25. bölüm / 28
ZULMÜN ÇİÇEĞİMERHAMETİN BEDELİ
Bölümler 28Şu an: MERHAMETİN BEDELİ
- 1 TANITIM130 kelime
- 2 SOLMUŞ MASAL7.477 kelime
- 3 MÜHÜR6.746 kelime
- 4 SON BEYAZIN FISILTISI12.386 kelime
- 5 KEFEN11.226 kelime
- 6 KADERİN MÜHRÜ10.494 kelime
- 7 KARANLIĞA ESİR12.112 kelime
- 8 BİR IŞIK ESKSİK9.430 kelime
- 9 YARABANDI9.192 kelime
- 10 YENİLGİ9.567 kelime
- 11 SEN ONA AŞIKSIN10.958 kelime
- 12 AĞITSIZ SON10.888 kelime
- 13 ÖLMESEN OLMAZ MI?9.631 kelime
- 14 KALBİME AÇTIĞIN MEZAR10.276 kelime
- 15 BİR ZAMANLAR SEN4.448 kelime
- 16 TUTAMADIĞIM ELLER3.488 kelime
- 17 ÖZGÜRLÜĞE VEDA2.196 kelime
- 18 KALBİMDEKİ SANRI3.205 kelime
- 19 ÇOCUKLUĞUMUN KATİLİ2.411 kelime
- 20 İÇİMDEKİ KATİL5.362 kelime
- 21 BİR GÜN DAHA KALAMAZ MISIN?5.080 kelime
- 22 İÇİMDE KALAN SEN5.791 kelime
- 23 BOĞAZIMDAKİ HOŞÇA KAL2.578 kelime
- 24 ANNE2.105 kelime
- 25 MERHAMETİN BEDELİ1.212 kelime · Okuduğun bölüm
- 26 KENDİ CELLADIM3.423 kelime
- 27 YANLIŞ NEFRET5.138 kelime
- 28 ARTIK SENİ DUYUYORUM6.140 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
"Ölüm yaklaşınca insan, yarım bıraktığı her şeye yeniden tutunmak ister."
GÖKSEL - ACIYOR
♟️♟️♟️
Hayatım, belki de ömrümde ilk defa düzlük bir yola çıkmaya cesaret ediyordu. Kırık dökük kaderim, yıllardır yüzüme kapılarını kapatan o acımasız yazgı, sanki ilk kez bana gülümsemeye hazırlanıyordu. İçimde yıllardır sessizce büyüyen, her geçen gün biraz daha derinleşen o karanlık kuyuya, taş duvarların arasından süzülen incecik bir umut ışığı düşmüştü. O ışık küçüktü, ürkekti, bir nefesle sönecek kadar narindi ama yine de oradaydı. Ben ise boğulmak üzere olan bir insanın suyun yüzeyine uzattığı son çare gibi ona bütün ruhumla tutunuyordum. Belki de yıllardır ilk kez geleceği düşündüğümde göğsümün üzerine çöken o taş biraz olsun hafiflemişti. Belki de ilk kez Tanrı, paramparça olmuş kaderimin arasına küçücük bir merhamet kırıntısı bırakmıştı.
Polat Arsal karşımda öylece duruyordu. Geniş omuzları hâlâ heybetini koruyor olsa da o heybetin altında yılların omurgasını eğdiği, pişmanlıkların iliklerine kadar işlediği yorgun bir adam vardı. Yüzündeki her çizgi, zamanın açtığı sıradan kırışıklıklar gibi değil; sanki tek tek işlenmiş acı izleri gibi görünüyordu. Gözlerinin çevresindeki mor halkalar uykusuz gecelerin, sessiz ağlayışların ve kimseye anlatılamamış özlemlerin sessiz tanıklarıydı. Bana baktığında o bakışların içinde öyle derin bir hasret, öyle tarifsiz bir yalnızlık vardı ki insan ister istemez onun gerçekten yıllardır iki yeğeninin yokluğunda çürüyüp gittiğine inanıyordu.
O an karşımda duran adam, yalnızca yaşlı biri değil, geçmişin ağırlığı altında ezilmiş, hayata geç kalmış bir insan gibi görünüyordu. Kirpiklerinin ucunda biriken yaş ağır ağır koptu. O küçücük damla, kırışık yanağında ince bir yol çizerek aşağı süzüldü. Sessizdi. Gürültüsüzdü. Ama nedense o tek damla, saatlerce sürecek bir ağlayıştan çok daha ağır geldi bana. Sanki yıllardır içine gömdüğü bütün pişmanlıklar, bütün keşkeler, bütün gecikmiş özürler o damlanın içine sığmıştı.
"Kızım..." dedi sonunda. Sesi göğsünün en derin yerinden sökülüp geliyordu; çatlamış, yorulmuş ve tükenmişti. Ellerini hafifçe iki yana açtı. O hareket bile ne kadar çaresiz olduğunu gizleyemiyordu. "Sana nasıl teşekkür edeceğimi gerçekten bilmiyorum. Sen olmasaydın belki de o çocukları ömrüm boyunca bir daha hiç göremeyecektim."
Başını hafifçe kaldırdı. Gözleri bir anlığına benden uzaklaşıp yıllar öncesinde bıraktığı bir hatıraya takıldı. Dudakları titredi. "İnsan bazen tek bir sarılmayı bütün ömrüne değişir. Ben de ölmeden önce onları son bir kez bağrıma basmayı, gözlerinin içine bakıp özür dilemeyi, bana hakkını helal etmeseler bile seslerini son kez duymayı o kadar çok istedim ki..." Cümlesinin sonu nefesinin içinde eridi. Kelimeler havada asılı kaldı; sanki o cümlenin devamını söylemeye ne gücü vardı ne de cesareti. Derin, hırıltılı bir nefes verdi. Omuzları biraz daha çöktü. Sanki yıllardır sırtında taşıdığı görünmez yük, o an yeniden üzerine binmişti. Başını öne eğdi. Dudaklarının kenarında acıyla örülmüş küçücük bir tebessüm belirdi.
"Neyse..." dedi usulca. "Senin de zamanını fazlasıyla aldım." Kendi kendine acı bir gülümsemeyle başını salladı. "Benim gibi geçmişin günahlarını sırtında taşıyan ihtiyarın biriyle kim vakit geçirmek ister ki? İnsan bir yerden sonra kendi gölgesini bile yanında istemez oluyor." O cümle, göğsümün tam ortasına ince bir sızı bıraktı. İçimde adı konulamayan bir şey kıpırdadı.
"Ölmeden önce derken?" dedim istemsizce. Sesimdeki ani merakla birlikte boğazıma açıklayamadığım bir endişe yerleşmişti. "Ne demek istiyorsunuz?" Polat gözlerini benden kaçırdı. Çenesindeki kas hafifçe gerildi. Sanki söyleyeceği kelimeler boğazına diken gibi batıyordu. Uzun süre sustu. O sessizlik öylesine ağırdı ki evin duvarları bile nefesini tutmuş gibiydi.
"İnsanın kendi ölümünü anlatması kolay olmuyormuş," dedi sonunda. "Ben bunu yeni öğrendim." Başını yavaşça kaldırdı. Gözlerindeki ışık biraz daha sönmüş gibiydi. "Bu ihtiyar artık çok hasta, kızım. Doktorlar bana birkaç haftalık ömrüm kaldığını söylediler." Başını yeniden eğdi. O an karşımda duran adam, biraz önceki heybetli adam değildi. Yılların bütün gücünü silip süpürdüğü, ölüm haberini içine sindirmeye çalışan yaşlı bir insandı.
Elim istemsizce ağzıma kapandı. Nefesim göğsümde sıkıştı. "Yok artık..." diye fısıldadım. "Hiç mi çaresi yok?" Soruyu sorarken sesimdeki titreme bütün bedenime yayılmıştı. İçimde tuhaf bir ağırlık büyüyordu. Yıllardır hasretini çektiği çocuklara kavuşacak, sonra da bu dünyadan çekip gidecek miydi? Bu nasıl bir kaderdi? İnsan yıllarca özlem çeker, sonunda umut bulur, sonra da umutla birlikte ölümü mü beklerdi?
Polat burukça gülümsedi. Başını ağır ağır iki yana salladı. "Çare olsa ne olur?" dedi. "Olmasa ne değişir?" Gözlerini uzaklara çevirdi. "Ben yaşamaktan çok önce vazgeçtim. Ölüm sadece bedenime haber verdi. Ruhum bunu yıllar önce kabul etmişti." Sonra yeniden bana baktı. O bakışlarda ilk kez sertlik değil, teslim olmuş bir insanın dinginliği vardı.
"Aslında sen bu teklifi kabul etmeseydin bile anneni bulmana yardım edecektim," dedi. "Gerçeği yine söylerdim. Sana şart koşmamın tek sebebi, kader belki bu yaşlı adama küçücük bir merhamet gösterir de ölmeden önce o çocukları son kez görebilirim diye umut etmekti." Dudaklarının kenarı titredi. "Bana bu umudu verdiğin için sana minnettarım, Mavi."
Boğazımdaki düğüm büyüdü. Artık gözyaşlarımı tutamıyordum. "Bunu söylemeyin," dedim başımı iki yana sallayarak. "Ne olursa olsun, ne pahasına olursa olsun sizi o çocuklarla buluşturacağım." Gözlerinin içine baktım. "Buna söz veriyorum." Polat'ın yüzünde belli belirsiz bir rahatlama dolaştı. Sanki yıllardır sıktığı yumruğunu ilk kez gevşetmişti. İçimdeki şüphe tamamen yok olmamıştı. Bir yerlerde hâlâ ince bir ses bana dikkatli olmam gerektiğini fısıldıyordu. Ama merhamet, o sesi bastırıyordu.
Yutkundum. "Bir şey sorabilir miyim?" Başını hafifçe salladı. "Elbette."
"Nasıl bir hata yaptınız?" dedim. "Ne oldu da Pamir ve Pars yıllardır sizinle konuşmuyor? Sizi gördüklerinde bile yüzlerini çeviriyorlar?" Polat'ın göğsünden derin bir ah yükseldi. Sanki o soru, yıllardır kabuk bağlamayan bir yarayı yeniden açmıştı.
"Kardeşimi kaybettiğim gün," dedi fısıltıya yakın bir sesle, "dünyam başıma yıkıldı." Gözleri yere indi. "Anne babalarını toprağa verdiğimiz gün ben de içimden gömüldüm." Parmaklarını birbirine kenetledi. "Onların ellerini tutmam gerekiyordu. Yanlarında durmam gerekiyordu. Ama kendi acımın içinde öyle kayboldum ki onların ağladığını bile göremedim."
Sesi çatladı. "Kendi yasımın kör kuyusuna düştüm. Günler birbirine karıştı. Sabahla geceyi ayırt edemez oldum. Evin içinde dolaşıyordum ama nefes aldığımı bile hissetmiyordum. Onlar küçücük yaşlarında bana bakarken ben gözlerimi kaçırıyordum. Onların sessiz çığlıklarını duyamadım. Onları yalnız bıraktım." O son cümleyi söylerken dudakları titredi. "En büyük günahım buydu. Ve onlar da haklı olarak beni hayatlarından sildi." Gözlerim yeniden doldu. Bacaklarımın gücü çekildi. Dengemi kaybetmemek için arkamdaki ağır ahşap kapıya yaslandım. Sırtıma değen soğuk tahta bile içimdeki yangını söndüremiyordu. Karşımdaki adamın gözlerindeki o dipsiz pişmanlığı gördükçe içimdeki öfke eriyordu. Belki gerçekten bu yarım kalmış aile son kez birbirine sarılmalıydı. Belki bazı yaralar tamamen kapanmasa bile son bir kez dokunulmayı hak ediyordu.
Sessizlik uzayınca istemsizce kapıyı biraz daha araladım. "İçeri girmez misiniz?" dedim yumuşacık bir sesle. "Bir fincan kahve içeriz. Biraz dinlenirsiniz."
Polat bana baktı. Gözlerinde kısa süreliğine sıcak bir ifade belirdi. Sonra başını ağır ağır salladı. "Canım kızım," dedi yorgun bir gülümsemeyle. "Bugünlük çok kaldım. Yapmam gereken birkaç iş daha var." Ceketini düzeltti. "Belki başka bir gün. Her şeyi yoluna koyduğumuz gün."
Yavaşça arkasını döndü. Adımları ağırdı. Sanki her adımda yılların yükünü de peşinden sürüklüyordu. "Görüşürüz, kızım." Rüzgâr onun sesini alıp götürdü.
"Görüşürüz," diyebildim sadece. Sesim boğazımda düğümlenmişti.
Gözlerimin önünde ağır ağır arabasına bindi. Motor çalıştığında bahçenin sessizliğini boğan tok bir hırıltı yükseldi. Farların solgun ışığı taş zemine vurdu, ardından siyah araç demir kapıya doğru ilerledi. Kapı yavaşça açıldı. Araba bahçeden çıktı, virajı döndü ve gecenin karanlığının içinde yavaş yavaş yutulup kayboldu.
Ben ise kapının eşiğinde kıpırtısız kaldım. Soğuk rüzgâr saçlarımı savuruyor, gözyaşlarımı kurutuyor, gecenin ayazı tenime ince ince işliyordu ama hiçbirini hissedemiyordum. Bir elim hâlâ kapının tokmağındaydı, diğer elim göğsümün üzerinde durmuştu. Kalbim, göğüs kafesimin içinde umutla korku arasında sıkışmış bir kuş gibi çırpınıyordu. Hayatımın akışını tamamen değiştirecek kadar tehlikeli bir sır artık yalnızca Polat'ın cebinde değil, benim omuzlarımda da taşınıyordu. Ve ilk kez, umut ile felaketin bazen birbirine bu kadar benzeyebileceğini iliklerime kadar hissediyordum.
Bölüm etkileşimi
