ZULMÜN ÇİÇEĞİ kitap kapağı

8. bölüm / 28

ZULMÜN ÇİÇEĞİ

BİR IŞIK ESKSİK

Vaveyla Yazarı: Natavan Sadiqova

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 28Şu an: BİR IŞIK ESKSİK

Gitme...Gideceksen bile kalbimi de götür, çünkü sensiz attığı her vuruş bana azap gibi geliyor.

Pamir Arsal'dan

Kül olmak için yanmak gerekirdi. Bu akşam o gerçeği avuçlarımda hissediyorum çünkü ateşi ben tutuşturdum. Alevler belki benim parmaklarımda doğmadı ama ben üzerlerine üfledim, kuru sözlerle kıvılcımı besledim. Sözlerim bir taş misali indi omzuna, yük oldu, ruhunu eğdi. Bakışlarım ilk kıvılcımı çaktı, ardından ardı ardına kalkan cümlelerim yağdı ve yakıp kavurdu kalan her şeyi.

Tören alanının ışıkları titrek bir huzur sunuyordu ama o huzur yüzeydeydi yalnızca. İnsanların mırıldanmaları, kadehlerin çınlamaları sahnenin arkasında kalıyordu. Bizim bağımızı ne aşk ne de uzun bir tanışıklık kurdu. Biz birbirimize bir hamle olarak yaklaştık, hesaplı bir tercih, stratejik bir yerleştirme yaptık. Birkaç gündür yan yana duruyor olmak, dışarıdan bakınca masum ama içeriden bakınca tuzak kokan bir görüntüydü. Ben tuzağı kuran kişiydim. Ustaydım ama ustalık bazen en yakını vururmuş.

Onu seçmemin nedeni sevgiden çok bir amaçtı. Amacım Harun'un gururunu sarsmaktı, ona haddini göstermekti. Yıllar boyunca onun alaycı bakışları bana ve bize saplanan bir hançer gibiydi. Her tanışmada gizlenen küçümseme, her selamda hissettiğimiz üstünlük, ruhumu çembere almıştı. Ben o çemberi bozacağını sandım. Kolay yolu seçtim çünkü çarpıcıydı, hızlıydı. Kolay yol beni yanlış kalbe yöneltti.

Mavi'nin gözlerinde bir sevgi ışığı yoktu. Ona bakınca gördüğüm şey hesaplaşmanın soğuk beyazlığıydı. Yüzü yeniydi ama taşıdığı ağırlık eskiydi. Her gün, tıpkı bir film sahnesi gibi akıp geçti. O, hayatının öncesindeki notaları taşımıyor, planın yürütücüsü gibi duruyordu. Onu seçmiştim çünkü babasına açacağım yara daha acı verici olur diye düşünmüştüm. Hesap yaptım, ilerledim, namluyu doğrulttum. Hesabım eksikti.

Sözlerim keskinleşti. Soğukkanlılık maskemi taktığımda, dünyanın en kontrollü insanı görünümüne büründüm. Fakat soğukkanlılık kör edermiş. Hesapladığım darbeyi atarken sözlerin mermisinin başka bir göğse saplandığını fark etmedim. Piyanistin yanlış bastığı tuş gibi, bir nota eksik kaldı ve bütün melodi bozuldu. Parçanın en çok acı çeken yüzü Mavi'nin yüzü oldu. Gözlerindeki beklenmedik çatlak, beni susturdu. Kırılmanın sesi yoktur ama içine işler, kemikte uzun bir çivi gibi saplanır.

Tören sonrası kulislerin yabancı uğultusu bile bana tuhaf geldi. Her hareket, her bakış suç ortağı gibiydi. O akşam dudaklarımdan dökülen her kelime geride yankılandı ve üzerime gölge düşürdü. Kurduğum tuzağın taşlarını ben kendi ellerimle onun üzerine fırlattım. Namlunun hedefi belliydi ama mermi saplandı başka bir bedene. Orada bulunduğumuz alan bir anda bir çatışma sahnesine dönüştü. Perdeler aralandı, halıların lifleri sessiz bir tanıklığa dönüştü.

İçimde biriktirdiğim intikam yılların ekonomisiydi. Biriktirdiğim küçük kırılmalar, dışlanışlar, söylenen alaycı sözler bir çuval oldu. O çuvalı Mavi'nin omzuna asmak, bana adaletmiş gibi göründü. Oysa adalet yanlış yere uygulandığında yalnızca başkalarını yakar. Niyetimin alevleri bu mekânın sıcaklığını kül haline çevirdi. Küller şimdi dizlerimin dibine serildi.

Onun suskunluğu en acı olan. Çığlık atmadı, kahkaha patlatmadı, sadece gözleriyle konuştu. O gözler bir mahkeme salonunun sorgulayıcı bakışı gibiydi. Ben o mahkemede cellat rolündeydim. Gözlerindeki soru affetmeyecek türdendi. Neden diye soruyordu o sessizlik. Mantığımın, planımın, hazır cevaplarımın değeri yoktu artık. Varsa bile affetmeye değecek nedenlerden değildi.

Kısa süren beraberliğimiz uzun bir yük gibi içimde ağırlaştı. Tanışıklığın azlığı, alışmanın yokluğu, her şeyin yeni olması bazen yarayı daha derin hissettirir. Bizim birlikteliğimiz ikinci bir yalanın üstüne konulmuş bir yalandı. Gülüşlerimiz prova edilmişti, konuşmalarımızdan sahicilik akmıyordu. Patlayan öfke bir fırtına gibi saldırdı ve her şeyi dağıttı.

Pişmanlık geceyi perdeliyor bir müzikteki en yüksek notaya benziyor. Gizlenen sırlar açığa çıktı. Kendime şu soruyu sordum defalarca. Neden kolay yolu seçtim? Neden babasının gölgesiyle yüzleşmeyi doğrudan tercih etmedim? Yüzleşmek kaybetmeyi gerektirebilir diye kaçtım belki. Kaybetmemek uğruna başkasının kalbini parçaladım. Bu suçun büyüklüğünü taşımaya hazır değildim.

Kırdığım sadece bir insan değildi. Söz vermiştim koruyacağım diye. O sözün kırılması, intikam uğruna feda edilebilecek ruh olmadığını öğrenmem için ödenen bedeldi. Kırdığım mahremiyetin kutsallığıydı. Mavi'nin kalbini hedef almak ne demek, şimdi anlıyorum. Çok geç öğrenilmiş bir ders bu.

Onarmak gerek. Ancak onarmak sadece lafla olmaz. Özür başlangıçtır ama yeterli değildir. Eylem gereklidir. Eylem, söylenecekleri aslından yapana dönüştüren köprüdür. Önce sorumluluğu almalı, gururu indirmeli, hatamla yüzleşmeli, yapacak şeyleri sıralamalıyım. Harun'la hesaplaşmak belki halen gereklidir. O hesap geçmişin bir yara bandını çekebilir. Utancın yükünü başkasına asmak adalet değil, yeni bir suç olur.

Şimdi canı ne kadar yanıyordur, diye sordum kendime ve o sorunun kendi ağırlığı yüzüme tokat gibi çarptı. Düşünmek bile beni delirten bir aynaya baktığım hissi verdi. Kendi yaptığım şerefsizliği beynimin duvarına kazıdım. Pişmanlık, sıcak bir zehir gibi damarlarımda dolaşıyordu. Arabanın önünde duruyordum, ellerim cebimde, nefesimin buğusu soğuk havaya karışıyordu. Düğün bitmişti, ışıklar sönmeye yüz tutmuştu, masaların etrafında kalan birkaç kişi ağır adımlarla mekândan ayrılıyordu. Her şey dağılıyordu, ama benim içimde yaratmış olduğum fırtına daha yeni başlıyordu.

Onu bekliyordum. Gelmesin diyen bir parçam da vardı. Gelmesin ki gözlerimin içine bakmasın, gelmesin ki yaptığım yanlışı yüzüme bağırmasın, gelmesin ki ondan kaçabileyim. Diğer parçam ise her adımda çığlık atıyordu. O adımların sesini duymak istiyordum. Hangi adımla çıkacak ortaya? Hangi yüz ifadesiyle? Biraz ileride arabalar sıralanmış, tekerleklerin altında ezilen minik kağıt parçaları, konfeti kırıntıları rüzgârda sürükleniyordu. O kırıntılar gibi dağılan şeyler vardı içimde. Derin bir utanç, kokusu hala taze bir suçun dumanı, ağır ve boğucu.

Hep planlıydım ama hiçbir plan yüreğin sesini susturmuyor. Onun canının yanışını düşündükçe kendimden iğreniyordum. Hangi yüzle bakarım ona şimdi, diye geçirdim içimden. Gülümsemesi vardı, belki o gülümseme de kırılmıştır artık. Gözleri maviydi ama mavilik bir an için grileşmiş de olabilir. O mavinin içine düşen gölge benim adım oldu. Bu düşünce bile beni paramparça etti. Kendi ellerimle yarattığım bu kargaşayı nasıl düzeltebilirim, diye kanırtmaya çalıştım beynimi. Tarif edilemez bir boşluk açıldı içimde. O boşluğu dolduracak sözler, yapacağım hareketler, gecelerin sabahla karşılaştığı yerden çok öteydi.

Arkamda duran araba sırtını döndıralı bir süre geçti. Motorun hafif vırıltısı rüzgârla karışıyor, uzaktaki şehir ışıkları gölgelere takılıyordu. İnsanlar gel-git gibi etraftan akıp geçti. Her gelen yüz, her konuşan grup beni daha da yalnızlaştırdı. Duygularımı saklamak için hiçbir çaba işe yaramıyordu. Saklama arzusu, içimdeki pişmanlığı daha da körüklüyordu. Onu tamamen kaybetmekten korkmuyordum aslında. Korktuğum şey kendi yüzüme baktığımda orada bir katil görme olasılığıydı. Bir insanın yüzünde kendi yaptığı şeyi tanımak. İşte asıl dehşet buydu.

"Abi" diyen sesle irkildim. Düşüncelerim bir anda dağıldı, gözlerimi kaldırdığımda yanımda Pars'ı gördüm. Ne zamandır oradaydı bilmiyorum. Sanki bir anda belirivermişti. Onun varlığıyla birlikte gece biraz daha ağırlaştı. Hava serindi ama içimdeki ateş, derimin altına kadar işlemişti. Ellerim cebimde, sırtım arabaya yaslıydı. Mavi hâlâ gelmemişti. O kadar zamandır bekliyordum ama ayak sesleri bile duyulmuyordu. Belki de hiç gelmeyecekti. Belki de benimle aynı havayı solumak bile istemiyordu artık.

"Kardeşim," dedim boğuk bir sesle. Sesimin tınısında suçluluk, yorgunluk, biraz da kendimden nefret eden bir karanlık vardı. Pars bana baktı, gözlerinde tedirgin bir merak vardı. "Nereye daldın abi?" diye sordu. Gözlerini kaçırmadı. O sorunun cevabını bilmiyordum, çünkü dalmadığım bir yer kalmamıştı. Her düşüncem Mavi'ye gidiyordu. Her nefesim o anı yeniden yaşatıyordu bana. Babasının soğuk bakışı, Mavi'nin titreyen sesi, sessizliği, yüzündeki o kırık ifade... Hepsi bir film gibi dönüyordu zihnimde, aynı sahne tekrar tekrar oynuyordu.

Konuşmak istemedim. Cevap vermenin anlamı yoktu. Bazı hataların sesi olmazdı. Susmak bile bazen daha fazla bağırmaktı. Kardeşimin yüzüne baktım. Bana güvenen, beni güçlü sanan, bir zamanlar örnek aldığı abisiydim ben. Şimdi ise karısının gözlerinin önünde bir kadını utandıran, kendine bile bakamayacak kadar pişman bir adamdım.

Arabanın camına vuran gece ışıkları, zemindeki kırık cam parçalarında yankılanıyordu. Düğün çoktan bitmişti. Mavi'yi o kadar incittikten sonra nasıl devam edebilirdi ki? Herkesin içinde küçük düşürdüğüm, kalbini paramparça ettiğim bir kadınla dans edemezdim. Müzik sustuğunda bile o anın yankısı hâlâ kulaklarımdaydı. Onun yüzündeki o sessiz çığlık, tüm gürültüden daha yüksekti.

Rüzgârın getirdiği çiçek kokusu bile mide bulandırıcıydı artık. Her koku bana yaptığıma dair yeni bir suç getirmiş gibiydi. O an, ne kadar aptalca bir öfkeye teslim olduğumu fark ettim. Babasına duyduğum nefretin zehri, Mavi'nin kalbine işlemişti. Ben onu kırarken, aslında kendi annemin acısını da yeniden yaşatmıştım. Babasının hatası, benim ellerimde tekrarlanmıştı.

Bir adam karısının canını yakmamalıydı. Ben yakmıştım. İnsan sevmediğini bile incitmemeli ama ben hem sevmediğim, hem de masum birini yaktım. O anın utancı, tenime kazınmış gibiydi. Parmaklarımı sıktım, tırnaklarım avuçlarımı çizdi. Pars hâlâ yanımdaydı. Bir şey demedi ama gözleri söylüyordu.

"Ne yaptın abi?"

Ama nasıl anlatılırdı bu? Hangi kelime, bir kadının gözünden düşen o sessiz yaşın ağırlığını taşırdı ki? Benim sesim artık hiçbir şey ifade etmiyordu. Çünkü yaktığım güvenin küllerinden kelime çıkmazdı.

Mavi hâlâ gelmemişti. Zaman geçtikçe içimdeki korku büyüyordu. Ya hiç gelmezse? Ya o soğuk gecenin karanlığı onu benden temelli alırsa? Her saniye daha da boğuluyordum. Kardeşimin varlığı bile bir teselli olmuyordu. Çünkü onun gözlerinde bile benim düşüşümün yankısı vardı.

Başımı öne eğdim. Ayakkabılarımın ucuna baktım. Toprakta, biraz önce yağmış yağmurun izleri vardı. O izlerin arasında kırmızı bir çiçek yaprağı kalmıştı, tek başına. Üzerine basmamaya çalıştım. Çünkü o yaprak, bana Mavi'yi hatırlattı. Güzel ama kırılgan, rengini göstermekten korkan bir kadını. Ben onu koruyacağıma ezmiştim.

"Abi" diye seslenişi tekrar duyduğumda, Pars'ın yüzündeki endişe çizgileri daha da belirginleşti. Gecenin soğuğu tenimi kavururken içimdeki yanma bambaşkaydı. "Neden bu kadar fazla canın yanıyor ki senin" dediğinde, sorunun tüm yükü göğsüme düştü. Cevap bulmak istemedim, çünkü cevap bir mahkeme gibi beni yargılayacaktı. Kendime bile itiraf edemediğim bir suçtu bu. "Benim canım yanmasın da kimin yansın" diye karşılık verdim ama sözlerimde kabuklu bir öfke, suskun bir teslimiyet vardı. Öfke, kendimi savunmak istiyordu. Teslimiyet ise yaptığımın ağırlığını kabul ediyordu.

Pars'ın sesi tekrar geldi. "Evlendiğin için mi yanıyor canın" diye sordu. Basit bir soru gibi duruyordu ama içinde binlerce şefkat kırıntısı taşıyordu. Cevabım hırıltılı, kopuk oldu. "Ben" dedim, ve o hece içinde tüm hatamın, tüm utancımın ağırlığı vardı. İnsan evlendiği kadına yalandan bile olsa tecavüz edildiğini söyler mi? Bu cümlenin ağırlığı, kendi dilimde dolanıp duruyor, ağzımdan bir defa çıktıktan sonra geriye dönüşü olmayan bir şeymiş gibi yankılanıyordu. Kelimenin kendisi bile kirliydi artık. Onun, Mavi'nin kulaklarında nasıl bir çınlama yarattığını düşünmek bile midemi bulandırdı.

Pars yavaşça yana bağırsağını sıktı, bakışları karanlığın içinden bana ulaştı. "Pars çok mu canı yanmıştır" diye sorduğumda, yüzümde hiç tanıdık olmayan bir zayıflık belirdi. Bugüne dek ağlamamış, gözyaşı dökmemiş biriydim. Gururum sert bir zırh olmuştu yıllarca. O zırh şimdi çatlamıştı. Oturup hüngür hüngür ağlamak istiyordum ama ağlamanın yapacağı bir şey yoktu. Ağlamak belki de sadece bir yangının dumanını atmaya yarardı ama kül olmuş bir şeyi geri getirmezdi.

Mavi'nin paramparça olmuş kalbini nasıl tamir ederdim? Bu soru zihnimin en keskin yerinde duruyordu. Nasıl saracaktım yaralarını? Elde olmadan, kelimelerim yetmeden, sevgiye dair tüm tarifler yetersiz kalırken, bir çocuk gibi çaresizdim. Eski haline dönmesi mümkün müydü? Kalp bir çömlek gibiyse kırık parçaları bir araya getirip yapıştırmak yetmezdi. İçindeki çatlaklar her çarpmada sızlar, her anı birbirine bağlayan iplikler kopmuşsa tekrar dokumak gerekirdi. O dokuma saatler ister, sabır ister, sözlerin ötesinde eylemler isterdi.

"Ne yaptın abi?" dedi Pars. Sesi birden yankılandı, o kadar net, o kadar keskin çıktı ki başımı kaldırmaya bile cesaret edemedim. Kardeşimin sesinde anlamak isteyen bir ton yoktu artık, sadece sorgulayan, hesap soran bir ses vardı. Sanki içimdeki bütün sessizlikleri tek hamlede paramparça etti. Omuzlarımın arasına sıkışmış bir yük gibi nefesim daraldı, boğazımda koca bir taş oturdu. Cevap vermek istiyordum ama hangi kelimeyi söylesem havada kalacaktı, her biri yalan gibi duyulacaktı.

"Anneme o herif ne yaptıysa, kızına da onu yaptığımı söyledim."Cümle ağzımdan döküldüğü an her şey sustu. Sanki zaman bile benimle birlikte dondu. O kadar ağır, o kadar kirli hissettiren bir itiraftı ki kendi sesimden bile tiksindim. Sözcükler ağzımdan çıkarken dudaklarım titredi, gözlerim karardı, kalbim bir anlığına durdu. Kelimeler benden değilmiş gibi, sanki başka birinin ağzından çıkmış gibi yankılandı kulaklarımda. Pars'ın yüzüne baktığımda gözlerindeki ifade beni bıçak gibi deldi. Önce anlamadı, sonra yavaş yavaş kavradı, ardından bütün damarlarına öfke yayıldı.

"Ne?!" diye patladı. Sesi keskin, tiz bir yankıyla havayı yardı. "Abi sen bunu nasıl söylersin?!" dedi, bir adım öne çıktı, gözlerindeki inançsızlıkla beni baştan aşağı süzdü. "Suçsuz olan birine nasıl böyle bir ağırlığı verirsin? O kız ne yaptı sana?! Senin intikamın kimden, abin?! Onunla ne alıp veremediğin vardı?!" Kelimeleri birer birer yüzüme çarptı, her biri bir tokat gibi vurdu.

Ben sustum. Dudaklarım kıpırdadı ama sesim çıkmadı. Nefes aldıkça içimde biriken utanç kabardı. Gözlerim yere takılıydı, toprağın üzerinde kıvrılmış bir yaprağa baktım uzun süre. O yaprağın damarlarına dolanmış toz tanecikleri kadar değersiz hissettim kendimi. Pars öfkeyle saçlarını karıştırdı, sonra ellerini yumruk yaptı. Sinirle birkaç adım ileri geri yürümeye başladı. Ayakkabılarının altında taşlar eziliyor, her adımıyla küçük bir çıtırtı duyuluyordu. O ses bile kalbimi sıkıştırmaya yetti.

"Pişmanım." Sesim kısıktı, boğazımın içinden zorla çıkıyordu. "Gerçekten pişmanım Pars." Dedim ama o kelime bile kendini taşır gibi değildi. Pişmanlık kelimesinin bile beni affetmeye hakkı yoktu. Pars döndü, gözlerime baktı. O anda kardeşimin gözlerinde bir öfke değil, bir hayal kırıklığı gördüm. Sanki o da bir anda yaşlandı, omuzlarına ağırlık çöktü. "Son pişmanlık neye yarar abi?" dedi, sesi neredeyse fısıltı kadar alçaktı ama içinde öyle bir kırılma vardı ki, kulaklarımda yankısı uzun süre kaybolmadı.

Cevap veremedim. Boğazımdan hiçbir şey çıkmadı. Çünkü her kelime, her açıklama, her bahane boştu. Sessizlik bizim aramızda büyüyen bir duvar gibi dikildi. Hava soğuktu, rüzgar hafifçe esti. Çevrede düğün için asılmış ışıklar hâlâ yanıyordu ama sanki o ışıklar da utanmış gibi solgundu. Işıkların altında parlayan masalar, yarısı içilmiş bardaklar, yere düşmüş bir mendil. Her şey dağınıktı. O dağınıklığın ortasında ben vardım, karmakarışık bir hata gibi.

Pars bir süre sustu, sonra derin bir nefes aldı. "Amcam da pişman olsaydı affeder miydin?" dedi. Sesi bu kez daha sakin ama daha keskin çıktı. Başımı kaldırmadım, o kelimeler bile derimi yakıyordu. "Veya o şerefsiz Harun pişman olsaydı, ona acır mıydın abi? Onun ağzından çıkan pişmanım kelimesine inanır mıydın?"
Gözlerimi sımsıkı kapattım. Harun ismi, içimde bir yara gibi hâlâ tazeydi. O ad geçtiğinde her defasında midem sıkışır, kalbim hızla çarpmaya başlardı. Pişman olsaydı, affeder miydim? Hayır. Etmezdim. O zaman ben neden Mavi'den affetmesini bekliyordum?

Mavi'nin yüzü geldi aklıma. O gözler... Bir kadının gözlerinde hem gurur hem incinmişlik bu kadar mı belirgin olurdu? Bu akşam bana bakarken, bir kelime bile etmeden her şeyi anlatmıştı. Gözlerindeki kırılma, kelimelerden daha fazla acıtıyordu. Şimdi düşününce, onun kalbine attığım o taşın sesini duyar gibiydim. Kırılan bir şeyin sesi yoktur derler ama ben duymuştum. Sessizliğin en derin yerinden gelen bir yankıydı o.

Pars hâlâ ileri geri yürüyordu, nefesleri hızlanmıştı. Gecenin serin havası bile öfkesini dindiremiyordu. Ben onun sinirine bile hak veriyordum. O haklıydı. Benim yaptığım şey ne intikamdı ne haklı bir çıkış. Sadece zayıflık, sadece korkaklık. Kendi geçmişimin acısını başkasına yükleyecek kadar korkak bir adamdım. Mavi bana hiçbir şey yapmamıştı. O sadece bir piyon gibi yanlış bir savaşın ortasında kalmıştı.

"Nasıl kendini affettireceksin?" dedi Pars, sesi artık meydan okur bir öfkeden sıyrılmış, yanımda dururken daha yumuşak ama daha keskin bir merakla doluydu. Yüzünde o bildik kışkırtıcı gülümseme vardı ama gözlerinin rengi değişmişti. Pişmanlığımın titreşimi onun gördüğü gerçeklikten daha kuvvetli değildi. O yüzden onun bakmasının bana bir faydası yoktu. Bunu Mavi görmeliydi o affetmeliydi beni. Onun bakışı yok muydu yoksa beni sonsuza dek mahkûm mu edecekti işte bütün olan biten bu sorunun içinde gizliydi.

"Bilmiyorum" dedim. Sesim kuru, cılız, ölümcül bir gerçekmiş gibi düştü geceye. Söylemek istemediğim için değil söyleyecek doğru kelimeyi bulamadığım için sustum. Kelimeler boğazımın ardında bir el gibi sıkışmıştı. Affettirmek öyle bir şey değildi ki sadece özür dilemekle, sarılmakla, söz vermekle hallolacak. Eskinin kırık parçalarını birleştirmek gerekirdi belki yıllarca çalışacak bir emek, belki bambaşka bir sabır, belki de hiç erişilemeyecek kadar derin bir özen.

"Herşeyi bilen koskoca Pamir Arsal bir kadına karşı aciz mi kaldı" diye takıldı Pars, sesi eğlenceli, iğneli. Gülüşü saçılmıştı ama sözünde bir gerçeğin çarpıcı sarkacı vardı. Kendi kendime gülümsemem kaçınılmaz oldu. Bu gülüş utançlıydı, kibirliydi, bir bakıma kabullenmişti.

"Aciz kaldığım kadın oysa başım gözüm üstüne" dedim. Sözlerim sert bir sadakat ilanı gibi gelmiş olabilir ona ama ben o anda, o sözün ardında yatan çaresizliği de hissediyordum. Başımın üstüne koyduğum kadının o başın sahibi benim düşmanımın kızıydı. Kendi kurduğum erdem oyunu yüzünden onu hedefe koymuştum. Şimdi bu hedefe kendim nişan almıştım.

"Abi sen yanlışlıkla aşık olmuş olabilir misin" diye takıldı Pars tekrar. Soru bir davet gibiydi. İçimde bir yerlere sokulan cımbız gibi çekti bir şeyi. Benim bile bilmediğim bir şeyden bahsediyordu. Gerçekten sevdim mi Mavi'yi? Taş gibi, soğuk, hesaplı bir adamın kalbine nasıl bir çentik düştü? Aşk neydi ki? Adını mı koymalıydım sevdalanma mı demeliydim yoksa savunmasızlık mı?

"Hayır" dedim. Sesim titrekti. İnkar etmek bir savunma değil miydi her zaman? Kalbime asılı o yeni acının adını koymamak için direndim. Aşk, benim dünyamda bir zayıflık, bir açıklık, bir tehlikeydi. Zayıf olmaya tahammülüm yoktu. O yüzden reddettim.

Pars kahkahasını tuttu, gözleri kıkırdadı. "Basbaya aşık olmuşsun" dedi eğlenen bir tonda, lafı dalga dalga yayıldı. Bir tokat gibi çarpmasa da içinde beni çözen bir gerçek taşıyordu. "Aşık falan olmadın" diye inkârımı çürüttü. "Haklısın aşık değilsin. Sen karına sevdalanmışsın" dedi. Kelimelerinin arasındaki oyun beni karıştırıyordu ama onu susturmadı. Kardeşlik böyleydi işte. Kızdırır, itiraf ettirirdi.

"Benim o duygularla işim olmaz" dedim, gururla kirlenmiş bir dirençle. Kendimi inandırmak istedim. Fakat cümlem boş bir kabuktu. İçindeki reçine kurumuyordu.

"Senin işin olmaya bilir ama kalbinin feleği şaşmış abicim" dedi Pars, alaycı bir sesle. Onunla uğraşması, beni kıstırması, çocukça takılması; hepsi acının kıyafetini değiştiriyordu. Kendimi savunamadım çünkü savunulacak bir zemin kalmamıştı. Pars'ın sözleri bir çınlama gibi kafamda yankılandı. "Pars" dedim keskin, uyarır bir tonla.

"Ne var abi" dedi o anın oyunbazlığını koruyan bir ifadeyle. Onun bana bakan gözleri hâlâ meydan okur ama yumuşamıştı biraz. Bir kardeşin gözündeki merakla kızgınlık arasında gidip geliyordu.

"Biraz daha sesini kesmezsen sesini keseceğim" diyerek tehdit ettim. Bu tehdit eğlenceliydi daha çok. Çünkü kimse Pars'ı susturamazdı. Onun yaramazlığı bizim evin temel zilgini gibiydi. Onun sesini kesmek, o enerjiyi yok etmek demekti. Ama ses benim için azalmıyordu. Ve onda haklıydı.

"Benim sesimi kessen nolacak kalbinin sesini kesebilecek misin" dedi. Bu sözle sustum. O haklıydı. Kime neyi ispatlamaya çalışıyordum? Kalbinin sesini kesebilseydim zaten buraya gelmezdim. Sessizlik, bir anın ağırlığını düşürmeye yetmiyordu.

Ben kimseye aşık olamazdım. Bu benim kendime kurduğum bir kuraldı. Ancak ya çoktan aşık olduysam? Ya duvarların arkasına gizlenen minnacık bir ışık benim taş kalbimi delip geçmişse? Pars haklı olabilir miydi? Bu ihtimal beni hem korkutuyor hem de ürkütmüyordu. Çünkü aşk acıydı, aşk zayıflatıyordu, aşk beni yeniden çocuk yapıyordu. Bunu kabul etmem mümkün değildi.

"Kedini toparla abicim aşık olduğunu falan belli etme" diye alay etti Pars. "Naza koy biraz kendini" diye devam etti. Konu, bir oyun kıvılcımına dönüştü. Onun şakalaşması güven veriyordu ama aynı zamanda gerçekleri de ortaya döküyordu. Yüzümde istemsiz bir gülümseme belirdi. Pars'ın can sıkıntısı, bütün bu karanlığın arasından çıkan bir güneş gibiydi.

Tam belimdeki silahımı çıkarmak üzereyken Pars birden "Yengem geliyor" diye bağırıp yanımdan kaçtı. Salak bir hareketti. Mavi'nin arkasına saklanmıştı, küçük bir çocuk gibi. Bu sahne hem komikti hem de trajik bir ironi oldu. Kardeşimin kaçışı beni bir an için yerimden düşürdü. Oyun bozan, saf bir hareket. Onun gözlerinde çocuksu bir koruma arzusu vardı.

"Yengem kurtar beni bu deli kocandan" dedi Pars, sesindeki teatral dramayla. Onun o sahnede dile getirdiği şey hafifçe güldürdü beni. Fakat gülüşüm kısa sürdü. Çünkü ardından gelen Mavi'nin sesi bütün mizahı yerle bir etti. "Benim kocam falan yok" dedi o. Sesi soğuk, sert, keskin. Bu cümle beni delirtmişti. Onun o çıkışı beni paramparça etti. Nasıl utanmazdım kendimden?

Ne söylese haklıydı. O bir kurban değildi, belki de o gün kendi içinde bir kararı sessizce vermişti. Ben, alçaklıklarımdan, intikamımdan utanmalıydım. Mavi'nin gözleri beni öldürürdü belki ama bundan daha acı gelen kendi kendime duyduğum mide bulantısıydı. O cümle, onun duruşu beni küçük düşürmüştü ama aynı zamanda kendimin de bir aynasıydı.

"Kocam yok ne demek?!" dedim öfkeyle. Sözlerim havayı yarıp geçti, sanki bütün bahçe bir anda sessizliğe gömüldü. Mavi başını dik tuttu, gözlerini kaçırmadı. Soğuk ve keskin bir sesle konuştu.

"Gerçek kocam değilsin. Babamdan intikam aldığın gibi boşanacağız demek."

Söylediği her kelime kalbime batıyordu. Yüzü sertti, ama o sertliğin altında derin bir kırılma gizliydi. Gözlerindeki o ışığı tanıyamadım. Sanki karşımdaki kadın Mavi değil, ondan geriye kalan bir kabuktu. Dudaklarının kenarında titreyen o soğuk ifade... ilk kez bu kadar acımasız görünüyordu. Bu kadar tanıdık ama bir o kadar yabancı. Bir an sustu. Sonra gözlerini kısmış, dudaklarını hafifçe kıvırmış bir halde konuştu.

"Bir de sana evde küçük bir sürprizim var." Sesindeki o sinsi alay içime bir diken gibi saplandı. Ne planladığını bilmiyordum ama hissettiğim şey hoş değildi. Kaşlarımı çatıp sordum.

"Ne sürprizi?"Yüzünde belli belirsiz bir tebessüm vardı. "Evde görürsün."

O kadar rahattı ki bu rahatlık beni delirtecek gibiydi. Gözlerindeki parıltı tehlikeliydi, huzursuz ediciydi. Mavi'nin bu hali tanıdığım hiçbir haline benzemiyordu. Soğukkanlıydı ama içinde bir fırtına döndüğünü hissediyordum.

"Ben de geliyorum değil mi? Ben de görmek istiyorum sürprizi," dedi Pars neşeyle, ortamdaki gerilimi fark etmeden.

Mavi başını ona çevirip tatlı bir gülümsemeyle, belki de bana inat eder gibi konuştu. "Baş misafirim sensin. Mutlaka geliyorsun."
Pars kıkırdadı. "Harika!"

İkisi gülüştü, ben sessiz kaldım. İçimden geçen tek şey, "Bu kadın ne yapacak da bu kadar eğleniyor?" oldu. Sesim alçaldı, ama içimdeki sertlik cümlelerime yansımıştı. "Gidelim o zaman."

Mavi ve Pars aynı anda başlarını salladılar. Mavi'nin yüzünde belli belirsiz bir ifade vardı; gülümsemiyor ama dudaklarının kenarı kımıldıyordu. Gözleri soğuktu, ama içinde bir şey vardı kırık, yanık bir parça. Onun sessizliği, bağırmaktan daha fazla acıtıyordu.

Arabaya doğru yürüdüm. Mavi için gidip ön kapıyı açtım. Elini tutup yardımcı olmak istedim. Fakat o tek bir bakışla bütün iyi niyetimi yere serdi. Başını çevirip önümden yürüdü, arka kapıya yöneldi. Sessizce kapıyı açıp oraya bindi. Elim havada kaldı. Yan koltuk boştu.

Kendimi aptal gibi hissettim. Birlikte yemin ettiğim kadın, bir an bile yanımda oturmak istemiyordu. Kapıyı kapatmadan önce dönüp Pars'a seslendi. "Pars, sen de bizimle gel."
Sesi sakindi ama içinde açık bir anlam vardı. Benimle yalnız kalmak istemiyordu.

Kelimeler boğazıma düğümlendi. Mavi'nin bu hali öfkemden daha çok canımı yakıyordu. Aramızda kilometrelerce mesafe varmış gibi hissettim. Yanımda otursa bile bana bu kadar uzak olabilirdi belki ama şimdi... arka koltukla aramızdaki birkaç karış, koca bir uçuruma dönüşmüştü.

Benim açtığım kapıdan Pars bindiğinde, kendini tutamayıp kocaman bir sırıtışla bana baktı. "Teşekkür ederim abicim bu nazik hareketin için" dedi o alaycı sesiyle. Dudaklarımı sıktım, çenemdeki kaslar gerildi. Kapıyı Pars için değil, karım için açmıştım. Ama o, bu durumu bir fırsata çevirmekte gecikmemişti.

Göz ucuyla arka koltuğa baktım. Mavi, Pars'ın bu haline belli belirsiz bir gülümsemeyle karşılık veriyordu. O gülümseme içimi yakıyordu. Benimle değil, onunla gülüyordu. O gülüşün artık bana ait olmadığını fark etmek, bir tokat gibi çarptı yüzüme.

Pars, keyifle koltuğa yerleşti. Bacak bacak üstüne attı, sanki bütün gün onun şoförlüğünü yapacakmışım gibi rahatlamıştı. "Kapıyı da kapatır mısın abicim?" dedi o gevşek tavrıyla.

"Şoförün mü var lan senin, kendin kapat!" dedim öfkeyle. Sesim biraz fazla sert çıkmış olmalı ki Mavi'nin bakışını üzerimde hissettim. Ama o, Pars gibi sinirlenmedi. Sadece dudak kenarıyla belli belirsiz bir ifade yaptı. O ifade bana "bıkkınlık" gibi geldi.

Pars, sözlerimden zerre etkilenmemişti. Kollarını kavuşturup dudak büktü. "Seni kınıyorum abicim. Gerçekten kınıyorum." Sonra başını Mavi'ye çevirip alaycı bir şekilde ekledi. "Maviş, sen bunu biraz daha süründür bence."

Mavi'nin kahkahası havayı doldurdu. O ses... benim içimi hem ısıttı hem de kavurdu. Onu gülerken duymayalı uzun zaman olmuştu ama keşke o gülüş benden dolayı olsaydı. Keşke. Şimdi o kahkaha bana değil, bana rağmen atılıyordu.

Direksiyonun başına geçip arabaya bindim. Parmaklarımı direksiyonun derisine bastırırken Mavi'nin sesi arkadan yankılandı. "Sürünmekten beter olacak, merak etme." Sesinde öyle bir kararlılık vardı ki, Pars'ın laubaliliğini bile bastırmıştı. Dudaklarımda acı bir tebessüm belirdi. Mavi'nin her cümlesi intikamla örülmüştü. Onu bu hale getiren bendim. Bu kadar soğuk, bu kadar keskin bir kadına dönüşmesine sebep olan bendim.

"Sen de bu herifle çocuklaşma," dedim dişlerimin arasından, gözlerimi dikiz aynasında onun yansımasına sabitleyerek. Bir anlık sessizlik oldu. Sonra Pars kahkahasını bastıramadı. Mavi ise bana doğru dönüp, gözlerimin içine bakarak konuştu.

"Sen olgunsun diye biz de olgun olmak zorunda değiliz."

Cümlesi inceydi ama anlamı sertti. Gözleri ışıl ışıldı ama içinde bana ait hiçbir sıcaklık yoktu. Benimle konuşurken bile kalbini kapatmıştı. İçimde bir şeylerin daha kırıldığını hissettim. Gülmeye çalıştım ama içimdeki ses susturmadı beni. "Keşke ben de çocuk olabilseydim..." dedim fısıltıyla, ama arabada yankılanan tek şey motorun uğultusu oldu.

Mavi duymuş muydu bilmiyorum. Belki duymuştu ama duymamış gibi yaptı. O kadar kırmıştım ki onu, artık duysa bile umursamıyordu. Pars hâlâ kendi kendine mırıldanıyordu, arabanın içini saçma şakalarıyla dolduruyordu ama ben hiçbirini duymuyordum. Direksiyonun başında, bir çocuk gibi kaybolmuştum.

Belki Pars haklıydı. Benim gibi taş kesilmiş bir adam, sonunda duygularına yenilmişti. Ve en kötüsü, o duygular artık sadece can yakıyordu.

Yol sessizdi ama sessizliğin içinde binlerce çığlık vardı. Mavi'nin başını cama yaslamış hali, Pars'ın ön koltukta sessizleşmiş yüzü, direksiyona sıkıca tutunan ellerim... Her şey suskundu, ama o sessizlikte bile geçmişin yankısı vardı. Yolun ışıkları bir yanıp bir sönüyordu, sanki kalbimin atışını taklit eder gibiydi. Bir yanım hâlâ onun bakışlarını hissediyordu, diğer yanım ise kendini çoktan mezara gömmüştü.

Kalbim sanki atmayı unutmuştu. Gerçekten bir insan ne kadar acı çekebilirdi? İnsan kendi içinde yanarken dışarıdan hâlâ nefes alabiliyor muydu? Aklımın içi karanlıktı. Sadece Mavi'nin yüzü vardı orada, gözlerindeki sitem, dudaklarındaki nefret ve kalbindeki o kırılma... Hepsi birer bıçak gibi dönüp duruyordu içimde. Kendime aynı soruyu sorup duruyordum.

Ben yaşamaya layık biri miydim?

Ellerimde nice güç, arkamda bir imparatorluk, önümde eğilen adamlar vardı ama kalbimin etrafında hiçbir sıcaklık kalmamıştı. Güçlüydüm, korkulan biriydim, istediğim her şeyi elde edebiliyordum. Ama içimdeki boşluk, bir uçurum kadar derindi. Şöhret, para, kudret... Hepsi bir kalbi onarmaya yetmiyordu.

Arabayı bahçeye sürdüğümde far ışıkları duvarlara çarpıp dağıldı. Sanki ev bile beni istemiyordu. Motoru susturdum, ellerim direksiyonda birkaç saniye daha kaldı. Nefes almayı bile unuttum o an. Arabanın içindeki hava ağırdı, kimsenin sesi çıkmadı. Ne Pars konuştu, ne Mavi. Sessizliğin ağırlığı üçümüzü de ezmişti.

Hepimiz aynı anda kapıları açtık. Soğuk hava içeri doldu, yüzüme vurdu. Gecenin kokusu topraktı, karışıktı, serindi. Mavi, hiçbir şey demeden biraz önden yürüdü. Omuzları dik, adımları sertti. Yere bastığında topuk sesleri yankı yaptı, her sesi kalbime bir çentik attı. Pars daha yavaş ilerliyordu, başı hafif öne eğilmişti. Benimle aynı ritimde yürüyordu, sanki beni bekliyordu.

"Abi" dedi sonunda, sesi yumuşak, içinde garip bir hüzün vardı. Adımı değil, bir acıyı çağırır gibi söyledi. O kadar doluydum ki, sadece başımı çevirdim ona bakmak için. Gözlerinde o tanıdık suçluluk vardı. Küçükken ne zaman ağlasa aynı bakışı atardı bana.

"Benim yüzümden çocukluğunu yaşayamadığın için özür dilerim" dedi yavaşça. O kelimeler, yılların duvarına saplanan ince bir hançer gibiydi. Bu cümleyi kurarken gözlerini benden kaçırdı, sanki utanıyordu.

Bir an hiçbir şey diyemedim. Kelimeler boğazıma dizildi, yutkunmak bile ağır geldi. Sonra içimdeki öfke değil, şefkat konuştu.

"Pars" dedim, sesim her zamanki sertliğini taşıyordu ama içinde gizlenmiş bir kırılganlık vardı.

Bir adım yaklaştım ona, gözlerinin tam içine baktım. "Sen benim yaşam sebebim oldun oğlum. Bir daha sakın bu düşünceleri aklına getirme." Sözler ağzımdan çıktığında kendi kalbime dokunur gibiydim. Çünkü bu hayatta beni ayakta tutan tek şey, Pars'tı.

Eve girdiğimizde karşımızda elinde sopayla dikilen Mavi vardı. Sopayı iki eliyle sıkı sıkı tutmuştu. Gözlerinde tuhaf bir parıltı vardı. Öyle bir bakıyordu ki insan onun şaka mı yoksa gerçekten mi ciddi olduğunu anlayamıyordu. Ne olduğunu anlamaya çalışırken başımı yana eğip onu süzdüm.

"O sopayla ne yapacaksın?" dedim dikkatli bir ses tonuyla.

Yüzünde sinsice bir gülümseme belirdi. "Sana sürprizim var demiştim ya" dedi. Sopayı parmaklarının arasında çevirmeye başlamıştı. Tahta gıcırdıyor, gıcırdadıkça içim ürperiyordu. Bu kız gerçekten bana şiddet uygulamayı mı düşünüyordu?

"Sopayla ne gibi bir sürpriz yapabilirsin ki?" diye sordum, sesimde belli belirsiz bir tedirginlik vardı.

"Bu sopayı senin kafanda kırmak gibi bir sürprizim var" dedi gülümseyerek. Kahkaha attı. Öyle bir kahkaha ki içinde hem öfke hem eğlence vardı. Sanki birazdan olacakları düşünmek ona keyif veriyordu.

"Siktir" dedim istemsizce. Sinirle değil, korkuyla karışık bir tepkiydi bu.

Kaşlarını kaldırıp bana baktı. "İnsan hiç karısına küfreder mi?" dedi, sesinde alay vardı.

"Karısı bir manyaksa eder" dedim dişlerimin arasından. Buna alınmış gibi yüzünü buruşturdu. Dudaklarını büzüp bakışlarını kısınca, o küçük ama tehlikeli gülümseme geri geldi.

"Senin bu lafına alındığım için sopayı kafanda kırmakla yetinemeyeceğim sanırım" dedi ve üstüme doğru yürümeye başladı.

Gözlerim büyüdü. "Mavi! Sakın!" dedim ama dinlemedi. Bir anda refleksle geri çekildim, o an sopayı havaya kaldırınca hızla koşmaya başladım.

Salonun ortasında başlayan kovalamaca bir süre sonra küçük bir savaşa dönüştü. Ben koltukların etrafında dolanıyor, o ise arkamdan koşturuyordu.
Sopayı her savurduğunda havada bir ıslık sesi çıkıyordu.

"Dur artık Mavi! Şaka bitti!" diye bağırdım, ama o gülüyordu. Gerçekten gülüyordu.

"Şaka mı? Daha yeni başladık kocacım!" dedi peşimden.

Bir yandan nefes nefeseydim, bir yandan bu sahnenin gerçek olmasına inanamıyordum. Ben Pamir Arsal'dım, herkesin korktuğu adam. Ama şu an elim ayağım birbirine dolaşmış, elimde hiçbir savunma yokken karımdan kaçıyordum. Üstelik bu haliyle bile bana dünyanın en korkunç adamlarından daha tehlikeli görünüyordu.

Sonunda Mavi durduğunda ben de nefes nefese kaldım. Kalbim göğsümden fırlayacak gibiydi. Herhalde yorulmuştur diye düşünürken bir anlık rahatlama sardı içimi. Tam derin bir nefes alacaktım ki eline aldığı vazoyu hiç düşünmeden kafama doğru fırlattı. Vazo havayı yarıp geçerken refleksle eğildim. Kafamın yanından hızla geçip duvara çarpan camın sesi yankılandı. Parçalar yere saçıldı, birkaç tanesi ayakkabımın ucuna çarptı. Reflekslerim olmasaydı şu an beyin kanamasından çoktan gitmiştim.

"Sen ne yapıyorsun kadın?!" diye bağırdım.

Mavi'nin yüzündeki ifade öyle bir ifadeydi ki sanki yaptığı şey tamamen normalmiş gibi. Gözleri hafif kısıktı, dudaklarının kenarı alaycı bir gülümsemeyle kıvrılmıştı. "Sana kendimi tanıtıyorum" dedi, sesi buz gibi bir sükûnetle. O an delirdiğinden neredeyse emindim. Bu kadın gerçekten manyaktı.

Salonun girişinden kahkaha atan bir ses yükseldi. Başımı çevirince Pars'ı gördüm. Kapıya yaslanmış, elini ağzına götürmüş gülmemeye çalışıyordu ama başaramıyordu.

"Kurtar lan beni bu manyaktan!" dedim öfkeyle.

Pars karnını tutarak gülmeye devam etti. "Benim mi karım abi? Kendin aldın, kendin çek cezasını." Sanki durum komikmiş gibi gözlerimle onu delmeye çalıştım.

Mavi'nin sesi bir anda araya girdi. "Mal mıyım lan ben?!" diye çıkıştı, sesi salonun duvarlarından yankılandı. Başımı çevirdim, elinde hâlâ başka bir vazo tutuyordu. Bu defa hedefin ben olmaması için içten dua etmeye başladım.

"Tövbe haşa yengecim, buradaki mal abim oluyor" dedi Pars, yüzünde o meşhur sırıtmasıyla. Bir anda tüm dikkatler ona döndü. Ben sinirden dişlerimi sıkarken Mavi'nin yüzünde gurur dolu bir ifade belirdi.

"Ben de öyle tahmin etmiştim" dedi soğukkanlı bir tavırla. Sesi öyle bir asalet taşıyordu ki az önce beni kovalayan, sopayla peşimden koşan, vazo fırlatan kadının o olduğuna inanmak zordu. Sanki bir dakika önceki o sahne hiç yaşanmamıştı.

"Lan ben mal mıyım?!" diye bağırdım son bir umutla, belki biri hayır der diye. Ama beklediğim olmadı. İkisi de aynı anda, tek bir ağızdan ve hiç düşünmeden "Evet!" dedi.

Tam konuşacakken ikinci bir vazo kafamın yanından geçti. Şangırtıyla duvara çarpıp paramparça oldu. Cam kırıklarının sesi kulaklarımı tırmalarken istemsizce bağırdım. "Manyak karı!" dedim. Kalbim göğsümden fırlayacak gibiydi.

"Ne?!" diye cırladı Mavi. Gözleri öfkeyle parlıyordu, elindeki sopayı daha da sıkı tuttu.

"Evlendiğim için pişman ettin lan beni!" dedim, sesim titredi. O an gerçekten sinirliydim ama aynı zamanda... tedirgin olmuştum.

Mavi durdu. Sesi değişti, daha sakin ama daha derin bir tonda konuştu. "Evlendiğin için pişman mısın?" Ne alay vardı sesinde ne gülümseme. Sadece kırılmış bir kadın.

Bir an sustum. Boğazımda düğümlenen cümle zor çıktı. "Ben kendimden bile pişman olurum ama senden olmam. O yüzden kovalamayı bırak artık!" Belki bu sözler işe yarardı, belki sakinleşirdi.

Ama tam tersi oldu. Kaşlarını kaldırıp sinsice güldü. "Teşekkür ederim kocacım. Ama bu sopayı senin kafanda kırmadan bırakamam," dedi ve üstüme doğru yürümeye başladı.

Refleksle geri çekildim, kalbim deli gibi atıyordu. "Dur, Mavi, saçmalama!" desem de dinlemedi. O anda tek yapabildiğim koşmaktı. Merdivenlere yöneldim, iki basamakta bir atlaya atlaya yukarı çıktım. Arkadan ayak sesleri geliyordu. Mavi'nin sesi evin içinde yankılandı.

Bir kapıyı bulup hızla içeri girdim. Nefes nefeseydim. Kapıyı kapatıp kilidi çevirdim. Sırtımı dayayıp derin bir nefes aldım. Kalbim küt küt atıyordu, alnımdan ter damlıyordu. "Kurtuldum," dedim kendi kendime.

"Aç şu kapıyı!" diye bağırdı Mavi dışarıdan. Sesinde öyle bir kararlılık vardı ki, kapı titredi sanki.

"Açmayacağım!" dedim, sesim sertti ama içim karmakarışıktı.

Birkaç saniye sessizlik oldu. Sonra o kelime geldi. "Kocam."

Bu defa sesi daha yumuşaktı. O kelime içime dokundu, kalbimi sanki elleriyle sıkıyordu. Bugün belki on defa söylemişti bu kelimeyi ama her seferinde farklı hissettirmişti.

Sırtımı kapıya yasladım, gözlerimi kapattım. Ne olursa olsun, bu kadının dilinden o kelimenin dökülmesini istiyordum.

Ben onun kocam demesi için kendimi bile feda ederim.

Dakikalar geçtikçe kapının ardından tek tık bile gelmiyordu. İçeride sıkışmış nefeslerim, boğazımda düğümlenmiş kelimeler, bir türlü çözülmeyen suçlulukla çarpıyordu. Sonunda dayanamadım. Kilide elimi uzattım, prudensle çevirdim ve kapıyı hafifçe araladım. İçeride bir hareket bulmayı umarken, koridorun sonunda beni bekleyen bir siluet gördüm. Mavi duruyordu. Elinde sopa hâlâ, ama yüzünde tuhaf bir sükunet vardı. Bir anın içinde tüm öfke, tüm hınç, tüm kavgalar dondu kaldı.

İçimden bir şey koptu ve ağzımdan çıkmak üzere olan sözcükler boğazımda takıldı. O sopayı kaldırıp kafama vuracakken son anda refleksim devreye girmişti. Kolunu sımsıkı tuttum, tahta elinden kayıp yere düştü. Birkaç cam kırığı daha sesi gibi çınladı etrafta. Sopayı fırlattım, elindeki gücün artık bir nesne olduğuna tanıklık ettim. Sonra içgüdüselce onu kendime çekip sarstım. Bu hareketim sertti, pişmandı, umutsuz bir özürün gövdesiydi.

Gözlerinin içine baktım. Suratında biriken yaşlar, kırgınlığın çukurları, gururun kenarları belirmişti. Ben elimde yalnızca pişmanlık ve sessiz bir yalvarış taşıyordum. "Özür dilerim" dedim, kelimelerim çırpıntılı, içi boşlamış bir çalan saat gibiydi. O bana baktı, bakışları hüzünle doluydu.

Bir adım daha yaklaştım, boğuk bir sesle devam ettim. "Hayvanlık ettim, biliyorum. Sana zarar verdim, seni küçük düşürdüm, affedilmeyecek şeyler yaptım. Bunun için özür dilerim." Sözlerimi kurarken bedenim sersem gibiydi. Her hece bir ceza, her kelime bir itiraf gibiydi. Onun gözleri önümde dalgalandı, dudakları titredi. O an anladım ki kelimeler, kırılan bir aynayı tamir etmeye yetmiyordu.

Mavi bir an baktı, sonra yüzüne acı karışık bir ifade oturdu. "Bu gerizekalı kocanı affedemez misin?" dedim, sesim önce çatallı ve kinliydi, sonra daha fazla kırıldı. Soru bir tokat gibi indi. Şimdi pişmanlığı benden duymak istiyordu sanki, benim kendimi tüketmemi görmek, suçumu kabullenmemi bekliyordu. İçimde bir yer daha da çöktü. Ne kadar yalvarırsam yalvarayım, yaptığımdan daha büyük bir yara açmıştım.

"Kalp kırıldıktan sonra yeniden eskisi gibi olur mu?" diye fısıldadı. Bu soru beni susturdu. Gerçekten bilmek istiyordu mu, yoksa sormakla beni daha da küçük düşürmek mi istiyordu? Gözlerindeki o kırılma, kelimelerin ötesindeydi. Geri döndürülmez bir şey söylemiş olmanın ağırlığıyla önümde duruyordu. O anda kendi bedenimden daha uzak, kendi geçmişimin gölgesinde bir yabancı gibi hissediyordum.

Söyleyecek bir cümle bulamadım. Ne özürler yeterli gelirdi ne de sözler onu geri getirebilirdi. Bir çırpıda temizlenebilecek lekeler değildi bunlar. İçimdeki pişmanlık, dışarıda kaldırım taşları gibi soğuktu ve sertti. Hüzünlü bir sessizlik çöktü aramıza. Mavi benim kollarımdan yavaşça sıyrıldı. Geriye bile bakmadı. Adımları merdivenlere çıktı, tık tık eden sesleri içimde bir tokat daha atıyordu. Kapı kapandı. O ses benim için bir sonun mührü gibiydi.

Orada kaldım, elinde düşen sopanın sesiyle birlikte, kendi ağzımdan dökülen boş kelimelerin yankısını dinledim. Karanlık biraz daha çöktü göğsümün üzerine. Onun uzaklaşan adımlarını takip ettim gözlerimle. Artık onun yokluğu dolu bir odada, kırgınlığın gölgesinde ben yalnızdım. Her zamanki gibi.

Kendimi affettirmenin bir yolunu bulmalıydım. Bu düşünce beynimde çınlayıp duruyordu. Kalbim deli gibi atarken, Mavi'nin bana attığı her bakış gözlerimin önüne geliyordu. Onun o kırık, o soğuk ifadesini bir daha görmemek için, bir şey yapmalıydım. En azından denemeliydim. Bir an bile düşünmeden aşağıya indim, mutfağa doğru ilerledim.

Adımlarım sertti, ama içim karmakarışıktı. Kapıdan içeri girerken ardımda bir ses duydum. Dönüp baktığımda Pars'ın meraklı yüzüyle bana baktığını gördüm. Kaşlarını çatmış, beni süzüyordu.

"Mutfakta ne yapıyorsun abi?" dedi şüpheli bir sesle.

Ona dik dik baktım. "İşim gücüm yok, o yüzden mutfağa gelip dans edeyim dedim. Sence mutfakta ne yapabilirim Pars?" dedim alaycı bir şekilde.

Pars bir an durdu, sonra omuz silkerek güldü. "Sen hiç mutfağa girmezsin ki, nereden bileyim ne yapacağını?" dedi. Haklıydı. Benim yerim masa başıydı, silah tutan ellerim bıçakla mıh gibi kalırdı mutfakta. Ama bugün farklıydı. Bugün her şeyin anlamı değişmişti.

"Kendimi affettirmem gerek. Bu yüzden yemek yapacağım" dedim, sesim ciddi, kararlıydı.

Pars'ın yüzündeki şaşkınlık ifadesi görülmeye değerdi. "Ne?" dedi, ardından kahkaha patlattı. Neredeyse tezgaha yaslanacak kadar gülüyordu. "Lan sen yemek yapmayı biliyor muydun?"

Bir adım attım ona doğru. "Oğlum senin karşında abin var, doğru konuş!" dedim sert bir tonla. Sesim kararlıydı ama elimde tencere tutuyordum, ne kadar tehditkâr görünebilirdim ki?

Pars hâlâ gülüyordu, gülmekten nefes alamıyordu neredeyse. "Abicim, senin bu hallerini gören aşçılar istifa eder vallahi. Sen hamelelik yapmaya devam et, yemeği de sipariş ederiz olur biter" dedi, gözlerinden yaşlar gelirken.

Sinirle dişlerimi sıktım. "S...ktir Pars!" dedim ve elime geçen ilk bardağı ona fırlattım. Bardak hızla havada süzülüp duvara çarptı. Pars, kahkahalar arasında hızlıca kapıdan dışarı kaçtı. "Şiddete meyilli şef istemem ben!" diye bağırarak uzaklaştı.

Mutfakta tek başıma kaldım. Derin bir nefes aldım, gözlerim tezgâhtaki malzemelere kaydı. Un, tuz, yumurta... hangisinden başlanırdı ki? Ne yapacaktım ben? Sadece onun gönlünü almak istiyordum. Onun yüzünde bir gülümseme görebilmek için her şeyi göze alabilirdim. Hatalarımın ağırlığını biraz olsun hafifletmek, bir "teşekkür ederim" duymak bile yeterdi.

Tavayı elime aldım, metalin soğukluğu parmak uçlarımda yankılandı. Şu an elimde bir silah değil, kaderimin anahtarı vardı sanki. Mutfak bana yabancıydı ama Mavi'nin gülüşü gözümün önüne geldikçe, sanki adım adım yolu öğreniyordum.

"Ben bunu yapacağım" dedim kendi kendime. "Mavi için."

Tezgâhın üzerindeki malzemelere baktım, içimden "umarım bunu görür de bir nebze yumuşar" diye geçirdim. O an Pars'ın sesi uzaklardan yankılandı.

"Abi dikkat et, yağ kızınca patlar!"

Dişlerimi sıktım. "Seni patlatırım Pars!" diye bağırdım, ama bir yandan da istemsizce gülümsedim. Belki de ilk kez doğru bir şey yapıyordum.

Menemen mi yapsam acaba en kolayı o diye düşündüm, tavşan deliğine dalmış gibi telefona sarıldım. Birkaç yumurta elime alıp tezgâha koydum. Ekranda beliren ilk videoyu durmadan izlemeye başladım, anlatıcının elleri ekranda ustalıkla gezinirken benim ellerim titriyordu. Tarif basit görünüyordu ama şimdi önümdeki mesele bir tabak yemekten çok daha fazlaydı. Bu tabak, onun gönlünü çalmanın ilk hamlesiydi.

Yumurtaları kırarken dikkatli olmaya çalıştım. Kabuğundan dökülen beyaz veya sarızer beni sinirlendirmemeliydi. Bir adımda kendimi rezil etmemem gerekirdi. Soğuk mutfak tezgâhının üstünde ışık, yumurtaların parlak sarısına vurdukça kinayeli bir aydınlık oluştu. Parmak uçlarım sıcak tavanın metaline alışana dek birkaç kere geri çekildim.

Biberi doğradım. İncelikli kesimler yerine kaba bir doğrama yeteneğim vardı. Neyse ki menemen öyle şatafatlı bir sanat değildi. Biberlerin yeşili, doğranırken parmaklarıma bulaşan taze kokuyla birlikte bana bir şeyler hatırlattı. Küçükken annemin mutfakta çıkardığı o kıvrak hareketler geldi gözümün önüne. Nasıl da kolay yapardı her şeyi. O zamanlar ben çocuk olurdum ve annemin her hareketi sihir gibi gelirdi. Şimdi o sihir kırılmıştı ve ben o sihri geri getirecek bir tarifi öğreniyordum.

Soğan koymuyor muyduk menemene diye kendi kendime fısıldadım. Videoda biri soğan kullanıyordu, diğeri kullanmıyor. Kararı hızlıca verdim. Soğan koyacak kadar kibarlık gösterecektim. İnce ince doğradım. Gözlerim yanmaya başladı. Bu gözyaşları reçetesizdi, çizgileri sabunla silinemezdi. Soğan doğrar gibi kalbimi de doğruyordum ama bunun acısı farklıydı.

Tavayı koydum ocakta ısındı. Zeytinyağı zeytinyağı dedikçe ses çıkardı, sıçradı, çağırdı beni. Yağı kızdırırken elimi hafifçe salladım sanki onu yatıştırıyormuşum gibi. Biberleri atıp birkaç dakika kavurdum. Mutfağın içine yayılan koku küçük bir zafer gibi gelmeye başladı. Bir iki adım daha, sonra domatesler. Kabuğunu soymadan doğradım. Kullanmak istediğim tazelikti. Domatesler tava ile buluşunca çıkan o hararet, içinde büyüttüğüm utançtan daha gerçekçi bir ısı yaydı.

Yumurtaları çırptım. Tuz karabiber ekledim. Bir el alışkanlığıyla daha bir şeyler karıştırıp tavaya döktüm. Hemen pişmeye başladı. Sarıların etrafında beyaz köpükler oluştuğunda kalbim ritmini değiştirdi. Kendi kendime emir veriyormuş gibi konuşuyordum. Sıçramalar, kabarmalar, aceleci hamleler. Her hareketim kontrolsüzdü ama içimde bir umut daha vardı. Bu tabağı ona götürecektim. O sofraya oturacak, belki de gözlerinde hafif bir yumuşama belirecekti.

Pars telefonunu kulağına getirip beni izliyordu. Hâlâ gülüyordu ama bu sefer iğneleyici bir kahkaha yoktu. Arada sırada mutfağın köşesinden bir bakış fırlatıyor, sonra aynı şakasını patlatıyordu.

Menemen kısık ateşte kendini tamamlıyordu. Bir kaşıkla karıştırdım, dokusu doğru geliyordu. Fazla pişmemişti, yumurtalar hâlâ yumuşaktı. Tabağa alırken bir titreme geldi yine. O tabak biraz da cesaret taşıyordu. Mutfak masasına götürdüm, küçük bir bezle kenarlarını sildim. Etrafı topladım. Bir tabağı böylece sunacak halim yoktu diyordum içimden ama deniyordum işte.

Tabağı elime aldım, içindeki menemene son bir kez baktım. Görünüşü... eh, yenebilir sayılırdı. En azından dibi tutmamıştı, bu da benim için başarıydı. Belki Mavi bunu yerken biraz yumuşardı, belki yüzüme o soğuk ifadeyle değil, eskisi gibi ya da en azından nefretle karışık olmayan bir bakışla bakardı. Bir tabak menemenle bir kalp onarılır mıydı bilmiyordum ama denemek istiyordum. Başka bir şey yapacak gücüm kalmamıştı.

Derin bir nefes alıp merdivenlere yöneldim. Her basamakta içimdeki heyecanla pişmanlık birbirine karışıyordu. Her adımda kalbim biraz daha hızlanıyor, ellerim terliyordu. Sanki cehennemin merdivenlerini çıkıyordum. Ama yine de gülümsemeye çalıştım. Belki gülümsemem işe yarardı. Belki onun sert kabuğunun altındaki kalbini biraz olsun ısıtabilirdim.

Koridor uzun ve sessizdi. Ayak seslerim yankılanıyordu, kalp atışlarım bile bu sessizliğin içinde duyulacak kadar yüksekti. En sonunda odanın kapısının önünde durdum. İçeriden bir ses gelmiyordu. Belki uyuyordu, belki ağlamıştı. Ya da belki sadece sessizce nefret ediyordu benden. Kapıya uzandım, birkaç saniye boyunca elim havada kaldı. Sonra derin bir nefes alıp tıklattım. Cevap gelmedi. Birkaç saniye bekledim, yine sessizlik.

Yavaşça kapıyı açtım. Odanın içi loştu. Perdeler kapalıydı, hafif bir lavanta kokusu havaya karışmıştı. Gözüm aynanın önüne takıldı. Mavi oradaydı. Saçlarını çözmüş, yüzüne bakıyordu. Aynadaki yansımasında sadece kendisini değil, yaşadığı kırgınlıkları da görüyordu sanki. Gözleri bana dönmeden, buz gibi bir sesle konuştu.

"Gel dedim mi?"

O an içimde bir şeyler düğümlendi. Sesi keskin, soğuk ve kırgındı. Gözlerini bile bana çevirmemişti.

"Demedin," dedim sessizce, elimdeki tabağı biraz daha sıkı tuttum.

"O zaman neden geldin?" dedi, bu kez sesi biraz daha sertti. Aynadan bana baktı. O bakış... sanki ruhumu delip geçti.

"Odam değil mi? İster gelirim ister giderim." Sesim kararlı çıkmıştı ama içimdeki özgüvenin yarısı bile yoktu.

Başını çevirip bana baktı. O anda gözlerinde parlayan öfkeyi görmemek imkansızdı. Dudaklarının kenarı alaycı bir şekilde kıvrıldı. "Artık odan değil," dedi. "Git kendine başka bir oda bul."

Elimdeki tabağa baktım. Yapmak istediğim bütün o "barışma" planı bir anda anlamını yitirdi. Yine de pes etmek istemiyordum. Menemeni makyaj masasının üzerine koydum ve yavaşça ona doğru yürüdüm. Mavi geri çekilmedi. Sadece dimdik durdu, gözleriyle meydan okuyordu.

"Senin olduğun yer," dedim alçak ama kararlı bir sesle, "benim de yerimdir."

Bir adım daha attım. Artık aramızda birkaç santim kalmıştı. Nefesini hissedebiliyordum. Lavanta kokusu bu defa teninden geliyordu.

"Öyle bir şey yok," dedi, dudakları titreyerek. Sesi hâlâ güçlüydü ama içinde kırık bir ton vardı.

"Karım," dedim bu kez. Kelime dudaklarımdan çıktığında içimden bir sıcaklık geçti. Yavaşça ellerimi uzattım ve onu kendime çektim. Direnmedi. Belki de sadece çok yorgundu. Başını kaldırdığında göz göze geldik. O kadar yakındık ki, kalbinin atışını göğsümde hissedebiliyordum. O kalp... sanki bana bir şeyler anlatmak istiyordu.

"Bırakır mısın?" dedi, sesi titriyordu. Gözleri dolmuş gibiydi ama ağlamıyordu. Onun ağlaması bile kendine özgüydü, içine ağlıyordu, dışarıya hiçbir şey göstermiyordu.

"Benden canımı iste yaparım," dedim, sesim kısılmıştı, "ama seni bırakmamı isteme."

Sessizlik. Sadece nefeslerimiz duyuluyordu. İçimde kelimelere sığmayan bir şeyler kabarıyordu. Kalbim sanki göğsümden fırlayacak gibiydi. O an anladım ki, ne kadar bastırmaya çalışsam da, bu kadına karşı hissettiklerim beni yavaş yavaş yakıyordu.

Yanaklarının kenarında küçücük bir titreme vardı. Dudaklarını araladı ama hiçbir şey söylemedi. Gözlerini kaçırdı, sanki bir bakışlık gücü kalmamıştı. Elleri kollarımdaydı ama beni itmedi. Sadece bir anlığına durdu, sonra nefesini kontrol altına almaya çalışır gibi derin bir nefes aldı.

"Git," dedi Mavi, sesi kısık, kırık ve yorgun. O tek kelimeyle içimdeki tüm direnci yıktı. Beni istemediğini açıkça söylüyordu. Ama yine de gidemiyordum. Ayaklarım yere kök salmış gibiydi. Onun yakınında kalmak istiyordum, nefesini duymak bile bana iyi geliyordu. Yavaşça yaklaştım ve kollarımı beline doladım. Direnmedi ama sarılmadı da. Soğuk bir duvar gibiydi. Başını göğsüme yasladığında kalbimin ritmini hissedebileceğini düşündüm. Belki o ses, onun içindeki öfkeyi biraz yatıştırırdı.

"Git desen bile gitmeyeceğim," dedim, sesi kısık bir çocuk gibi. O an bir adam değil, affedilmeyi bekleyen bir suçlu gibiydim.

Ama Mavi'nin gözlerinde ne merhamet ne de sevgi vardı. Sadece kırgınlık. "Yani babama dediğin şeyi gerçekten yapıyorsun," dedi. Sesi buz gibiydi.

Ne demek istiyordu? Kaşlarım çatıldı. Ondan biraz uzaklaşıp yüzüne baktım. "Ne demek istiyorsun?" dedim sessizce ama içimde bir huzursuzluk büyüyordu.

"Beni bir şeylere zorluyorsun," dedi sonunda. Cümlesi öyle ağırdı ki nefesim kesildi. Gözlerimin önünden o gece, o lanet cümle geçti. 'Anneme ne yaptıysan kızına da aynısını yaptım.' Boğazım düğümlendi, kalbim sıkıştı.

Bir adım geri çekildim. "Bana bunu nasıl söylersin?" dedim, sesim titredi. İlk kez bu kadar çaresizdim. Gururumun, öfkemin, o meşhur soğukkanlılığımın hiçbir anlamı kalmamıştı. Ben birini asla zorlamazdım. Ben o adam değildim. Harun Demirel değildim.

"Gerçekleri de mi söylemeyeceğim?" dedi Mavi. Gözleri dolu ama sertti. Kalbim paramparça oldu. Gerçek sandığı şey, onun içini yakıyordu. Oysa benim tek suçum yanlış kelimeleri seçmekti. O cümleyle sadece babasına dokunmak istemiştim, onu vurmak istememiştim. Ama yanlış insanın kalbini vurmuştum.

Acı içinde güldüm. Gülüşümün içinde hem öfke hem çaresizlik vardı. "Ben senin baban değilim," dedim dişlerimin arasından. Sesim yankılandı odada, duvarlar bile utanmış gibiydi.

Bir süre sessizlik oldu. O susarken ben içimden bin kez yıkıldım. Onun gözlerindeki korkuyu görmek midemi bulandırdı. Bana inanmıyordu. Beni, kendi elleriyle seçtiği adamı, kendi isteğiyle nikâh masasına oturduğu adamı o herifle bir tutuyordu.

Bir adım geri attım. Elleri hâlâ yanlarında, bakışları boşlukta asılı kaldı. Bir şeyler söylemek ister gibi dudaklarını araladı ama sustu. Söylememesi bile yeterince ağırdı.

"Ben..." dedim ama devamını getiremedim. Çünkü anlatacak hiçbir şey kalmamıştı. Sözlerin hiçbir anlamı yoktu artık.

Omzumdan aşağıya süzülen o ağırlıkla arkamı döndüm. Kapıya doğru yürüdüm. Her adımda içimden bir parça daha koptu. Kapının eşiğinde bir an durdum. Belki dönüp ona bakmalıydım, belki bir şey daha söylemeliydim. Ama yapmadım.

Arkama bile bakmadan çıktım odadan. Koridorun sessizliği kulaklarımı uğuldatıyordu. Merdivenlerden inerken kendi iç sesim bana bağırıyordu.

Sen kendi ellerinle kaybettin onu.

O an anladım ki, insan bazen başkasının değil, kendi cümlelerinin kurbanı olurmuş. Ben o kurbanlardan biriydim. Bir kadının kalbinde, bir babanın günahına benzetilmek... bundan daha büyük bir ceza olamazdı.

Beni o aşağılık herifle aynı kefeye koyan bir kadınla evlenmiştim. Ve evet, pişmandım. Ama en çok da kendim olmaktan pişmandım.

••••••

Sesimi yükselttiğimde odanın havası bir anda gerildi. "Kes lan, sesini!" diye patladım. O kükreyen sesim, alışkın olmadıkları bir volümdeydi. Burada, benim adımla titreyen duvarlar vardı. Benim hükmüm geçerdi. Karşımdaki konuşmaya devam edemezdi. Kartal Aksoy'un alnında, kendine fazladan biçtiği cesaretin çatlakları belirmeye başladı.

O gürledi. "Pamir, bu ülkede tek korkulan adam sen değilsin!" Sesi meydan okuyordu. Yeraltında benimle kol kola yürümeye çalışmak, benim sınırlarımı test etmek demekti. O bunu bir meydan okuma olarak görmüştü. Saçma bir özgüvenin taşıyıcısıydı; dışarıya gösterdiği kadar büyük değildi. O an suratındaki kibir, benim için yeterli bahaneydi.

Gözlerimi ona diktiğimde, ağzımdan adeta buz tanecikleri döküldü. "Senden de mi korkuluyor zannediyorsun?" dedim. Her kelime bir çentik gibi işliyordu havaya. Onun ağzından çıkan "Evet, benden de korkuluyor" cümlesi, çoktan haddini aşmış bir kozdu. Benim için alay vardı o sözlerde. Kendi adamlarının gölgesini dünyanın tamamı diye sunan birinin sözleri alçakça paketlenmiş bir yalandı.

"Sikerim lan, kimmiş senden korkan?" diye kısık bir hırlama geçti dudaklarımdan. Kelimelerim sertti. O an içimde bir şey kıvılcım gibi parladı ve alev aldı. Bu kıvılcım, küçücük bir meydan okumayı sınır ötesine taşıyabilirdi. Kartal'ın yüzündeki renk bir an soldu, sonra gözleri kısıldı, bir sinir dalgası yayıldı. "Tüm dünya!" diye bağırdı, sanki boş verdiği havayı güçlendirir gibi.

Gülümsemem hafifti ama acıydı. "Tüm dünya dediğin kendi adamların mı?" dedim. Sesim soğuktu. "Seni adam yerine koyan bile yok lan!" ekledim. Bu sözler, onun kabardığı tüm şişirilmiş egonun iğnesini batırıyordu. Kartal, meydan okurken kendini büyük göstermeye çalışmıştı ama benim bakışım onunla dalga geçiyordu.

"Beni adam yerine koyacaksınız!" diye tekrar haykırdı. O haykırış, içerideki çaresizliğin yankısıydı. Kendine büyük bir yer açmaya çalışıyordu, ama boş bir sandık gibi sallanıyordu. O an elimdeki baston, kalabalığın içinde bir anlık hızla ilerledi. Yumruğumu yüzüne geçirme hissi bir fikir değil zorunluluk gibi geldi. Saldırmak için düşünmedim çok. Yalnızca orada durup görünmesini istemedim.

"Devam et!" diye bağırdım. Bir öğretmen edasıyla eğildim üzerine. Yumruklarımın arkasındaki güç hem fiziksel hem mecazi bir cezaydı. İlk darbe yüzüne indiğinde, o zor kabuk çatladı. Yumruklarım ardı sıra gidiyordu. Her vuruş, onun gösterişli ve laf kalabalığıyla ördüğü kalabalığı dağıtıyordu. Sesler, çarpışma ve insan teninin sertliğini taşıyan bir ritme büründü.

"Anlatsana, piç!" diye bağırdım. Sesim hem emir hem cezaydı. O, dizlerinin üzerine çökmedi ama gözlerini kaçırdı. Dudakları titredi. "Yalvarırım, dur" diye mırıldandı adeta bir köşeye sıkışmış fare gibi. O küçülmüştü. Korkunun rengi yüzüne sinmişti. İşte o an anladım, sesin, duruşun, tehdidin gerçekliği nefes aldırır; sözlerin arkasındaki kuvvet insanı yerle bir eder.

Ben geri çekilmedim. O küçüldükçe içimdeki soğuk sevinç büyüdü. "Bir daha karşıma geçip benimle böyle konuşmaya cesaret edersen, bunun bedelini asla unutamayacaksın" dedim. Cümlem tehdit barındırıyordu ancak daha da önemlisi, ruhen yok edici bir azim taşıyordu. Söylediklerim basit bir ağız pohpohlaması değildi. Bu, şununla ilgiliydi; burası benim alanımdı ve alana meydan okunamazdı.

Kartal'ın yüzü kaskatı kesilmişti. Gözlerindeki o önceki şovmen ışıltı yok olmuş, yerine sanki yaşadığı pişmanlığın gri gölgesi düşmüştü. Ben orada öylesine durup nefesimi kontrol ederken kalabalık sessizleşti. Sadece ayak sesleri yankılandı uzak bir köşeden. Ben oradan çekildiğimde, adımlarım ağır ama kesin idi. Geri dönüp bakmadım. Onu orada bırakmak, yalnızca bir fiziksel uzaklaşma değildi. Bu uzaklaşma, onun dünyasının bir köşesinin kapanması demekti.

Koridorun ışıkları altında yürürken içimde soğuk bir şey daha belirginleşti. Güç, yüksek seslerle değil hüküm ile belli olurdu. İnsanları sindirmek, onları sindirmeye çalışmakla aynı şey değildi. Gerçek güç, insanların gönüllerinde bir çekim oluşturur. Onlar seni takdir etmeyi, senden çekinmeyi değil, senden bir şey beklemeyi seçmelidir. Kartal gibi tiplerin dünyası yalnızca şiddetle ve gösterişle kurulan bir illüzyondu. Onun mirası gürültüden ibaretti. O gürültü daha sonra kimsenin umursamadığı bir avuntuya dönüşürdü.

Adımlarım odanın dışına çıktığında bile kanım hâlâ sıcak akıyordu. Sözlerimin yankısı kulaklarımda çınlıyordu. O tokatım, o yumruklarım, o tehdidim bir uyarıydı. Bir daha kimse bana karşı espri yapamazdı. Onlar için olası bedeli göstermiştim. Kartal, bu dersin izlerini taşıyacaktı. Belki sırtını doğrultur, belki saklanır. Ama artık biliyordu; benimle karşılaşmak kolay değildi.

Aşağıya indiğimde barın loş ışıkları, içeride yankılanan kahkahalarla karışmıştı. Her köşede başka bir gürültü, başka bir telaş vardı. İnsanlar içkilerine sarılmış, dünyanın derdini dans pistinde unutmaya çalışıyordu. Benimse unutmam mümkün değildi. İçimde biriken öfke, odaya sığmamıştı. Ne kadar bastırmaya çalışsam da damarlarımda kaynayan o sinir, adımlarımı bile sertleştiriyordu. Bara yöneldim, barmen beni görür görmez tanıdı, tek kelime etmeden önümdeki bardağa içki doldurdu.

Elime aldığımda, buzun cama çarpma sesi yankılandı. İlk yudumu alır almaz genzim yandı. Tanıdık bir acıydı bu. İnsan bazen acıya bile alışıyordu. Birkaç saniyeliğine bile olsa beynim sustu. O an sadece alkolün yakıcılığı vardı. Tam ikinci yudumu alacaktım ki arkamdan bir ses geldi. "Merhaba yakışıklı."
Sesi yumuşaktı, içinde oyunbaz bir melodi vardı. Dönüp baktığımda, sarı saçları omuzlarına dökülmüş, ela gözleri parlayan bir kadınla göz göze geldim. Üzerinde parfüm kokusuyla karışmış bir gece vardı. Dudak kenarında, kendinden fazla emin bir gülümseme.

"Fazla sinirlisin," dedi alaycı bir tonda. "Benimle bir gece geçirip rahatlamaya ne dersin?"
Sözleri öyle kolay, öyle sıradan çıkmıştı ki sinirlerim bir kez daha gerildi. Gözlerinin içindeki o laubalilik bana iğrenç geldi.

"Senin gibi kadınlarla işim olmaz benim," dedim. Sesim buz gibiydi. Yüzüme yerleşen sert ifade, söylediklerimden daha etkiliydi.

Kadın gülümsedi. Bu defa o da meydan okur gibiydi. "Neden ama tatlım?" dedi, elini koluma koyarak. Dokunuşu hafifti ama rahatsız ediciydi. O kadar sahte bir sıcaklık taşıyordu ki içim kalktı.
"Evliyim," dedim kısa ve net bir sesle.

"Karım var."

Bir an durdu, sonra kahkaha attı. "Karının haberi olmaz, merak etme," dedi. Bu kadar yüzsüz olmasına şaşırmadım, ama yine de içimde bir şey koptu. Kadının bu rahatlığı, insanların değer tanımadığı bir dünyayı özetliyordu.
"Ben karıma ihanet etmem!" dedim. Sesim bu defa daha sert, daha gür çıktı. Gözlerimi onun gözlerinden ayırmadım. Ne söylediğimi anlaması için gerekirse içini delip geçecektim o bakışlarla.

Kadın şaşırdı. Geriye bir adım attı, sonra yüzünü buruşturdu. Benim umurumda değildi. Elimi kolumdan çekip, onu kenara ittirdim. Kimse karımın onuruna gölge düşüremezdi. O kadını ardımda bırakıp, ağır adımlarla karanlık koridora yöneldim. Loş ışıkların altında yankılanan ayak sesim, kendi kalbimin sesine karışıyordu.

Merdivenleri hızla çıktım. Her adımda içimdeki öfke biraz daha azalıyordu ama yerini başka bir şey alıyordu. Suçluluk muydu, özlem miydi bilmiyordum. Kapıyı açtım, odaya girer girmez derin bir nefes aldım. Bugün her şey ters gitmişti. İnsan ne kadar güçlü olursa olsun, bazen bir gün tüm ağırlığıyla üstüne çöküyordu.

Kapı arkadan açıldığında refleksle döndüm. Yumruğum havaya kalkmıştı neredeyse. Sinirle doluydum hâlâ. Ama karşımdaki yüzü görünce nefesim rahatladı. Pars'tı. Kaşlarım çatık bir halde ona baktım. Kalbim göğsümde deli gibi atıyordu. "Sen miydin?" dedim, yorgun bir sesle.

"Kim olacaktı abi? Az kalsın yumruk atacaktın bana," dedi, gülümsemeye çalışarak.

Ben derin bir nefes aldım. O yılışık kadının arkamdan geldiğini zannetmiştim. Bu gece artık tek bir olay daha kaldıracak halim yoktu. Sandalyeye oturdum, başımı geriye yasladım. "Beni öldürecekler bir gün," dedim kendi kendime.

Pars omzunu silkti. "Yok abi, seni öldüremezler. Sen kendini sinirden öldürürsün," dedi. Bu sefer ben de gülmeden duramadım. Haklıydı. Koca Pamir Arsal'ı kimse öldüremezdi, ama kendi içimdeki fırtınalar belki bir gün boğardı beni.

"Neden geldin?" diye sordum, sesi çıkana kadar kendimi toplamak zorunda hissettim. Soru basit ama ağırlığı büyüktü, çünkü cevabı iki kelimeyle kapanacak bir kapı olabilirdi.

Pars omzunu silkerek yana oturdu, yüzündeki o çocuk gülümsemesi ilk bakışta her şeyi hafifletiyordu. "Nereye gittiğini merak ettim" dedi, sesi rahat, şakacı. Bir yalan değildi onunki, merak da vardı gerçekten ama aynı zamanda beni sinirlendirmekten aldığı küçük bir haz da.

Gözlerimi açmadım. Karanlıkta onun yüzünü istemsizce gölgelere çiziyordum. "Neden karım mısın?" diye mırıldandım, cümlemde hem suçlama hem şaşkınlık vardı. Kendi kendime sordum bu soruyu, çünkü cevaplamak bazen geri dönüşü olmayan bir pencere açıyordu.

Pars kahkahayla güldü, gözleri parladı. "Karın merak etsin ister miydin?" dedi eğlenen bir sesle, alay edercesine ama içten. Oyunbaz bir hava vardı cümlesinde, sanki hayatın sert köşelerine parmaklarıyla minik bir balmumu bırakmak istiyordu.

Kalbimin bir tarafı sinirle doldu, diğer tarafıysa istemsizce yumuşadı. "Pars ölmek mi istiyorsun?" diye çıkıverdi ağzımdan, öfkeyi komik bir şekilde maskeleyen bir soru. Çünkü bilirdim, Pars ısrarla göze almazdı tehlikeyi, ama sözleri bazen sınırları zorlardı.

"Daha gencim, çıtırım abi, ölemem" dedi omuz silkerek, bu sefer yüzünde küçümsenmeyecek bir kendine güven vardı. Gülüşü beni hem delirtiyor hem rahatlatıyordu. Bir an sustum, kendimi onun o boşvermiş, hayatla dalga geçen tavrına bıraktım. Onunla aynı odada olmak, bazen bir ilacın en hafif etkisiydi.

Mavi'nin sessizliği beynime dönüp duran bir melodi gibi ilişiyordu. Onun yüzü, bugünkü soğuk bakış, duvak gibi omuzlarına düşen yalnızlık. Zihnim bir soru cümlesi gibi yine orada takılı kaldı. "Mavi ne yapıyor evde?" dedim, sanki sorunun cevabı bana bir yön çizecekmiş gibi.

Pars gözlerini devirip ellerini cebine soktu, yorgun bir hava vardı bir anda. "Yengemin bekçisi miyim?" diye sordu, cümlesini gülerek bitirdi. Bu cümlede hem inat hem koruma vardı. Bekçi rolü onun için bir oyun mu, yoksa içinden geldiği bir refleks miydi, ben tam ayıramıyordum.

"Pars sen ne işe yarıyorsun?" diye kestim, daha çok kendi kendime cevap arar gibi. Kızgındım ama aynı zamanda içimde bir yer beni susturuyordu. Bu adamın hayatımda bu şekilde benimle konuşması, ironikti.

"Seni sinirlendirmek dışında mı?" dedi düşünceli bir ton takınarak, sanki bir strateji açıklıyordu. Cevabı hem basit hem derindi. O hep böyleydi, insanı tahrik eden sözler eder, ama arkasında yumuşak bir amaç saklardı.

"Gerizekalı herif" diye patladım, ama ağzımdan çıkan bu sert kelimeyi bir anda gülmek izledi. Çünkü Pars'la aramızdaki bu laf kavgası yılların alışkanlığıydı. Kızgınlıkla karışık mizah, bizi sık sık hayata tutunmaya zorlayan bir bağ gibi duruyordu.

Pars üstüne biraz daha eğildi, gözleri samimi bir şaka ifadesiyle parladı. "Eğlendirmeye de yarıyormuşum" dedi, alaycı ama içten. Gülümsemesiyle yüzümde beliren istemsiz tebessümü bastırmaya çalıştım ama başaramadım. Gerçekten baş belasıydı, ama aynı zamanda usul usul varlığı insanın içinde bir sıcaklık bırakıyordu.

"Gülüp eğlendiğimize göre neden bu kadar sinirlisin?" dedi Pars, elinde cips poşetiyle koltuğa yayılarak. Sanki az önce yeraltının en tehlikeli adamıyla değil de bir lise arkadaşıyla geyik yapıyormuşuz gibi rahattı. Yanıma iyice sokuldu, dizini sallaya sallaya beni süzüyordu.

"Ne zaman gülüp eğlendik biz?" dedim, gözlerimi televizyona dikerek konuyu değiştirmeye çalıştım. Ekranda ses bile yoktu ama o an bir dünya savaşı başlasa umurumda olmazdı.

"Kıvırtma abicim, söyle bakalım neden sinirlisin?" dedi, kelimeleri uzatarak. Ses tonu ciddiydi ama o alaycı gülümsemesini bastıramıyordu.

"Ben nereden bileyim neden sinirliyim!" dedim, elimdeki bardakla oynarken. Kırmak istiyordum, ama kimseye zarar vermeden. Sadece biraz sessizlik, biraz nefes.

Pars başını yana eğdi, kaşlarını hafifçe kaldırdı. "Abi... gerizekâlı olma ihtimalin kaç?" dedi, gözlerini kısıp beni süzerek. Sesi o kadar sakin, o kadar alaycıydı ki, bir an gerçekten hesaplamaya kalkışacaktım.

Bakışlarını yüzümde gezdirdi, sanki beynimi röntgenliyordu. "Ciddi soruyorum bu arada, hani belki doğuştandır, genetik falandır."

Gözlerimi devirdim, sinirle değil, çaresizlikle. Bu çocukla uğraşmak bazen bombanın pimini dişinle çekmek gibiydi.

"Pars, sustuğun her saniye insanlık kazanıyor."

"Demek o yüzden dünya bu kadar kaybediyor abi, ben çok konuşuyorum," dedi ve patates cipsinden bir tane daha ağzına attı.

"Beni yalnız bırak Pars." Sesim yorgun, neredeyse tükenmişti. Başımı geriye yasladım, göz kapaklarım ağırlaştı. İçimdeki bütün öfke, bütün gürültü bir anda susmuş gibiydi. Artık hiçbir şeyle uğraşacak hâlim kalmamıştı. Sadece birkaç dakika sessizlik istiyordum, belki biraz da huzur.

Tam gözlerimi kapatacaktım ki, telefonun keskin sesi odanın sessizliğini yırttı. Ekranda Melih'in adı vardı. Korumalar, bu saatte arıyorlarsa belli ki önemli bir şey olmuştu. Derin bir nefes aldım, "Ne var Melih?" dedim sert, ama yorgun bir tonda.

"Abi... ışıklar söndü," dedi telaşla.

Bir an kaşlarımı çattım. "Ne var bunda? Birazdan yanar," dedim umursamaz bir sesle. Bütün şehirde ara sıra elektrikler kesilirdi, abartacak ne vardı?

Ama Melih'in sesi titriyordu. "Abi, evin kapısını sabahtandır çalıyoruz ama açan yok. Yengeye bir şey olmasından korktuk."

Bir anda kalbim yerinden çıkacak gibi oldu. Sanki göğsüme bir taş oturdu. Nefesim kesildi. Mavi neden kapıyı açmıyordu? O evdeydi, değil mi? Ya da... başına bir şey mi gelmişti?

"Ne demek açan yok, Melih?!" Sesim bir anda yükseldi, damarlarımda kan kaynamaya başlamıştı. Artık uykum da yorgunluğum da kalmamıştı.

"Abi, içeri girmeye çalıştık ama kapı kilitli. Ses yok, ışık yok."

O an beynimdeki her düşünce sustu, sadece bir cümle yankılandı: Ya Mavi'ye bir şey olduysa?

"Bekleyin! Hemen geliyorum!" dedim, sesim artık bir emir gibiydi. Telefonu kapattım, elimdeki cihazı masaya öyle bir hızla bıraktım ki bardaklar devrildi.

Kalbim küt küt atıyordu, ama içimde garip bir korku vardı. Daha önce onlarca kez ölümle burun buruna gelmiştim, kan görmüştüm, kayıplar yaşamıştım ama... hiçbirinde bu kadar korkmamıştım.

Ayağa kalktım, montumu kaptığım gibi kapıya yöneldim. Pars hâlâ oradaydı, şaşkın bakışlarla beni izliyordu.

"Ne oldu abi?" dedi.

"Mavi..." dedim, sesim kısılmıştı. "Kapıyı açmıyormuş."

Bir saniye sustu, sonra ciddileşti. "Geliyorum seninle."

"Hayır, burada kal," dedim, ama sesim titriyordu. Ne kadar güçlü görünmeye çalışsam da, içimdeki korku artık gizlenemezdi.

Pars bir şey demedi, sadece başını salladı. Ben çoktan kapıya ulaşmış, adımlarımı hızlandırmıştım. Her basamakta kalbim biraz daha sert atıyor, her nefeste içimdeki korku büyüyordu.

Ona bir şey olursa... kendimi asla affetmezdim.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

11okunma 3beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.