onu çok daha tehlikeli kılıyordu.İçimde, mantığımın inkâr ettiği ama ruhumun ısrarla fısıldadığı bir his vardı. Bu adam iyi olabilir. Belki bana değil, belki dünyaya değil, ama kendi kurallarına göre iyi biriydi. Yine de, ne hislerime ne de gözlerime güvenmemem gerektiğini biliyordum. Bu adam bir bölge lideriydi. Böyle adamlar insanı kandırmak için iyiliğin gölgesine sığınır, sonra da o gölgeden bıçak gibi çıkarlar.
"Benim neden canım yanıyormuş?" dedim, sesime sinirimin titrek sertliğini vererek. "Ben size ne yaptım?" Soruyu sorarken gözlerim onunkilere çakılıydı. Onun gözleri ise buz gibi sakin, ama derinlerde bir ateş gizlenmişti. Kaşlarının hafif çatılması, dudaklarının kenarında beliren gölge bir gülüş... bu, karşısındakinin masumiyetine değil, çaresizliğine gülen birinin ifadesiydi. Başını hafif yana eğdi, beni baştan aşağı süzdü. Bu bakış tehditten çok hüküm giydirmek gibiydi. Bir hakimin, daha ilk saniyeden suçunu okuduğu sanığı tartması gibi.
"Sen bize bir şey yapamazsın," dedi sonunda, sesi kısık ama içinde yankılanan o lider tonuyla. "Ama o şerefsiz baban yaptı... ve bunun bedelini de sen ödeyeceksin." Sözler dudaklarından dökülürken yüzünde tek bir tereddüt belirtisi yoktu. Ne gözünü kırptı, ne bakışını kaçırdı. Bir hakikati, bir kararı, belki de çoktan verilmiş bir ölüm hükmünü bildiriyordu.Yine... yine babam. Yine onun günahları. Yine onun açtığı yaraların üzerine çekilen yeni bıçaklar. Omuzlarıma görünmez ama ağır zincirler gibi çöken bu lanetli soyadı, beni bir kez daha boğazımdan yakalamıştı.
Yine mi? dedim içimden, öfkemin içinde kırılmış bir sesle. Yine mi onun kirli geçmişi benim geleceğimi yok edecekti? Yine mi o yaşarken işlediği suçların cezasını ben ödeyecektim? İçimde fırtınalar koparken, Pars'ın bakışları hâlâ üzerimdeydi; sert, ölçülü, hükmeden. Ve o an anladım ki, bu adamın gözünde ben sadece bir insan değilim... ben, babamın hatalarının yaşayan bedeliyim.
Ben artık yorulmuştum... Öyle böyle bir yorgunluk değildi bu; bedenime çökmüş, kemiklerime işlemiş, ruhumun iliklerine kadar sızmış bir yorgunluktu. Babamın işlediği suçların, arkasında bıraktığı karanlığın, bitmeyen günahlarının bedelini ödemekten bıkmıştım. Ama mesele sadece o bedeli ödemek değildi... Asıl mesele, o bedelin hiçbir zaman bitmeyecek olmasıydı. Onu zaten nefretle anıyordum; adını içimden geçirirken bile midemde soğuk bir taş gibi bir ağırlık hissediyordum.
Her gece, kapı gıcırtısında bile irkilirken, onun sesini duyduğum an bütün kanımın çekildiğini hissederdim. Her dokunuşu, şefkatten değil şiddetten ibaretti. Elleri sevmezdi, kırardı. Sesi duyulmazdı, bağırırdı. Ve ben, zaten her gece ondan şiddet görürken, zaten her sabah gözlerimde öfke ve kırgınlıkla uyanırken, neden hâlâ başkalarının öfkesi de gelip üzerime yağıyordu? Neden, onun işlediği suçların cezası hep bana kesiliyordu? Nerede saklanıyordu adalet?
Hangi yargıç, hangi mahkeme, hangi vicdan bir gün çıkıp da "Yeter, artık senin suçun yok" diyecekti bana? Neden bu zulmü durduracak kimse yoktu? Ben hangi suçun sanığıydım ki her gün yeniden yargılanıyor, yeniden cezalandırılıyordum? Dünya sanki benim doğumumla birlikte kaderime babamın bütün lanetlerini mühürlemişti. Onun kirli geçmişi, benim geleceğimin üzerine kara bir gölge gibi düşmüştü. Ben ne yaparsam yapayım, o gölge peşimden ayrılmıyordu.
Sanki varlığım, onun hatalarının yaşayan bedeli olmak için yaratılmıştı. Ve işin en acı yanı... artık kendimi onun suçlarından ayırmayı bile unutmuştum. Babamın adı anıldığında utanç duymam normalmiş gibi geliyordu. Bana vurulduğunda "hak ettim" diye düşünmeye başlamıştım. Belki de en büyük zulüm buydu... Onun zulmüne alışmam, onu kanıksamam, onun işlediği günahların bende bir hakmış gibi yer edinmesi. O yüzden artık sadece yorulmamıştım... tükenmiştim. Ve tükenen bir insanın ne adalet bekleyecek gücü kalır, ne de merhamet umacak.
Ama belki bir gün... Belki bir gün o adalet beni de bulur diye gecelerce dua etmiştim. Ellerimi kavuşturup gözlerimi kapattığımda, Tanrı'ya seslenir gibi değil de, sanki boşluğa fısıldar gibi yalvarırdım. "Yalnızca bir kez, sadece bir kez, adalet benim kapımı çalsın..." derdim. İçimde tek bir dilek vardı: Annemin intikamını almak. Onu benden koparan, hayatımı karartan, çocukluğumu ellerimden çalan adamdan — kendi babamdan — o günahın bedelini tahsil etmek. Onu öldürmeyi kafama koymuştum.
Yirmi yıldır bunun için yaşadım, bunun için nefes aldım, bunun için korkularımı yuttum. Ama işte... buna bile izin verilmedi. Tam elime fırsat geçmişti ki, bir anda her şey darmadağın oldu. Karanlık, yabancı bir evin içinde, tanımadığım adamlar tarafından kaçırılmıştım. Ve şimdi karşımda duran adam, babamın işlediği suçların cezasını bana keseceğini söylüyordu.
Sanki bilmediği bir şey varmış gibi... O ceza bana zaten yıllar önce, henüz beş yaşındayken kesilmişti. O gün annemin gözlerimin önünde, titreyen elleriyle şakağına silah dayadığını gördüm. O an, zaman öyle bir ağırlaştı ki nefes almak bile zorlaştı. Babam karşısında durmuş, ellerinde tuttuğu silahı ona uzatmış, gözleriyle "Yap" diyordu.
O bakış... hâlâ zihnime kazınmış, gecelerime sızan, uykularımı boğan o bakış... Soğuk, acımasız, insanlıktan uzak. Ve annem... gözleri dolu, dudakları titrek, bana son kez baktı. Bir saniye sonra silah patladı. O gün, bir çocuğun yaşayabileceği bütün cezalar bana kesilmişti. Annemin cansız bedenini, kulaklarımda çınlayan o silah sesini, babamın kıpırdamayan ifadesini hâlâ taşıyordum içimde.
Daha ne kadar acı çekebilirdim ki? Daha kaç kez yeniden yargılanacaktım? Ben sadece intikamımı almak istemiştim. Adaletin bana hiç veremediğini kendi ellerimle sağlamaktı niyetim. Ama o bile bana çok görüldü. Sanki kader, benim katil olmama, benim hesap sormama izin vermek istemiyordu. Sanki hayat, bana hep en acı rolü layık görüp, intikamı bile başkasının eline bırakıyordu.
Bir gün mutlu olabilecek miydim gerçekten? Yoksa mutluluk sadece uzaktan bakıp asla dokunamayacağım, yaklaştıkça biraz daha uzaklaşan bir serap mıydı? İçimde hep aynı soru, aynı kördüğüm... Tüm bu lanet olası acılardan kurtulabilecek miydim yoksa nefes aldığım her gün biraz daha bu karanlığa mı saplanacaktım?
Bazen kendi kaderimden korkuyordum. Çünkü annemin sonunu, o titrek ellerini, gözlerindeki çaresizliği, alnına dayadığı o soğuk metalin parıltısını gözlerimin önünde gördüm. Hayat, bana da aynı sonu layık görecekmiş gibi boğazıma oturan o sessiz şüpheyle yaşadım yıllarca. Belki de ben de annem gibi, kaçamayacağım bir sona sürükleniyordum.
Karşımda duran adam gölgelerin içinden ağır adımlarla süzülerek çıkmış, bakışlarıyla beni baştan aşağı yokluyordu; omuzlarındaki gerginlik bir dağın sert yüzünü andırıyor, gözlerindeki keskinlik bıçak sırtı bir sabır gibi parlıyor, dudaklarının kenarında ise belli belirsiz, kışkırtıcı bir alay gizleniyordu. Sert ve tok sesi, yıllarını emretmeye alışmış birinin soğukkanlılığıyla odanın havasını doldurdu.
"Abim birazdan gelir. O zamana kadar burada bekle." Bu sözler, emir cümlesi olmanın ötesinde, ruhuma görünmez bir zincir gibi dolandı; sanki tek bir hecesi bile itaatsizliği cezalandırabilecek güce sahipti. Bu ses, ona bakan herkesin içgüdüsel olarak boyun eğmesini sağlayacak bir ağırlık taşıyordu; bu türden bir ses, insanın içine işleyecek kadar otoriterdi. Ama ben, kaderine boyun eğmeyi öğrenememiş biriydim ve o kişi ben değildim.
Kaşlarım istemsizce çatıldı, çene çizgim gerildi; öfke, damarlarımdan ateş gibi akarken öne doğru sert bir adım attım. Ayaklarımın altındaki tahtalar hafifçe gıcırdadı, odadaki hava bir anlığına daha ağırlaştı. "Beklemiyorum!" dedim, kelimelerim keskin bir bıçak gibi dudaklarımın arasından fırladı. Sesim, duvarlara çarpıp yankılanarak geri döndü; o yankı, içimde yıllardır susturulmuş, boğazıma tıkılmış bütün çığlıklarla birleşti.
Sanki yıllardır söylenemeyen her kelime o an boğazımdan bir fırtına gibi kopmuştu. "Beni hemen bırakacaksın!" diye ekledim, sesim bir anlığına titrer gibi oldu belki ama bu bir korku titremesi değildi; bu, yılların birikmiş öfkesinin, çaresizliğin ve intikam arzusunun kabına sığmayan taşkınlığıydı. Dudaklarımda acı bir gülüş hissettim, çünkü biliyordum ki bu titreme, kırılmak üzere olan zincirin sesi gibiydi.
Artık ben de yorulmuştum. Omuzlarımda taşıdığım yük, sadece geçmişin değil, geleceğin de ağırlığıydı. Sanki hayat, benim için acıyı özel olarak seçmişti. Her yeni yüz, bana umut getirmesi gerekirken, sadece daha keskin bir bıçak gibi canıma saplanıyordu. Bir kez bile olsun, neden kimse bana iyi gelmiyordu? Neden bana dokunan her el, ya kanlıydı ya da kirli? İnsanların hayatına ışık taşımak için girdiğini gördüm; bana gelenler ise hep karanlık getirdi. Ve ben artık, bu karanlığı taşımaktan da, onun içinde boğulmaktan da yorulmuştum.
Bu hayatın yükünü daha fazla sırtlanmak istemiyordum; her adımda kanayan, her nefeste biraz daha ağırlaşan bu cefa artık omuzlarımı çökertmişti. İçimde, yorgun bir savaşçının son kez kılıcını bırakma isteği vardı. Tek dileğim, bu lanetli yaşamın zincirlerinden kurtulmaktı. Günbegün bir bataklığa saplanan ruhum, çırpındıkça daha derine gömülüyor, ben ise kendi karanlığımda boğuluyordum.
Yorulmuştum; sadece bedenen değil, ruhen, kalbimin en derin köşelerine kadar yorulmuştum. Planım basitti, hatta belki de korkutucu derecede netti: İntikamımı alacak, babam dediğim o adi herifin canını kendi ellerimle söküp alacak, ardından namluyu kendi şakağıma dayayıp bütün bu hikâyeyi tek bir kurşunla bitirecektim. O zaman ne geçmişin hayaletleri ne de geleceğin kabusları peşimi kovalayabilecekti. Ama yapamamıştım.
Cesaretim tükenmiş değildi, hayır; asıl mesele, fırsatın benden çalınmasıydı. Kader yine araya girmiş, beni kendi oyununa bir kez daha esir etmişti. Şimdi önümde tek bir yol vardı. Buradan kurtulacaktım. Demir parmaklıkların, kilitli kapıların, silahlı adamların ardında bile olsa, çıkış yolunu bulacaktım. Hem babamın kirli elleriyle ördüğü o karanlık hikâyeyi kendi ellerimle sona erdirecek hem de kendi varlığıma son verecektim. Bu, benim son görevim olacaktı; hem intikamın hem de huzurun bedelini aynı anda ödeyecektim.
Ölmek istemiyordum; damarlarımda hâlâ yaşamın inatçı nabzı atıyor, ruhum bir yerlerde hâlâ hayata tutunmak istiyordu. Ama bu, nefes aldığım her anın anlam taşıdığı bir yaşam değildi. Ben, sürekli diken üstünde, her gölgeyi tehdit sanarak, her sessizliği fırtınadan önceki uğursuz durgunluk gibi hissederek yaşamak istemiyordum. Her gün biraz daha parçalanmak, canımın her darbede biraz daha eksildiğini bilerek sürünmek... işte bunu istemiyordum. O yüzden, en çok korktuğum şey olan ölümü, artık bir kurtuluş gibi bekler hale gelmiştim. Bir zamanlar beni titreten, göğsümde buzdan bir el gibi tutan o son nefes düşüncesi, şimdi en huzurlu liman gibi görünüyordu. Ölüm, artık benim için karanlık değil; bu kirli, kanlı hayatın sessizce kapanan perdesiydi.
"Boşuna kendini yorma, buradan kurtuluşun yok. Başını eğ, dizini kır, otur oturduğun yerde," dedi Pars, bakışlarını benden bir an bile ayırmadan. Sesi, yargı dağıtan bir celladın soğuk kararlılığıyla doluydu; ne bağırıyordu ne de gereksiz yere yükseliyordu, ama her kelimesi beynimde çelikten bir kapı gibi kapanıyordu. O sözler, sanki zihnimin içine sızıp bütün umut kırıntılarımı tek tek söküp atıyordu. Gözlerindeki o keskin sertlik, sanki bana değil, kaderime hükmediyordu.
Ama ben, içimde fırtına koparken sessizce düşünüyordum. Gerçekten kurtuluşum yok muydu? Her insanın bir çıkışı olmaz mıydı? Bir yerde, bir zamanda, bir mucize anında, çaresizliğin zincirlerini kıracak bir anahtar bulunmaz mıydı? Neden benim anahtarım hep kırık oluyordu? Neden her çıkmaz sokak dönüp dolaşıp yine beni buluyordu?
"Babam ne yaptı size?" dedim, sesimde öfke ile merak birbirine karışmıştı. Bu soruyu sormak istemiyordum aslında; cevabın beni memnun etmeyeceğini, hatta belki de içimdeki nefretle yan yana duracak yeni bir ağırlık yaratacağını hissediyordum. Ama yine de sordum. Çünkü anlamak istiyordum. Çünkü anlamadan nefret etmek kolaydı, anlamaksa bazen insanın elinden silahını alırdı.
Pars, bakışlarını aniden benden kaçırdı. O sert, meydan okuyan gözleri pencereye döndü. Dışarıda gökyüzü griye dönmüş, rüzgâr bahçedeki ağaçların dallarını sertçe savuruyordu. Ama o, o manzarayı görmüyordu. Camın ötesinde değil, zihninin derinliklerinde dolaşıyordu. Omuzlarındaki gerginlik arttı, çenesindeki kaslar hafifçe seğirdi. Yüzünde öyle bir ifade belirdi ki... bu ifade, kelimelerden daha çok şey anlatıyordu.
Düşünüyordu. Ama sıradan bir düşünme değildi bu; insanın kendi kanıyla yazılmış geçmiş sayfalarını tekrar okuması gibi bir şeydi. Göz bebekleri hafifçe büyüdü, dudakları aralandı ama tek kelime çıkmadı. Sanki cevap boğazına kadar gelmişti, fakat orada takılıp kalmıştı. Belki bana söylemek istemediğinden, belki de kendi duymaya tahammül edemediğinden.
Yaslandığı duvardan yavaşça uzaklaştı. Adımlarında ne tam bir kararlılık ne de tam bir kararsızlık vardı. Sanki kaçmak ile kalmak arasında ince bir çizgide yürüyordu. Kapıya geldiğinde eli tokmağa uzandı, bir an duraksadı. Bu duraksama, bana cevap vermemek için kendini zorladığının sessiz kanıtıydı.
Kapıyı açarken bana hâlâ bakmıyordu. Yine de, yüzünü tam göremesem bile gözlerinde az önceki o küçümseyici, ukala ifade yoktu artık. Onun yerinde başka bir şey vardı... ince, kırılgan bir acı. O acıyı tanıyordum; çünkü ben de aynı acıyı taşıyordum. Ve işte o an, anladım.
Gözlerinin derinliklerinde, sakladığı o ukala çocuğun kırıldığını gördüm. O maskenin ardında, yıllar önce elinden alınmış bir çocukluk vardı. Belki onun da geceleri kabuslarla uyanan bir geçmişi olmuştu. Belki o da, bir zamanlar masumiyetini korumaya çalışan ama sonunda elinden zorla alınan bir çocuktu.
Kapı sessizce kapandı. Ardında bıraktığı hava ağırlaştı. Ve ben, karşımda duranın sadece bir düşman değil, kendi yaralarıyla büyümüş, kendi çocukluğunu toprağa gömmek zorunda kalmış biri olduğunu biliyordum artık. Ama bu, onun bana yapacaklarını affedeceğim anlamına gelmiyordu. Sadece şunu anlamıştım ki, bazı savaşlar, iki tarafın da zaten çoktan kaybettiği savaşlardı.
Belki de bu hayatta yalnızca ben değildim yaralarını saklayan. Acının rengi herkeste farklıydı ama izleri aynıydı; bazıları o izleri sessizliğin altına gömüyor, bazılarıysa bağırarak örtüyordu. Belki de benden bile fazla acı çekenler vardı, sessizliğiyle boğulanlar... Ve Pars, onlardan biriydi sanki. Onun gözlerinde, benden daha derin, daha eski, daha zehirli yaraların izlerini gördüm. Ama o, kalbinin çatlaklarını ukalalığıyla sıvayıp ayakta kalmayı seçmişti. Ben ise, inatçılığımı zırh gibi kuşanmış, düşmemek için direniyordum. İkimiz de farklı yollar seçmiştik, ama aynı bataklıkta çırpınıyorduk. Ve o an anladım; ne Pars gerçekten büyümüştü, ne de ben. Sadece yaralarımızla beraber boyumuz uzamış, ama çocukluğumuz hep o ilk darbede kalakalmıştı.
••••••
Saatler, ağır bir zincir gibi boynuma dolanarak geçiyordu. Her dakika, içimdeki sabrı biraz daha kemiriyor, zihnime karanlık düşünceleri zerk ediyordu. Odanın sessizliği kulaklarımı uğuldatacak kadar yoğun, havası ise boğazıma yapışacak kadar ağırdı. Pencerenin ardındaki gökyüzü, gri bir örtü gibi sarkmış, güneşin bütün sıcaklığını yutmuştu. Zamanın bu kadar ağır akabileceğini bilmiyordum.
Ne kapı açılıyor, ne de bir ayak sesi yaklaşıyordu. Dışarıdan gelen tek ses, arada sırada bahçeden yükselen boğuk konuşmalar ve metalin sert bir yüzeye çarpışındaki o keskin, kısa tınıydı. Her şey, bana bu yerden çıkmamın imkânsızlığını fısıldıyordu. Yine de, içimde küçücük bir ihtimal kıvılcımı hâlâ yanıyordu. Çünkü insan, en derin karanlıkta bile, o küçücük ışığı söndüremezdi.
Kendimi bir kafese kapatılmış, kanatları kırılmamış ama uçması yasaklanmış bir kuş gibi hissediyordum. Özgürlüğüm, bana ait olan tek gerçek, benden alınmıştı. Ellerim boştu, tırnaklarım kırık, dizlerim güçsüzdü ama zihnim hâlâ savaşmaktan vazgeçmemişti. Düşüncelerim odanın dört duvarına çarpıp geri dönüyor, beni yeniden ve yeniden kaçış planları kurmaya zorluyordu.
Gözlerim, soğuk duvarlardan pencereye, pencereden kapıya gidip geliyordu. Her detayı inceliyor, bir kusur, bir açık arıyordum. Kapının metal kolu, yılların yorgunluğuyla matlaşıp lekelenmişti; kilit kısmı içeriden ulaşılmaz şekilde tasarlanmıştı. Pencerenin kenarındaki ahşap çerçeve, güneşten solmuş, bazı yerleri çatlamıştı. Belki... belki oradan bir vida sökülebilir, bir boşluk yaratılabilirdi. Ama dışarıda gördüğüm silahlı adamların varlığı, bu düşüncemi daha başlamadan öldürüyordu.
Bedenim hareketsizdi ama zihnim her saniye çalışıyordu. Pars'ın gözlerindeki o tanıdık kırıklık, ara sıra aklıma geliyordu. Belki o da tıpkı benim gibi bir zamanlar bu dört duvarın başka bir versiyonunda tutsak olmuştu. Belki o yüzden bana doğrudan zarar vermemiş, sadece sözleriyle yaralamıştı. Ama bu, onun beni burada tutmasını haklı çıkarmazdı. Her kim olursa olsun, beni babamın günahlarıyla zincirleyemezdi.
Oturduğum yatak, yayları gevşemiş, üzerinde oturana neredeyse teslim bayrağı çeken bir yorgunluk yayıyordu. Ellerimi çarşafa bastım; kumaş sertti, ucuz bir otel odasındaki yatak örtüleri gibi dokununca insanın derisini rahatsız eden bir pütürlülüğü vardı. Yatak başlığının ahşabı, köşelerinden aşınmış, cilası soyulmuştu. Her ayrıntı, burada ne kadar uzun süre tutulabileceğime dair korkumu derinleştiriyordu.
Pencereye yaklaşıp tekrar dışarıya baktım. Bahçede devriye gezen iki adam, ara sıra birbirlerine başlarıyla bir şeyler işaret ediyor, sonra yeniden adımlarını ağır ağır sürdürüyordu. Ellerindeki silahlar, tehditlerini kelimelerden çok daha güçlü bir şekilde ifade ediyordu. Arada bir gözlerini pencereme çeviriyor, bakışlarını uzun süre tutmadan uzaklaşıyorlardı. Bu, beni izlediklerini ama bunun olağan bir görev gibi göründüğünü gösteriyordu.
Geri çekilip duvara yaslandım. Soğuk taş, omzumdan belime kadar yayılıp içimi ürpertti. Gözlerimi kapattım, derin bir nefes aldım. Kafamın içinde iki ses çarpışıyordu: biri bana "Teslim ol, bekle" derken diğeri "Şimdi harekete geç, kurtul" diye bağırıyordu. O an fark ettim ki, bu odadan çıkmak yalnızca fiziksel bir kaçış olmayacaktı. Bu, zihnimi zincirleyen tüm acılardan kurtulmanın ilk adımı olacaktı.
Ama önce beklemeliydim. Çünkü bazen kaçışın yolu, en doğru zamanı beklemekten geçerdi. Şimdi yanlış bir adım atarsam, beni yalnızca buraya hapsedenler değil, hayallerim ve intikamım da sonsuza kadar yok olurdu.
Odanın köşesindeki eski bir komodin gözüme takıldı. Üzerinde toz birikmişti, kenarlarından talaşlar dökülüyordu. Çekmecesini sessizce açmaya çalıştım ama ahşap şişmişti; her çekişimde gıcırdayarak direniyordu. İçinde yarısı kırılmış bir tarak, paslı bir çakı ve eski bir sigara paketi vardı. Çakının ucu, pasın altında hâlâ metalin soğuk parıltısını saklıyordu. Belki bu küçük alet, bir gün bana lazım olurdu. Onu yavaşça cebime yerleştirdim, metalin sertliği kumaşın altından tenime değdi.
Saatler birbirinin üzerine yığılarak geçti. Dışarıdaki devriye sıklıkları değişmedi. Gün ışığı, pencerenin kenarından süzülerek odanın köşelerine doğru yavaşça çekiliyordu. Akşam yaklaşıyordu ve akşam, belki de bana bir şans getirebilirdi. Çünkü karanlık, zincirleri gevşeten tek dostum olabilirdi.
Ama beklemek kolay değildi. Her geçen dakika, sabrımı biraz daha kemiriyordu. Parmaklarımı birbirine kenetledim, dizlerimi göğsüme çektim. İçimdeki kuş, kanatlarını çaresizlikle çırpıyor, kafesin tellerini kanat uçlarıyla dövüyordu. Fakat biliyordum ki, her kafesin bir zayıf noktası vardır. Yeterince dikkatli bakarsam, bulabilirdim. Ve bulduğum an, bu yer beni asla tutamayacaktı.
Saatler sonra, duvarın öteki tarafında bir kapının sertçe kapandığını duydum. Ayak sesleri, bu kez bana doğru yaklaşmıyordu ama binanın içinde başka bir hareketlenme vardı. Bu, içeride bir şeylerin değiştiğini gösteriyordu. Ve değişim, çoğu zaman kaçış için fırsat demekti. Dudaklarımda belirsiz bir gülümseme belirdi. Belki de bu, beklediğim o anın başlangıcıydı.
Şimdi tek yapmam gereken, doğru anı kollamak ve ilk fırsatta uçmaktı. Kanatlarım hâlâ sağlamdı. Sadece doğru anı bekliyordum. Ve o an geldiğinde, beni hiçbir güç tutamayacaktı.
Uzun bir süre geçti; dakikalar birbirine eklenerek ağır bir zincir gibi boğazıma dolandı, odanın havası her nefeste biraz daha koyulaştı, sanki duvarlar sessizliği içime pompalıyor, nabzımı kendi ritmine mahkûm ediyordu. Zamanın yüzü burada donuktu; ışık pencere pervazına takılıp kalıyor, gölgeler yer değiştirmeye üşeniyor, sessizlik, bir hücrenin rutini kadar düzenli ve katı duruyordu.
Gözümü kapattığımda kapının metal kokusunu, tahtaların sinir bozucu gıcırtısını, duvarların soğuk ve pütürlü tenini hissediyordum; açtığımda ise aynı boşluğu, aynı kıpırtısızlığı, aynı daralmayı.
Beklemek, insanın kendi içine sinen bir susuzluk gibi, yavaş yavaş bütün düşüncelerimi kuruttu; düşünmekten yoruldum, susmaktan yoruldum, nefes almaktan bile.
Derken, bir anda, az önce uzaktan duyup da hayalet sandığım ayak sesleri bu tarafa doğru ağırlaştı; önce koridorun sonunda beliren o tedirgin vuruşlar, sonra yaklaştıkça çizgisini sertleştiren, içindeki niyeti açık eden adımlar. Her biri, kapının arkasına bir mühür daha basıyor gibiydi.
Sesler kapıya geldiğinde, araya incecik bir sessizlik girdi; o sessizlik, keskin bir bıçak gibi iki nefes arasını kesti. Ardından, kapının hemen ötesinden, boğuk ama tanıdık bir soru geldi.
"Uyuyor mu?" Bu tonda merak vardı ama merakın üzerinde, itiraza yer bırakmayan bir soğukluk. Sesi bir kez duysam da unutmadığım bir tınıydı; ses hafızam, harflerin birbirine değdiği yerdeki çizik gibi, o küçük pürüzden sahibini tanıdı. Pamir'di. Adını söylemeden, varlığını yüzüme çarpan o kesinlik...
İçimde, "O" dedim. "O." Kapının ardındaki gölgenin adı, göğsümün içine yazılmış gibi açık ve kesindi. Hemen ardından Pars'ın sesi geldi; onun sesinde, hükmünü çoktan vermiş birinin tekinsiz sükûneti vardı.
"Az önce uyanıktı. Ama-" Cümle, sanki omzundan bir parça koparır gibi yarıda kesildi. "Ama" dedi ve orada kaldı; havada asılı kalan bu tek hece, beynimde bir kapı aralığı açtı: Ne söyleyecekti? Beni ele veren, ipimi çeken, nefesimi kesecek nasıl bir "ama"?
Bekleyişim, nabzımın en sığ yerinde asılı kaldı. Tam o anda, Pamir'in sesi keskinleşti; bir emir çizgisi kazıldı havaya, sert ve gölge bırakmayan.
"Ama ne?" Bu "ne", bir sorgunun değil, sabrını yerle bir eden birinin hiddetiydi; kapının ardında öfke doğruldu, ses tokalaşmaların bittiği, kavgaların başladığı o çizgiye yaklaştı. Ve sonra, hiç beklemediğim bir kırılma duyuldu. Pars'ın sesi, alttan nabızla çarpan bir tereddüdün üzerine kurulmuş gibi, kısık ama net çıktı.
"Bence kızın bir suçu yok." Bu cümle, içimdeki bütün kilitlere aynı anda dokundu. Göz kapaklarımın altı ısındı; boğazımda, yıllardır kendine yer bulamayan bir şeye yer açıldı. Beni mi korumuştu? Hayatım boyunca, "haklısın" denilmeden yaşadım; hayatıma giren herkes, acıyı bana teslim etmek için bir bahaneydi sanki.
İlk kez, kapının ardında biri, tek bir cümleyle omuzlarımdaki yükü az da olsa hafifletti. O küçücük cümle, paslı bir kilidin içindeki tek sağlam diş gibi, içimdeki kapıyı anlık da olsa araladı. Şaşkınlığım, bir an için, korkunun üzerinde ince bir çizgi açtı. Ama sevincim, ne kadar kısa bir an sürerse sürsün, arkasından gelen cümle, o ince çizgiyi hızla kapadı. Pamir, cümlesini bir kararın soğıyla ve bir yargının kestirmesiyle söyledi.
"Zaten suçsuz olanlar hep bedel ödemez mi Pars? Bizim ödediğimiz gibi." Sözcüklerin üzerinde, tel tel bir kin değil, taş gibi bir hakikat ısrarı vardı; sanki yıllardır içlerinde çevirip ısıttıkları bir yargıyı şimdi dışarıya bırakmışlardı. O anda, içime yeniden soğuk bir el indi. Demek bedeli ben ödeyecektim. Demek bu odanın duvarları, sadece bir mekân değil, o bedelin ifadesiydi. Demek ki "suçsuz" olmak, burada korunmanın değil, daha ağır bir faturanı adıydı.
"Bizim ödediğimiz gibi" dediğinde, fark ettim. Bedel sadece bana biçilmiyordu; onların seslerinde de, geçmişte bir yerlerde gömülü ve hâlâ sıcak bir yara vardı. Ama ben, onların yarasına sargı olamazdım. Ben, babamın soğuk gölgesinden başka bir şey değildim gözlerinde; aynı kanı taşıdığım için aynı cezaya layık görülen bir isim, bir yüz, bir anımsatıcı. İçimden yükselen sorular birbiriyle çarpıştı; her biri, boğazımda düğüm düğüm oldu.
Bedeli ben mi ödemeliydim? Bu adam, canımı yakmak istiyordu—neden? Neden kurban bendim? Neden babam değil de ben? Neden birinin işlediği suçun külünü, başka birinin akciğerine bastırır gibi beni seçmişlerdi? İnsanın kanı, kaderin mahkeme kararı mıdır? Bir soyadı, bir çocuğun alnına yazılmış damga mıdır? Ben, babamın gölgesinde doğdum diye, onun karanlığını taşımaya mecbur muyum?
O kapının ardındaki iki ses, adalet sandıkları bir teraziyi avuçlarının içinde sallıyordu; kefelerde geçmişin külü ile bugünün nefesi vardı. Kül ağırdı, nefes hafif. Ve kül, her defasında nefesi boğuyordu. Ben, kapının ardında duranın kim olduğunu biliyordum; biri sertliğin, diğeri tereddüdün sesiyle konuşuyordu. Pamir kesinlikti; cümleleri demirdi, eğilmiyordu, kırılmıyordu. Pars bir çatlak çizgisiydi; içinden ışık sızabilecek bir yarık, belki de içindeki seslerini susturamayan bir sessizlik. "Suçsuz olanlar bedel ödemez mi?" dediğinde aslında, kendi hayatım gözümün önünden geçti. Çocukluğumun kırık aynaları, annemin yanlış zamanda sustuğu ve çok doğru zamanda susturulduğu an, babamın yüzü—taş gibi.
Anladım ki onların cümlesi, benim hayatımın özeti gibiydi; suçsuzluk, hiç kimsenin korumadığı bir ülkeydi ve orada suçsuz olmak, en önce yakalanmaktı. Yine de içimde bir şey direndi. O cümle, "Bence kızın bir suçu yok," içime bir tohum gibi düşmüştü. Küçücük, ama inatçı bir tohum. Karanlık toprakların altında filizlenmek için yağmur bekleyen cinsten. Bu tohum, bana şunu fısıldadı.
Birinin görüyor olması, her şey olmasa da bir şeydir.
Görmeyenlerin arasında, bir göz, bir kez olsun "suçsuz" diyorsa, kaderin o harflerle yazdığı satırda küçük bir düzeltme işareti belirmiş demektir. Pamir'in sözleri, o işareti silmeye yetse bile, izini silemeyebilirdi. Kapının öte yanından gelen nefesler, üzerime yağmur gibi düşerken, kendi kendime sorularımı daha sert sordum.
Babamın günahları neden benim sırtımda taşınıyor? Suç ile miras, aynı deftere mi yazılıyor? Bir oğul ya da bir kız, babasının kefaret sayfası mıdır? Beni kurban seçen adalet değil, intikamın gölgesi olmalı; çünkü adalet, kişiyi şahsına göre tartar, gölge ise en yakınındaki duvara düşer. Demek ki ben, duvardım; en yakındaki, en kolay, en müsait yüzey.
O an içimde, sızlayan bir hakikati inkâr edemedim. Onlar da bir bedel ödemişti; seslerindeki çizik, geçmişlerinin taşındığını, hatta yara yerinden hâlâ kanadığını söylüyordu. Ama aynı anda, başka bir hakikati de bırakmadım. Bedel, pay edildiğinde adalete benzemez; sadece yeni kurbanlar üretir. Ben, o kurbanlardan biri olmayı kabul etmeyeceğim, dedim içimden.
Söz söylemedim; çünkü kapı açılsa, cümlelerim bir darbe kadar sert çıkabilirdi. Söylemedim; çünkü sustukça, içimdeki cümlenin kemikleri güçleniyordu.
Bedeli ben ödemeyeceğim, dedim içimden, korkunun en karanlık yerinde; çünkü bedelin adı intikam olduğunda, kurbanlık ile fail arasındaki çizgi gözden kaybolur. Ben o çizgiyi görünür kılmak zorundayım. Neden babam değil de ben? Çünkü en kolay olan, en yakındır; çünkü kabahat listesini kapatmak, yeni bir isim yazmak kadar kolaydır. Ama kolay olan, doğru olan değildir. Ve ben, kolay olmanın üzerime yapışmasına izin vermeyeceğim. O an, göğsümün içinde bir şey yerinden kıpırdadı; ne umut demeye cesaret ettim ne de öfke.
İkisinin arasında, taş gibi duran bir karar. Bu sesler, beni tanımlamayacak. Bu hüküm, beni mühürlemeyecek. Suçsuz olanların ödediği bedelin başka bir sayfası olmayacağım. Kapının ardındaki isimler, kendi yaralarını benim kanımla yıkamaya kalksa da, izin vermeyeceğim. İçimde, bir cümle, sessiz ama keskin bir bıçak kadar netti.
Bedelin sahibi, suçun sahibidir. Ben suç değilim. Ben, adını yanlış defterde bulmuş bir insanım. Ve bir gün, o defter doğru sayfaya açılacak.
Kendimi bu karanlıktan kurtarmam zor olabilirdi, belki de imkânsız görünüyordu. Ama içimde, kökleri çocukluğumdan gelen bir inat vardı. Yenilmez sandıkları zincirleri kırmak isteyen bir ruh. Karanlığın içindeydim; hem bu dört duvarın hem de onların bana biçtiği kaderin karanlığında. Ama ben kurtulacaktım. Bir gün, bir şekilde...
Kapının kulpu yavaşça döndü. Metalin çıkardığı hafif tıslama, sessizliğin ortasında dev bir çığlık gibi yankılandı kulaklarımda. Nefesim istemsizce hızlandı. İçeriye önce Pamir girdi. Gölgelerle yarışan silueti, loş ışıkta daha da sert görünüyordu. Adımlarında ölçülü, hesaplı bir güç vardı. Ardından Pars belirdi kapıda. Yüzüme baktı, bakışı kısa ama yoğun bir an sürdü; sonra tek kelime etmeden geri çıktı. Kapının kapanışı ağırdı, sanki arkasında değil bir kapı, demirden bir kale kapatılmıştı. Kilit sesi duyulduğunda, odanın sessizliği daha da ağırlaştı. Artık yalnızdım. Yalnız... ama değil. Karşımda duran bu adam, Pamir, sessizliğin ta kendisiydi.
Bana bakarken gözleri, sanki karanlık bir kuyunun dibine bakıyormuş gibi derindi. İçinde, hem buz hem ateş taşıyan bir bakış. Dudakları kıpırdadığında, sesi odanın soğuk duvarlarına çarpıp geri geldi.
"Uyanmışsın, Mavi Demirel."
Sözleri, karanlık odanın soğuk havasına karışırken, her hecesi derimden içeri işleyen ince bir bıçak gibi hissedildi. O iki kelime, hele ki soyadım... İçimde geçmişin yaralarını kanatan bir anahtar gibiydi. "Demirel" — Harun Demirel... Adı bile dudaklarımdan geçerken bile zehirliydi; mideme kramplar girer gibi oldu. O adamın bana bıraktığı tek miras, bu kirli soyadıydı, ve karşımdaki adam onu telaffuz ederken yüzünde küçümseyen bir gölge vardı.
Göğsümde biriken öfke, soğuk bir ateş gibi damarlarımda dolaşmaya başladı. Dudaklarım aralandı, kelimeler buzdan bir hançer gibi çıktı ağzımdan.
"İnanç."
Sert, net, geri adım atmayan bir tonla söylemiştim. Sesim, boş odanın duvarlarında yankılandı; sanki bu kelime sadece ona değil, geçmişime, yaralarıma, zincirlerime meydan okuyordu.
Onun kaşlarının arasındaki ince çizgi derinleşti. Yüzündeki ifade, kısa bir an için bulanıklaştı. Ne dediğimi anlamamıştı.
"İnanç?" diye sordu, sesinde şaşkınlıkla karışık bir sorgulama vardı.
Karanlıkta gözlerim ona saplandı. Her nefes alışımda göğsümde biriken öfke daha da yoğunlaşıyordu. Dudaklarımı tekrar araladım, bu defa her harfi keskin bir bıçak gibi vurgulayarak.
"Demirel değil. İnanç."
Söylediğim kelimeler, sanki ikimizin arasında görünmez bir duvar ördü. Onun bakışları daha keskinleşti; gözbebekleri karardı, sesi ağırlaştı.
"Sen Harun Demirel'in kızı değil misin?"
Sesi, odanın karanlığına yayıldığında, kelimeler ağır bir hüküm gibi üzerime çöktü. O an fark ettim ki, kafasında benimle ilgili çoktan yargısını vermişti. Sanki hayatım, onun zihninde çoktan yazılmış bir hikâyeydi; başı, ortası, sonu belliydi. Ve ben, ağzımdan çıkan her kelimeyle o hikâyeyi lime lime ediyordum.
Derin bir nefes aldım; boğazımda biriken öfke, kelimelere dönüşmek için sabırsızlanıyordu. Gözlerimi hiç kaçırmadan, dudaklarımın arasından sert bir şekilde döküldü sözlerim.
"Ben Sevda İnanç'ın kızıyım. O aşağılık adamın kızı falan değilim."
Bu cümle, yalnızca bir cevap değildi; yıllardır içimde biriktirdiğim, her hatırlayışta yüreğimi yakan öfkenin çığlığıydı. Söylerken hissettiğim ağırlık, kelimelerimin sertliğine yansımıştı. Yatağın kenarında oturan bedenim, artık suskunluğa sığamayacak kadar gerilmişti. Aniden doğruldum; ayaklarım sertçe yere bastığında taş zeminin soğukluğu bile bu ateşi söndüremedi. Sözlerime bedenimle de eşlik etmeliydim; çünkü bu, sadece bir konuşma değil, kimliğime sahip çıkma savaşıydı.
Sesimdeki sertlik, odadaki soğuk havaya çarpıp yankılandı. Her hece, duvarlara çarpıp geri dönüyor, varlığımı bu kapalı mekâna kazıyordu.
Pamir... gözlerini benden ayırmadan uzun süre süzdü. O bakışlarda ne olduğunu anlamak zordu; ne bir öfke, ne de şaşkınlık okunuyordu. Yüzü, sanki taş bir maskeydi; soğuk, hareketsiz, duygusuz... Bu ifadesizlik, belki de en tehlikelisiydi. Çünkü ne düşündüğünü bilmediğin birinin ne yapacağını asla tahmin edemezsin.
Ama sonra... dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı. O gülümseme, bir davet değil, bir tehdit gibiydi. İçinde kibir vardı; karşısındaki insanın tüm çabasını boşa çıkarabilecek kadar güçlü bir alay. Ve evet... o gülümseme, tehlikenin kendisiydi.
"Anladım... Mavi Demirel," dedi. Soyadımı özellikle, hatta özenle vurguladı. Sesinde hafif bir zehir vardı; sanki kelimeleri seçerken bile tek amacı, canımı acıtmak, beni öfkelendirmekti.
Beni kızdırmak istediğini biliyordum. Ve bunu ustalıkla yapıyordu. Kelimelerinin arkasına saklanmış bir oyun vardı; adımı her yanlış söylediğinde, beni kendi dengesizliğime çekmeye çalışıyordu. İçimdeki öfke, dalga dalga kabarıyor, boğazıma kadar yükseliyordu. Ve o, bu öfkeyi izlemekten zevk alıyordu.
"Ben Mavi İnanç'ım!" dedim, bu defa sesim sadece yükselmedi; bütün ağırlığıyla patladı. İçimde biriken öfke, sanki göğsümden dışarı taşmıştı. Kaşlarım çatılmış, bakışlarım çelik gibi keskinleşmişti. Sözlerim odanın ağır, bastıran havasını yararak geçti; sessizlik, kelimelerimin altında çatırdadı.
O ise... sanki bundan besleniyordu. Gözlerinde, avını köşeye sıkıştırmış bir yırtıcının parıltısı belirdi. Dudaklarının kenarındaki o yarım gülüş derinleşti; bu gülüş, sıradan bir memnuniyetin değil, karşısındakini adım adım kendi oyununa çekmenin verdiği hazzın ifadesiydi.
"Soyisminin ne olduğu değil, ne olacağı önemli, hanımefendi," dedi. Sesi alayla karışık bir sakinlik taşıyordu. Her kelime, sanki ipekle kaplanmış bir bıçak gibiydi; yumuşak görünse de keskin ve acıtıcıydı.
Cümlesi zihnimde yankılandı, kelimeler beynimin içinde dönüp durdu. "Ne olacağı..." Soyadım belliydi, annemin soyismiyle, kendi seçimimle mühürlenmişti. Değişmezdi. Hele ki onun istediği gibi, asla. O soyadı, benim için sadece bir kelime değildi; kimliğimin, geçmişime direnişimin simgesiydi.Kaşlarımı kaldırarak sordum.
"Ne demek istiyorsun?"
Pamir cevap vermedi, en azından hemen değil. Bunun yerine, ağır ağır bir adım attı bana doğru. Sessiz, ama varlığını tüm hücrelerime hissettiren adımlar... Taş zeminde yankılanan bu adımlar, sanki sayılı saniyelerimin habercisiydi.
Aramızdaki mesafe kapanırken gözleri gözlerime kilitlenmişti. O bakışlarda öyle bir yoğunluk vardı ki, sanki üzerimdeki tüm duvarlar tek tek sökülüyor, saklanacak hiçbir yerim kalmıyordu. Nefesi yaklaşırken, soğuk havayla karışan sıcaklığı yüzüme değdi. O kadar yakındı ki, bir adım daha atsa, nefeslerimiz birbirine karışacaktı.
Ve o an konuştu.
"Karım olacaksın... diyorum."
Söylediği bu cümle, basit bir teklif değildi. Sesindeki ton, hayatımın geri kalanını kendi elleriyle çizdiğine inanan bir adamın tonuydu. Bu, bir istek ya da öneri değil, kesinleşmiş bir karar, değişmez bir hüküm gibiydi. Sözleri öyle kesindi ki, sanki ağzından çıkan her hece, kaderimi mühürleyen bir damga taşıyordu.
Ama ben... bu damgayı sökmeyi iyi bilirdim. Hayatımın alnına vurulmak istenen hiçbir mühür, benim iznim olmadan orada kalamazdı. Ben annemin kaderini yaşamayacaktım; onun çaresizlikle dolu günlerini, sessiz çığlıklarını, içine gömdüğü gözyaşlarını kendime miras almayacaktım.
Annemin yıllar boyu sırtında taşıdığı zulmü, ben kendi sırtıma yük etmeyecektim. Onun gibi susup kabullenmeyecek, onun gibi kendimi karanlığın kollarına bırakmayacaktım. Ve en önemlisi... onun gibi, bir gün umutsuzluğun en koyu anında, kendi alnıma kendi elimle soğuk bir namluyu dayamayacaktım.
Benim hikâyem, anneminki gibi bitmeyecekti.
Bölüm etkileşimi
