ZULMÜN ÇİÇEĞİ kitap kapağı

14. bölüm / 28

ZULMÜN ÇİÇEĞİ

KALBİME AÇTIĞIN MEZAR

Vaveyla Yazarı: Natavan Sadiqova

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 28Şu an: KALBİME AÇTIĞIN MEZAR

Bir insan en çok sevdiği yerde gömülürmüş; sen beni kalbimde bıraktığın boşluğa gömdün.

Nilüfer - Son Arzum

♟️♟️♟️

Tek bir kurşunla beni hayatımdan men etmişlerdi. Ama asıl yıkım o kurşun bedenime saplandığında değil, saniyeler önceydi. Kanım akmadan, acı ciğerlerime dolmadan hemen önce... Kendime bile itiraf etmeye cesaret edemediğim o gerçekle yüzleştiğim anda. En zayıf yerimden vurulmuştum. Çünkü ben o adamı sevmiştim. Kaçtığım, inkâr ettiğim, adını koyarsam yok olacak sandığım o duygu, beni oracıkta teslim almıştı. Yaralı kalbimin tam ortasına onu almıştım. Kimsenin yaklaşmasına izin vermediğim, duvarlarını kanımla ördüğüm o yere... O girmişti. Ne kapıyı çalmıştı ne de benden izin istemişti. Zaten bazı insanlar kalbe nezaketle girmezdi; yıkarak, dağıtarak, iz bırakarak girerdi. O da öyle yapmıştı. Ve şimdi o kalp paramparçaydı.

Ne haldeydim bilmiyorum. Zaman akmıyordu, nefes bile ağırlaşmıştı. Sanki bedenim burada ama ruhum çok daha uzakta bir yerde asılı kalmıştı. Etrafımdaki sesleri duyuyordum ama hepsi boğuk, hepsi yabancıydı. Konuşmalar kulaklarıma çarpıyor, anlamları bana ulaşmadan dağılıyordu. Dünya, kalın bir sis perdesinin arkasından izlenen bir sahne gibiydi. Ne tamamen uykudaydım ne de uyanık. İki arada, bir derede... Gitmekle kalmak arasında sıkışıp kalmıştım.

Ne kadar süredir böyleydim, bilmiyorum. Dakikalar mıydı, saatler mi, yoksa ömür mü? Tek bildiğim kalbimin hâlâ attığıydı. Düzensizdi, yorgundu ama inatçıydı. Sanki vazgeçmek istiyor ama edemiyordu. Göğsümün içinde atmaya devam eden o kalp, bana rağmen hayata tutunuyordu. Doktorların seslerini duydum. Cümleleri kesik, tonları temkinliydi.

"Hasta uyanmayabilir."

Bu söz içimde yankılandı ama korkmadım. Garip bir sakinlik çöktü üzerime. Çünkü bilmiyorlardı... Ben zaten uyanmıştım. Gözlerimi açamıyordum, parmaklarımı oynatamıyordum ama buradaydım. Her şeyi hissediyordum. Acıyı, pişmanlığı, içimdeki o yakıcı sevgiyi... Hepsi canlıydı.

Bir süre sonra kapının kapandığını duydum. O an ortam sessizleşti. Ve sonra... O ses. Hayatım boyunca hem sığındığım hem kaçtığım o ses.

Babamın sesi.

"Kızım..." dedi.

O tek kelime, içimde bir yerleri paramparça etti. Güçlü sandığım adamın sesi titriyordu.
"Yavrum..."

Bu kez kaçamadım. O kelime boğazıma düğümlendi, içimde yankılandı. Babam konuşurken kelimeleri taşıyamıyordu sanki.

"Nolur bu adama geri dön," dedi.

Kalbim acıyla sıkıştı. Sevdiğim adamın adı anılmadan bile varlığı canımı yakıyordu.

"Yeniden benden nefret et ama nefes al kızım."

Bu söz... İçimdeki her şeyi yerle bir etti. Benden nefret etmemi kabulleniyordu. Yeter ki yaşayayım. Yeter ki bu dünyada kalayım. Yeter ki gözlerimi açayım.

Sonra sesi iyice kısıldı. Artık güçlü değildi, artık baba rolü yoktu. Sadece yalvaran bir adam vardı.

"Allah'ım..." dedi titreyerek. "Benim canımı al ama o uyansın."

O an karanlığın içinde bir şey kıpırdadı. Küçücük bir ışık... Babamın sesi, sevdiğim adamın yüzü, yarım kalmış cümlelerim, söylenememiş "kal"lar... Hayat beni geri çağırıyordu. Acısıyla, ihanetiyle, sevgisiyle, korkusuyla...

"Biliyor musun?" dedi. Sesi odanın içinde yankılanmadı, doğrudan içime düştü. Yıllardır kapalı tuttuğum bir kapının önünde durup parmaklarıyla tıklatıyormuş gibi... Devam etmekte zorlandı. Kelimeler boğazında düğümleniyor, nefesi sık sık kesiliyordu.

"Ben... baba olmaya çok geç kaldım."

Bu cümle bir özür değildi sadece. Kaybedilmiş yılların, geri gelmeyecek zamanların itirafıydı. Bir adamın, kendi geç kalmışlığını fark ettiği anın ağırlığıydı. O an babam bana karşı ilk defa güçlü durmaya çalışmıyordu. İlk defa gerçekten küçüktü.

"Pişmanım," dedi sonra. Bu kelimeyi dudaklarından dökerken sesi titredi. Sanki bu kelimeyi yıllardır içinde taşıyıp ilk defa yüksek sesle söylüyordu.

"Lütfen... baba olmama izin ver."

İzin. Bu kelime içimde bir şeyleri paramparça etti. Baba olmak izinle mi olurdu? Baba olmak; çocuğun en savunmasız anında yanında durmaktı. Korktuğunda sarılmaktı. Düştüğünde el uzatmaktı. Benim düştüğüm günlerde o yoktu. Korktuğum günlerde ise... elini kaldıran oydu.

"İzin ver senin baban olayım," dedi yeniden.
Sanki zaman hâlâ geriye alınabilirmiş gibi. Sanki çocukluğum hâlâ bir yerlerde onu bekliyormuş gibi. Oysa çocukluğum çoktan kanamış, susmuş, büyümek zorunda kalmıştı.

"Sana yaptığım tüm acıların bedelini ödet bana," dedi sesi daha da kısılırken.

"Ama yine de... baban olmama izin ver."

Bu bir pazarlık gibiydi. Acılarımı ödeyebileceğini sanıyordu. Oysa bazı acıların bedeli yoktu. Bazı yaralar ne parayla ne pişmanlıkla kapanıyordu.

"Ellerimi al benden," dedi.

"Sana kalkan bu elleri sök çıkar yerinden."

O an içimden bir ürperti geçti. Çünkü o elleri hatırlıyordum. Yüzüme nasıl indiğini, tenimde bıraktığı yanmayı... Ama asıl acı, o elin bana ait bir el olmasıydı. Babamın eli. Beni koruması gereken elin bana zarar vermesiydi. O tokat sadece yüzüme değil, kalbime inmişti. Ve o iz, yıllarca silinmemişti.

"Hakkın," dedi. Bu kelime o kadar geç gelmişti ki... Söylendiği an bile yükünü hafifletemedi.

"Keşke sana kalkmasaydı elim." Keşke... Benim hayatım keşkelere sığmayacak kadar çok acıyla doluydu.

"Biliyor musun?" dedi yeniden.

"Bunun pişmanlığını uzun zamandır çekiyorum." Sesi artık neredeyse fısıltıydı. Güçlü bir adam değil, hatalarıyla baş başa kalmış bir baba vardı karşımda.

"Çok acıdı mı canın?"

Bu soru... Göğsümde bir yerleri parçaladı. Acımış mıydı? Canım yanmıştı. Hem de çok. Ama sadece o an değil. O günden sonra her hatırladığımda, her korktuğumda, her sevgiye mesafeli durduğumda yanmıştı. Babamın bana vurması, içimde onarılması zor bir boşluk açmıştı. Güvenimi, sığınağımı, çocukluğumu alıp götürmüştü.

Bazı yaralar vardır... Üzerinden yıllar geçer. Kabuk bağlar sanırsın. Ama en küçük dokunuşta yeniden kanar. Ve ben o yarayla büyümüştüm.

"Acımıştır," dedi. Bu kelime dudaklarından dökülürken sesi kırıldı, sanki yıllardır içinde kilitli tuttuğu bir kapıyı aralamıştı da arkasından bütün pişmanlıkları üstüne yıkılmıştı. Odanın içi ağırlaştı. Hava bile nefes alınmaz bir hâl aldı. Ben gözlerimi açmıyordum. Açamıyordum. Gözlerim kapalıydı ama kulaklarım, kalbim, bütün varlığım onun sesine kilitlenmişti. Görmediğim hâlde hissediyordum. Bazen insan görmediğinde daha çok canı yanıyordu.

"Hep bana bakarken gözlerinde kin vardı," dedi.
Sesi yavaştı, ölçülüydü; her kelimeyi tartarak söylüyordu. O bakışları zihninde tekrar tekrar görüyordu belli ki.

"Beni affetmediğini... affedemeyeceğini biliyordum."

Kalbim göğsümde ağır ağır atıyordu. Her atışta, bastırdığım bir anı sızlıyordu içime. O bakışları ben de hatırlıyordum. Çocukluğumun sessiz isyanını... Konuşamadığım, bağırmadığım ama gözlerimle haykırdığım anları. Gözlerimi kapalı tutuyordum çünkü açarsam, o bakışın yerinde ne olacağını bilmiyordum. Nefret mi olurdu, kırgınlık mı, yoksa daha kötüsü; boşluk mu?

"Keşke gözlerini açsan," dedi fısıltıya yakın bir sesle. "Ve yine öyle baksan bana."

Bu bir istek değildi sadece. Bu, suçunun yüzüne vurulmasını isteyen bir adamın dileğiydi. O bakışa muhtaçtı. Çünkü o bakış, onun gerçeğiydi. Ben ise açmadım gözlerimi. Çünkü bakarsam, yıllardır taşıdığım her şey yerinden oynayacaktı.

"Hatırlıyor musun güzel kızım?" dedi sonra. Bu hitap kalbime sert bir darbe gibi indi. Küçükken duymayı en çok istediğim kelimeydi bu. Şimdi ise yıllar sonra, geç kalmış bir yankı gibi dolaşıyordu içimde.

"Sen her gece evden giderdin," dedi.

"Korkunu yenmeye çalışırdın."

İçimde bir şey çöktü. Demek biliyordu. Demek o karanlık sokakları, titreyen adımlarımı, arkamı defalarca kontrol edişimi görmüştü. O geceleri yalnız sanmıştım kendimi. Karanlığın içinde tek başıma yürüdüğümü... Demek yalnız değilmişim.

"Bir gün benden intikam alacağını çok iyi biliyordum," dedi bu kez daha ağır bir sesle.

"Bunun için korkunu yenmeye çalıştığını da..."

Durdu. Sessizlik çöktü odaya. O sessizlikte kalbimin sesini duydum. Nefes alışımı duydum. Onun boğazında düğümlenen kelimeleri hissettim.

"Sen o karanlıkta yalnız olduğunu zannederken," dedi sonunda, "ben hep yanındaydım."

Bu cümle içimde hem bir sıcaklık hem de tarifsiz bir sızı bıraktı. Yanımdaymış. Ama ben bunu bilmeden, yalnızlığı içselleştirerek büyümüştüm. Yanında ama yoktu. Vardı ama dokunmamıştı.

"Kimse sana zarar vermesin diye," diye devam etti, "hep etrafında dolaştım. Uzaktan... Sessizce." İçimden bir çığlık yükseldi ama dışarı çıkamadı.

"Peki ben neden bu kadar yalnız hissettim?"

"Beni neden durdurmadın?" Ama soramadım. Çünkü artık çok geçti.

"Eğer korktuğunu görseydim," dedi sesi çatlayarak, "gururumu bir kenara bırakır, yanına koşardım."

Ama koşmamıştı. Çünkü ben korkumu göstermemiştim. Çünkü korkmak zayıflıktı bana öğretilen dünyada. Ben güçlü olmak zorundaydım. Küçük yaşta büyümek zorundaydım.

"Benim cesur kızım," dedi.

"Hiç korkmadı."

Bu sözler boğazıma düğümlendi. Cesur değildim. Sadece korkumu yutmayı öğrenmiştim.

"Ben seninle gurur duyuyorum."

Bu cümle odaya yayıldı. Gözlerim hâlâ kapalıydı. Onu görmüyordum. Ama ilk defa, içimdeki küçük kız kıpırdadı. Belki iyileşmedi. Belki affetmedi. Ama ilk defa, bir şey hissetti.

Babam benimle gurur duyuyormuş...Bu cümle, içimde yıllardır kilitli duran bir kapının pasını söküp attı. Gözlerim kapalıydı ama kalbimin içi ilk defa bu kadar açıktı. Sanki küçücükken elimden zorla alınan nefes, bir anda geri verilmişti bana. O nefessizlik hissi... Göğsümde yıllarca taşıdığım, adını koyamadığım o ağırlık... Bir cümleyle hafiflemişti.

İçimdeki küçük çocuk, o an sevinmeyi seçti. Mantık dinlemedi. Geç kalınmışlıkları, yaşanmış acıları, kapanmayan yaraları umursamadı. Sadece şunu duydu: Babam benimle gurur duyuyor. Yıllarca kendini yetersiz hisseden, "neden yetmedim?" diye sessizce ağlayan o çocuk, sanki ilk kez doğru bir şey yapmış gibi başını kaldırdı. Yerinden koparılıp atılmış kalbi, babasının sesiyle titreyerek yerine konmuş gibiydi. Ama o kalp hâlâ kırılgandı. Yerine konmuştu ama tutunacak bir şey arıyordu.

"Affet beni kızım," dedi. Bu sözler dudaklarından dökülürken sesi neredeyse duyulmayacak kadar kısıktı. Güçlü bir adamın sesi değildi bu. Bu, yıllardır taşıdığı yükün altında ezilmiş bir adamın sesiydi. Affı hak ettiğini düşünmeyen ama yine de istemekten vazgeçemeyen birinin çaresizliği vardı tonunda.

"Biliyorum zor senin için," diye devam etti. O an içimden acı bir gülümseme geçti. Zor... Kelimenin ne kadar hafif kaldığını bilseydi, yine de kullanır mıydı? Benim için zor olan, sadece affetmek değildi. Zor olan, affetmeyi düşünmekti. Çünkü affetmek, yaşananların ağırlığını kabul etmekti. Görmezden gelmemekti. Ve ben yıllarca görmezden gelerek ayakta kalmıştım.

"Ama denesen olmaz mı?" dedi. Bu bir emir değildi. Bu bir rica bile değildi. Bu, kaybetmiş bir adamın son ihtimaliydi. Sesinde ilk kez korku vardı. Benim ondan tamamen vazgeçmemden korkuyordu. Bir kez daha, bu defa gerçekten kaybetmekten korkuyordu.

"Keşke sana yeniden sarılabilsem," dedi sonra.
İşte o an, kalbim sızladı.

Sarılmak... Bu kelime zihnimde yankılandı. Çünkü ben babama hayatım boyunca yalnızca bir kez sarılmıştım. O tek an, belleğimin en net köşesinde duruyordu. Küçük bedenimle ona doğru adım atarken duyduğum tereddütü, kalbimin nasıl sıkıştığını, kollarım ona değdiğinde içimdeki donukluğu hatırladım. Sarılmak güven demekti ama ben o gün güvenmeyi bilmiyordum. O sarılma kısa sürmüştü. Sonrası hiç gelmemişti.

Bir daha ne o kollarını açmıştı, ne ben açabilmiştim. Sarılmak aramızda hep yarım kalmış bir ihtimal olarak durmuştu. Şimdi istiyordu. Gerçekten istiyor muydu? Yoksa bu da geç kalmış bir pişmanlığın sesi miydi?

Göğsüm daraldı. Gözlerim hâlâ kapalıydı ama içimde fırtınalar kopuyordu. Ona sarılırsam ne olurdu? İçimdeki o küçük çocuk huzur mu bulurdu, yoksa yıllarca bastırdığı acılar bir anda mı yüzeye çıkardı? Babamın kolları beni iyileştirir miydi, yoksa daha önce hiç ağlamadığım kadar ağlatır mıydı?

İçimde iki ses vardı.
Biri "git" diyordu.
Diğeri "kal."

Küçük kız, yıllar sonra ilk kez başını kaldırmıştı.
Ama büyümüş hâlim, hâlâ korkuyordu.

Gözlerimi yavaşça araladım. Işık gözlerimi yakmadı, sanki oda da benimle birlikte nefesini tutmuştu. Zaman durmuş gibiydi. Tavanı seçebiliyordum ama her şey bulanıktı, sesler uzaktan geliyordu. Başucumda bir siluet vardı. Babamdı. Başını öne eğmişti, omuzları çökmüş, elleri dizlerinin üzerinde kilitlenmişti. O kadar yorgun, o kadar bitkin görünüyordu ki... Uyandığımı fark etmedi. Belki de fark etmeye cesaret edemedi.

"Baba," dedim. Sesim dudaklarımdan titreyerek döküldü. Bu kelimeyi söylemek bile içimde yıllardır bastırdığım bir yarayı kanatmaya yetmişti.

Üzerinde hastane önlüğü vardı. Beyaz ama tertipli değildi; aceleyle giyilmiş, üzerinde korkunun ve uykusuz gecelerin izi olan bir önlük. Ona ne olmuştu? Ben bu hâle gelene kadar o ne yaşamıştı?

Başını kaldırdı. Gözleri benimkilerle buluştuğu an donup kaldı. Nefesi kesildi, sanki kalbi duracak gibi oldu. Bir anlık sessizlik çöktü. Ardından gözlerinden bir damla yaş süzüldü. Saklamadı. Silmedi. İlk defa gözyaşlarını benden gizlemedi.

"Kızım," dedi. Bu kelime dudaklarından kırılarak çıktı. Bana doğru eğildi, tereddüt etmedi. Kollarını sardı etrafıma.

Sarılıyorduk.
Gerçekten sarılıyorduk.

Vücudum bir an kilitlendi. Ne karşılık verebildim ne de itebildim. Gözlerim doldu, boğazım düğümlendi. Göğsümde taşıdığım o eski boşluk, bir anda dolmuş gibi hissettirdi ama bu doluluk huzur değil, acıydı. Bu kadar mı seviyordu beni? Eğer bu kadar seviyorsa, neden çocukluğumda değildi bu sevgi? Neden geceleri korkarak uyuduğumda, ağladığımda, yalnız kaldığımda yoktu?

Kolları titriyordu. Sıkı değildi ama bırakmaya da niyeti yoktu. Sanki beni bırakırsa bir daha bulamayacakmış gibi sarılıyordu. Benimse aklımdan tek bir düşünce geçiyordu: Keşke bu sarılma daha önce olsaydı. Keşke bu sıcaklık, bu koku, bu his bana yabancı olmasaydı.

Sonunda geri çekildi. Yüzüme baktı. Gözleri parlıyordu. O parıltı, yıllardır bana bakmadığı kadar canlıydı.

"Uyandın kızım," dedi neşe dolu bir sesle. Bu neşe içimi acıttı.

"Uyandım mı?" dedim. Sesim içimde biriken bütün yorgunlukla çıktı. Çünkü ben çoktan ölmüştüm. İçimdeki ben, yıllar önce nefes almayı bırakmıştı. Gözlerimi kapayalı, hayata gerçekten uyanmayalı çok olmuştu. Ama o bunu bilmiyordu. Ya da bilmek istemiyordu.

"Uyandın," dedi kendinden emin bir şekilde. Sanki bu kelimeyle her şeyi düzeltebilirmiş gibi. Acı bir gülümseme yerleşti yüzüme. Yavaşça başımı salladım.

"Baba," dedim tekrar. Bu kez sesim daha kısıktı, daha ağırdı.

"Hıh?" dedi hemen.

"Söyle güzelim."

Bu kadar hızlı cevap vermesi kalbime bir iğne gibi battı. Keşke eskiden de böyle olsaydı. Keşke bir kere olsun, çocukken beni böyle dinleseydi.

"Senden bir şey isteyebilir miyim?" dedim.

"İste," dedi düşünmeden.

"İstersen dünyayı iste, sana onu bile veririm kızım." Dünyayı istemiyordum. Geç kalmış sevgiyi de istemiyordum. Sadece nefes almak istiyordum.

"Git," dedim. Bu kelime dudaklarımdan çıkarken içimde bir şey koptu. Onu affedemezdim. Bana yaşattıklarını silemezdim. Bir sarılmayla, birkaç pişman cümleyle kapanmazdı o yaralar.

Yüzündeki ifade çöktü. Gözlerindeki ışık söndü. "Kalsam olmaz mı?" dedi. Sesi... Gerçekten canı yanıyordu. Ama benim canım çok daha önce yanmıştı. Ve bazı yaralar, geç kalınmış sevgiyi kabul edemeyecek kadar derindi.

"Olmaz." Bu kelime dudaklarımdan çıktığında oda bir anlığına sessizliğe gömüldü. Havada asılı kaldı sanki, ağırlaştı, yere düşmedi. Babamın yüzündeki ifade o an değişti; umutla tutunduğu son dal da kırılmış gibiydi ama yine de vazgeçmedi. Vazgeçmeyi hiç bilmiyordu zaten. Hayatım boyunca ya çok geç kalmıştı ya da gereğinden fazla zorlamıştı.

"Ben sana yemek getireyim," dedi aceleyle.

"Acıkmışsındır."

Konuyu değiştirmeye çalışıyordu. Hep yaptığı gibi. Sanki başka bir yola saparsa, az önce söylediklerim yok olacakmış gibi davranıyordu. Sanki "git" dememişim, sanki aramızda yılların birikmiş acısı yokmuş gibi. Oysa ben bu oyunu çok iyi tanıyordum. Çocukken de böyleydi. Susturamadığı her gerçeği başka bir şeyle örtmeye çalışırdı. Yemekle, parayla, suskunlukla... Sevgiyle değil.

"Git!" dedim bu kez. Sesim yükseldi. İçimde biriken her şey, bastırdığım her korku, her öfke tek bir kelimeye sığdı ve dışarı taştı.

"Kızım..." dedi. Gözlerine baktım. Hüzün vardı, pişmanlık vardı, yorgunluk vardı. Ama bu beni ilgilendirmiyordu. Artık ilgilendirmiyordu. Çünkü ben yıllarca onun hüznünü taşıyarak büyümüştüm. Onun suskunluğunu, onun yokluğunu, onun karanlığını sırtımda taşımıştım. Şimdi o yükü yeniden omuzlarıma almaya niyetim yoktu.

Kalbimi yok eden adamdı o. Beni defalarca karanlığa itmiş, sonra da "zamanla geçer" demişti. Ben yeniden o toprağa gömülmek istemiyordum. Yeniden nefessiz kalmak istemiyordum. Bu kez hayatta kalmak için bencilliğe ihtiyacım vardı ve bundan utanmayacaktım.

"Neden gitmiyorsun?" dedim.

"Neden bu kadar zorluyorsun?"

Sesim titremiyordu artık. Yorgundu ama kararlıydı. Çünkü bu soruyu ilk kez soruyordum. Daha önce hep içimde sormuş, cevabını kendim bulmaya çalışmıştım.

"Gidemem," dedi. Sesi kısıktı ama cümlesi ağırdı.

"Ben senden gittiğim için biz bu haldeyiz. Ben gittiğim için baba olamadım."

Bu cümle içimde bir şeyleri yerinden oynattı ama yıkmadı. Eskiden olsa, bu sözlerle paramparça olurdum. Suçu kendimde arardım. Şimdi sadece baktım.

"Kalsan olacağını mı sanıyorsun?" dedim. Bu bir alay değildi. Gerçek bir soruydu. Umudun bu kadar kolay yeniden inşa edilebileceğine gerçekten inanıyor muydu?

"En azından deneyeceğim," dedi. Gözlerinde inat vardı. Bir şeyleri telafi etme çabası... Ama telafi edilemeyecek kadar çok şey vardı.

"Boşa çabalayacaksın."

Bu cümleyi söylerken acımasız olduğumu biliyordum. Ama bazen gerçekler acımasızdır. Benim yıllarım bu acımasızlıkla geçmişti.

"Senin için değer," dedi. Sanki bu cümle her şeyi çözecekmiş gibi.

"Değmez!" diye çıktım. Sesim sertti. Kesindi.

"Değmez baba."

O an içimdeki küçük kız konuşmadı. Konuşan, büyümek zorunda bırakılmış kadındı. Değmezdi. Çünkü ben bedelini fazlasıyla ödemiştim.

"Ben kızımı kazanmak için gerekirse kendimi toprağa gömerim!" dedi. Sesi çatladı.

"Anla beni lütfen... Yalvarırım bana şans ver."

Yalvarıyordu. Gerçekten yalvarıyordu. Bu manzarayı hayal bile edemezdim eskiden. Güçlü, soğuk, ulaşılmaz adam; şimdi karşımda çözülüyordu. Ama bu beni rahatlatmıyordu. Aksine daha da yoruyordu.

"Ben sana defalarca şans verdim baba," dedim. Bu cümle içimden kopup geldi.

"Her sustuğumda, her ağladığımda, her beklediğimde bir şans verdim."

"Yine versen olmaz mı?" dedi. Sesindeki umut, beni boğuyordu.

"Verdiğim şansların hepsini yok ettin sen," dedim.

"Bir daha ben o hatayı yapmam."

Sinirliydim. Evet. Ama bu sinir, kontrolsüz değildi. Bu sinir, kendimi koruma refleksiydi. Gözüm dönmemişti; aksine ilk kez bu kadar net görüyordum.

Babam başını salladı. Derin bir nefes almaya çalıştı ama alamadı. Sanki göğsü sıkışmıştı. O an bir anlık duraksadım. Merhamet mi? Hayır. Sadece alışkanlık. Onu düşünmeye alışmıştım. Ama bu kez kendimi seçtim.

"Sen iyileşene kadar en azından yanında kalayım," dedi. Bu cümleyle yeniden bir kapı aralamaya çalışıyordu. İstemiyordum. Yanımda olmasını istemiyordum. Çünkü onun varlığı, iyileşmemi zorlaştırıyordu.

"Lütfen kızım," dedi. Bu kez sesi daha kısıktı. Sanki istemediğimi biliyor, ama yine de gitmeye cesaret edemiyordu.

Gözlerimi kapadım. Uzun bir nefes aldım. Yorgundum. Çok yorgundum. Kavga etmekten, anlatmaktan, savunmaktan yorulmuştum. Gitmeyeceği belliydi. Bunu anlamıştım. Onu kovmak için harcayacağım enerji, iyileşmek için harcayacağım enerjiden çalacaktı.

Başımı yavaşça salladım. Bu bir kabul değildi. Bu bir teslimiyet de değildi. Bu sadece, şu an daha fazlasını kaldıramayacağımın itirafıydı.

Gülümsedi bana. Uzun uzun... Sanki o gülümseme yılların telafisiydi, sanki aramızda hiç uçurum yokmuş gibi. O gülümsemeye karşılık veremedim. Sadece baktım. Sonra hiçbir şey söylemeden yanımdan ayrılıp çıktı. Kapı kapandığında içimde garip bir boşluk oluştu. Gitmesine mi sevinmiştim, yoksa kalmadığı her saniyede biraz daha mı eksiliyordum, ayırt edemedim.

Dakikalar geçmedi bile. Kapı yeniden açıldı. Elinde bir tepsiyle geri döndü. Çorba, ekmek, birkaç küçük tabak... Her şey fazla düzenliydi. Fazla özenli. Sanki kırık bir şeyi yemekle onarabileceğini sanıyordu.

"Yemeyeceğim," dedim. Sesim kısıktı ama kararlıydı.

Duymazdan geldi. Tepsiyi yatağın yanındaki sehpaya bıraktı. Kaşığı aldı, çorbadan bir kaşık doldurdu ve bana doğru uzattı. O an içimde bir şey gerildi. Boğazım düğümlendi.

"İstemiyorum," dedim. Bu kez daha netti.

"Bir kaşık kızım," dedi. Sesi yumuşaktı. Fazla yumuşak. O yumuşaklık canımı yakıyordu. Çünkü bu ton, çocukken de kullandığı tondaydı. Ağladığımda, susturmak istediğinde... Dinlemek için değil, geçiştirmek için.

"İstemiyorum dedim!" diye bağırdım.

Elim istemsizce ileri gitti. Tepsiyi ittim. Tabaklar devrildi, çorba yere döküldü, kaşık metal bir sesle zemine çarptı. Her şey bir anda dağıldı. O an zaman durdu sanki. Gözlerim yere saçılan yemeğe takıldı. Kalbim hızla çarpmaya başladı.

"İstemiyorum demiştim!" dedim ağlayarak. Sesim artık kontrolümde değildi. Neden bu kadar büyümüştü bu an? Neden birkaç tabak bu kadar ağır gelmişti? Neden yine ben suçlu hissediyordum?

Neden zorluyordu?
Neden durmuyordu?

Gözyaşlarım hızlandı. Göğsüm sıkıştı. Nefes almak zorlaştı. Yere dökülen yemeklere bakarken aklımdan tek bir düşünce geçiyordu. Hepsi benim suçum. Yine bir şeyi mahvetmiştim. Yine taşırmıştım. Yine fazla olmuştum.

Babam bir şey demedi. Gözleri gözlerimden ayrılmadı, yere dökülenlere bakmadı bile. Bakışları sadece bendeydi. Yavaşça doğruldu ve beni kendine çekti. Kaçmadım. İtmeye çalışdım. Gücüm yoktu.

Kolları etrafıma kapandığında vücudum titremeye başladı. Hıçkırıklarım kontrolsüzce çıktı. Yıllardır içimde biriken ne varsa, sanki bu küçücük anda patlamıştı.

"Geçti güzelim," dedi yavaşça. Sesini kulağımın dibinde duydum. İlk kez bu kadar yakından.

"Geçmiyor," dedim. Sesim inceydi, kırık bir cam gibi.

"Geçmiyor baba..."

Ağlamaktan kelimelerim bölünüyordu. O an çocukluğumla şimdi birbirine karıştı. Kaç yaşındaydım bilmiyordum. Sadece çok yorgundum.

"Elim acıyor," dedim sonra. Bu cümle dudaklarımdan dökülürken fark ettim... Gerçekten acıyordu. Sadece elim değil, her yerim. Ama en çok içim.

Babam biraz geri çekildi. Elimi dikkatle tuttu. Sanki kırılacakmışım gibi, sanki yanlış bir dokunuşla tamamen dağılacakmışım gibi. Gözleri doluydu ama ağlamıyordu. Bu kez güçlü durmaya çalışıyordu. Benim için.

"Geçecek," dedi.

"Ben buradayım."

O cümle kalbime çarptı. Ben buradayım. Ne kadar geç söylenmiş bir cümleydi. Ne kadar ihtiyacım olmuştu buna yıllar boyunca.

"Ben buradayım," dedi tekrar. Sanki bu kez kendine de söylüyordu. Başımı göğsüne yasladım. Bilerek. Kaçmadan. Korkmadan. Kalbimin hızını hissettim. O da hızlı atıyordu. Belki pişmanlıktandı, belki korkudan... Bilmiyorum.

Kapı bir anda açıldığında içgüdüsel olarak babamdan ayrılmak istedim. Sanki yakalanmışım gibi, sanki o sarılma bana ait değilmiş gibi bir panikle kıpırdadım. Ama babam bırakmadı. Aksine kolları daha da sıkılaştı etrafımda. Bu, korumak isteyen birinin refleksiydi. Kaçmama izin vermeyen, beni saklamaya çalışan bir refleks.

O an kalbim hızlandı. Odanın içindeki hava ağırlaştı. Kapının gıcırtısı hâlâ kulaklarımdayken koridordan gelen ayak seslerini duydum. Yavaş, kararlı, tereddütsüz... Kim olduğunu bilmeden bile içimde bir şeyler koptu. Babamın bedeni gerildi. Sonra ağır ağır beni bıraktı. Sanki istemeden yapıyordu bunu. Sanki beni bırakmak, bir uçurumun kenarında elimi salmak gibiydi.

Babam başını kapıya doğru çevirdi. Ben de. Gözlerimi kaldırmak istemedim önce. Cesaretim yoktu. Ama merak, korkunun önüne geçti. Yavaşça baktım.

Pamir.

O an içimdeki her şey sustu. Ne ağlayabiliyordum ne bağırabiliyordum. Sadece bakıyordum. Ne yüzle buradaydı? Beni susturmaya çalışan, sesimi boğan, beni yok sayan adam nasıl olur da buraya gelmeye cesaret ederdi? Nasıl olur da bu odaya, bu ana, bu yaraya adım atabilirdi?

Gözleri bana dönük değildi. Bilerek bakmıyordu. Ya da bakamıyordu. Doğrusu... hâlâ bakmaya yüzü var mıydı? Bundan emin değildim. Gözlerini babamdan ayırmıyordu. Bir saniye bile. Sanki odadaki tek tehdit oydu. Sanki hesap vermesi gereken kişi o değilmiş gibi.

Bu daha çok canımı yaktı.

Ben yatağın içinde kırık bir bedenle dururken, Pamir beni görmezden geliyordu. Varlığımı yok sayıyordu. Tıpkı daha önce yaptığı gibi. Sanki benim acım, benim gözyaşım, benim susuşum yine arada kaynayıp gidebilirdi.

Babamın duruşu değişti. Omuzları dikleşti. Az önce beni sakinleştiren, saçımı okşayan adam gitmişti. Yerine başka biri gelmişti. Bir baba. Bir duvar. Bir tehdit.

Pamir hâlâ bakıyordu. Gözlerinde tuhaf bir ifade vardı. Ne öfke ne pişmanlık... Daha çok hesap yapan birinin soğukluğu. İçimde bir ürperti dolaştı. Çünkü o bakışı tanıyordum. Bu bakış, konuşmadan yaralayan bir bakıştı.

Ben hâlâ sessizdim. Boğazım düğümlenmişti. İçimden binlerce kelime geçiyordu ama hiçbirini çıkaramıyordum. Çünkü Pamir'in orada olması, geçmişte susturulduğum her anı tek tek yüzüme vuruyordu.

Babam bir adım öne çıktı. Ben farkında olmadan yatağın başlığını daha sıkı tuttum. Sanki Pamir bir adım daha atsa, tekrar susmam gerekecekmiş gibi hissettim. Sanki sesim yine boğazımda kalacakmış gibi.

Babamın sesi odaya sert bir bıçak gibi düştü.
"Öldürdün mü o adamı?"

Kalbim yerinden sökülecek gibi oldu. Hangi adam? Zihnim bir anda darmadağın oldu. Kimden bahsediyorlardı? Kimin ölümü bu kadar rahat bir cümleye sığabiliyordu? Bakışlarım birinden diğerine kaydı. O an odada yalnızca ben değil, aklımdaki bütün ihtimaller de nefes alamaz hâle gelmişti.

Bu iki adam... Aynı cümlede bile yan yana gelmemeliydi. Biri benim babamdı. Diğeri ise hayatımdan, çocukluğumdan, sesimden çalan adam. Biri yetim bırakılmıştı; diğeri yetim bırakan ellerin sahibiydi. Aynı sorunun içinde olmaları bile imkânsızdı. Ama gerçek, imkânsızı önüme koymuştu. Pamir'in sesi yükseldi ardından. Sakin ama zehirliydi.

"Ölmesini mi isterdin?"

Bu bir soru değildi. Bir tuzaktı. Babamın yüzü karardı. Gözlerinde en ufak bir tereddüt yoktu.

"Ölmesinden başka bir şey istemem," dedi.

İçimde bir şey daha kırıldı. Ölüm, bu odada bu kadar kolay telaffuz ediliyordu. Sanki bir insanın hayatı değil de, bozuk bir eşyadan söz ediliyordu. Parmaklarım istemsizce çarşafı sıktı. Ellerim titriyordu ama sesim çıkmıyordu. Çıkamıyordu. Pamir bir adım öne çıktı. Ses tonu bu kez bastırılmış bir öfkeyle doluydu.

"İnsan kendi adamını nasıl satar?"

O an beynimde yankılanan tek kelime adam oldu. Babamın adamı mı vardı? Babamın, ölmesini istediği biri mi? Ve Pamir bunu nereden biliyordu? Neden bu kadar emindi? Gözlerim babama kilitlendi. Onu ilk kez bu kadar yabancı hissediyordum. Babamın yüzünde gerçek bir şaşkınlık belirdi. Kaşları çatıldı, sesi bir an için çatallaştı.

"Ne?" dedi.

Gerçekten bilmiyormuş gibiydi. Ya da bilmediğini göstermek konusunda çok iyiydi. Hangisi daha korkunçtu, ayırt edemiyordum. Pamir'in bakışları babamın yüzünü delip geçiyordu. Sanki yılların hesabını tek bir bakışta sormaya çalışıyordu.

Ben ise yatağın içinde, iki adamın arasında sıkışmıştım. Konuşulanlar benim üzerimden geçiyor ama bana uğramıyordu. Kimse bana bakmıyordu. Kimse benim ne hissettiğimi sormuyordu. Oysa bahsedilen her ölüm, her ihanet, her gizli plan benim kalbime bir çentik daha atıyordu.

Bu konuşmanın neresindeyim ben?
Yine mi susmam gerekiyor?

Pamir'in sesi bir anda odanın ortasına düştü. Ne yükseltti sesini ne de bağırdı. Ama söylediği cümle, bir çığlık kadar ağırdı.

"Sen kendi kızının katilisin."

Dünya o an durdu. Nefesim kesildi. Zaman, göğsümün tam ortasında çatladı sanki. Ben buradayken... Bunu gerçekten söylemiş miydi? Ben yatağın içinde, gözlerim açık, her kelimeyi iliklerime kadar hissederken... Beni düşünmeden, ne yaşayacağımı umursamadan bu cümleyi kurabilmiş miydi?

Başımı kaldıramadım. Bakamadım. Ne Pamir'e ne babama. Çünkü baktığım an birinin gözlerinde gerçeği görecektim ve o gerçeğe hazır değildim. Hazır olunacak bir gerçek de değildi zaten.

Babam... benim katilim mi olacaktı?
Beni öldürmeyi o mu planlamıştı?

Az önce dizlerinin bağı çözüldüğünü sandığım, bana "affet" diye yalvaran, baba olmaya geç kaldığını söyleyen adam... Aynı adam mıydı bu? Ellerimi al benden diyen, pişmanlıktan bahseden adam mıydı benim ölümümü isteyen?

Gözlerim doldu ama ağlayamadım. Boğazım düğümlendi, nefesim içime gömüldü. Kalbim öyle bir acıdı ki... Bu acının adını koyamıyordum. Fiziksel değildi. Manevi de değildi. Daha derin, daha karanlık bir yerden geliyordu. Sanki biri içimdeki bütün umutları tek tek söküp atıyor, yerine sadece acı bırakıyordu.

Neden?

Neden sürekli darbeyi yiyen bendim? Neden hep en çok acıyı çeken ben oluyordum? Neden herkesin günahı gelip benim kalbimde patlıyordu?

Ben de insandım. Benim de bir sınırım vardı. Bu kadar acı... gerçekten çok fazlaydı. Omuzlarım bu yükü taşıyamıyordu artık. Güçlü olmaktan yorulmuştum. Ayakta kalmaktan, susmaktan, anlamaya çalışmaktan... hepsinden.

Kalbim çırpınıyordu ama yaşamak ister gibi değil. Kaçmak ister gibiydi. Bu bedenden, bu hayattan, bu hikâyeden kaçmak ister gibiydi.

Neden hâlâ direniyordum?
Neden yaşamak için bu kadar uğraşıyordum?

Belki de sorun buydu. Belki de artık direnmemem gerekiyordu. Çünkü ne zaman ayağa kalksam, biri beni daha sert yere çarpıyordu. Ne zaman umutlansam, gerçek gelip boğazımı sıkıyordu.

Gözlerim tavana kaydı. Beyaz, soğuk, anlamsız bir tavan. İçimden geçen tek soru, dudaklarıma kadar geldi ama sesim çıkmadı.

Neden ölmüyordum?

Gözlerim sonunda babama kaydı. Kaçamadım bu defa. Ne tavana sığınabildim ne de gözlerimi kapatıp her şeyi susturabildim. O an, gerçeğin tam karşısında duruyordum. Eğer gerçekten yaptıysa, bunu ondan duymalıydım. Başkasının ağzından çıkan bir suçlama yetmezdi. Kalbimi parçalayan şey ihtimallerdi. Belirsizlikti. Suskunluktu.

Lütfen inkâr et.

Yalandan bile olsa... Buna ihtiyacım vardı. Ayakta kalabilmek için, parçalanmamak için, tamamen dağılmamak için buna ihtiyacım vardı.

"Baba," dedim. Sesim bana ait değildi sanki. Boğazımdan çıkan kelime, kırık bir cam parçası gibiydi. Canımı acıta acıta döküldü dudaklarımdan. O an bana döndü. Hiç bu kadar hızlı dönmemişti bana hayatım boyunca. Gözleri gözlerime kilitlendiğinde içimde bir şey titredi. O bakışlarda ne öfke vardı ne sertlik. Sadece acizlik... Ve kendini inandırmaya çalışan bir adamın çaresizliği. İşte o an anladım. Bu soru sadece beni değil, onu da paramparça ediyordu.

"Gerçekten yaptın mı?" dedim. Bu cümleyi kurmak sandığımdan çok daha zordu. Bir evladın, babasına sorabileceği en ağır soruydu belki de. Dudaklarım titredi. Ellerim istemsizce çarşafı sıktı. Kalbim göğsümde öyle sert atıyordu ki, sanki bir sonraki darbede duracaktı. O an ya her şey yıkılacaktı ya da ben.

Babam dondu kaldı. Gerçekten dondu. Ne inkâr etti ne de başını eğdi. Gözlerini kaçırmadı ama içi kaçıyordu sanki. Ne söyleyeceğini bilmiyormuş gibiydi. Bir an için konuşamayacak sandım. O sessizlikte saniyeler uzadıkça uzadı. Her geçen saniye, içimdeki umut biraz daha eridi. Çünkü suskunluk bazen bir cevaptır. En acımasız olanından. Sonra kendini zorlayarak konuştu. Sesini toparlamaya çalıştı ama beceremedi.

"Yapmadım," dedi.

O tek kelime... İçime bir sıcaklık mı yaydı, yoksa daha mı çok üşüttü bilmiyorum. İnanmam mı gerekiyordu? Gerçekten bu kadar kolay mıydı? Bir "yapmadım" ile bunca şey silinebilir miydi? Pamir'in sözleri, yaşadıklarım, bedenimdeki acı, kalbimdeki yaralar... Hepsi bu iki kelimeyle yok mu olacaktı?

"Yemin ederim yapmadım," diye devam etti.
Bu defa sesi daha kırık çıktı. Daha aceleci. Sanki beni ikna etmekten çok, kendini ikna etmeye çalışıyordu. Ellerinin titrediğini gördüm. Nefesi düzensizdi. Gözlerinin içi doluydu ama ağlamıyordu. Ağlayamıyordu belki de. Çünkü bazı insanlar ağlayacak kadar bile masum değildir.

Kalbim... Kalbim çoktan inanmayı bırakmıştı. Bunu o da anladı. Gözlerimdeki boşluktan, dudaklarımın arasından çıkmayan ama odanın içine yayılan o sessizlikten anladı. Ona inanmadığımı fark ettiği an, yüzündeki ifade değişti. Bir baba gibi değil, korkmuş bir adam gibi bakmaya başladı bana. Son bir hamle yapar gibi, son bir ip atar gibi konuştu.

"Eğer yalan söylüyorsam kestaneler bana zehir olsun," dedi.

O an... Bir şey oldu. İçimde çok derin bir yer sızladı. Çünkü bu cümle... Bu cümle bana yabancı değildi. Çocukluğuma aitti. Küçükken, korktuğumda, bir şeye inanmadığımda söylerdi bunu. O zamanlar kestane onun için masumiyet demekti. Güven demekti. Bana yalan söylemediğini göstermek için kullandığı en saf cümleydi.

Çocukluğuma yalan söylemezdi babam.

Eğer gerçekten yapmış olsaydı... Eğer gerçekten benim ölümümü istemiş olsaydı... Bu cümleyi kullanmazdı. Çünkü bu cümle, benim en savunmasız hâlime aitti. Beni kandırmak için değil, beni sakinleştirmek için söylenen bir cümleydi. Ve bunu, beni öldürmek isteyen bir adam söyleyemezdi.

"Yapmadın..." dedim. Sesim titredi. Bu titreme korkudan değildi sadece; içinde yılların yorgunluğu, bastırılmış özlemi ve hâlâ kırılmamış küçük bir umut vardı. Dudaklarımdan çıkan bu iki kelime, sanki içimdeki fırtınaya atılmış beyaz bir bayraktı. Pes ediş değildi bu, aksine ayakta kalabilmek için tutunduğum son daldı.

"Yapmadım," dedi babam. Bu defa sesi netti. İlk kez bu kadar kendinden emindi. Ne acele vardı tonunda ne de kaçamak. Gözlerimin içine bakarak söyledi bunu. İnandığımı çok iyi biliyordu. Çünkü bir insan, inanılmadığını hissettiğinde bu kadar sakin olamazdı. O an, babamın sesiyle içimde bir şey yerine oturdu. Kırık ama tanıdık bir parça. Tam o sırada Pamir'in sesi odayı yarıp geçti. Sertti. Kızgındı. Kontrolünü kaybetmişti.

"Yalan söylediği çok belliyken hâlâ ona güveniyorsun," dedi.

Sanki biri kalbimin üstüne basmıştı. Başımı ona çevirdim. Gözlerimde ne yaş vardı artık ne tereddüt. Yerini buz gibi bir kararlılık almıştı. Pamir'in sesi, babamın sesini bastıramamıştı. Bastıramazdı. Çünkü Pamir benim geçmişim değildi. Babam ise, tüm yaralarına rağmen, hâlâ çocukluğumdu.

"Ben kime güveneceğimi sana soracak değilim," dedim. Sesim bu defa titremedi. Sertti. Kesindi. İçimde bir şey nihayet netleşmişti. Pamir'e bakarken ne özür vardı gözlerimde ne de açıklama ihtiyacı. O artık bana hesap sorabilecek biri değildi. Hiç olmamıştı belki de.

Pamir'in yüzündeki ifade değişti. Şaşkınlıkla karışık bir öfke geçti bakışlarından. Ama umurumda değildi. Onun bakışlarıyla şekillenecek bir hayatım kalmamıştı artık.

"Eğer kendini dinletmek istiyorsan eve git," dedim imalı bir sesle. Bu cümle, aramızdaki her şeyi bitiren çizgiydi. O ev... Onun evi... İnci'si onu istediği kadar dinleyebilirdi. Benim artık dinleyecek hâlim yoktu. Hayatım boyunca yeterince susturulmuştum zaten.

"Mavi," dedi Pamir sinirle. Adımı ağzına alması bile içimi sıktı. Eskiden bu isim onun dudaklarından çıktığında içimde bir şey kıpırdardı. Şimdi sadece ağırlık yapıyordu.

"Seni dinlemek istemiyorum," dedim. Bu bir kaçış değildi. Bir savunma da değildi. Bu, kendim için aldığım bir karardı. Artık kimsenin sesinin, kalbimin sesinden daha yüksek çıkmasına izin vermeyecektim.

Pamir başını salladı. O tanıdık, yukarıdan bakan hareketiyle. "Hâlâ çocuksun," dedi.
Sanki bu cümleyle beni küçültebileceğini sanıyordu. Sanki yaşadıklarım, çektiğim acılar, verdiğim mücadeleler yokmuş gibi.

"Şu adamın küçük bir lafına inanacak kadar çocuksun." Diye devam etti.

İşte o an... Bir şey koptu içimde. Ama bu defa acıyla değil. Bir fark edişle. Bilmiyordu. Gerçekten bilmiyordu.

Benim babamın tek bir lafının, dünyadaki binlerce kanıttan daha ağır geldiğini bilmiyordu. O "küçük laf" dediği cümle, benim yıllardır aç kalan kalbime uzatılmış bir lokmaydı. Çocukluk dediği şey, aslında benden çalınmış olan masumiyetti. Ben çocuk değildim. Ben, çocukluğunu babasının tek cümlesine sığdırmak zorunda kalmış bir kadındım.

Pamir susmuştu ama bakışları hâlâ üzerimdeydi. Ben ise gözlerimi ondan çekip babama baktım. Babam yerinden kıpırdamıyordu. Ne araya girmeye çalıştı ne de Pamir'e karşılık verdi. Sadece bana bakıyordu. O bakışta çok şey gizliydi. O bakışta kızını kaybetmekten korkan bir baba vardı.

Belki geçmişte çok geç kalmıştı. Belki affedilmeyi hak etmiyordu. Ama o an, o odada, ben ilk kez kendim için bir şey yaptım. Kime inanacağımı seçtim. Kimin sesiyle yaşayacağımı seçtim.

Ve bu seçim, ne Pamir'indi...
Ne de başkasının.

Sadece benimdi.

9 Şubat 2023

Annemi kaybedeli beş yıl olmuştu. Beş yıl... Söylerken kısa bir süre gibi duruyordu ama benim içimde kocaman, ağır ve hiç geçmeyen bir boşluktu bu. Daha beş yaşındaydım yetim kaldığımda. Hayatı, insanları, acıyı tanıyacak yaşta bile değildim. Ama acı beni çok iyi tanımıştı. Elimi tutup büyütmüştü. O günden sonra çocukluğum yarım kaldı. Oyuncaklarım sustu, kahkahalarım eksildi, gecelerim uzadı.

Keşke babam yanımda olsaydı. Sadece aynı evin içinde olmak değildi bu dileğim. Yanımda derken; koruyan, kollayan, gözümün içine bakınca "korkma" diyen biri olsaydı. Keşke hâlâ çocuk kalabilseydim. Büyümek zorunda kalmasaydım. Çünkü ben büyümeyi istemedim, mecbur bırakıldım. Küçük bir kalbe büyük acılar sığdırdılar.

Ona çok ihtiyacım vardı. Herkesin "geçer" dediği ama geçmeyen anlarda... Geceleri uykumdan korkuyla uyandığımda... İçim sıkıştığında, boğazıma düğümler oturduğunda... Olsa yeterdi. Hiçbir şey söylemese bile yeterdi.

Yerde oturuyordum. Soğuktu zemin ama umursamıyordum. Dizlerimi karnıma çekmiş, sırtımı duvara dayamıştım. Camdan dışarıyı izliyordum. Gözlerim dalgındı. Bakıyordum ama görmüyordum. Sanki dünya camın arkasında kalmıştı da ben bu tarafında sıkışıp kalmıştım.

Gökyüzüne baktım. Uzun uzun. Annem beni oradan izliyordu di'mi? Buna inanmak istiyordum. İnanmazsam dayanamazdım. O kadar yükü tek başıma taşıyamazdım. Gökyüzü çok genişti, çok maviydi. Annem gibi. Ama aynı zamanda çok uzaktı. İşte en çok bu canımı yakıyordu. O orada yalnız kalmamalıydı. Ya da ben burada.

"Annem..." Sesim dudaklarımdan zor çıktı. Sanki "annem" kelimesini her söylediğimde kalbim biraz daha eziliyordu. Boğazım düğümlendi, nefesim titredi.

"Seni özledim biliyor musun?"

Bu cümleyi kaç kere söyledim bilmiyorum. Ama her seferinde aynı acıyla. Sanki ilk kez söylüyormuşum gibi. Sanki o duysa her şey düzelecekmiş gibi.

"Hem de çok özledim..."

Ellerimi iki yana açtım. Olabildiğince. Küçük bedenimin yapabildiği kadar. Parmaklarım gerildi, kollarım titredi.

"Bak, şu kadar özledim."

Aslında ölçüsü yoktu bunun. Ne ellerim yetiyordu ne kelimelerim. Özlemek içimde büyüyen, kaburgalarıma çarpan bir şeydi. Gözlerim dolu dolu gökyüzüne bakarken, yüzümde farkında olmadan hüzünlü bir ifade belirdi.

Gülüyor mudur şimdi bu halime? Beni izleyip "kızım yine abartıyorsun" der miydi? Keşke... Keşke gülseydi. Keşke sesini duyabilseydim.

"Anne biliyor musun?" dedim, sesim artık neredeyse duyulmayacak kadar kısıktı. Kelimeler ağzımdan değil de kalbimin en kırık yerinden dökülüyordu sanki. "Babam bana tokat attı."

Bunu söylerken gözlerimden yaşlar sessizce akıyordu. Hıçkırmıyordum bile. Çünkü bazı acılar insanı ağlatmaz, susturur. İçimde bir yer çatlamıştı ama ses çıkmıyordu. Sadece gözlerim yanıyordu. Utanıyordum ağlamaktan, utanıyordum bunu anneme anlatmaktan. Sanki ona yük oluyormuşum gibi... Sanki o zaten yeterince acı çekmemiş gibi.

"Canım çok yandı," diye fısıldadım. "Yüzüm ateşlendi sanki."

Elimi yavaşça yanağıma götürdüm. Dokunduğum an içim ürperdi. Sıcak değildi artık ama acısı hâlâ oradaydı. Parmaklarım o izde gezindi. Sanki annem oradan tutup "geçti" diyecekmiş gibi. Ama kimse yoktu. Ne elimi tutan vardı ne de acımı hafifleten. Tokadın izi yüzümden çok içimde kalmıştı.

"Sen yanımdayken..." dedim, sesim daha da titredi. "En azından bana vurmazdı."

Bu cümle boğazımda düğüm oldu. Çünkü bu bir teselli değildi, bir gerçekti. Annem varken babam daha sessizdi. Daha temkinliydi. Annem varken ev daha az karanlıktı. Şimdi ise...

"Ama şimdi sen de yoksun," diye devam ettim. "Ve ben... ben tamamen yalnızım."

Başımı camın soğuk yüzeyine yasladım. Cam bile benden daha şefkatliydi o an. En azından serindi. En azından sabitti. Gökyüzüne baktım yine. Gözlerim bulutların arasında bir yüz aradı. Annemin yüzünü. Beni izleyen, beni anlayan bir çift göz.

"Anne," dedim, bu kez daha çaresiz. "Ben çok yalnızım."

Bu yalnızlık kalabalık bir yalnızlıktı. Ev vardı, insanlar vardı ama beni gören yoktu. Sesimi duyan yoktu. Korkularımı fark eden yoktu. Küçücük bedenimle koca bir dünyanın yükünü taşıyordum.

"Korkuyorum," dedim. "Hem de çok korkuyorum."

Bunu söylerken dizlerimi biraz daha kendime çektim. Sanki küçülürsem, görünmez olursam kimse bana zarar veremezmiş gibi. Korkum sadece tokat değildi. Korkum bağıran seslerdi, sert bakışlardı, ansızın yükselen ellerdi. Korkum, sevilmemekti.

"Sen oradasın di'mi?"

Bu soruyu sorarken nefesimi tuttum. Cevabı duymaktan korkar gibiydim. Ya orada değilse? Ya beni duymuyorsa? Ya gerçekten tamamen yalnızsam?

"Yanıma gelsen olmaz mı?" dedim, gözyaşlarım yanaklarımdan süzülürken. "Bir kerecik... Sadece bir kerecik."

Sesimde yalvarma vardı. Küçük bir çocuğun çaresiz yalvarışı. Dünyada tek istediği şey annesinin kokusuydu. Saçını okşayan eli. "Korkma" diyen sesi.

"Benden ayrı kalmaktan yorulmadın mı annem?"

Bu cümleyi söylerken içimde bir umut vardı. Belki o da yorulmuştur. Belki o da beni özlemiştir. Belki bir gece rüyama girer, beni yanına alır, bu dünyadan götürür diye düşündüm. Çünkü ben bu dünyada çok yorulmuştum.

Bir anda gökyüzü karardı. Az önce sessiz olan hava, sanki içimde biriken bütün korkuları duymuş gibi ağırlaştı. Sonra ilk damlalar düştü. Önce yavaş, çekingen... Ardından hızlandı. Camdan aşağı süzülen yağmur damlalarını izlerken kalbim deli gibi çarpmaya başladı.

Annem benimle mi konuşuyordu?
Bu yağmur benim için miydi?

"Anne..." dedim fısıltıyla. Sesim titriyordu. "Bu sen misin?"

Yağmur gittikçe şiddetlendi. Damlalar cama vurdukça içimde bir şeyler de kırılıyordu. Sanki her damla, kalbime çarpıyordu. Tam o anda gökyüzü bembeyaz oldu. Bir şimşek... Ardından kulakları sağır eden bir gök gürültüsü. Olduğum yerde sıçradım.

"Hayır!" diye bağırdım istemsizce. "Anne lütfen... Lütfen o gitsin!"

Şimşekten çok korkuyordum. Küçükken de korkardım. Annem yanımdayken kulaklarımı kapatır, beni göğsüne bastırırdı. "Geçecek," derdi. "Ben buradayım." Şimdi kimse yoktu. Sadece karanlık vardı. Gürültü vardı. Ve içimi parçalayan yalnızlık.

"Anne lütfen dursun," diye yalvardım. Sesim ağlamanın içinden çıkamıyordu artık. Dizlerimin bağı çözülmüş gibiydi. Kulaklarımı kapattım ama yetmedi. Ses içimde yankılanıyordu. Duymak istemiyordum. Hiçbir şey duymak istemiyordum. Sadece korkum vardı. Büyük, karanlık ve beni yutan bir korku.

"Anne..." dedim hıçkırarak. "Çok korkuyorum."

Bir şimşek daha çaktı. O an içimdeki bütün umut paramparça oldu. Yağmur durmuyordu. Gök gürültüsü susmuyordu. Annem de gelmiyordu.

"Anne beni sevmiyor musun?" dedim bu kez daha kısık, daha kırık bir sesle. "Neden hâlâ durmuyor?"

Bu soru kalbimi acıttı. Çünkü cevabını bilmiyordum. Belki de annem beni duymuyordu. Belki de gerçekten yalnızdım. Belki de sevseydi, durdururdu. Küçük aklım böyle düşünüyordu. Korku insanı mantıksız yapıyordu. Çocukluğumu daha da küçük, daha da savunmasız hale getiriyordu.

Bir anda yerimde duramadım. Ayağa fırladım. Göğsüm sıkışıyordu. Sanki nefes alamıyordum. İçimde biriken korku ve öfke boğazımdan dışarı fırladı.

"Seni sevmiyorum!" diye bağırdım gökyüzüne. Sesim odanın duvarlarına çarpıp geri geldi. O an bunu söylediğim için kalbim daha da acıdı ama durduramadım kendimi. Kızgındım. Kırgındım. Çok yalnızdım.

Ardından kapıyı sertçe açıp odadan çıktım. Ayaklarım beni nereye götürdüğünü bilmeden hareket ediyordu. Sadece kaçmak istiyordum. Gürültüden, karanlıktan, korkudan... Merdivenleri hızlı hızlı indim. Kalbim sanki göğsümden çıkacak gibiydi. Her adımda ayağım kayacak diye korktum ama durmadım.

Salona geldiğimde babamı gördüm. Oradaydı. Sessizce duruyordu. Ama onun varlığı beni rahatlatmadı. Tam tersine içimdeki korku daha da büyüdü. Çünkü biliyordum...

O beni umursamazdı.
Benim korkmam onu üzmezdi.
Belki de mutlu ederdi.

Babam geldiğimi hissetmiş gibi ağır ağır bana döndü. Hareketi aceleci değildi; sanki varlığım onun için yalnızca odadaki bir gürültüden ibaretti. Gözlerimin içine baktı. O bakış... Ne şefkat vardı içinde ne de merak. Sadece soğuk, sert ve mesafeli bir ağırlık. O an üzerimdeki kıyafeti fark etmeden sıkmaya başladım. Parmaklarım kumaşı buruşturdukça kalbim de aynı şekilde büzülüyordu. Onun bana bakması, bir çocuğa bakmak gibi değildi; sanki suçlu birine bakıyordu. Sanki yargılanıyordum. Sanki korkmam bile bir hataydı.

Bakışlarımdan rahatsız olmuş olacak ki, çok geçmeden gözlerini benden çekti. Hiçbir şey söylemeden camdan dışarıya döndü. Yağmur hâlâ yağıyordu. Gök gürültüsü salonun içine doluyor, duvarlara çarpıp yankılanıyordu. Ama babam için bu seslerin hiçbir anlamı yoktu. O, fırtınayı değil; sanki yalnızca kendi sessizliğini dinliyordu.

Boğazım düğümlendi. Konuşmak istiyordum ama kelimeler ağzıma gelmiyordu. Yine de sustukça içimdeki korku daha da büyüyordu. Annemin yokluğundan sonra ilk defa, bu kadar açık bir şekilde yalnız olduğumu hissettim.

"Harun..." dedim sonunda. Sesim neredeyse duyulmayacak kadar cılızdı. O ismi söylerken içimde bir şey titredi. Annemi kaybettiğim günden sonra ona bir kez bile "baba" dememiştim. Diyememiştim. Sanki dersem, annemin yokluğu daha gerçek olacakmış gibi geliyordu. Sanki o kelimeyi ağzımdan çıkarırsam, bir daha geri alamayacağım bir şeyi kabul etmiş olacaktım. Dünya başıma yıkılacakmış gibi hissediyordum.

"Ne var?" dedi. Sesi sertti. Kısa, keskin ve sabırsız. Sanki varlığım bile onu yoruyordu.

Başımı biraz daha eğdim. Utandım. Korktuğum için utandım. Konuştuğum için utandım. Onun huzurunu bozduğum için utandım. Oysa ben sadece bir çocuktum. Ama o an kendimi büyük bir suç işlemiş gibi hissediyordum.

"Korkuyorum..." dedim fısıltıyla. Bu kelimeyi söylemek bile zordu. Çünkü korkunun burada yeri yoktu. En azından bana öyle öğretilmişti.

Gözlerini camdan ayırıp tekrar bana döndü. Kaşları çatıldı. Bakışı daha da sertleşti.
"Neden korkuyorsun?" dedi. Tonunda en ufak bir anlayış yoktu. Sanki korku, mantıklı bir duygu olamazmış gibi.

Elimi kaldırdım, parmağımla dışarıyı işaret ettim. Yağmuru, şimşeği, karanlığı... Ama aslında hepsinden fazlasını kastediyordum. Annemin yokluğunu. Evin içindeki sessizliği. Onun gözlerindeki boşluğu.

"Ondan..." dedim sadece. Daha fazlasını anlatamazdım. Anlatsam da anlamazdı.

"Korkacak yaşta değilsin!" diye çıkıştı. Sesi bu kez daha yüksekti. Daha keskin. Cümle salonun ortasına düştü ve orada kaldı.

On yaşında bir çocuk korkacak yaşta değil miydi gerçekten? Karanlıktan korkamaz mıydım? Yalnızlıktan korkamaz mıydım? Annesiz kalmaktan, babasının gözlerinde yer bulamamaktan korkamaz mıydım?

İçimde bir şey daha kırıldı. Demek ki sorun korku değildi. Sorun bendim. Zayıftım. Güçsüzdüm. Yanlış olan bendim. Annem hayattayken korktuğumda sarılan biri vardı. Şimdi ise korkmam bile bana yük oluyordu.

Başımı daha da eğdim. Bir şey söylemedim. Söylesem de faydası olmayacaktı. O an anladım ki bu evde güçlü olmak zorundaydım. Ağlamamak zorundaydım. Korkmamak zorundaydım. Çünkü korkarsam, kimse beni tutmayacaktı.

"Özür dilerim," dedim titreyen bir sesle. Bu kelime dudaklarımdan dökülürken içimde bir şeyler daha da küçüldü. Özrüm yalnızca korktuğum için değildi; var olduğum, ağladığım, annesiz kaldığım, güçlü olamadığım içindi. Sanki tüm bunlar benim suçummuş gibi hissediyordum. Arkamı döndüm. O an tek istediğim odama gidip kapıyı kapatmak, karanlığın içinde kaybolmaktı. Kimsenin beni görmediği, kimsenin benden güçlü olmamı beklemediği bir yere saklanmak istiyordum. Tam ilk adımı atmıştım ki sesi arkamdan geldi. Sert değildi bu kez ama durdurucuydu.

"Ne için?"

Olduğum yerde kaldım. Ayaklarım yere yapışmış gibiydi. Yavaşça ona döndüm. Aslında cevabı biliyordu. Ama söylemem gerekiyordu, çünkü içimde biriken bu utancı başka türlü taşıyamazdım.

"Korktuğum için," dedim. Sesim o kadar zayıftı ki, sanki rüzgâr biraz daha sert esse kelimelerim dağılacaktı. Bu kez sesi sertleşti. Sanki içimdeki düşünceyi parçalayıp çıkarmak ister gibiydi.

"Ne için utanıyorsun?"

Boğazım düğümlendi. Utanmak... Bu kelimeyi sorgulamıyordum bile artık. Yıllardır korkuyla yan yana duran, içime işleyen bir duyguydu. Küçük ellerimi istemsizce sıktım.

"Korkmak utanılacak bir şey," dedim cılızca. Bu cümle bana ait değildi aslında. Bu, yıllardır bana hissettirilen bir gerçekti. Ağladığımda, saklandığımda, titrediğimde susmam gereken bir gerçek. Bir an sessizlik oldu. Yağmurun sesi bile sanki geri çekildi. Sonra adımı söyledi.

"Mavi..."

Sesindeki ton değişmişti. Yumuşamıştı. İlk defa beni ezmeyen, beni küçültmeyen bir tını vardı. Kalbim hızlandı, istemsizce. Devam etti.

"Korkmak utanılacak bir şey değil kız—"

Durdu. Cümle yarım kaldı. O kelimenin gelmediğini hissettim. "Kızım" demedi. Diyemedi mi, istemedi mi bilmiyorum. Ama o eksik kelime bile içimde derin bir boşluk açtı. Yine de söylediği ilk cümle... içimde bir yere dokundu.

Başımı yavaşça kaldırdım. Gözlerim doluydu ama ağlamıyordum. Ağlamaktan korkuyordum belki de. Ona baktım, gerçekten bakmaya cesaret ederek.
"Gerçekten mi?" dedim. Bu soru sadece bir merak değildi. Bu, tutunmaya çalışan küçük bir çocuğun umuduydu. Eğer gerçekten öyleyse... belki ben yanlış değildim. Belki korkmak beni zayıf yapmıyordu.

"Gerçekten," dedi. Bu kez sesi bir baba sedası taşıyordu. Yumuşak, sakin ve ilk defa güven veren bir ses. O tek kelime, içimde yıllardır kilitli duran bir kapıya dokundu. Açılmadı belki ama çatladı. Ve o çatlağın arasından ilk kez bir şey sızdı anlaşılma hissi.

Yavaşça yanıma geldi. Adımlarını özellikle yavaş atıyordu, sanki ani bir hareketle beni dağıtmak, korkumu büyütmek istemiyordu. Karşımda durduktan sonra dizlerinin üzerine çöktü, boyu benimle aynı hizaya geldi. İlk kez yukarıdan bakmıyordu bana. Elimi tuttu; avucu sıcaktı ama tutuşu tereddütlüydü, kırılacakmışım gibi. O dokunuş, içimdeki titremeyi durdurmadı ama yalnız olmadığımı fısıldadı.

"Çok mu korkuyorsun?" dedi. Sesi... alıştığım o sertlikte değildi. Kırılmış gibiydi. Onun sesindeki titreme, benimkini daha da açığa çıkardı.

"Çok," dedim. Kelime ağzımdan çıkar çıkmaz boğazıma düğümlendi. Sanki yıllardır içimde biriktirdiğim her şey o iki harfe sığmıştı. Bu kez gözlerimin içine baktı. Kaçmadı. Sabırla bekledi.

"Ağlamak mı istiyorsun?" dedi.

Başımı hemen iki yana salladım. "Hayır," dedim. Sesim incecikti. Ağlamak zayıflıktı bana göre. Annem gittiğinden beri ağlamak hep utanç olmuştu. Güçlü durmam gerekiyordu, güçlü olamazsam sevilmezdim.

"Ağla," dedi yumuşakça. Bu bir emir değildi, bir izin gibiydi.

"İstemiyorum," dedim çocukça bir inatla. Dudaklarımı sıktım, gözlerimi yere indirdim. Çünkü ağlarsam duramayacağımı biliyordum.

"Korkmak da, ağlamak da utanılacak şeyler değil," dedi.

O cümle içimde bir yerleri çözdü. Gözlerim doldu. Tutamadım. İlk damla yanağımdan süzüldü, ardından bir diğeri. Nefesim bozuldu. Göğsüm sıkıştı. Ve sonra... hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım. Sesim çıktıkça utandım ama duramadım. Korkum, yalnızlığım, annemin yokluğu, geceleri bastırdığım o karanlık... hepsi bir anda döküldü.

Gözyaşlarımı yavaşça sildi. Acele etmedi. Sertleşmedi. Her damlayı sanki özür diler gibi sildi. Sonra beni kucağına aldı. O an küçüldüm. Yaşımdan, yaşadıklarımdan, korkularımdan küçüldüm. Koltuğa oturdu, beni de yanına çekti. Başım göğsüne yaslandı. Kalbinin atışını duydum. Düzenliydi. Güvendeymişim gibi hissettirdi.

Bir süre konuşmadı. Ağlamamın dinmesini bekledi. Sonra sesi biraz daha hafifledi. "Kestane ister misin?" dedi. Konuyu değiştirmek istediği belliydi. Ama bu kaçış hoşuma gitti.

Başımı kaldırdım, gözlerim hâlâ yaşlıydı. "Olur," dedim, kelimeyi uzatarak.

Mutfağa gitti. Ayak seslerini dinledim. Birkaç dakika sonra geri döndü. Kestaneleri kabuklarından çıkarmıştı. Elinde tutuyor, üfleyerek soğutuyordu. Sonra bir tanesini yavaşça bana uzattı.

Ağzıma attım. Ilıktı. Tadı o an bana dünyanın en güzel şeyi gibi geldi. "Çok güzel," dedim. Sesim farkında olmadan yumuşamıştı. Gülümsedi. Ve ben ilk kez korkunun içinde, küçük ama gerçek bir güven hissettim.

"Yine ister misin?" diye sordu. Sesinde acele yoktu, zorlama yoktu. Sadece kalmamı isteyen, o anı uzatmak isteyen bir ton vardı.

"İsterim," dedim gülümseyerek. O gülümseme uzun zamandır yüzüme uğramamıştı; yabancı ama sıcak bir misafir gibiydi. Kestaneleri tek tek verdi bana. Her lokmada içimdeki titreme biraz daha azaldı, korku geri çekildi, yerini tuhaf bir huzur aldı. Sanki o an dünya sadece o koltuktan, o sıcaklıktan ibaretti.

Kestaneler bittiğinde babam sessizce kalktı. Yere düşen kabukları topladı, masayı sildi. Onu izledim. İlk defa bir şeyleri düzeltmeye çalışan bir baba gibi görünüyordu gözüme. Sırtı bana dönükken bile yalnız olmadığımı hissediyordum. Sonra yanıma geri geldi, koltuğun ucuna oturdu. Tereddüt etti mi bilmiyorum ama ben düşünmedim bile. Uzandım, başımı bacağına yasladım. Küçücük bir hareketti ama benim için koskoca bir cesaretti. Kaçmadı. Geri çekilmedi. Eli saçlarıma değdi, hafifçe.

"Baba," dedim. Kelime dudaklarımdan dökülürken kalbim sıkıştı. Sanki o kelimeyi söylersem her şey yeniden yıkılabilirdi.

"Kızım," dedi. O tek kelimeyi söylerken sesi çatladı. İçinde biriken onca pişmanlık, onca geç kalmışlık o iki heceye sığmıştı sanki.

Bir süre sustum. Sonra korkum ağır bastı.
"Sen de gitmezsin di'mi?" dedim. Sesim çok küçüktü. Annemin gidişinden sonra gitmek kelimesi benim için ölümle eş anlamlıydı. Babamın da bir sabah uyanıp yok olmasından, beni yine yalnız bırakmasından korkuyordum. Duraksamadı.

"Eğer gidersem kestaneler bana zehir olsun," dedi.

O an içimde bir şey yerine oturdu. Çocuk aklımla biliyordum; bu onun en büyük yeminiydi. Gözlerimi kapattım. İlk kez uyurken korkmadım. İlk kez biri gider mi diye düşünmeden teslim oldum uykuma.

Sabah uyandığımda ev sessizdi ama boş değildi. Babam oradaydı. Gitmemişti. Sözünde durmuştu. Ve ben, o günden sonra, ne olursa olsun ona baba demekten hiç vazgeçmedim.

Şimdiki Zaman

Babam o gün benim en büyük yaramı sarmıştı. Çocukluğumun ortasına bırakılmış o terk edilmişlik hissini tek bir cümleyle onarmıştı. Gitmemişti. Sözünde durmuştu. Yanımda durmuştu. Benim için dünyadaki herkes dönebilirdi, herkes yarı yolda bırakabilirdi ama o kalmıştı. Ben güvenmeyi o gün öğrenmiştim yeniden. O yüzden şimdi, herkes ona sırtını dönse bile ben dönemem.

"Sen çık dışarıya," dedi Pamir babama. Sesi sertti, buyurgandı. Sanki burası onun hüküm sürdüğü bir yerdi de babam fazlalıktı. Kalbimdeki o eski korku yerinden kıpırdadı ama bu kez büyümedi. Oturduğum yerde biraz daha dikeldim. Sesim titremedi.

"Sen kim oluyorsun da babamı benim yanımdan kovuyorsun?" dedim.

Artık eski Mavi yoktu karşısında. Susturulan, geri çekilen, gözlerini kaçıran o kadın yoktu. Kurşun yemiştim belki ama susmayı gömmüştüm o ameliyathane masasında.

Pamir'in çenesi gerildi. Gözleri karardı.
"O ne demek?!" dedi, öfkesini saklamaya bile çalışmadan.

"Babam hiçbir yere gitmiyor demek," dedim net bir şekilde. Her kelimeyi bilerek, sindirerek. "Eğer onunla aynı yerde kalmak istemiyorsan kapı orada."

Sözlerim havada ağır bir taş gibi asılı kaldı. Pamir'in yüzünde küçücük bir gülümseme belirdi. Ama bu mutlu bir gülümseme değildi. Hayal kırıklığının, incinmiş gururun, belki de kaybettiğini fark etmenin gülümsemesiydi. Sakin kalmaya çalıştı. Derin bir nefes aldı. Ses tonunu düşürdü ama içindeki gerilim hâlâ hissediliyordu.

"Seni vuran adam onun patron olduğunu söyledi," dedi.

O an oda buz kesti. Babamın omuzları gerildiğini hissettim yanımda. Ama gözlerimi Pamir'den ayırmadım.

"Yalan söylediği bariz değil mi?" dedim.

Pamir bir adım yaklaştı. "Bariz değil," dedi dişlerinin arasından. "Depoda yakacaktım o herifi. Harun Demirel dedi. Senin baban dedi. Kendi kızını öldürtmek istedi dedi."

Her kelime kalbime çarpıp geri sekti ama içime işlemedi. İşlemesine izin vermedim. Çünkü ben o küçük kız çocuğunu hatırlıyordum. Kestane sözünü hatırlıyordum. Gitmeyen babayı hatırlıyordum.

"İnsan canını kurtarmak için her şeyi söyler," dedim. "Sen de bunu bilmeyecek kadar saf değilsin."

"Mavi babanı kurtarmak için yalanlara sığınıyorsun. Sen değil miydin bu adamdan intikam almak isteyen?!" Pamir'in sesi odanın duvarlarına çarpıp geri döndü. Eskiden olsa o ses beni titretirdi. İçimdeki yarayı kanatır, savunmaya geçerdim. Şimdi ise tuhaf bir sakinlik vardı içimde. Sanki ölümle göz göze geldikten sonra insanın bazı duyguları yanıp kül oluyordu da geriye sadece soğuk bir bilinç kalıyordu. Ona baktım. Uzun uzun. İçimdeki fırtınayı görmesini istemedim.

"Birincisi yalanlara sığınmıyorum, gerçekleri söylüyorum," dedim düz bir sesle. "İkincisi... belki de kararımı değiştirmişimdir." Kaşları çatıldı. Beni tanıdığını sanıyordu. Oysa ben artık o eski Mavi değildim. Kurşunun göğsümde açtığı delik sadece etimi değil, saflığımı da parçalamıştı. Ölümün kıyısında insan bazı şeyleri fark ediyor. İntikamın ne demek olduğunu mesela. Ben babamı öldürmek istemiyordum artık.

Ölüm kolaydı.

Bir emir, bir silah, bir karanlık sokak... biterdi. Ama biten onun hayatı olurdu, benim içimdeki boşluk değil. Çocukluğum geri gelmeyecekti. Annem dirilmeyecekti. Yüzümde yanan o ilk tokadın izi silinmeyecekti. Ölüm onun için kurtuluş olurdu. Ben ona kurtuluş vermeyecektim.

Babam yanımda duruyordu. Sessiz, yorgun ama hâlâ güçlü görünmeye çalışan bir adam. Az önce beni kaybetme korkusuyla gözleri çökmüş, omuzları düşmüştü. O an bir şeyi fark ettim. Harun Demirel'in zayıf noktası benmişim. Yıllarca demir gibi sandığım adamın kalbi tek bir yerde atıyormuş: kızında.

Ben onun kalbiydim.

Kalbini söküp almak yerine, o kalbi avucumda sıkacaktım. Planım o anda zihnimde doğdu. Sessizce. Kimseye belli etmeden. Çünkü bu plan konuşulursa kirlenirdi. Babam yanımdaydı. Yüzümdeki en küçük değişimi bile okurdu. Pamir ise beni hâlâ duygularıyla hareket eden bir kadın sanıyordu. Oysa ben artık aklımla hareket edecektim. Babamı affetmiş gibi yapacaktım. İşte en ağır darbe buydu.

Ona "baba" diyecektim. O kelimeyi yıllarca dilimden düşürdüm. Şimdi geri verecektim ama sevgiyle değil, hesapla. O kelimeyle ona umut verecektim. Umut bir insanı ayağa kaldırır ama aynı umut onu dizlerinin üzerine de çöktürür. Beni yeniden kazandığını sanacak. Değiştiğini düşünecek. Toplantılarını azaltacak. Adamlarını geri çekecek. Çünkü ben istemiyorum diyecek. Ben korkuyorum diyecek. Ben üzülmeyeyim diye gücünden vazgeçecek. Ve bir adam gücünden vazgeçtiği an düşmeye başlar.

Onun imparatorluğu korku üzerine kuruluydu. İnsanlar ona saygıdan değil, korkudan boyun eğiyordu. Ben o korkuyu kemirecektim. Küçük küçük. "Baba o adam güvenilir mi?" diyecektim bir gün masumca. "Bence onu yanından uzaklaştır." Şüpheyi bir tohum gibi ekecektim. En güvendiği adamları gözünün önünde sorgulatacaktım. Yanındaki duvarları bir bir sökecektim ama bunu öfkeyle değil, kaygıyla yapacaktım. Kızının korkusu gibi. O beni koruduğunu sanacak, ben ise onu soyacaktım. Gücünden. İtibarından. Korkutuculuğundan. Sonra onu bana bağımlı hale getirecektim. Her kararında gözlerime bakacak. "Ne dersin kızım?" diyecek. Bir imza atmadan önce benim fikrimi soracak. Sustukça huzursuz olacak. Gülmediğimde içi daralacak. Yanından uzaklaştığımda panikleyecek. Çünkü beni bir kez kaybetmenin eşiğine geldi. O korkuyu bir daha yaşamak istemeyecek.

İşte o zaman eski Harun Demirel kalmayacak. Yerine kızının nefesine göre yaşayan bir adam kalacak. O gün aynaya baktığında şunu görecek herkesin korktuğu adam gitmiş. Yerine bir kadının bakışına muhtaç bir baba gelmiş. İşte o gün onun gerçek yenilgisi başlayacak. Ölmek isteyecek belki. Yorgun düşecek. Ama ben izin vermeyeceğim. Yaşayacak. Benim affımı bekleyerek yaşayacak. Her sabah "Acaba bugün gider mi?" korkusuyla uyanacak. Gitmeyeceğim ama özgür de bırakmayacağım. Çünkü intikam kanla değil, zamanla alınır.

"Neye inanıyorsan inan beni ilgilendirmez. O adamla yüzleşecek. Eğer ona inanmazsam hiç düşünmeden kafasına sıkarım." Pamir'in sesi odayı doldurdu. Sertti. Kararlıydı. Ve en kötüsü... Gerçekti. Tehdit etmiyordu, söz veriyordu. Onu tanıyordum. Öfkelendiğinde gözleri kararırdı. Vicdanı sustuğu an tetik konuşurdu.

Babam bir adım öne çıktı. "Yüzleşirim," dedi sakin bir sesle. O sakinlik ürkütücüydü. Çünkü korkmuyordu. Suçu olmadığına inanıyordu. Omuzları dikti, bakışları sabitti. Sanki biraz önce kızını kaybetme korkusuyla dağılan adam gitmiş, yerine yine o eski, herkesin adından çekindiği adam gelmişti.

"Hazırlan, gidiyoruz o zaman," dedi Pamir.

O an içimde bir alarm çaldı. Bu yüzleşme şimdi olmamalıydı. Henüz değil. Planımın daha başındaydım. Babamı şimdi bir silahın ucuna sürüklersem her şey kontrolümden çıkardı. Ya Pamir gerçekten tetiği çekerse? Ya babam kendini savunmak için kan dökerse? Kan, her şeyi hızlandırırdı. Oysa benim intikamım zamana yayılmalıydı. Aceleye gelmemeliydi.

"Olmaz," dedim net bir sesle.

İkisi de bana döndü. O an odadaki en zayıf kişi ben olmamalıydım. Göğsüm hâlâ sızlıyordu. Kurşunun açtığı yara yanıyordu. Ama bakışlarım dimdikti.

"Neden olmuyormuş?" dedi Pamir sabırsızca.

"Yaralı iyileşmeden hiçbir yere gidemez," dedim. Sesimdeki sakinlik beni bile şaşırtıyordu. Sanki gerçekten tek derdim babamın sağlığıymış gibi.

"Yaşıyorsa gidebilir," dedi Pamir alayla. "Ölmüyor sonuçta."

Dudaklarımı ısırdım. İçimdeki öfke kabardı ama dışıma yansımadı. "Tamam o zaman," dedim birden. "Ben de hazırlanayım. Gidelim."

O an odadaki hava değişti.

Babamın bakışları sertleşti. Pamir'in kaşları çatıldı. İkisi de aynı şeyi düşündü: Birkaç saat önce ölümden dönen bir kadını kim, nereye götürüyordu?

Yatağın kenarına tutunup doğrulmaya çalıştım. Göğsümdeki sızı keskinleşti. Yüzüm hafifçe buruştu ama geri adım atmadım. Ayağımı yere bastığım an başım döndü. Duvar hafifçe kayar gibi oldu gözümde. Ama düşmedim.

"Ne yaptığını sanıyorsun sen?" dedi Pamir sertçe.

"Yüzleşmeye gidiyoruz ya," dedim omuz silkerek. "Madem babam suçsuz, ben de orada olurum. Hem kimin kime silah doğrulttuğunu görmüş olurum."

Babam bir adımda yanıma geldi. Kolumdan tuttu. Dokunuşu sert değildi ama kararlıydı. "Saçmalama," dedi alçak bir sesle. İçindeki endişeyi bastırmaya çalışıyordu. "Sen hiçbir yere gelmiyorsun."

İçimden acı bir tebessüm geçti. İşte buydu. Beklediğim tepki. O beni korumak zorundaydı. Çünkü beni kaybetme ihtimali hâlâ tazeydi. Çünkü ameliyathanenin kapısında yaşadığı o korku henüz soğumamıştı.

"Yaşıyorsa gidebilir demiştin," dedim Pamir'e bakarak. "Ben de yaşıyorum."

Pamir bir an sustu. Bakışları babamla benim aramda gidip geldi. O da biliyordu. Beni bu halde götürmek demek, riski büyütmek demekti. Ama en çok babam biliyordu.

Babamın eli kolumda biraz daha sıkılaştı. "Bu konu kapanmıştır," dedi. Sesi düşüktü ama tartışmaya kapalıydı. "Hiçbir yere gitmiyorsun."

İçimde küçük bir zafer kıvılcımı yandı.

Planımın ilk adımı buydu işte. Onu seçim yapmaya zorlamak. Gücüyle kızı arasında. Ve o beni seçmişti.

Pamir dişlerini sıktı. "Harun, bu iş uzadıkça daha kötü olacak," dedi. "Adamı şimdi sıkıştırmazsak kaçar."

Babam gözlerini ondan ayırmadan konuştu. "Kaçmaz."

Bu güven nereden geliyordu bilmiyordum. Ama bildiğim bir şey vardı. Şu an önceliği ben olmuştum.

"Ertele," dedim yavaşça. "Bir iki gün. Ben ayağa kalkayım. Sonra nereye istiyorsanız gideriz."

Sanki gerçekten yüzleşmeye hazırmışım gibi söyledim. Oysa biliyordum... O iki gün bile yeterdi. İki gün içinde dengeleri değiştirirdim. Babamı biraz daha yanımda tutar, biraz daha yumuşatır, biraz daha kendime bağlardım. Pamir'in bakışları üzerimdeydi. Şüpheli. Kızgın. Ama çaresiz.

"Bu iş burada bitmez," dedi sonunda.

"Bitmez," dedim içimden. Ama bitmesini ben belirleyecektim.

Babam kolumu bırakmadı. Yavaşça beni tekrar yatağa oturttu. O an yüzündeki ifadeyi gördüm. Sertliğin altında saklanmış bir korku vardı. Bir daha beni kanlar içinde görmek istemiyordu.

İşte o korku benim silahımdı.

Doğrusu... Beni susturan adam yine bana kıyardı belki. Pamir gözünü kırpmadan beni de o yüzleşmeye sürükleyebilirdi. Ama babam... Babam kıyamazdı.

"Baba odana git. Burada kalman iyi değil," dedim yumuşak ama kararlı bir sesle. Bu defa rol yapmıyordum. Gerçekten yorgundu. Gözlerinin altındaki morluklar derinleşmiş, omuzları çökmüştü. Güçlü görünmeye çalışıyordu ama ben artık onun en küçük kırılmasını bile fark edebiliyordum.

"Ben senin yanında dinlenirim," dedi hemen. Sanki yanımdan ayrılırsa tekrar kaybedecekmişim gibi.

"Baba iyileşmen lazım, lütfen," dedim sesimi kısarak. "Ben buradayım."

Bir an durdu. Gözlerime baktı. İçimdeki ısrarı gördü. Huzursuzca başını salladı. Parmakları yatağın kenarında kısa bir an daha kaldı, sonra yavaşça çekildi. Kapıya yöneldi. Çıkmadan önce son kez dönüp baktı. O bakışta hem korku hem de garip bir minnet vardı.

Kapı kapandığında odanın havası değişti.

Pamir sabırsız adımlarla yanıma geldi. Yüzünde bastırılmış bir öfke vardı. "İyi misin?" dedi. Sesi yumuşamaya çalışıyordu ama sabırsızlık her harfinden akıyordu. Beni mi merak ediyordu gerçekten?

"Seni ilgilendirmez," dedim sertçe.

Yüzü gerildi. "Kocan olduğumu unutuyorsun galiba?" dedi bıkkın bir sesle.

Acı bir kahkaha boğazıma takıldı. "Kocam olduğun şimdi mi aklına geldi?"

"Mavi..." dedi uyarı gibi.

"Benim katilim sensin biliyorsun di'mi?" dedim gözlerinin içine bakarak. Sözlerim ağırdı. Bilerek ağır söyledim. Çünkü o ağırlığı hissetsin istiyordum.

Gözleri büyüdü. "Güzelim yapma böyle."

"Neyi yapmayayım?" Sesim titremiyordu artık. Öfke gözyaşlarımı kurutmuştu. "Eski sevgilinin önünde beni susturdun sen. Karına 'sesini kes' dedin. O kadının bakışları altında beni küçülttün. Neyi yapmayayım?"

"Ben seni korumaya çalıştım," dedi hemen.

"Beni mi?" dedim alayla. "Beni susturarak mı korudun? Beni yok sayarak mı?"

Çenesini sıktı. "Orası uygun bir yer değildi."

"Ben senin karınım!" diye patladım. "Uygun yer ne demek? Sen benim yanımda durmadın. O gün orada beni yalnız bıraktın. Asıl kurşun o zaman geldi bana." Sözlerim ağır ağır yere düşüyordu. İkimiz de geri alamayacağımız şeyler söylüyorduk.

"Özür dilerim," dedi sonunda. Bir an sustum. O kelimeyi bekliyordum belki ama geldiğinde hiçbir şeyi onarmadı.

"Bir özürle geçecek mi her şey?" dedim kısık ama keskin bir sesle. "Her şey bu kadar kolay mı senin gözünde? Bir 'özür dilerim' deyince o gün yaşadığım aşağılanma siliniyor mu? O kadının bakışı yok oluyor mu? Senin bana bağırışın kulaklarımdan çıkıyor mu?"

Başını iki yana salladı. "Ben hata yaptım."

"Hata mı?" diye fısıldadım. "Hata yanlış anahtar kullanmaktır. Hata geç kalmaktır. Sen bilinçli bir tercihte bulundun Pamir. Onun yanında durmayı seçtin. Beni susturmayı seçtin."

Gözleri karardı. "Onunla hiçbir şeyim yok."

"Önemli olan o değil," dedim. "Önemli olan benimle neyin olduğu."

Bir adım yaklaştı. Ellerini saçlarının arasından geçirdi. "Seni seviyorum."

İçim sızladı ama belli etmedim. "Sevgi bu değil," dedim. "Sevgi insanı susturmaz. Sevgi utandırmaz. Sevgi kalabalığın ortasında eşini yalnız bırakmaz." Bir an göz göze geldik. Aramızda yılların ağırlığı vardı. Güzel anılar, kötü anılar, yarım kalmış cümleler...

"Ben seni kaybetmek istemiyorum," dedi daha alçak bir sesle.

"Beni zaten kaybettin," dedim. Belki tamamen kaybetmemişti. Belki hâlâ bir parçam ona bakarken acıyordu. Ama o eski, gözü kapalı güvenen Mavi yoktu artık. O kadın o gün sevdiği adamın önünde öldü.

Pamir yavaşça geri çekildi. "Ne yapmamı istiyorsun?" dedi. Ne istiyordum? Saygı. Yanımda durmasını. Beni kimsenin önünde küçültmemesini. Ama en çok... beni susturmamasını.

"Şu an hiçbir şey," dedim yorgun bir sesle. "Çünkü artık senden bir şey bile istemiyorum." Gözlerimin içine baktı beni kaybettiğinin farkındaydı.

"O benim hayatımı kurtardı." Pamir bu cümleyi kurarken sesi ilk defa bu kadar ağır çıktı. Sanki kelimeler boğazına takılıyor, her biri geçmişten kopup gelen bir anıyı da beraberinde sürüklüyordu. Gözleri benim üzerimde değildi artık; çok daha uzağa, yıllar öncesine bakıyordu. O an odada değildi. Alevlerin içinde kalmış bir çocuğun zihnindeydi.

"Yaşamamı sağladı," diye devam etti. "Ben amcamdan intikam aldıktan sonra kafama sıkmayı planlamıştım. Ve yapacaktım da... izin vermedi." Bu cümledeki "yapacaktım" kelimesi, sıradan bir tehdit gibi değildi. Kesinlik vardı içinde. Soğuk bir karar. Sanki çoktan provası yapılmış bir son.

"Ona ben hayatımı borçluyum." Söylerken çenesini sıktı. Hayat borcu... Bu kelime onun için sadece bir minnet değildi. Bir zincirdi. Onu geçmişine bağlayan, her adımında ayağına dolanan görünmez bir zincir.

Onun canının nasıl yandığını biliyordum. Ailesini kaybettiği geceyi anlatırken gözlerinin nasıl karardığını, sesinin nasıl çatallaştığını görmüştüm. O gün Pamir ölmemişti belki ama içindeki çocuk yanıp kül olmuştu. Yerine intikamla beslenen bir adam doğmuştu. Ve o adam, yıllarca tek bir hedef için yaşamıştı. Ama ben... o hedefin içinde yoktum.

"Benimle öyle konuşmak zorunda mıydın?" dedim.

Sesim sandığımdan daha kırılgandı. Sanki göğsümün içinden çıkan ince bir cam parçası gibiydi. O günkü sahne gözümün önüne geldi. Eski sevgilisinin, Pars'ın önünde beni aşağılaması. Soğuk bakışlar. Ve onun sert sesi... "Sesini kes."

Bir kadının yanında. Geçmişinin yanında.

Kalbim affetmek istiyordu. Çünkü onu seviyordum. Çünkü acısını anlıyordum. Çünkü yaralı bir adamın bazen yanlış yerlere çarptığını biliyordum. Ama aklım, o günkü aşağılanmayı tekrar tekrar önüme koyuyordu.

"Değildim," dedi. Tek kelime. Ama içinde pişmanlık vardı.

"O zaman neden?" Bu soru dudaklarımdan değil, kalbimin en hassas yerinden çıktı. Derin bir nefes aldı. Sanki ilk defa gerçekten savunmasız kalıyordu.

"Sevgi görmemiş bir adam," dedi yavaşça, "sevgi gördüğünde şaşar." Gözleri bu defa bana döndü. İçlerinde kibir yoktu. Sadece karmaşa vardı.

"Ne yapacağını bilemez. Ben yolumu kaybettim sanki. Benim yolumda intikam vardı ama âşık olmak yoktu." Kalbim o kelimede durdu. Âşık olmak.

"Ben seninle intikam yüzünden evlendim," dedi. "Plan buydu. Netti. Soğuktu. Hesaplıydı. Hayatımda duygulara yer yoktu. Sen... sadece planın bir parçasıydın." Bu itiraf canımı yaktı ama şaşırtmadı. En başından beri bir boşluk vardı aramızda. Bir mesafe. Şimdi o mesafenin adı konmuştu.

"Ama planlarımı alt üst ettin," dedi sesi hafifçe titreyerek. "Sana âşık oldum. İstemeden. Direnerek. Kendimle kavga ederek." Bir adım yaklaştı ama dokunmadı.

"Ben korktum bu duygudan," diye devam etti. "Çünkü benim dünyamda aşk zayıflıktı. Zayıf olan ölürdü. Ben hep güçlü olmak zorundaydım. Ama seni sevince... güçlü olamadım." Sözleri ağır ağır içime işledi.

"Biz imkânsızdık," dedi. "Sen masumdun. Ben karanlıktım. Sen umutla bakıyordun hayata, ben ise her sabah bir hesapla uyanıyordum. Seni sevince korktum. Çünkü seni kaybetme ihtimali, intikamımı kaybetmekten daha çok korkuttu beni." Gözlerim doldu. Çünkü bu adam gerçekten korkmuştu.

"Orada, o gün... seni susturdum çünkü panikledim," dedi. "Geçmişim karşımdaydı. Hayat borcum önümdeydi. Sen ise geleceğimdin. Ve ben hangisini tutacağımı bilemedim." Sesi çatallandı.

"En kolay olanı yaptım. Seni susturdum." En kolay olan bendim. Bu gerçek kalbime ağır bir taş gibi oturdu.

"Ben seni planıma dahil ettim," dedi. "Ama sen planımı parçaladın. İçine aşk koydun. Ben intikamla yaşayan bir adamdım. Sen bana yaşamak için başka bir sebep verdin." Bir an durdu.

"Ben seni seviyorum Mavi. Hem de delicesine. Ama sevmenin ne demek olduğunu bilmiyorum. Yanlış yapıyorum. Korkuyorum. Panikliyorum. Ve seni incitiyorum."

O an içimde iki ayrı dünya vardı. Biri ona doğru akıyordu. Diğeri kendini korumak için geri çekiliyordu. Çünkü aşk... her şeyi affetmiyordu.

"Uyumak istiyorum," dedim. Sesim titriyordu. Gözlerim dolmuştu ama ağlamıyordum. Ağlasam belki daha hafiflerdim ama içimdeki yük o kadar derindi ki gözyaşları bile yetersiz kalıyordu. Aşık olduğum adam... Kalbimi paramparça eden adam... Az önce bana aşkını itiraf etmişti. Hem de bütün savunmalarını indirerek. Ama ben sarılmak yerine kaçmayı seçmiştim. Çünkü bazen insan en çok sevdiğinden kaçar. Canı en çok orada yandığı için.

"Uyu. Ben buradayım," dedi derin bir nefes alarak. O nefesi duydum. Göğsünün içinden çıkan o yorgun sesi... Sanki yıllardır taşıdığı her şeyi o tek nefesle bırakmak istemişti ama başaramamıştı. Odada duran koltuklardan birine geçti. Ağır adımlarla. Sessizce. Oturdu. Elleri dizlerinin üzerinde birleşti. Gözleri benden ayrılmadı.

Yatağın içinde biraz kıpırdandım. Yorganı göğsüme kadar çektim. Sırtımı hafifçe duvara yasladım. Güvende hissetmek ister gibi. Ama güven dediğin şey bir yorgan kadar kolay sarılmıyordu insanın etrafına.

"Gitmeyecek misin?" diye sordum. Sesim daha küçüktü şimdi. Çocuk gibiydim. Kırılmış bir çocuk.

"Gitmeyeceğim," dedi hiç tereddüt etmeden.

"Hiç mi?" Bu soruyu sorarken gözlerim ondaydı. Çünkü cevabın içini görmek istiyordum. Sadece kelimeyi değil, niyeti de duymak istiyordum.

"Hiç." Tek kelime. Ama bu defa boş değildi.

"Neden?" O soru dudaklarımdan dökülürken aslında şunu soruyordum; Neden şimdi? Neden daha önce değil? Birkaç saniye sustu. Gözleri yumuşadı.

"Birkaç saniye yanında olmadım diye kalbinden vuruldun," dedi. O cümle odanın içinde yankılandı. Bahçe... O gün...

Ben ondan önce çıkmıştım. İçimde hâlâ o susturulmanın kırgınlığı varken. Arkamdan birkaç saniye sonra gelmişti. Sadece birkaç saniye. Ama o birkaç saniye yetmişti. Silah sesi duyulmuştu. Ve ben kalbimden vurulmuştum. Gerçekten de birkaç saniyeydi. Ama o saniyeler hayatımı ikiye bölmüştü.

"Bir daha asla seni yalnız bırakmayacağım," dedi. Sesi kararlıydı. Bu defa korkudan değil, söz vermekten doğan bir sertlik vardı içinde. Gözlerim doldu. Çünkü o an şunu fark ettim...Unutmuyordu.

O saniyeyi, o gecikmeyi, o kurşunu... Hepsini tekrar tekrar yaşıyordu. Belki de her gece. Belki gözlerini kapattığında ilk duyduğu şey silah sesi oluyordu.

Beni susturduğu gün bahçeye ondan önce çıkmıştım. Eğer susturmasaydı... Eğer kolumdan tutup "yanımdan ayrılma" deseydi... Belki o kurşun hiç sıkılmayacaktı. Bu ihtimal onun zihnini kemiriyordu. Bunu görüyordum.

Parmakları dizlerinin üzerinde hafifçe kasılıydı. Çenesi sertti ama gözleri yumuşaktı. Pişmanlık ağır bir gölge gibi üzerine çökmüştü.

"Uyumaya çalış," dedi daha alçak bir sesle. "Ben buradayım." O "buradayım" kelimesi içimde bir yerlere dokundu. Çünkü en çok korktuğum şey... terk edilmekti. Annem gitmişti. Hayat beni hep yarım bırakmıştı.

Şimdi ise karşımda, hatalarıyla, kırgınlıklarıyla, korkularıyla bir adam duruyordu. Gitmeyeceğini söylüyordu. Gözlerimi kapattım ama hemen uyuyamadım. Onun bakışlarını hissediyordum. Sanki gözlerini benden ayırsa bir şey olacakmış gibi dikkatle izliyordu.

Birkaç saniye yanında olmadım diye kalbinden vuruldun...

Evet.

O birkaç saniye bizim kaderimiz olmuştu.

Ve şimdi o, her saniyeyi telafi etmeye yemin etmiş gibiydi. Bunu unutamıyordu, değil mi? Her düşündüğünde göğsü sıkışıyordu. "Keşke" diyordu içinden. Keşke susturmasaydım. Keşke peşinden daha hızlı gitseydim. Keşke...

Pişmanlık, sevginin en ağır hâliydi bazen.

Yorganı biraz daha kendime çektim. Nefesimi yavaşlatmaya çalıştım. Belki hâlâ kırgındım. Belki hâlâ içimde kapanmamış yaralar vardı. Ama o an şunu biliyordum... Kapının yanında, koltukta oturan adam gitmiyordu. Gitmeyecekti de.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

3okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.