ZULMÜN ÇİÇEĞİ kitap kapağı

2. bölüm / 28

ZULMÜN ÇİÇEĞİ

SOLMUŞ MASAL

Vaveyla Yazarı: Natavan Sadiqova

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 28Şu an: SOLMUŞ MASAL

"İnsanın ruhunda en derin izi, çocukken sustuğu acılar bırakır."

İnsan beş yaşında çocukluğunu kaybeder miydi? Kaybederdi. Öyle bir kaybederdi ki, sanki ruhundan bir parça sökülür, yerine sonsuz bir boşluk yerleştirilirdi. Bu kayıp bir oyuncağın, kırılmış bir bisikletin ya da yırtılmış bir masal kitabının eksikliği gibi değil; kalbinin orta yerinde açılan, yıllar geçse de kapanmayan bir yara gibiydi. İçine düştüğün bir dipsizlik, ne yukarı çıkabileceğin bir ışık ne de tutunabileceğin bir dal bırakır sana. Sen hâlâ beş yaşındasındır ama artık bir çocuk değilsindir. Çünkü bir çocuk, gözlerinde umut taşımalı, avuçlarında güven büyütmelidir. Oysa sende yalnızca ürkek bir sessizlik, yarım kalmış bir çığlık ve kabuğuna çekilmiş bir yalnızlık vardır artık. Çocukluk, sen istemeden senden alınmıştır. Çalınmıştır. Ve onu geri getirebilecek hiçbir güç, hiçbir zaman yoktur.

Benim çocukluğum da işte böyle çalındı. Beş yaşında, babamın elleriyle karanlığın içine itildim. Ne olduğunu bile anlayamadan, bir daha hiç çıkamayacağım o soğuk ve ıssız boşluğun ortasında buldum kendimi. Babam, sadece bir baba figürü değildi benim hayatımda; aynı zamanda çocuk kalbimin ilk kırığı, ilk ihaneti, ilk korkusuydu. Oyuncağımı elimden almamıştı belki, ama çok daha derin, çok daha acımasız bir şey yaptı: hayal kurma hakkımı çaldı. Bir çocuğun gece korkmadan uyumasını sağlayan o güven duygusunu paramparça etti. O andan sonra hiçbir şey aynı olmadı. Gözlerimde parlaması gereken o canlı ışık söndü. Ne zaman bir şeye sevinmeye kalksam, içimde hep bir gölge belirdi. Çünkü karanlık artık içimdeydi. Ve o karanlıkla birlikte büyümeye mahkûm edildim.

Annemin ölümü, o karanlığın en sessiz çığlığıydı. Babam onu kendi elleriyle öldürmedi belki, ama onu ölüme götüren yolu döşedi. Bazen bir insanı öldürmek için eline silah vermek yetmez; bazen o silahı sessizce, gözlerinle verirsin. Bir bakışla, bir kelimeyle ya da o en tehlikelisiyle: suskunlukla. Babam annemin ellerine o silahı koydu. Ardından sessizce arkasını dönüp gitti. Yüzünde hiçbir duygu yoktu, ama gözlerinde koca bir emir vardı "Yap." Dili suskundu, ama gözleri haykırıyordu. O suskunluk bir rastlantı değildi. O suskunluk, bilinçli bir tercihti. Acımasızca kurgulanmış bir sondu. Annemin gözlerinde o an bir yardım çığlığı vardı, ama kimse duymadı. Duymak istemedi. Babam da istemedi. Çünkü onun için annemin çığlığı, kendi sessizliğini örten bir arka plandan ibaretti.

Ve ben, annemin yokluğuyla büyümeye mahkûm edildim. Ama onun yokluğu sadece bir eksiklik değil; içimde yankılanan, hiç dinmeyen bir çığlıktı. Ne zaman mutlu olmaya kalksam, o çığlık kendini hatırlattı. Ne zaman bir şeyler için güleyim desem, içimdeki o beş yaşındaki çocuk, boğuk sesiyle ağlamaya başladı. Çünkü ben çocukken kaybettim çocukluğumu. Ve karanlığa ilk adımımı, babamın beni ittiği uçurumun kenarında attım. O andan sonra ne bir yere ait hissettim kendimi, ne de bir çocuğun sahip olması gereken masumiyeti yeniden bulabildim. İçimde büyüyen şey, neşe değildi; içimde büyüyen şey sessizlikti. Donmuş, ağırlaşmış bir zamanın içinde sıkışıp kalmış bir "ben"dim artık.

Beni sadece annem öldü diye yetim sananlar yanıldı. Ben annemin ardından, babamın sessizliğinde de öldüm. Yalnızca fiziksel bir kayıp yaşamadım; ruhumdan koparılan parçaların yasını tuttum yıllarca. Ve o yas, hâlâ sürdü, hâlâ içimde bir yerlerde devam etti. Çünkü bazı yaralar zamanla iyileşmez. Bazı boşluklar, hiçbir sevgiyle dolmaz. Ve bazı çocuklar, çocuk olamadan büyür. İşte ben, onlardan biriyim.

Ben çocukluğun ne demek olduğunu hiç öğrenemedim. Kitaplarda geçen, başkalarının özlemle anlattığı, filmlerde rengârenk sahnelerle gözlerimizin önüne serilen o masum, neşeyle dolu, kahkahalarla süslenmiş çocukluk... bana hep bir yabancı gibi uzaktan el salladı. O hayatın içinden hiç geçmedim. Hiç o kapıdan içeri adım atamadım. Çünkü o kapının eşiğinden bile geçmeden, içimdeki çocuk boğulmuştu bile.

Annem yanımdayken, evet... o kısacık anlarda zaman biraz yavaşlardı sanki. Hayat birkaç dakika boyunca acımasız olmaktan vazgeçer, bana da bir çocuğun hakkı olan huzuru bahşederdi. Annemin kolları bir liman gibiydi. Sıcaktı. Güvenliydi. Başımı dizine koyduğumda, dünyadaki bütün korkular sessizliğe gömülürdü. Onun sesiyle uyanmak bir mucizeydi; onun gülüşü içimde bir güneş gibi doğardı. O anlarda çocuk olabiliyordum. Koşmak, gülmek, bir kuşu izlemek ya da hayal kurmak... İşte o anlar, çocukluğun ne demek olduğunu unutmamış bir yanımın hâlâ yaşadığını fısıldardı bana.

Ama bu fısıltılar kısa sürerdi.

Çünkü babam kapıdan içeri adım attığında, bütün evin havası değişirdi. Sanki duvarlar nefes almayı keser, zaman birden ağırlaşır, gölgeler yer değiştirirdi. Annemin yüzündeki gülümseme donar, gözlerinin içi bir anda boşalırdı. Gözleri hâlâ aynı gözlerdi, ama ışığı sönerdi. Ben, o anlarda küçülürdüm. Sanki varlığım suçtu. Sanki nefes aldığım için özür dilemeliydim. İçimdeki çocuk sessizce bir köşeye çekilir, dizlerini karnına çeker ve hiçbir ses çıkarmadan ağlardı. O çocuk, her defasında biraz daha silinir, biraz daha kaybolurdu. En sonunda, bir daha geri dönmeyecek şekilde yok oldu.

Babam sadece bir figür değildi evde. O, çocukluğumu elimden alan karanlıktı. Sesi yükseldiğinde gölgeler büyürdü. Gözleri üzerime döndüğünde içim donardı. Onun olduğu bir evde gülmek suçtu. Sevgi göstermek tehlikeliydi. Korku, her odanın duvarına sinmişti. Kapı aralıklarında bile tedirginlik vardı. Ve o evde çocuk olmak... yasaktı. O evde sadece susmak, saklanmak, büyümemek ama çocuk da kalamamak vardı.

Ben çocuk olmayı, sadece annemin dizinde öğrendim. Ama o diz artık yok. O gülüş, o ses, o kucak... artık sadece bir hatıra. Şimdi geriye kalan sadece, çocukluğu hiç yaşamamış bir ruhun, yıllardır aynı yaşta kalan bir yarası var içimde.

Ve her seferinde biri "çocukluğun en güzel yıllarındır" dediğinde... sadece içim acıyor. Çünkü benim çocukluğum, hiç yaşanmadan gömüldü.

Keşke herkes baba olmak zorunda kalmasaydı.Çünkü baba olmak sadece biyolojik bir gerçek değil. Gerçek bir baba olmak, yürek isterdi. Merhamet isterdi. Omuzlarında sadece çocuk taşımazsın çünkü, bir kalbi de taşırsın. Onun düşlerini, korkularını, hayallerini... Ama bazıları o yükü taşımayı hiç istemedi. Bazıları, o kalpleri ellerine alıp kırdı. Benim babam gibi.

Keşke "baba" sadece bir kelime olarak kalabilseydi onun için. Belki o zaman bu kadar can yakmazdı.Ama o, kelimeyi aldı ve anlamını kirletti. Onun varlığı, bir çocuğun büyümesini engelleyen bir gölgeye dönüştü. Gölge diyorum, çünkü hep vardı ama hiçbir zaman ışık getirmedi. Ve o gölgenin en karanlık yerinde annem vardı. Benim o kanatsız meleğim...

Annem bir çiçek gibiydi. Narindi. Güzel kokulu bir sabırdı.Ama babam, suskunluğuyla bile dikenlere dönüştü onun etrafında. Sevgisizliği, annemin içini kemiren görünmez bir hastalık gibiydi. Ses etmedi annem. Yutkundu. Yutkunmak zorunda kaldı. Yıllarca...Bastı içinde büyüyen çığlıkları. Kimse duymasın diye değil... kimse zaten duymayacağı için. Ve bir gün, o bastırılmış acılar sessizce canını aldı. Kimse bağırmadı arkasından. Sadece evin içinde bir ışık söndü. Geriye karanlık kaldı. Ve ben, o karanlıkta tek başıma kaldım.

Ben onunla birlikte güzel bir çocukluk yaşamak isterdim.Onunla pikniğe gitmek. Saçımı tararken anlattığı masalları hiç bitirmesin isterdim.Bir kerecik sokakta oyun oynarken arkamdan seslenmesini, düşüp dizimi kanattığımda öpmesini...Ama hepsi birer "keşke" olarak kaldı içimde. Hayat bana sadece "keşkeler" bıraktı.

Babam sayesinde.Onun soğuk varlığı yüzünden hiçbir zaman tam olamadım. İçimde hep eksik kalan bir şey vardı. Sanki kalbimin bir yeri tamamlanmadan bırakılmıştı. Hep bir şeyin ucunda yaşadım. Ne zaman gülecek olsam içimdeki boşluk ağlamaya başladı. Çünkü ben hiçbir zaman "çocuk" olamadım.

Ben çocukken dışarı çıkamazdım.Kapının eşiğinde bile korku vardı.Bilinçaltım bana hep fısıldardı "Çıkarsan, onun gölgesi seni bulur."Ve o gölgede sadece karanlık vardı. Bağırışlar, küfürler, savrulan tokatlar... Ve en kötüsü, bunların hepsi olurken hiçbir sesin çıkmamasıydı. Kimse yoktu. Kimse elimden tutmadı.

Annem öldükten sonra... evin ışığı söndü.
Babam da değişti. Hayır, belki de hep öyleydi, ama annem onu durduruyordu. O gün... annemin öldüğü gün, ilk kez tokadı yüzümde hissettim.Ama o tokat sadece yüzüme inmedi. İçime, iliklerime, ruhuma çarptı.O tokat, bana "artık yalnızsın" dedi. O günden sonra ev, ev olmaktan çıktı. Ve ben, ben olmaktan...

Sessizlik artık huzur değildi.Babam sustuğunda bile korktum. Çünkü sessizlik, onun öfkesinin sessiz ayak sesleriydi. Ne zaman patlayacağını asla bilemiyordum. Her şey tehlikeydi. Her şey tetikteydi. Ve ben, o evde sadece hayatta kalmaya çalışan küçük bir gövdeden ibarettim. Bir can taşıyordum ama ruhumdan emindim. O da çoktan gitmişti.

Ben çocuk değildim.O evde hiçbir zaman çocuk olmadım.Sadece büyümeye çalışan bir hayalet gibi geçtim yılların içinden. Neşeyi hiç tatmadım. Güven nedir bilmedim. O evde sadece korku vardı. Ve ben, sadece onunla büyüdüm.

Ama bu kadar çok korkuyu tatmak insana sadece acı vermez. Korku ilk başta yakar, sindirir, suskunlaştırır. Ellerin titrer, nefesin yarım kalır, gözlerin her köşeden tehlike arar. Ama zaman geçtikçe o korku, içten içe başka bir şeye dönüşür. Önce bir boşluk yaratır içinde; öyle bir boşluk ki ne sevgiyle dolabilir ne umutla. Sonra o boşluğun tam ortasında bir kıvılcım belirir. O kıvılcım, her bastırılmış çığlıkla, her yutkunulan kelimeyle, her sabredilen zulümle büyür. Önce sinsi bir öfke olur, sonra yakıcı bir alev, sonra içten içe yanarak kor olur. Ve sen o korla birlikte büyürsün. Onu içinden atamazsın, çünkü o artık senin bir parçandır. O kor senin göz bebeklerinde yaşar, ses tonunda titrer, yüreğinin her atışında kendini hatırlatır. Ben tam da böyle büyüdüm.

Geceleri annemin hayali çığlıklarıyla uyanarak, sabahları onun eksikliğinin içimde bıraktığı boşluğu taşıyarak yaşadım. Her yaşımda, her sabahımda, her anımda annemin yorgun sesi kulağımdaydı. Gözümün önünden hiç gitmeyen bir görüntü vardı: tükenmiş yüzü, korkuyla titreyen elleri, gözlerinde bir daha asla parlamayacak o son umut kırıntısı... Bu görüntü hafızama kazınmadı sadece; ruhumun ta içine işlendi. Ve ben her defasında biliyordum: onu bu hale getiren kişi babamdı.

Evet, onun alnına silah dayamadı belki. Bunu yapan elleri değildi. Ama asıl tetiği çeken oydu. Bazen bir insanı öldürmek için parmaklarının tetiğe dokunmasına gerek yoktur. Bazen susarsın, bazen görmezden gelirsin, bazen arkanı dönüp gidersin ve o sessizlik kurşundan bile keskin olur. Babam tam da bunu yaptı. Annemin ellerine görünmeyen bir silah verdi. Kendisini savunması gereken kişiye karşı savunmasız bıraktı onu. Sevgisizliğiyle, ilgisizliğiyle, öfkesiyle, her gün biraz daha tüketti. Ve sonunda annem, sabrının ağırlığıyla ezildi. Sessizce öldü.

Ve ben... ben o ölümün tanığıydım. Bir çocuğun asla görmemesi gereken şeylere şahit oldum. Bir çocuğun asla hissetmemesi gereken ağırlıkları taşıdım. Ruhumda derin bir yara açıldı o gün. O yara kapanmadı. Kapanmadı çünkü annemin ölümüyle birlikte sadece bir insanı değil, bir hayatı, bir masumiyeti, bir geleceği kaybettim.

İşte o andan sonra artık başka biri oldum. O gün çocukluğumun bittiği gün değil sadece; içimdeki masum yanın da öldüğü gündü. Ondan sonra içimde kalan tek şey öfkeydi. Ve o öfke bir intikama dönüştü. İntikam benim nefesim oldu. Sabahları gözümü açma sebebim, hayatta kalma gerekçem haline geldi.

Bir gün, bir şekilde, o adamın canını almak istedim. Tıpkı onun annemin canını aldığı gibi. Bu istek bir hayal değil, bir ihtiyaçtı artık benim için. Çünkü adalet, bana hiçbir zaman uğramadı. Kimse beni dinlemedi. Kimse yaşadıklarımı sormadı. Herkes sadece "baban ya, sever elbet" dedi. Ama kimse o sevginin hiç var olmadığını bilmedi. Ben, babamın sevgisizliğiyle büyüdüm. Ben, onu severmiş gibi yapan insanların sessizliğiyle büyüdüm. Ve bu sessizlikler, tıpkı babamınkiler gibi, bana hep zarar verdi.

Bu yüzden yıllarca yalnızca intikam için yaşadım. Her günümü, her gecemi o hedefe kitlenerek geçirdim. Gözlerim çocuklara ait olmaması gereken bir sertlikle doldu. Gülüşlere yer yoktu yüzümde. Sevgiye, şefkate, oyunlara... hepsi gereksizdi. Çünkü ben sevilecek bir çocuk değildim artık; ben hesap soracak bir yaraydım. O hesap, yıllarca içimde büyüdü, derinleşti, keskinleşti. Dışarıdan sessiz, içine kapanık bir çocuk gibi görünüyordum belki. Ama içimde volkanlar patlıyordu. Kimse görmüyordu. Kimse anlamıyordu. Ama ben biliyordum. Kendimi nasıl koruyacağımı, ne zaman harekete geçeceğimi, hangi acıyı nereye gizleyeceğimi çok iyi biliyordum. Kendimi gizlice hazırladım. Hiçbir şey yapmıyor gibi görünürken, aslında hep hazırlanıyordum.

O evde, onun olmadığı her saniyede güçlenmeye çalıştım. Yumruklarımı sıkıp avuçlarımda kendi tırnaklarımın izini bıraktım. Aynanın karşısına geçip gözlerimin ta içine baktım. Titreyen ellerimi bastırdım. Her gece, ellerimle dizlerimi tutup sabaha kadar oturduğum oldu. Gözlerimi kapattığımda bile onun yüzü gitmiyordu. O bağırışlar, o lanetli ses tonu, suratımda yanan tokatın yankısı... hepsi canlıydı. Ama ben onlara yenilmedim. Onları ezberledim. Her hakaretini, her darbesini beynime tek tek kazıdım. Hafızamda bir acı arşivi oluşturdum. Sadece unutmamak için değil... zamanı geldiğinde geri vermek için.

O adamın beni ezdiği her anı içimde sakladım. Sadece bir çocuğu küçümsemenin, susturmanın değil; bir ruhu yok saymanın cezasını da yaşatmak için. Çünkü ben artık korkan bir çocuk değildim. Ben artık onun varlığıyla titreyecek biri değildim. Her göz göze gelişimizde sessizce ezdiği o masum çocuğun yerinde artık başka biri vardı: sabreden, susan, ama asla unutmayan biri. Ve o sabır, öfkeyle birleşince başka bir şeye dönüştü: intikamın soğuk ama kararlı gücüne.

Ben acımı hiç haykırmadım, ama o acıdan bir silah yaptım. Sessizliğimle keskinleştirdim o silahı. Her suskunluğumda biraz daha bilenmişti. Her "bir gün" dediğimde biraz daha yaklaşmıştı o an. Zamanı geldiğinde, sadece duygusal bir patlama değil, yılların birikimi olacak o an. Onun bana verdiği her karanlık anıyı birer mermi gibi hazırladım. Ve gün gelecek, ben o anı yaşayacağım. O adam, bir zamanlar korkuttuğu çocuğun gözlerine yeniden baktığında artık korkuyu değil, hesaplaşmayı görecek.

Çünkü ben onun canını almak istemedim sadece. Onu kendisiyle yüzleştirmek istedim. Tıpkı beni yüzleştirdiği gibi. İçimde biriken bütün acıları, tek tek ona geri vermek istedim. Onun bana yaşattığı o sessiz cehennemi, ona yeniden yaşatmak... belki de tek amacım buydu.

Bunun için yıllar boyunca durmadan çalıştım, kimsenin fark etmediği, kimsenin sormadığı bir mücadele verdim içimde. Sessizdim ama içimden geçenler sessiz kalmıyordu; her gece daha da büyüyen bir öfke, her sabah yeniden hatırlanan bir kayıp, her nefeste bir adım daha güçlenen bir irade vardı bende. Kendi korkularımla yüzleşmeyi kendime görev edindim, çünkü onların esiri oldukça o adamın beni zayıf sanmasını engelleyemezdim.

Gizlice geceleri evden çıkmayı denedim; ayaklarım titrese de adımlarımı geri çekmedim. Her karanlık sokak, her soğuk rüzgâr bana "artık yalnızsın" diye fısıldarken, ben yalnızlığıma alışmaya, onu kabullenmeye çalıştım. Sert konuşmayı, korkusuzca göz teması kurmayı, bedenimi savunmayı öğrendim; en çok da susmamayı, itaat etmemeyi, bastırılmamayı öğrendim. Babamın her buyruğuna başımı öne eğerek "tamam" demekten vazgeçtim, çünkü artık biliyordum ki itaat ettikçe o daha çok eziyordu. Büyürken bir çocuğun öğrenmemesi gereken şeyleri öğrendim; hayatta kalmanın yollarını, saklanmanın inceliklerini, sessizliğin içinde bağırmayı öğrendim.

Çoğu korkumu yendim; sesimi yükseltmeyi, arkamı dönüp gitmeyi, gözlerimin içine bakan birine "hayır" diyebilmeyi başardım. Ama bir tanesi vardı ki onu asla yenemedim: karanlık. Dışarıdaki değil, içimdeki karanlık; ışığın eksikliği değil, annemin yokluğuydu beni boğan. O karanlık sadece gece değildi benim için, o annemin son bakışıydı, titreyen elleriydi, nefesi kesilirken bana uzanamayan kollarıydı.

Her elektrikler kesildiğinde, her oda loşlaştığında, ben bir çocuk gibi değil, annesini mezarsız bir karanlığa gömmüş biri gibi korktum. Çünkü karanlıkta onun kayboluşunu yeniden yaşıyordum. Onun geri dönmeyecek oluşu, sesinin bir daha asla duyulmayacak olması, gözlerindeki o son sönüş... işte karanlık buydu benim için. Bu yüzden artık onunla savaşmıyordum, çünkü bazı korkular yok edilmezdi, bazı korkular insanın içine yerleşir ve orada yaşamaya devam ederdi. Onları yenemezsin, bastıramazsın, sadece onlarla birlikte yaşamayı öğrenirsin. Ben o korkuyla birlikte yaşamayı öğrendim; onu içime gömdüm, nefes alırken bile kalbimin en dip noktasında sakladım.

"Öldürmeyen şey güçlendirir," derler ya, uzun zaman bu söz bana aptalca gelmişti. Çünkü bana göre bazı şeyler öldürmese bile parçalardı, parçalamasa bile çürütürdü, insanı kendine yabancılaştırırdı. Ama şimdi, onca yıldan sonra, belki de haklılar diye düşünüyorum. Belki de bu kadar acıya rağmen hâlâ ayakta olmam, hâlâ içimde bir sesin "henüz bitmedi" demesi, gerçekten güçlenmiş olmamın kanıtıdır.

Belki de yıllar boyunca ölmememin bir anlamı vardır. Belki de tüm bu yaşadıklarım beni, kendisinden hesap sorabilecek kadar sağlam biri hâline getirdi. Belki de bugün, o gündür. Belki de o kapıdan bir çocuk olarak çıkıp, içine bastırdığı yangınla bir yetişkin olarak geri dönme günüdür. Belki de artık o adamın gözlerinin içine bakma, korkmadan, titremeden, eğilmeden konuşma vaktidir. Artık onun bana verdiği her acıyı taşıyarak değil, ona geri yansıtarak yürümek zamanıdır. Belki de artık içimde taşıdığım sessiz çığlığın, haykırışa dönüşme zamanıdır. Çünkü ben artık o suskun çocuk değilim. Artık korkmuyorum. Artık susmuyorum. Artık sıram geldi.

Bugün günlerden 2 Mayıs. Takvimlerde yalnızca bir tarih belki ama benim içimde her yıl kanayan bir yara, yıllardır kapanmayan bir boşluk. Bugün annemin ölüm günü. Her sene, bu gün gelirken içimde soğuk bir fırtına başlar, sustuğum her acı tekrar dile gelir, her bastırdığım gözyaşı yeniden gözlerime yürür. Ama bu yıl farklı. Bu yıl yalnızca bir yas değil, bir bitiş, bir hesap, bir kapanış var. Bugün, yıllardır içimde büyüttüğüm öfkenin, taşıdığım yükün, sessizce sakladığım çığlığın son günü. Bugün babamın canını alacağım gün. Benim ellerimle.

Bugüne kadar defalarca üzerime yürüyen, sesimi kesen, beni susturan, beni döven, beni küçülten, beni yok sayan o adam... bugün onun karşısına bambaşka biri çıkacak. Çünkü artık o ezdiği küçük kız değilim. O artık gözlerimin içine bakıp kendini büyük sanamayacak. Artık titreyen, ağlayan, boyun eğen bir çocuk yok. Bu evde, onun her darbesine sessiz kalan, her hakaretini yutan, her gece yorganın altında korkuyla bekleyen bir çocuk yok artık. Bu evde artık yalnızca intikam var. Bu evde yalnızca geç kalmış bir adaletin sessiz, ama keskin nefesi var.

Şu an evde yok. Ama gelecek. Her zaman olduğu gibi akşam olmadan dönecek. Ayak seslerini duyacağım yine. Ama bu defa farklı olacak her şey. Bu defa o ayak seslerinden korkmayacağım. Çünkü bu defa o sesler yaklaştıkça titreyen ben değilim. Bu defa korkan o olacak. Çünkü bu defa güç bende. Artık onun gözlerinin içine baktığımda susan çocuk değilim. Artık söz sırası bende. Bu defa konuşan, karar veren, hesap soran benim. Bu defa gücünü tokadından almayan, gücünü yarasından doğuran benim.

Ev aynı ev. Duvarlar hâlâ gri, hâlâ sessiz. Ama bu sessizlik artık kurbanın değil, celladın bekleyişi. Bu koltukta daha önce kaç kez ağladım, kaç kez dizlerimi karnıma çekip bekledim, kaç kez annemin sesini hayal ettim bilmiyorum. Ama artık ağlamayacağım. Çünkü bugün, o gidişin son perdesi kapanacak. Bugün annemin gözleri hâlâ yaşlıyken arkasını dönüp giden adama, bu sessizliğin cezası verilecek. Çünkü bu defa canı yanan ben değilim. Bu defa, canını alacak olan benim.

Oturduğum koltukta onu bekliyorum. Ev sessiz, neredeyse mezar gibi. Saat tiktak etmiyor, adeta durmuş gibi. Zaman sürünerek geçiyor, her saniye boğazıma düğümlenmiş gibi ağır. Her şey, olması gerekenden daha yavaş ilerliyor. Perdeler kıpırtısız, duvarlar soluk, hava hareketsiz. Nefesim ritmik, ellerim sabit, bedenim taş kesilmiş gibi. Ama içimde kıyamet kopuyor. Dışarıdan bakan biri, sakin birini görür. Ama içimde öyle bir fırtına var ki, yıllardır susturulan her çığlık, o anın eşiğinde sessizce ayaklanmış gibi.

Bugün her şey tamam. Tüm işlerimi bitirdim. Gereken her adımı, her detayı eksiksiz planladım. Geriye hiçbir şey kalmadı. Bu günü yıllardır düşündüm. Geceleri gözümü kapatınca yüzünü hayal ettiğim o adam için, binlerce kez sahne sahne oynattım bu anı kafamda. Nasıl bakacağım, ne söyleyeceğim, ne zaman vuracağım... Hepsini hesapladım. Artık uygulamaya hazırım. Şimdi eksik olan tek şey onun gelmesi. O lanet olası herifin o kapıyı açması. O an geldiğinde hiçbir şey duramayacak.

Ben onu bekliyorum. Onun celladı olmayı bekliyorum. Ama bu bir öfke patlaması değil. Bu, yılların birikimiyle kusursuzlaşmış bir soğukkanlılık. Bu, içimde taş gibi duran, sertleşmiş bir kararın sessiz bir tezahürü. Kalbim çarpmıyor gibi, çünkü artık korku yok. Sadece hedef var. Ve bu hedef, yalnızca bir intikam değil.

Bu, annemin uğruna sessizce öldüğü o hikâyeye, benim kendi ellerimle koyduğum son nokta. Bu, annemin sesi duyulmadığında yere düşen adaletin, yıllar sonra ayağa kalkması. Bu, onun çaresiz bakışının intikamı değil sadece, onun susturulmuş varlığının hak edişi. Bu kapanış, benim için bir rahatlama değil, bir tamamlanma. Çocukluğumun yarım kalan kısmını, annemin eksik kalan nefesini, içimde dondurulmuş her çığlığı bu gece serbest bırakacağım. O kapı her an açılabilir. Her an onun ayak sesleri yükselebilir. Ama bu defa korkan ben olmayacağım. Bu defa ürken, kaçan, susan ben değilim. Bu defa yargıç olan benim. Bu defa ceza veren benim.

Ben Mavi İnanç. Sevda İnanç'ın kızı. Bugün, annemin sustuğu her an için, gözyaşı döktüğü her gece için, yalnızlığa gömüldüğü her sabah için, o şerefsizden intikam alacağım. Yıllarca içimde büyüttüğüm, geceleri uykularımı yakan, her çocukluk anımı zehirleyen o öfkeyi sonunda serbest bırakacağım. İçimde taş gibi yer eden, büyüdükçe ruhuma kök salan o karanlık duyguyu artık zincirlerinden koparacağım.

Benim adım Mavi. Ama ismim gibi renkli olmadı hayallerim. Mavi; gökyüzü gibi özgür, deniz gibi derin, umut gibi dingin olmalıydı. Ama ben hiçbir zaman o maviliği yaşayamadım. Ne bir mavi düş gördüm, ne de bir mavi sabaha uyandım. Ben hep karanlığı tattım. Beni büyüten şey ne sevinçti ne oyun ne de masal... Beni büyüten şey suskunluktan doğan acıydı. Hep içime çöken, soğuk, keskin, nefes aldırmayan bir karanlığın içinde yaşadım. Ve o karanlığın adı babamdı.

Şimdi, yıllarca korkup saklandığım o karanlığa, bugün kendi isteğimle giriyorum. İçine gömülmekten korktuğum o gölgeye doğru yürüyorum. Artık kaçmıyorum. Bugün kaçan ben değilim. Bugün gölgenin üzerine yürüyen benim. Belki de bu kez o karanlığın içinde kaybolmam. Belki bu kez, o karanlığın göbeğinde kendi ışığımı yakarım. Belki bu defa, karanlığın merkezinden kendi ellerimle yol açarım kendime. Belki o adamın canını alarak, yıllardır içimde biriken gözyaşlarını, söylenmemiş duaları, boğulmuş çığlıkları toprağa teslim ederim. Ve o toprak, ilk kez hak ettiğini alır.

Çünkü ben artık korkan değilim. Ben artık hayatta kalmaya çalışan o çocuk değilim. Ben artık Mavi'yim. O adamın ellerinden çıkan karanlıkla büyüyen ama kendi elleriyle aydınlığı çağıran biri. Belki karanlıktan kurtulmanın tek yolu onun içinden geçmektir. Belki o karanlığı parçalamanın tek yolu, onun kalbini parçalamaktır. Ben bugüne kadar sustum, bekledim, bastırdım. Ama şimdi sustuğum her şey bir silaha dönüştü. Her suskunluk birer kurşun gibi içimde. Ve artık içimde taşıdığım o sessizlik dolu tabancayı onun yüzüne doğrultmaktan başka yolum kalmadı.

Ben hazırım. Bugün sadece onun sonu değil, benim başlangıcım. Bu, geçmişin kapanışı, adaletin sessiz intikamı, bir annenin unutturulmamış hatırasıdır. Ve ben, o hatırayı kanla yazacağım.

•••••

Gözlerimi yavaşça açtığımda evdeydim. Ama bu ev, bildiğim ev değildi. Sessizlik, kulağımın içinde yankılanan ağır bir çan sesi gibi çınlıyordu; sanki dünya nefesini tutmuş, her şey donmuştu. Koltukta oturduğum yerden doğruldum, ama bedenim ağırdı; sanki üstüme görünmeyen bir yük çökmüştü. O an fark ettim... bir şey değişmişti. Havanın kokusu farklıydı; tanıdık olmayan, keskin, soğuk bir koku. Odanın rengi daha soluktu, daha yıpranmış, daha sessizdi. Zamanın akışı artık bildiğim gibi değildi; sanki her şey durmuş ama ben harekete devam etmişim gibiydim. Uyuyakalmıştım... ama ne zaman? Ne kadar geçti, kaç saat, kaç dakika? Bilmiyordum. Sadece içimde bastırılamaz bir ağırlık, tarif edilemeyen bir boşluk vardı.

Ayağa kalktım. Dizlerim sanki beni taşımak istemedi. Ayaklarım yerden koparken, evin içinde yankılanan tek ses kendi nefesimdi. Etrafıma baktım. Her şey yerli yerindeydi... koltuk, masa, duvarlar, perdeler. Ama hiçbir şey tanıdık değildi artık. Sanki bu ev bir zamanlar bana ait olmuş ama şimdi bir yabancının evi olmuş gibiydi. Her köşe, her eşya, her gölge bana dokunuyor ama beni tanımıyordu. Saat duvarda asılıydı ama tik takları duyulmuyordu. Belki çalışmayı bırakmıştı, belki de zaman, artık burada akmıyordu.

İçimde kıpırdayan o his... öyle bir histi ki; ne tam korkuydu ne de sadece acı. Sanki içimde biri oturmuş, sessizce ağlıyordu. Sanki içimdeki çocuk tekrar uyanmıştı, ama bu defa hiç konuşmayacaktı. Gözlerimle pencereye yöneldim. Dışarısı da içerisi kadar renksizdi. Gökyüzü grinin en silik tonu, ağaçlar yapraksız, sokak boştu. Dünya benden uzaklaşmıştı sanki. Ya da ben dünyadan. Bilmiyordum.

Tam o anda duydum sesi.

"Kızım..."

İçimi delen bir fısıltıydı bu. Ne dışarıdan gelmişti, ne içeriden... sanki evin duvarlarından süzülmüştü, sanki havaya sinmişti, sanki yıllardır söylenmeyi bekleyen bir kelime şimdi kendi yolunu bulmuştu. Donakaldım. Kaslarım kilitlendi, dizlerimden aşağıya inen korku dalgası bedenimi dondurdu. Ellerim titriyordu ama hareket etmiyordu. Nefes almayı unutmuştum. Çünkü bu sesi tanıyordum. Bu sesi binlerce kez rüyamda duymuştum. Her kabusumda kulağımda çınlamıştı. Uyanırken gözlerimden süzülen yaşların sebebiydi o ses. Ama şimdi... şimdi buradaydı. Gerçekti.

Annemin sesiydi bu. O yumuşak, kırılgan ama içi sevgiyle dolu olan sesi... beni her sabah öperek uyandıran, dizine başımı koyduğumda şefkatle masal anlatan, o son gün gözyaşlarını içine gömen kadının sesi. Peki ama nasıl? Onca yıl sonra... ölü toprağının altından mı yükselmişti bu ses? Yoksa ben artık gerçeği mi kaybediyordum? Akıl sınırlarım mı çatlıyordu? Duyduğum bir halüsinasyon muydu, yoksa ruhumun ta içinden yükselen bir çağrı mıydı bu?

Gözlerim istemsizce odayı taradı. Hiçbir şey değişmemişti. Perde aynı perdeydi. Masa aynı masa. Ama artık gölgeler daha uzun, sessizlik daha keskin, hava daha yoğun. Sanki bu ev nefes almaya başlamıştı ve o nefesin ilk kelimesi "Kızım..." olmuştu. Gözlerim bu sefer daha dikkatli aradı. Bir işaret. Bir iz. Bir silüet. Bir yankı. Ama hiçbir şey yoktu. Sadece kalbim, daha önce hiç atmadığı kadar güçlü atıyordu.

Belki de bu ses içeride kalan tek parçaydı ondan bana. Belki de annem her zaman içimdeydi ve ben, bu gece geçmişle hesaplaşmaya giderken, en çok onun varlığına ihtiyaç duyduğum anda, içimdeki sessizliğin içinden kendi yolunu buldu. Belki de o ses, dışarıdan değil, içimdeki çocukluğun göğsünden geldi. O küçük kızın, annesini hâlâ arayan gözlerinden.

Ama yine de... o ses öyle gerçekti ki. O kadar sahici, o kadar yaşayan, o kadar canıma dokunan... Beni hayata döndürecek kadar güçlü, geçmişi olduğu gibi önüme serecek kadar derin. Ve ben orada, o odada, koltuğun tam önünde, annemin sesinin yankısıyla kala kaldım. Ne ileri gidebildim, ne geri dönebildim. Sadece bekledim. Belki bir adım daha atsın, belki bir kelime daha söylesin diye. Belki de, "Yapma," diyecek diye. Ya da "Artık serbestsin," diye. Bilmiyordum.

Yavaşça kapının önüne doğru yürüdüm. Her adımda içimde bastırılmış bir şey öne çıktı. Küçülmüş, susmuş, kabuğuna çekilmiş o küçük kız, içimde kıpırdamaya başladı. Dizlerim titredi, ellerim havada boşlukta asılı kaldı sanki; sanki dünya beni tutmayı bırakmıştı ama ben yine de yürüdüm. Kapının eşiğinde durdum. Nefesim boğazımda asılı kaldı. Ve oradaydı. Annem. Gözleri yaşlıydı. Ellerinde, yıllar önce gördüğüm o titreklik. Ama bu sefer başka bir şey vardı bakışlarında: geçmişin tüm ağırlığıyla yoğrulmuş bir annelik. Kırılmış, tükenmiş ama hâlâ seven bir yüz.

Karşısındaysa... o küçük kız. Kahverengi saçlı, ürkek bakışlı, omuzları düşmüş. Benim çocukluğum. Yıllardır içimde ağlayan, kimsenin duymadığı, herkesin susturduğu o çocuk. Yıllarca karanlığa gömülmüş, sadece geceleri rüya gibi göz kırpan o parçam. Artık karşımdaydı. Bedenimin dışında, gözlerimin önündeydi.

Annemin gözleri o kıza dikilmişti. O gözlerde yıkım vardı, evet... ama sevgi de vardı. Sanki her şeyi geri almak istiyordu ama zamanın buna izin verip vermeyeceğini bilmiyordu. Ve ellerinde... o lanet silah. Tanıdığım, tanımak istemediğim, hafızamdan silmek için savaştığım o sahne yeniden kuruluyordu. O gün tekrar önümdeydi. O kırılma anı, o karanlık gün yeniden yazılıyordu.

Gözlerimden yaşlar sessizce süzüldü. Yüzümdeki çizgilere değil, içimdeki yaralara aktı. Sessiz çığlıklar boğazımda birikmeye başladı. Sesim çıkmadı ama içim bağırıyordu. "Yapma anne..." diyemiyordum, ama içimdeki çocuk söylüyordu o kelimeleri. Sadece dudaklarından değil, ellerindeki titremeden, ayaklarının yerden kesilmemesinden, gözlerinin yardım arayan o acı dolu bakışından akıyordu o sözler.

"Kal..."

"Ne olur gitme..."

"Beni yalnız bırakma..."

Zaman o an büküldü. Ne geçmiş vardı artık ne de bugün. Her şey birbirine karıştı. Geçmişin hayaletiyle şimdiki ben, o kapının önünde bir araya geldik. O sahne, hayatımın en sessiz çığlığıydı. Ve bana bir kez daha sunulmuştu. Ama bu kez izlemekle yetinmek zorunda mıydım? Bu kez sadece tekrarını yaşamak için mi buradaydım? Yoksa bir şeyleri değiştirme gücüm var mıydı?

Ben o küçük kızla göz göze geldim. O an bir şey oldu. Sanki zaman bir nefes aldı. Sanki evin duvarları iç çekti. O kız... o çocuk... bendim. Ama artık sadece geçmişim değildi; şimdi de oradaydı. Ve onun gözlerinde sadece acı değil, hâlâ yanmaktan vazgeçmemiş bir kıvılcım vardı. Ufacık bir umut.

"Kurtar beni" diyen bir bakış.

Ve ben o an anladım... belki de annemi değil, ilk önce kendimi kurtarmam gerekiyordu. Belki annemin kararı değil, benim kararım bu hikâyeyi değiştirecekti. Belki o silah hâlâ oradaydı ama tetiği çekecek kişi artık annem değil, bendim. Ve o tetik sadece öldürmek için değil, bir döngüyü kırmak için de çekilebilirdi. Belki bu kez kan değil, yüzleşme dökülecekti.

Önümdeki küçük kız çocuğu konuşmaya başladı."Anne, yapma lütfen" dedi, o incecik, kırık ama içini parçalayan sesiyle. Sanki sesi konuşmadan önce havada durdu, sonra tüm oda boyunca yankılandı. Her duvar o sesi ezberledi, her eşya o cümleyi hatırladı. Kızın gözleri doluydu, alt dudağı hafif titriyordu, sesi bir korkunun içinden zorla sökülüp gelmiş gibiydi.

O küçücük bedenin içinde taşınamayacak kadar büyük bir acı vardı. Bu kelimeleri söylerken elleri kımıldamadı, gözleri kırpılmadı; sadece sesi vardı onun. Sadece o yalvarış. O iki kelime. "Anne, yapma." O an oda bir mezar sessizliğine büründü, ama bu sessizlik ölüm gibi değil, bir çığlığın tam içindeki boşluk gibiydi. Nefes bile alamadım, sanki içime gömülmüş bütün hatıralar aynı anda canlanmıştı.

Kızın sesi öyle tanıdıktı ki, kalbim sanki göğüs kafesimi parçalayarak dışarı çıkmak istedi. Çünkü o ses bendim. O çocuk bendim. O yalvarışlar, o korku, o çaresizlik... hepsi benim içimde hâlâ yaşayan bir sesti. Unutulmamış, bastırılmamış, sadece beklemiş. İçeride bir yerlerde diz çökmüş, susturulmuş, ama hiçbir zaman susmamış. Şimdi yeniden konuşuyordu. Aynı kelimeleri ben de söyledim. Dudaklarımı araladım, nefesimi topladım, "Lütfen yapma" dedim. Ama sesim çıkmadı. Boğazımdan geçen kelimeler sanki havaya karışmadan önce yok oldu. Sanki ben bu sahnede var değildim. Sadece bir gölgeydim. Bir iz. Ne annem bana baktı, ne o küçük kız. Gözlerimin içinden geçtiler ama beni görmediler. Sesim duyulmadı, adım yankılanmadı. Varlığım bu sahneye ait değildi. Sanki geçmiş beni içine almış ama tanımamıştı.

Annem başını öne eğmişti. Ellerindeki silah titriyordu ama bırakmıyordu. O an yüzünde her duyguyu aynı anda görebiliyordum. Yorgunluk, suçluluk, korku ve o boğazına kadar dolmuş çaresizlik. Kızına değil, kendine kıyamıyordu belki. Ama o kız onun önündeydi, titreyen elleriyle uzanıyordu. "Yapma" diyordu. "Kal." "Gitme." Ama annem hâlâ donuktu. Gözleri uzak bir noktaya takılıp kalmıştı, ama o gözlerin önünde ben vardım. O küçük kız vardı. Ve hiç kimse onu görmüyordu. Hiç kimse sesini duymuyordu. Her şey gözümün önünde yeniden yaşanıyordu, ama bu kez ben müdahale edemiyordum. Ne ileri atılabildim, ne dokunabildim. Sadece izledim. Sadece yanmaya devam ettim.

Yanmak öyle bir şeydi ki burada, tenin değil, ruhun tutuşuyordu. Bir çocuğun kendini kurtaramadığı anı yeniden yaşarken, bir yetişkinin acizliği içinde eriyordum. Her kelime, her bakış, her sessizlik bir bıçak gibi üstüme indi. Bu sahnede hiçbir şey değişmiyordu. Her şey aynı kalıyordu. Sadece ben daha fazla acı çekiyordum. Ve o küçük kız hâlâ ağlıyordu. Sesi hâlâ kulaklarımda yankılanıyordu. Ama onu kimse duymuyordu. Tıpkı o zamanlar olduğu gibi.

Annem gözleri yaşla dolu şekilde küçük kıza baktı. Bakışı bir annenin bakışıydı ama içinde binlerce parçaya ayrılmış bir hayatın yükü vardı. O gözlerde sadece yaş değil, yılların birikmiş suskunluğu, boğulmuş çığlıkları, içinden geçilen fırtınaların izleri vardı. Karanlık göz çukurlarının içinde bir ömür saklanmıştı sanki. Yüzündeki her çizgi, dudaklarının kenarındaki her titreme, bana onun sadece yorulmadığını; ezildiğini, tükenmiş olduğunu anlatıyordu.

Ama o bakışların altında en çok neyi gördüm biliyor musun? Pişmanlığı. Kendi çöküşüne değil, arkasında bırakacağı küçücük bedene duyduğu pişmanlığı. Beni bırakacağı için, o minicik elleri karanlıkta yapayalnız bırakacağı için hissedilen derin, kemiklere işleyen bir pişmanlık. O duygu yüzüne yayılmıştı. Gözleri, dudaklarının kıyısındaki o titrek kıvrım, ellerindeki boşluk... hepsi birer "affet" fısıltısıydı. Ama affedilecek bir şey kalmamıştı artık. Çünkü gitmek üzereydi. Çünkü gitmeyi seçmişti. Gözümde artık sadece bir anne değildi o. Artık gözümde kaçışı seçen bir kadındı.

Ve biliyordum... bu onun tek şansı değildi. Beni yalnız bırakmak zorunda değildi. Ne o evin duvarları onu zincirlemişti, ne babam sırtına zorla bu kararı yüklemişti. Belki baskı vardı, evet, ama o karar kendi içinden çıkmıştı. Korkunun en karanlık köşesine sıkıştığında, savaşmayı değil teslimiyeti seçmişti. Kaçabileceği bir kapı vardı. Yıkık da olsa, açılması zor da olsa, o kapı oradaydı. Ama annem o kapıyı aralamak yerine karanlığın içine yürümeyi seçti. Kendini o dipsiz boşluğa bıraktı. Beni orada bırakıp gitmeyi göze aldı.

Bir kez deneseydi... bir kez olsun o adamdan kaçmaya kalksaydı, ben onunla giderdim. Ne ayakkabımı arardım ne oyuncaklarımı. Sadece elini tutardım. Elimi bile uzatmadan koşardım arkasından. Gözümü kırpmadan, adım atmadan, düşe kalka da olsa yürürdüm onunla birlikte. Çünkü onunla olmak benim için sığınmaktı, var olmaktı, hayatta kalmaktı. Ama annem bunu denemedi. Cesareti olmadı. İçindeki korkuya teslim oldu. Ve o korku yalnızca onun sonunu getirmedi, benimkini de başlattı. O karar verildiği an, ben çocuk olmayı kaybettim. O silah onun elinde durduğu an, ben oyunlarımı gömdüm. O tetiğe yaklaşan parmaklar, benim içimdeki umutların boğazını sıktı. İçimdeki çocuk o an öldü. Sessizce, ama sonsuza kadar.

Artık biliyorum. Annem beni seviyordu. Bunda bir şüphem yok. Ama sevgi bazen yetmez. Bazen sevgi, karanlıktan çekip almaya yetmez. Bazen bir annenin sevgisi bile bir çocuğun hayatını korumaya yetmez. Çünkü annem o gün beni sevdiği kadar korktu da. Ve o korku kazandı. O korku ikimizi de yuttu. Ve ben o gün, annemle birlikte gömüldüm. Ama ben nefes almaya devam ettim. Karanlığın içinde, sessizce.

Annem, elindeki silahı biraz daha sıktı. Parmakları, o metalin soğukluğuna bastıkça içindeki kararsızlık, ince bir sızı gibi parmak uçlarından bileğine, oradan omuzlarına ve yüzüne kadar yayıldı. Nefesi düzensizdi, boğazında takılı kalmış hıçkırıklar gibi gidip gelen, parçalanmış bir ritimle inip çıkıyordu göğsü. Odanın içinde zaman durmuş, yalnızca onun soluğu duyulur olmuştu. Gözleri hâlâ o küçük kıza bakıyordu. O titreyen, donmuş bedene. Bana. İçindeki çırpınışı saklayamıyordu artık. Gözbebekleri küçülmüş, dudaklarının kenarına sessiz bir kırılma yerleşmişti. Ve tam o an... titreyen dudaklarından, geçmişin kırık aynasından fırlamış gibi yankılanan bir kelime döküldü.

"Affet..."

Sesi o kadar kırıktı ki, tek kelime olmasına rağmen içinde bir ömürlük acı, boğulmuş bir ömürlük pişmanlık taşıyordu. O ses yalnızca kulaklarıma değil, ciğerlerime saplandı. Öyle bir "affet"ti ki bu, içinde çaresizlik vardı. Tükenmişlik. Geri dönülmezliğin korkunç bilinci. Kelimeler ağzından düzensiz çıkmaya devam etti, her biri boğazına takılarak, içindeki enkazdan zorla sökülerek.

"Affet beni... Ben... Ben başka yol bilmiyorum."

Ama artık çok geçti.

Çünkü o küçük kız çocuğu, annesini affetse bile... kendisini affedememişti.

Yıllar boyunca bunu denemişti. Gerçekten, tüm kalbiyle. Kendi elleriyle kalbini onarmaya çalışmıştı. Defalarca. Yalnız kaldığında, aynaya baktığında, duvarlara yaslanıp ağladığında, kimseye anlatamadığı duygularla boğuştuğunda... hep o soruları kendine fısıldamıştı. Bazen suçlayarak, bazen savunarak. Ama en çok da cevapsız kalarak.

"Annem kötü biri miydi?"

"Hayır..."

"Beni sevdi mi?"

"Evet, çok sevdi."

"Peki neden gitti?"

Bu soruda hep sustu. Boğazında düğümlendi her defasında. Çünkü bu sorunun cevabı yoktu. Vardıysa da çocuk kalbine sığmıyordu. O gün, annesinin neden gitmeyi seçtiğini hiç anlayamadı. Belki çok yorgundu... belki tükenmişti, içindeki umutlar kurumuştu, belki de sadece... korkmuştu. Ama küçük bir çocuk için bu "belki"lerin hiçbir anlamı yoktu. O gün bir anne, çocuğunu karanlıkta tek başına bıraktı. Ve o çocuk bir daha hiçbir sabaha güvenle uyanamadı. Aydınlığı unuttu. Isınmayı. Oyuncağını. Gülüşünü.

Annesi her ne kadar "Affet" dese de... o çocuk, kendini çoktan yargılamıştı. Kendi yüreğinde çoktan mahkûm edilmişti. Ve en ağır cezayı yine kendisi vermişti: susmak, unutmaya çalışmak, ama her gece yeniden hatırlamak. İçinde büyüyen boşluğu kimse dolduramamıştı. Ne zaman sevgi görse korktu, ne zaman birini sevmeye çalışsa eksik kaldı. Çünkü en temelde, kendine şu sözleri söyleyip durdu.

"Ben onu tutamadım."

"Onu durduramadım."

"Demek ki yeterince sevgi veremedim."

İşte bu cümlelerdi küçük bir çocuğun yıllarca kalbini kemiren. Bir annenin seçiminden sonra, kendine kalan enkazda o suçu kendi sırtına yükledi. Ve büyüdükçe o suçluluk büyüdü. Kalbinin içine sessiz bir gölge gibi çöktü. Yalnızlığını besledi. Korkularını büyüttü. Ve affedemedi. Ne annesini, ne çocukluğunu, ne o karanlık günü.

Çünkü bazen affetmek, birini serbest bırakmak değil... kendini azat etmektir. Ama o küçük kız, kendini hiç serbest bırakmadı. Bir gün "Affet" dendiğinde, onun tek cevabı hep sessizlik oldu. Sessiz ama ağır. Yıllar boyunca içinde taşıdığı o susturulmuş çocuğun yankısı. Affedemedi. Ve bu affedemeyiş, onun içindeki karanlıkla birlikte yaşamayı öğrenmesine neden oldu. Ama hiçbir zaman o karanlığın dışına çıkmasına izin vermedi.

Ve şimdi, o karanlıkta... annesinin o kırık sesiyle yeniden karşılaşırken, aslında en büyük savaşıyla yüz yüzeydi.

Kendiyle.

O küçük çocuk, çocukluğunu bir karanlığa gömmüştü. Henüz kendini bile tanımadan, adını tam telaffuz edemezken, dünyası sessizliğin ağırlığıyla dolmuştu. Öyle derin, öyle yoğun bir sessizlikti ki bu, zamanla sesini bastırdı, neşesini yuttu, gülüşlerini susturdu. İçinde büyüyen sessizlik, konuşmaktan çok daha güçlüydü artık. Ve o karanlık... insanlar sanır ki karanlık yalnızca ışığın yokluğudur. Ama onun karanlığı bundan çok daha fazlasıydı. O karanlık; annesinin bir gün sessizce, arkasına bile bakmadan gidişiydi. Bir çocuğun zihnine çivi gibi çakılmış, geri dönüşü olmayan bir terk edilişti. O karanlık, geceleri yorganın altında ses çıkarmadan ağladığı, duvarların nefes almadığı o soğuk odanın ta kendisiydi. Babasının öfkesi odada yankılanırken, kıpırdamaya bile cesaret edemediği, battaniyeye saklanarak varlığını gizlemeye çalıştığı anların rengi, dokusu, kokusuydu. O karanlık, annesinin artık dönmeyeceğini fark ettiği o keskin günün adıdır. Bir çocuğun kalbine ilk kez gerçekten sığan acıdır.

Annesine bir adım atmak istedi. Gerçekten, bütün kalbiyle o adımı atmak istedi. Ama bedenini kıpırdatamadı. Ayakları yere kök salmış gibiydi, dizlerinin içi boşalmıştı. Nefesi ciğerlerinden değil, korkularından geçiyordu. İçimde çırpınan o küçük kıza dönüşmüştüm yine. İçimde hâlâ ağlayan o çocuğa... tam karşımda gördüğüm o küçük kız da ağlıyordu. Dizlerinin üzerine çökmüş, ellerini titreyerek uzatmış, gözyaşlarıyla yalvarıyordu.

"Anne, yapma... Gitme... Ne olur gitme..."

O cümleler odanın duvarlarını sarsacak kadar güçlüydü ama annenin kalbine çarpıp oradan yankılanmıyordu. Çünkü annesinin gözlerinde artık bir kararın gölgesi vardı. Kararsızlıkla sarılmış ama çaresizlikle mühürlenmiş bir karar. Dudakları titredi. Gözbebekleri sanki son bir bakışı hafızasına kazımak ister gibi kıza odaklandı. Ve sonra, annesinin sesi duyuldu. Cam gibi kırılacak kadar ince, dalgalanacak kadar zayıf, ama her kelimesinde ölümcül bir gerçek taşıyan o ses.

"Seni seviyorum... Ama artık dayanacak gücüm yok."

Bu sözle birlikte zaman bir anlığına durdu. Çünkü o anda, sevgiyi bile susturacak bir yorgunluk duyulmuştu. Bu, sevmenin yetmediği yerdi. Sevmenin bile gücünü kaybettiği, teslimiyetin her şeyin önüne geçtiği bir andı. Küçük kız bir şey söylemeye çalıştı. Gerçekten söylemek istedi. Ama hıçkırıkları kelimelerinin önüne geçti. Boğazına düğümlendi her harf. Gözlerinden yaşlar süzülürken, hem gözleriyle hem de başını iki yana sallayarak konuştu. Zorla, parçalanmış bir sesle, var gücüyle son bir kez fısıldadı.

"Benim için... kal... Sadece bu defa... sadece bu sefer... gitme..."

Bu yalvarış bir dua gibiydi. Bir mucize beklentisi. Ama mucizeler, bazı hikâyelere hiç uğramaz. Ve o çocuk, o anda bir kez daha anladı: Sevgi bazen kalmayı sağlamaz. Bazen sevmek, gitmemek için yetmez. Ve bazen en çok sevdiğin kişi, en önce vazgeçer.

Bir el ansızın gözlerimin önüne geçti. Ne aniden ne de yavaşça; tam olması gerektiği gibi, zamana meydan okurcasına yerini buldu gözlerimde. Parmakları yumuşaktı, ama bir annenin son sarılışı kadar kararlı, bir vedanın son kelimesi kadar kesin. O el yalnızca göz kapaklarımın üzerine değil, içimde yıllardır tortu gibi biriken acıların, özlemlerin, pişmanlıkların üstüne dokundu. Beni o anı görmemem için örtmüyordu sadece; beni, kendimden koruyordu. O anı bir kez daha yaşamamam, o kırılma noktasında yeniden parçalanmamam için, biri zamanın içinden çıkıp gelmişti sanki. Uzanmış, bana bir son şefkat sunuyordu. Bir dokunuşun taşıyabileceği en derin anlamı taşıyordu o el "Yeter. Bu kadar acı yeter."

Ve tam o sırada... silah sesi duyuldu. Öyle tanıdık, öyle keskin, öyle derindi ki... sadece kulaklarımda değil, göğsümde, boğazımda, midemde patladı o ses. Sanki ciğerlerimin içinden geçmişti. İçimi delercesine, her şeyin başlangıcı ve aynı anda sonu olan bir çığlık gibi yankılandı. O ses bir zamanı bitirirken başka bir zamanı başlatıyordu. Dizlerimden vurulmuş gibi oldum, canım yanmadı ama dengem sarsıldı. Ayakta kaldım ama ruhum sallandı. Nefesim yarıda kaldı, göğsümde bir kasılma, içimde bir boşluk oluştu. Fakat yine de düşmedim. Çünkü o el hâlâ oradaydı. Gözlerimi örtüyor, beni bu karanlıktan ayırıyordu.

Sonra, bir zaman sonra –ne kadar geçtiğini söylemek imkânsızdı, çünkü zaman artık anlamını yitirmişti– o el beni yavaşça kendine doğru çevirdi. Sanki bir ağırlıkla değil, bir kabullenişle döndüm. Sadece bedenim değil, yıllardır bir yük gibi taşıdığım ruhum da onunla birlikte yön değiştirdi. O dönüşte sadece yön değil, anlam da değişti. Sanki her şeyin merkezinden bir adım uzaklaşıyordum ama tam olarak merkezine giriyordum aynı anda.

O el gözlerimden yavaşça çekildiğinde, göz kapaklarım kendiliğinden aralandı. Gözlerimi açarken içimde bir korku yoktu. Artık korku, yerini yorgun bir dinginliğe bırakmıştı. Savaş bitmişti. Sadece sessizlik kalmıştı geriye. Göz kapaklarım hafifçe aralandığında, önce ışığı değil, gölgeyi gördüm. Ve sonra, karşımdaki silüet belirdi.

İri yarı, güçlü yapılı bir genç adam duruyordu karşımda. Omuzları geniş, duruşu sakin ama sarsılmazdı. Bedeni gerçek gibiydi ama yüzü... yüzü tanımsızdı. Gözlerimi kırpıştırdım, netleştirmeye çalıştım, ama ne kadar baksam da bulanıklıktan çıkmadı. Sanki üzerine zaman serpmişlerdi, sanki o yüz hatıralarla silinmiş, gelecekle yeniden çizilmeyi bekliyordu. Sis perdesinin ardından seçilmeye çalışan bir siluetti bu; gözleri vardı ama rengi yoktu, dudakları hareket ediyordu ama çizgileri belirsizdi. Bir yandan yabancıydı, bir yandan tuhaf bir tanıdıklık taşıyordu. Kalbim onu hiç görmediğim halde tanıyor gibiydi. Belki de hayatım boyunca içten içe beklediğim ama adını bile koyamadığım biriydi. Belki de hiç var olmamış ama hep olması gerekmiş birinin hayali.

Ve o sisli yüzün içinden bir ses yükseldi. Kulaklarımdan değil, doğrudan kalbimin içine aktı o ses. Sözcükler, içimdeki tüm kırık yerlerden geçerek ilerledi; korkulara, geçmişe, yalnızlığa dokunarak...

"Korkma," dedi.

O kelime, daha önce birçok ağızdan duyulmuştu ama hiçbir zaman bu kadar güven vermemişti. Bu defa gerçekti. Bu defa sadece bir teselli değil, bir teminattı. Sesi derinden geldi; yankılandı ama dağılmadı, odanın içinde kalmadı, doğrudan içime işledi. Sanki çocukluğumun en karanlık noktasına uzanıp oradaki donmuş kızı buldu ve onun kulağına fısıldadı.

"Ben buradayım."

Bu üç kelime... yaşadığım onca yılın özeti gibiydi. Yalnız kalışlarımın tam karşıtıydı. Kimsenin "buradayım" demediği bir hayatta ilk kez biri gerçekten oradaydı. Varlığı, sözü kadar sağlamdı. Görünüşü belirsizdi ama hissi açıktı. O, karanlıkta bir el feneriydi. O, batmakta olan kalbime uzanan bir iskeleydi.
••••
Gözlerimi yavaşça açtığımda yine aynı koltuktaydım. Aynı odadaydım. Ama bu defa bir şeyler farklıydı. Bu sefer bir rüya değildi. Gözlerimin önünde bulanık sahneler dans etmiyordu. Duyularım keskin, bedenim farkındaydı. Uyandığım yer tanıdıktı ama hissettirdikleri her zamankinden yabancıydı. Duvarlar hâlâ aynı donuk renkteydi, tavan hâlâ çatlamış o eski çizgileriyle üzerimdeydi, hava hâlâ ağırdı — ama bu ağırlık, içime çöken bir baskıdan çok, sessiz bir kabullenişin ağırlığıydı. Sanki ev, sonunda olup biteni anlamıştı ve nefes almayı bırakmıştı. Sessizlik, daha önce korkunun habercisiydi. Ama şimdi... sessizlik yalnızca bir boşluktu. Derin, karanlık ve yankısız bir boşluk.

İçimde garip bir hafiflik vardı. O yıllardır taşıdığım korkunun, öfkenin, acının yeri şimdi yalnızca bir boşlukla doluydu. Sanki biri içimi kazımış, tüm karanlığı oradan çekip almış ama yerine hiçbir şey koymamış gibiydi. Bu hafiflik rahatlatmıyordu. Sadece garipti. Sadece... tanımsızdı. Elim, düşünmeden yanımdaki sehpaya uzandı. Hareketlerim yavaştı ama kararlıydı, sanki bilinçaltım çok önceden kararını vermişti. Parmaklarım soğuk metalin üzerine kapandı. Yıllardır her saniyesini ezberlediğim o saat, şimdi tam 7'yi gösteriyordu.

Zaman dolmuştu.

İçimde bir an için çarpan bir şeyler oldu. Uyuyakaldığım süre ne kadardı bilmiyorum. Rüya mıydı gördüklerim, geçmişle mi yüzleştim, gelecekle mi konuştum... fark etmiyordu. Artık hiçbirinin önemi yoktu. Çünkü ben şimdi, tam olarak yıllardır zihnimde binlerce kez kurduğum, defalarca yaşadığım, tekrar tekrar yazıp silip yeniden yazdığım o anın — o büyük hesaplaşmanın — merkezindeydim.

Bu an, yıllardır içimdeki çocuğun sessizce beklediği andı.

Babam birazdan gelecekti. Her zaman yaptığı gibi, ağır ama kendinden emin adımlarla kapıyı açacak, evin içine adımını atacak, belki montunu çıkarıp sessizce askıya asacaktı. Her zamanki rutin. Her zamanki vurdumduymazlık. Ama bu defa... bu defa hiçbir şey aynı olmayacaktı. Çünkü ben, o eski ben değildim. Artık o koltukta gözyaşlarını içine akıtarak oturan, ses çıkarmamayı öğrenmiş, korkunun dilini yutmuş küçük kız yoktu. O çocuk artık sessiz değildi. O çocuk, yıllardır biriktirdiği her şeyi içinden söküp alacak kadar büyümüştü. Her susuş, her gözyaşı, her gece uykusuz geçen saat... bu güne hazırlamıştı beni.

Ben hazırdım.
Dizlerim titremiyordu.
Ellerim terlemiyordu.
Kalbim çarpıyordu, evet. Ama korkudan değil, kararlılıktan.

Yıllar boyunca içimde ne varsa, şimdi hepsini onun yüzüne haykırmak için taşıyordum yüreğimde. Bütün sustuklarımı, bütün unutturulmuş cümlelerimi, annemin sessizliğinde boğulan çığlıklarını... hepsini. İçimde biriken o zehir, artık içimi yakmıyordu. Artık dışarı çıkmaya hazırdı. Çünkü bu defa kaçmayacaktım. Bu defa geri adım atmayacaktım. Bu defa yalnızca geçmişin değil, annemin de, içimde her gün yeniden ağlayan o küçük kızın da hesabını soracaktım.

Babamın kanında değil, ama yüzünde görecekti artık gerçekleri. Onun acımasız ellerinin bıraktığı izleri sadece bedenimde değil, ruhumda da taşıdım ben. Ama artık taşıyacak bir yerim kalmadı. Çünkü bu yük, bu acı, bu sessizlik artık ona ait. Annemin kanını içimde kurutan o adam... o kanı temizlemeyecek belki, ama onu yüzüne çarpacak kadar gücüm var artık. O acıyı geri almayacağım, ama hak ettiğini ona göstereceğim.

Rüyayı düşünmeye, üzerinde kafa yormaya ise hiç gerek yoktu çünkü o, yıllardır peşimden geliyordu. Annemin ölümü... O acı, o yıkım, her gece karanlıkta boğularak uyanmama sebep olan o tekrar tekrar yaşanan kabus... Gözlerimi kapattığımda, zihnimde bir film şeridi gibi dönüyordu. Her seferinde aynı sesler; o son çaresiz çığlıklar, titreyen eller, boş bakan gözler, kapkaranlık odalar... O anların ağırlığı yüreğime saplanıyordu. Yine aynı görüntüler, aynı acımasız çaresizlik. Ama bu kez, o sonsuz karanlığın içinde bir ışık vardı. O sessizliğin ortasında bir ses yükseldi. Kim olduğunu bilmiyordum, yüzünü göremedim; sadece oradaydı. O derin, güven veren, sarsılmaz ses...

"Korkma, ben buradayım."

Bu kelimeler, o donmuş sahnenin ortasında yankılandı ve ilk defa, yıllardır zihnimde defalarca canlandırdığım o korkunç olaya müdahale etti. O anın akışını değiştirdi. Annemin ölümünü izleyemedim, o karanlık sona ermeden biri elleriyle gözlerimi kapattı, beni o acıdan kurtardı.

İşte o anda yaşadığım şey, alıştığım korku dolu uyanışlardan tamamen farklıydı. Ter içinde, nefes nefese, ağlayarak değil... Tam tersine, içimde sessiz ama güçlü bir rahatlama vardı. O rahatlama hafiflik değildi, daha derin bir şeydi; kesinlikti, bir sonuca varmışlık hissiydi. Sanki yıllardır taşıdığım yük bir anlık durdu, sanki bir güç yanıma gelmiş, omzuma dokunmuş ve "Artık hazırsın," demiş gibiydi. Korkularım, çaresizliğim, yılların öfkesi, acısı bir anda anlam kazanmıştı.

Tam o an, dışarıdan bir kapı sesi yankılandı. O ses evin duvarlarında soğuk, tok ve keskin bir şekilde çınladı. Her zamanki gibi, tanıdık... Ama ben artık farklıydım. Çarpan kalbim hızlanmadı, ellerim titremedi. O eski korkular yok olmuştu, yerini kararlı bir güç almıştı. Geri dönmek yoktu, saklanmak yoktu, susmak yoktu. Bu an, yılların biriktirdiği tüm acıların, gözyaşlarının, sessiz çığlıkların bir cevabıydı. Bu an, intikamın, adaletin zamanının geldiğinin ilanıydı.

Babam gelmişti. Ve ben, o gece yalnızca bir kız çocuğu değil, annesinin hatırasına, yıllarca içimde taşıdığım o kırık dünyaya sahip çıkan, güçlenmiş bir savaşçı olarak karşısında duracaktım. Bu gece, Sevda İnanç'ın kızı Mavi olarak, annemin intikamını alacaktım. Artık sadece geçmişin ağırlığını taşımıyor, onu sona erdiriyordum.

Hızlı, neredeyse nefesimi tutarak kapıya yöneldim. Kalbim göğsümde güçlü güçlü atıyordu; yıllardır içimde biriken korku, öfke ve kararlılık hepsi bir aradaydı. Kapıyı açtığımda, karşımdaki manzara beni sarsacak kadar beklenmedikti. Babam orada değildi. Onun yerine, siyah takım elbisesiyle, sanki gölgelerden çıkmış karanlığın ta kendisi gibi duran bir adam duruyordu. Üzerindeki takım elbise o kadar siyah ve koyuydu ki, sanki etrafındaki ışığı emiyordu. Yüzünü hafifçe aşağıya eğmişti, bu yüzden hatlarını seçmek mümkün değildi; ancak duruşunda gizemli ve tehditkâr bir ağırlık vardı, sanki zamanı ve mekânı bükmüş, orada sadece o ve ben varmışız gibi.

Sesim, düşündüğümden bile sert ve soğuk çıktı "Kimsiniz?" İçimde tarifsiz bir sıkıntı vardı; sanki derin bir uçuruma bakıyordum ama ayaklarım hâlâ o uçurumun kenarındaydı. Kalbimde biriken tüm korkular ve sorular bir anda gözlerimin önünde canlandı. O an, o adamın bana neyi getireceğini hissedebiliyordum.

Adam yavaşça başını kaldırdı, hareketi neredeyse serinkanlı ve hesaplanmıştı. Ela gözleri ağır ağır benim gözlerime kilitlendi; içlerinde derin, sarsılmaz bir güç ve aynı zamanda derin bir karanlık vardı. O bakışlarda yaşanmışlık, acı ve karşı konulmaz bir azim vardı. Sesini ilk çıkardığında, dünyadaki en soğuk rüzgâr gibi esen bir tonla söyledi.

"Ben Pamir, Pamir Arsal! Sana karanlığı tattıracak o kişi"

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

52okunma 7beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.