21. bölüm / 28
ZULMÜN ÇİÇEĞİBİR GÜN DAHA KALAMAZ MISIN?
Bölümler 28Şu an: BİR GÜN DAHA KALAMAZ MISIN?
- 1 TANITIM130 kelime
- 2 SOLMUŞ MASAL7.477 kelime
- 3 MÜHÜR6.746 kelime
- 4 SON BEYAZIN FISILTISI12.386 kelime
- 5 KEFEN11.226 kelime
- 6 KADERİN MÜHRÜ10.494 kelime
- 7 KARANLIĞA ESİR12.112 kelime
- 8 BİR IŞIK ESKSİK9.430 kelime
- 9 YARABANDI9.192 kelime
- 10 YENİLGİ9.567 kelime
- 11 SEN ONA AŞIKSIN10.958 kelime
- 12 AĞITSIZ SON10.888 kelime
- 13 ÖLMESEN OLMAZ MI?9.631 kelime
- 14 KALBİME AÇTIĞIN MEZAR10.276 kelime
- 15 BİR ZAMANLAR SEN4.448 kelime
- 16 TUTAMADIĞIM ELLER3.488 kelime
- 17 ÖZGÜRLÜĞE VEDA2.196 kelime
- 18 KALBİMDEKİ SANRI3.205 kelime
- 19 ÇOCUKLUĞUMUN KATİLİ2.411 kelime
- 20 İÇİMDEKİ KATİL5.362 kelime
- 21 BİR GÜN DAHA KALAMAZ MISIN?5.080 kelime · Okuduğun bölüm
- 22 İÇİMDE KALAN SEN5.791 kelime
- 23 BOĞAZIMDAKİ HOŞÇA KAL2.578 kelime
- 24 ANNE2.105 kelime
- 25 MERHAMETİN BEDELİ1.212 kelime
- 26 KENDİ CELLADIM3.423 kelime
- 27 YANLIŞ NEFRET5.138 kelime
- 28 ARTIK SENİ DUYUYORUM6.140 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
"Yanı başımdaydı, ama içimde ona ulaşabileceğim hiçbir yol kalmamıştı."
EMİR CAN İĞREK - BALKON
♟️♟️♟️
1 hafta sonra
Babamın yüzündeki o yorgun, solgun ama her şeye rağmen sığınak bildiğim gülümseme, daha ömrünün sonbaharını tamamlayamadan, soğuk ve acımasız bir kara toprağın altına gömülmüştü. Hayat bu kadar acımasız, bu kadar cellat gibi hızlı mı sürerdi insanları? Göz açıp kapayıncaya geçen o felaket anında, ellerimizden kayıp gitmişti; sanki bu dünyaya ait değilmiş de, bir rüyanın ortasında yanlışlıkla var olmuş gibi ansızın terk etmişti bizi.
Meğer geriye dönüp baktığımda, onunla paylaştığımız koskoca bir hayatın içinde avunabileceğimiz, sırtımızı yaslayabileceğimiz tek bir güzel anımız bile yokmuş. Zihnimin sığınakları, onun öfkesiyle, hastalıkların getirdiği o dayanılmaz çaresizlikle ve hiç dinmeyen sancılarla örülmüş gri duvarlardan ibaretti. Sadece tek bir hatıra, o karanlık tablonun ortasında tek başına parlayan cılız bir mum ışığı gibi asılı kalmıştı. Çocukluğumun o en masum, en tekinsiz yıllarında, o yorgun elleriyle benim için özenle kabuklarını soyduğu, sıcacık dumanı tüten kestaneleri yememiz... O kestanelerin kokusu, onun o anki mahcup şefkatiyle birleşip ruhumda sığınacak tek liman olmuştu. O günden başka, hafızamın o soğuk dehlizlerinde parlayan başka hiçbir anı kalmamıştı.
Neden gitmişti? Bu erken veda, bu ardında bıraktığı dipsiz sessizlik kime aitti? Hayatın en kırılgan anında, ona omuz vermem, o kemikli omuzlarına sıkıca sarılıp içimizdeki bütün sevgiyi fısıldamam gerekirken, neden her şey bu kadar eksik kalmıştı? Keşke, ah keşke, o kara toprağın soğukluğu zihnime kazınmadan önce, ona çok daha fazla sarılabilseydim; o kestanelerin kokusunu içime çektiğim gibi, babamın varlığını da son bir kez ruhumun en derinlerine mühürleyebilseydim...
Şimdi ise mezar taşının o buz tutmuş, hüzünle yontulmuş mermerine alnımı yaslamış, içimi kavuran bir hıçkırıkla toprağı ıslatıyordum. Ne işe yarıyordu ki bu gözyaşları? Toprağın altındaki dilsiz bir bedene dökülen bu yaşlar, koca bir hiçten başka neyi büyütürdü ki? Titreyen ellerimle mezarın toprağını avuçladım, parmak uçlarımın arasından dökülen toprak taneleri sanki ruhumun un ufak olmuş parçalarıydı.
"Özür dilerim..." diye mırıldandım sesim, boğazıma dizilen o keskin düğümler arasında ezilip yok oldu. Ne kadar yalvarsam, ne kadar özür dilesem babam o kara toprağın altından çıkıp geri gelir miydi? Gözyaşlarımın bulanıklaştırdığı dünyada sessizce yankılandı cevapsızlık.
Hayır... Asla gelmeyecekti.
Nefesim boğazımda düğümlendi, göğsümün kafesini zorlayan o dehşet verici suçlulukla mezar taşına doğru fısıldadım.
"Yanında olmadığım, o koca dünyada yapayalnız kaldığın her an için özür dilerim baba... Elini uzattığın o titrek anlarda, o gururlu ve kör öfkemle seni görmezden geldiğim, görmediğim her saniye için özür dilerim!" Sesim usulca alçaldı, neredeyse rüzgarın hışırtısına karıştı.
"Beni bu hayatın ortasında, dinmek bilmeyen keşkelerle, yakıcı bir vicdan azabıyla yapayalnız bırakıp neden gittin? Neden benden bu kadar çabuk vazgeçtin?" Güya onlardan, ondan intikam alacaktım. Ruhumdaki o dinmek bilmeyen çocukluk yaralarının acısını ondan çıkaracaktım. Oysa o, bu erken ve zalim gidişiyle beni ömür boyu sürecek en ağır, en acımasız cezaya mahkum etmişti. Onu bu hayattan silmek, belki de bir anlık öfkeyle ondan kurtulmak ilk günden zihnime kazınan zehirli bir plandı. Ama bu planın sonunun bu kadar korkunç, bu kadar yıkıcı olacağını, bu mezar taşının önüne beni mahkum edeceğini hiç hesaba katmamıştım.
"Keşke..." dedim, sesimdaki titreme bütün bedenime yayılırken, "Keşke hayatımda başka kimse olmasaydı... Sadece sen ve ben olsaydık baba. Belki o zaman bu kadar nefretle dolmaz, belki de seni böyle ellerimle toprağa vermezdim." İçimdeki o zehirli gurur, yerini şimdi dayanılmaz bir acıya bırakıyordu.
"Etrafındaki herkese, o hırçın ruhunla zarar verdiğin için... Gidişinin bu ev için, bu dünya için en doğru karar olduğunu zannetmiştim baba. Seni suçlamıştım. Her şeyin müsebbiri seni görmüştüm." Gözümden süzülen son damla mezar taşının üzerine düşerken, nefesim hıçkırıklarla kesildi.
"Ama yanlışmış... Öyle büyük bir yanılgıdaymışım ki... Meğer senin yokluğun, varlığının getirdiği o sancılı günlerden bile yüz kat daha fazla kanatıyormuş içimi. Sen gittin ve ben sensiz bu dünyada yapayalnız, kimsesiz bir çocuk olarak kaldım..."
Gözlerimden, ruhumu kavuran o zehirli ve durmaksızın akan yaşlar sicim gibi süzülürken, parmak uçlarım mezar taşının yorgun mermerine, oradaki o buz tutmuş harflere sanki tutunacak son dalıymış gibi yavaşça, acıyla dokundu. Kalbimin en derin yerinden kopup gelen o kırık, o çaresizlikten nefes bile aldırılmayan sesimle fısıldadım.
"Beni... Babam... Beni affeder misin? Bütün o yaptığım hataları, sana sırt çevirdiğim o karanlık günleri, cehaletimi... Beni affedebilir misin?"
Yanıtsızlık, mezarın üzerindeki ağır havayla birlikte göğsüme bir çekiç gibi indi. Ama ben direndim, gururumu tamamen ayaklar altına alarak, çocukluğumun o saf masumiyetine sığınmak ister gibi bir kez daha yalvardım.
"Yine yanıma gelemez misin baba? Bir kez olsun... Sadece bir kez, bütün kırgınlıkları, bütün o acı dolu geçmişi unutup yine başucuma, o koca göğsünün şefkatine gelemez misin?" Sesim hıçkırıklarla boğuldu, titreyen çenem kilitlendi ama içimdeki o körü körüne inat eden özlem haykırmaya devam etti.
"Hani... Hani ben çocukken korktuğumda, odamın karanlığından ya da o korkunç kabuslardan titreyerek uykumdan uyandığımda sen hep kapımı aralayıp içeri girerdin ya... Başucuma oturup saçlarımı okşardın ya... Yine gelemez misin baba? Lütfen... Bak, yine çok korkuyorum. Hayatın bu acımasız ve dipsiz boşluğunda, ilk defa bu kadar yapayalnız, ilk defa bu kadar çaresiz ve savunmasızım..."
Parmaklarım mermerden kayıp, toprağın üzerine, o taze nemli toprağın koynuna bırakılmış güllere doğru uzandı. Birkaç gün önce, ellerimle, gözyaşlarım arasında özenle ve dualarla diktiğim o canlı, o umut dolu kıpkırmızı güller... Ama şimdi? Onlar bile bu lanetli havaya dayanamamış, boyunlarını bükmüş, yapraklarını sarartıp adeta ruhumla birlikte ölmüşlerdi. Sanki... Sanki elimi nereye sürsem, hangi hayata dokunsam kuruyup mahvoluyordu. Kendi varlığımın bile bu dünyada bir felaket olduğunu, sevdiğim ve bağlandığım ne varsa kendi ellerimle toprağa gömdüğümü hissettim. Ben bir hayat değil, sanki bu yeryüzüne yürüyen bir ölüm, ardımda sadece yıkıntı bırakan kara bir bahtlılık getiriyordum.
Göğsümün kafesini parçalayan, soluk borumu yakan o derin, o can yakan nefesi zorlukla çektim içime. Gözlerimi toprağın en karanlık katmanlarına dikip, sesimin en kırılgan tonuyla sordum.
"Söyle bana... Orada, o sonsuzlukta annemle buluştun mu baba? Kavuştunuz mu sonunda?" Ve o an, gerçeğin buz gibi kılıcı beynime saplandı. Annem gitmişti, şimdi de babam... Hayatımın iki direği, iki sığınağı da beni bu zalim dünyada tek başıma bırakıp gitmişti. Artık ne başımı yaslayacak bir annem vardı bu hayatta, ne de arkamı dönüp sığınacağım bir babam... Ben tamamen, çaresizce, köklerimden koparılmış gibi yetim kalmıştım. Koca, gaddar ve hınzır bir dünyada, kolu kanadı kırılmış, kimsesiz, kimsenin yüzüme bakmadığı yapayalnız bir kız çocuğuydum ben. Şimdi kimin kapısını çalacaktım baba? Karanlıktan korktuğumda, bu dünya üzerime üzerime geldiğinde kimin omuzunda hıçkıra hıçkırıkla ağlayacaktım?
Gözyaşlarımın arasından, dudaklarımda beliren o acı, kırık ve tarifsiz bir tebessümle mezar taşının pürüzlü yüzeyine bakmaya devam ettim. Sanki karşımdalarmış, sanki toprağın altından bana o şefkatli gözleriyle bakıyorlarmış gibi fısıldadım.
"Hâlâ çok güzel, değil mi?" Bir an duraksadım, göğsümdeki o dipsiz sızı bir nebze olsun hafifler gibi oldu ama hemen ardından kendi kendime cevap verdim; sesimdeki o hüzünlü gururla.
"Benimkisi de soru... Annem hep güzeldir zaten."
Başımı hafifçe öne eğdim, zihnimin en sakin, en sığınak köşesinden süzülüp gelen o çocukluk hayalini usulca dile getirdim.
"Biliyor musun baba? Çocukluğumdan bu güne kadar, aklımın erdiği ilk andan beri sizi hep yan yana, mutlu ve huzurlu görmek istemişimdir. Benim tek hayalim, tek duam buydu. Belki de... Belki de şu an mutlusunuzdur, orada, o sonsuzlukta yine yan yanasınızdır ama..."
Boğazıma tırmanan, nefesimi kesen o devasa hıçkırık dudaklarımın arasında aniden patladı.
"Ama beni... Neden beni yanınıza almadınız?" Sesimdeki o isyankâr çocuk, o terk edilmişlik hissi bütün benliğimi sarıp sarmaladı. Gözyaşlarım hızla yanaklarımdan dökülürken, içimi kemiren o en acı, en zehirli düşünce zihnimi esir aldı.
"Belki de... Belki de bendim o evdeki tüm mutsuzlukların asıl sebebi. Hayatım boyunca belki de ben olmuştum sizin en büyük yaralarınız, omuzlarınızdaki o taşıyamadığınız ağır yükler... Sizi mutsuz eden, hayatınızı zehir eden ben miydim baba? Eğer öyleyse, söyleyin bana... Neden beni de yanınıza alıp bu azaptan kurtarmadınız?"
Zihnimin ve ruhumun o karanlık, dipsiz uçurumunda kaybolmuşken, rüzgârın uğultusunu kesen o tanıdık, o güven dolu sesi duydum.
"Mavi..." Bu tek kelime, adeta ruhumu sardı sarmaladı. Yavaşça, kırık dökük hareketlerle arkama döndüm. Pars karşımdaydı. Gözlerindeki o derin şefkat ve sonsuz aidiyetle bana bakıyordu. Adım adım yanıma yaklaştı; önce toprağın üzerinde boyun bükmüş, yapraklarını sarartmış o solgun güllere doğru eğildi. Yanında getirdiği şişedeki suyu, özenle ve dualarla o kuruyan güllerin üzerine döktü. Toprağın canlanmasını ister gibi...
Ardından önümde diz çöküp, buz tutmuş, titreyen ellerimi avuçlarının arasına aldı. Parmakları ellerimi sımsıkı sararken, o kendinden emin, o sarsılmaz sesiyle fısıldadı.
"Kardeşim, kalbimin diğer yarısı... Sen onların bu hayattaki en büyük mutluluğuydun. Başka hiçbir ihtimal yok, Mavi. Bunu aklından bile geçirme."
Boğazımdaki o keskin düğümle, gözyaşlarımın bulanıklığında ona baktım ve titrek bir sesle karşı çıktım.
"Neden... Neden başka ihtimal yokmuş Pars? Belki de her şeyi mahveden bendim..." Sözümü bitirmeme izin vermedi. Eli yavaşça yanağıma uzandı; parmak uçlarıyla gözlerimden süzülen o acı dolu yaşları şefkatle sildi. Gözlerinin içine baktığımda, orada beni hayatta tutmaya yetecek kadar çok inanç gördüm.
"Çünkü sen," dedi, sesindeki o tatlı ısrarla, "kimin hayatına girersen gir, sadece orada çiçek açarsın Mavi. Sen gittiğin her yeri, dokunduğun her kalbi cennete çevirirsin. Onların da dünyası seninle güzeldi." Onun bu imkansız görünen ama ruhuma melhem gibi gelen sözleri karşısında, dudaklarımda istemsizce ama çok küçük, çok kırılgan bir gülümseme belirdi. Gözlerimin kenarındaki yaşlar o tebessümle birlikte yeniden hareketlendi. İçimdeki o hıçkırık, ağlama isteği hâlâ boğazımı tırmalıyor, gözyaşlarım akmak için adeta savaşıyordu; oysa o kadar yorulmuştum ki, artık ağlamaya bile halim kalmamıştı. Sadece ona tutundum.
"İlk gün," dedim, dudaklarımdaki o cılız tebessümü korumaya çalışarak, "öyle söylemiyordun ama..." Pars, yüzünde o beni her defasında hem kızdıran hem de hayata bağlayan o hafif, muzip ama içi şefkatle dolup taşan gülümsemeyle başını iki yana salladı.
"Ben aptalım, beni boş ver," dedi eğlenerek, sesindeki o yumuşak tonla yükümü hafifletmeye çalışarak. "Ama doğrusu, benim gibi bir gerizekalıya bile kendini sevdirdiysen... Sen kesinlikle bir melek olmalısın, Mavi." Bu beklenmedik ama tam da ona yakışan cümleyle dudaklarımdaki o küçük tebessüm biraz daha genişledi, ancak gözlerimden süzülen yaşlar bu kez hüzünden ziyade içimdeki o dayanılmaz yükün hafiflemesiyle akıyordu. Pars yavaşça ayağa kalktı; zayıflamış, titreyen bedenimi kaldırmak için ellerini yeniden kollarıma doladı ve beni hiç düşünmeden, sanki kırılgan bir cam parçasını korur gibi o koca göğsüne çekti. Kollarının arasındaki o sıcaklık, dünyadaki bütün soğukluğu ve kimsesizliği bir an için unutturur gibiydi. Çenesi saçlarımın üzerinde dururken, o sarsılmaz ve güven veren sesiyle kulağıma fısıldadı.
"Ağlama demiyorum, tam tersi... İçini dök, ne kadar zehir varsa akıt gitin Mavi. Çünkü dökmezsen, o acı seni içeriden daha da çok çürütür, daha kötü olursun. Ama kendine bu işkenceyi yapmayı, kendini suçlamayı artık bırak." Bir an durdu, nefesimi kesen o ağır gerçeği bütün çıplaklığıyla yüzüme vurdu.
"Baban senin için göğüs gerdi bu hayata, senin için katlandı her şeye. Sen şimdi durup dururken kendini suçlarsan, kendi varlığından nefret edersen... Toprağın altındaki babanı daha da çok üzmez misin?" Bu cümle, ruhumun en hassas yerine bir ok gibi saplandı. Gözlerimden yaşlar bu kez durmaksızın, sel gibi süzüldü yanaklarımdan aşağı. Pars'ın göğsüne daha da gömüldüm, hıçkırıklarım boğazımdan kopup gelirken sesim titreyerek çıktı.
"Ben... Ben intikam istiyordum Pars... Evet, canımın acısını çıkarmak istiyordum," dedim, kelimeler boğazımda düğümlenerek. "Ama bunun bu kadar zor, bu kadar can yakıcı olacağını bilmiyordum. Ben o silahı kafasına... O adama çektiğim andan itibaren pişman oldum. Yemin ederim pişman oldum Pars..."
İçimdeki o suçluluk ateşi, o gece zihnime kazınan o tetik sesiyle yeniden alevlendi. Gerçekten pişman olmuştum; o intikam hırsının, o kör öfkenin getirdiği nokta beni babamın mezarının başına, bu dipsiz pişmanlığa mahkum etmişti.
Kolları hâlâ etrafımı sımsıkı sarmışken, derin ve yorgun bir nefes aldı. Sesindeki o sarsılmaz ve güven veren ton, rüzgârın uğultusunu bastırarak kulaklarımda yankılandı.
"Geçecek... Hepsi geçecek Mavi," dedi kendinden emin bir şekilde, bana tutunacak bir dal sunar gibi. Ama hemen ardından, sesindeki o ani ton değişimiyle birlikte acısı kesti ortalığı. "Sadece biraz acıtacak... Önce canını çok yakacak, sonra geçecek." Göğsümün kafesini zorlayan o sancıyla başımı göğsünden biraz geriye çektim, gözlerinin içine baktım. Bu yalandan tesellilere karnım toktu. Gözyaşlarımın bulanıklaştırdığı bakışlarımı ona dikip titreyen sesimle sordum.
"Senin... Senin acın geçti mi Pars?" O benden çok önce, daha çocuk yaşlarında ailesini, dünyasını kaybetmişti. O küçük omuzlarına dünyanın en ağır yükü bindiğinde henüz çocuktu. Acısı geçmiş miydi gerçekten? Hiç sanmıyordum. İnsan bağrına bastığı, elleriyle toprağa verdiği canların yokluğunu unutabilir miydi? Ben, annemin o hastane odasındaki son kokusunu, gidişindeki o dipsiz sessizliği bir an olsun unutamazken; o unutmuş olabilir miydi? Pars, benden kaçırmadığı o dürüst, o çıplak gözlerle baktı yüzüme. Yalan söylemedi; ne acıyı hafife aldı ne de beni kandırmaya çalıştı.
"Geçmedi," dedi, kelimeler boğazından kırgın bir hırıltıyla dökülerek. "Ama... Alıştım." Alışılır mıydı peki? İnsanın canından bir parça koptuğunda, o boşlukla yaşamaya alışılır mıydı? Alışılmazdı. Bu acı ne eskir ne de hafiflerdi; sadece her aklına geldiğinde insanın içini yeniden oyar, o buz gibi gerçeği yeniden yüzüne çarparak yıkardı insanı.
Ben de annemin ölümünü bir gün bile unutamamıştım. Zihnimin en sakin köşesinde bile o kayıp, o devasa bir eksiklik gibi duruyordu. İşte bu yüzden... Annemi benden koparıp alan o hastane odasının sessizliğine katlanamadığım için, bu acıyı dindiremediğim için babama duyduğum o kör kin büyümüştü içimde. Onu suçlamıştım, onu sorumlu tutmuştum. Ve bu yüzden... Bütün bu öfkenin, bu dinmek bilmeyen kinin sonunda babam benden gitmişti. Kendi ellerimle hazırladığım bu felaketin sonucunda, o buz gibi, o karanlık toprağa gömülmüştü babam...
Gözyaşlarım, yanaklarımı döven o acımasız nehir gibi akmaya devam ediyor, hıçkırıklarım mezarlığın o ıssız sessizliğinde yankılanıyordu. Zaman kavramını tamamen yitirmiştim; orada, o mermerin önünde saatlerce, belki de günlerce kalabilirdim. Nihayet, omzuma konan o sıcak ve güven veren elin ağırlığıyla kendime geldim. Pars, boğuk ve şefkat dolu bir sesle, "Hadi gidelim Mavi," dedi.
Yavaşça, sanki üzerimdeki tonlarca ağırlıktaki yükü kaldırmaya çalışıyormuş gibi başımı salladım. Pars'tan ayrılıp son kez yere eğildim; dudaklarımı mezar taşının o buz tutmuş, pürüzlü yüzeyine bastırıp küçük, vedaların en acısıyla mühürlenmiş bir öpücük kondurdum.
"Hoşça kal baba... Yine geleceğim," dedim titrek, nefes nefese bir sesle. Üzerimdeki o kalın, hala tenimin sıcaklığını taşıyan siyah ceketi yavaşça sırtımdan çıkarıp, mermerin ve üzerindeki solmuş güllerin üzerine, sanki onu üşütmekten korkuyormuşum gibi özenle serdim. En azından... En azından bu küçük detay, o toprağın altındaki yalnızlığını biraz olsun hafifletir miydi? Bilmiyordum ama yapabileceğim başka hiçbir şey kalmamıştı.
Pars'ın uzanan eli destek oldu; yavaşça arkamı döndüm ve onunla birlikte o hüzünlü mezarlıktan dışarıya doğru adımladık.
Demir kapıdan çıktığımızda, bizi bekleyen arabanın önünde Pamir duruyordu. Ama mezarlığın içine adımını bile atmamıştı. Babamdan duyduğu o derin, o kökleşmiş nefret yüzünden buraya, o toprağın yanına bile yaklaşamamıştı. Gözlerini uzaklara dikmiş, tamamen kendi zihninin karanlık odalarında kaybolmuş gibi dalgın bir şekilde mezarlığa bakıyordu. O kadar derin bir öfkenin ve dalgınlığın içindeydi ki, bizim yanına yaklaştığımızı, kapıdan çıkıp arabaya yöneldiğimizi fark etmemişti bile. Sanki hayalet gibiydik; ne sesimizi duymuş ne de üzerimizdeki o acının gölgesini görmüştü. Arabaya doğru sessizce yürümeye devam ettik, adımlarımız mezarlığın asfaltta bıraktığı o hüzünlü hışırtıyla birleşti...
Pars, elini Pamir'in omuzuna yavaşça koyarak, boğuk ve dikkatli bir sesle mırıldandı. "Abi..." Pamir, irkilmiş gibi bir an duraksadı; zihnini esir alan o karanlık girdaptan sıyrılarak gözlerini mezarlığın demir kapısından ayırdı ve bize baktı. Yüzünde ne bir yumuşama ne de bir rahatlama vardı; sadece o keskin, donuk bir ifadeyle başını salladı.
"Gidelim," dedi kestirip atarak. Arkasını hızla döndü ve uzun adımlarla arabaya doğru yürüdü. Ona bakarken içimdeki o sızı yeniden alevlendi. Pamir'in bu adama, babama duyduğu nefret hiçbir zaman dinmeyecekti, değil mi? Öldüğü an bile o öfke hafiflememiş, aksine taşa kazınmıştı sanki.
Pars, Pamir'in bu aceleci ve gergin halini görünce durdu, bana ve ona hızlıca bakıp kararını verdi. "Abi, siz gidin... Ben biraz dolaşacağım," dedi. Pamir, bu isteği sorgulamadı bile; sadece yavaşça kafasını salladı. Pars'la yollarımız burada ayrılırken, ben Pamir'in yanında, o sessizliğin ve öfkenin omuzlarıma yüklediği ağırlıkla arabanın yolcu koltuğuna bindim. Kısa süre sonra motorun homurtusuyla yola koyulduk.
Camdan dışarıyı izliyordum. Dünya ne kadar da acımasız ve kayıtsızdı... Dışarıda her şey öylesine olağan akışındaydı ki; insanlar sokaklarda gülüşüyor, kafeteryalarda kahvelerini yudumluyor, hiçbir şey olmamış gibi hayatlarına devam ediyorlardı. Onlar için bu normal, huzurlu bir pazartesiydi; kimsenin ruhunda bizim taşıdığımız o enkazlar, o mezar soğukluğu yoktu. Ne kadar şanslıydılar, ne kadar rahat bir şekilde zamanı tüketebiliyorlardı.
Araba sessizlik içinde evin önüne yanaştığında, kapıyı açıp indim ve ağır adımlarla içeriye girdim. Pamir de hiç konuşmadan, tek bir kelime bile etmeden hemen arkamdan kapıyı örtüp içeri girdi. Evin o sessiz, kimsesiz ve boğucu atmosferi üzerimize bir kabus gibi çökmüştü.
Pamir, o sert görünümünün ardına saklamaya çalıştığı ama gözlerindeki o derin endişeyle ele veren şefkatli bir tavırla önümde durdu. Sessizliği yırtan o tok sesiyle mırıldandı.
"Hadi gel, bir şeyler ye... Kaç gündür ağzına doğru dürüst bir lokma koymadın, eriyip gidiyorsun Mavi." Bedenimdeki o acımasız yorgunlukla birlikte başımı iki yana salladım, sesim fısıltı gibi çıktı.
"Canım istemiyor..." O an Pamir'in o sabırlı duruşu anında yıkıldı; sesindeki o otoriter, karşı çıkılması imkânsız ton odayı doldurdu.
"Mavi!" diyerek kestiğimi attı, ama hemen ardından benden gelen o direnci görünce o sertliği aniden kırıldı; sesini yumuşatarak, adeta yalvarır gibi devam etti. "Hadi güzelim... Lütfen, benim için bir şeyler ye." İşte o an, içimdeki o biriken bütün öfke, o bastırılmış hınç ve haksızlığa uğramışlık hissi bir baraj kapağı gibi patladı. Titreyen sesimle, bu defa hırsla bağırdım.
"Canım istemiyor dedim!" Bu halleri, bu kadar sakince karşımda durabilmesi artık beni deli ediyordu. Sinirlerim son raddesindeydi. Zihnimin en karanlık köşesinde o zehirli şüphe yeniden başını kaldırdı. Hiç mi üzülmüyordu ya? Ben burada ruhumun enkazı altında can verirken, o nasıl böyle dimdik durabiliyordu? Sevdiği kadın bu halde, paramparça bir enkaz halindeyken hiç mi içi sızlamıyordu? Gerçekten... Gerçekten beni seviyor muydu?
Pamir'in adımları bir an için havada asılı kaldı. Sırtı bana dönüktü, geniş omuzları derin bir nefesle sarsıldı. Omzunun üzerinden bana doğru baktığında, gözlerindeki o donuk ifade sanki yılların biriktirdiği buz tutmuş bir duvar gibiydi. Sesinde ne bir öfke ne de bir pişmanlık vardı; sadece o sarsılmaz, acımasız gerçek duruyordu.
"Nasıl istersen öyle olsun," dedi düz, neredeyse hissiz bir sesle. Arkasını dönüp yeniden salona doğru yürümeye yeltendiğinde, içimdeki o zehirli öfke bütün barikatları yıktı. Olduğum yerde donup kalmadım; arkasından, sesimdeki o titrek ve isyankâr haykırışla üzerine yürüdüm.
"Bu kadar mı nefret ediyorsun babamdan?" Dedim, kelimeler boğazımdan adeta kanayarak dökülürken. "Mezarlığa bir adım bile gelemeyecek, arkasından bir Fatiha, tek bir dua bile okumayacak kadar mı çok nefret ediyorsun benden... ondan?!" Sesim o koca evin duvarlarında yankılandı, hıçkırıkla kesildi ama durmadım. Bu kadarı fazla değil miydi? Canım bu kadar yanarken, babamın toprağı henüz kurumamışken onun bu kayıtsızlığı, bu inatçı nefreti bana bir hançer gibi batıyordu.
Pamir durdu. Yavaşça bana doğru döndü; yüzündeki o sert çizgiler daha da belirginleşti, gözlerinde yılların acısıyla harmanlanmış o koyu gölge parladı. Adımlarını yavaşça bana doğru yönlendirirken, aramızdaki o mesafeyi kapattı. Sesi bu kez fısıltı gibi ama odayı inleten bir ağırlıktaydı.
"Senin o mezarın başında ağladığın adam," dedi, parmağıyla dışarıyı, o mezarlığın olduğu yönü işaret ederek, "bana bu hayatta yaşayabileceğim en büyük cehennemi yaşattı Mavi. Senin baba dediğin adam, benim elimden her şeyi aldı. Şimdi benden kalkıp onun için dua etmemi, o toprağın başına gitmemi mi bekliyorsun?"
Gözlerinin içine baktığımda, orada gördüğüm acı beni bir anlığına sarstı. Ama içimdeki o yangın sönmüyordu.
Pamir arkasını yavaşça bana döndüğünde, gözlerindeki o koyu karanlık odayı tamamen esir almıştı. Yüz çizgileri gerilmiş, dişlerini birbirine öyle bir sıktığı çenesindeki kasların hareketinden belli oluyordu. Derin ve hırpalanmış bir nefesle fısıldadı.
"Benim hayatım... O adama olan nefretimle kurulu, Mavi." Yüzünde öyle derin, öyle kökleşmiş bir kin vardı ki, insanı korkutacak kadar gerçekti. O an, zihnimde arabada onu izlediğim o an canlandı. Bütün taşlar yerine oturur gibi oldu ama içimdeki öfke buna engel oluyordu.
"Bu yüzden mi..." dedim, sesimdeki titreme öfkeyle harmanlanırken, "Bu yüzden mi az önce arabanın önünde öylece durup dalgın bir şekilde mezarlığa bakıp duruyordun?" Kollarımı göğsümde kavuşturup üzerine yürüdüm, sesimi biraz daha yükselterek devam ettim.
"Bu kadar nefret... Bu kadar zehir çok fazla değil mi Pamir? Adam öldü, toprak oldu! Hâlâ mı bitmedi?" Pamir, başını sabırsızca iki yana salladı. Yüzündeki o sert ifade bir an için değişti, gözlerindeki öfkenin yerini bambaşka, okunması imkânsız bir gölge aldı.
"Mezarlığa bakmamın senin babanla bir alakası yok," dedi kestirip atarak. Cümlesi biter bitmez yeniden arkasını döndü, bu ağır konuşmayı uzatmamak ister gibi salona doğru adımlamaya başladı. Ama gitmesine izin vermedim. İçimdeki o onulmaz acı, o haksızlık duygusu ve koca bir hiç uğruna harcanan günlerimizin hırsı beni ele geçirmişti. Bir hamlede öne atıldım ve bileğinden tutup onu sertçe kendime doğru çektim.
"Nasıl bir alakası yok?!" diye bağırdım, gözlerimden yeniden öfkeyle ve acıyla yaşlar süzülürken. "Gözlerini o tarafa dikmiş, sanki canını alacakmış gibi bakıyordun! Ne alakası yok Pamir? Neyi saklıyorsun benden? Yoksa... Yoksa sadece babam değil miydi o nefretin hedefi?" Bileğini tutan parmaklarım tir tir titriyordu. Pamir durdu, arkasını dönmedi ama sırtı kasıldı. Omuzlarının üzerinden bana doğru çevirdiği bakışlarında, bu defa öfkeden ziyade, benden bile saklamaya çalıştığı o ağır, o zehirli bir sırrın ağırlığı vardı.
Dudaklarımdan dökülen o alaycı, o kinayeli kelimeler evin sessizliğinde bir bıçak gibi keskin yankılandı.
"Yalan söylemeye başlamışsın, Pamir Arslan..." Bunu söylerken yüzümde beliren o acı dolu gülümseme, içimdeki yangını bastırma çabasından başka bir şey değildi. Hayatı boyunca yalandan, arkadan iş çevrilmesinden nefret eden o adam, şimdi gözlerimin içine baka baka en büyük gerçeği benden saklıyordu. En nefret ettiği şeyi, bizzat kendisi yapıyordu.
Pamir kafasını aşağı eğdi, gerilen sırtıyla birlikte derin bir soluk aldı. Başını omzunun üzerinden bana doğru çevirdiğinde, gözlerindeki o karanlık ateşin boyutu değişmişti. Karşılık verme gereği bile duymadan, buz gibi bir sesle kestirip attı.
"Yalan falan söylemiyorum, Mavi."
"Basbayağı yalan söylüyorsun!" diye bağırdım, sesimdeki o inatçı tını tavanı deler gibi çıktı. Bilerek, inadına üzerine gidiyordum; onu sinir etmek, o duvarlarını yerle bir etmek istiyordum. Kendi içimde yaşadığım o cehennemde yalnız kalmaya tahammülüm yoktu. Benim canım bu kadar çok yanıyorken, o nasıl böyle sakin kalabilirdi? Benim ruhum parça parça olurken, onunkisi de yansın istiyordum. Canı yansın, o da benim gibi çaresizlikle kıvransın istiyordum.
Pamir, sabrının son raddesine geldiğini belli eden sert bir solukla tamamen bana döndü. Adımlarını üzerime doğru atarken, aramızdaki o tehlikeli mesafeyi bir anda sıfıra indirdi.
"Ne yalanından bahsediyorsun sen? Kafayı yedin artık, farkında mısın Mavi! Yasını bile düzgün yaşayamıyorsun, her şeyi ve herkesi suçlamaktan başka bir şey yaptığın yok!"
Gözlerinin içine diktim bakışlarımı; geri adım atmaya niyetim yoktu.
"Öyle mi?" dedim, sesim titriyor ama gözlerimdeki o meydan okuma sönmüyordu.
"O zaman söyle o zaman, mezarlığa baktığında aklından ne geçiyordu? O nefretin arkasında sadece babamın hayaleti mi var, yoksa benden sakladığın, o derinlerde bir yerde kanayan başka bir yalan mı var Pamir? Yüzüme bak ve yalan söylemediğini söyle!" Aramızdaki nefesler birbirine karışırken, ikimizin de omuzlarındaki yükün ağırlığı odayı adeta yaşanmaz kılıyordu.
Pamir durdu. Bütün o öfkesi, o sert duruşu bir anda havada asılı kaldı. Yüzüme baktı; saniyeler boyunca süren o uzun, o dipsiz sessizlikte, gözlerindeki o buzdan duvarların nasıl çatladığını, altından o ham ve kanayan acının nasıl gün yüzüne çıktığını gördüm. Derin, sarsıcı ve boğuk bir nefes aldı. Sesindeki o öfke yerini, insanı ruhundan yaralayan o çıplak gerçeğe bıraktı.
"Senin ailenin... En azından gidip başında ağlayabileceğin bir mezar taşı var Mavi," dedi, sesi titriyor ama her kelimesi bir kurşun gibi göğsüme saplanıyordu.
"Benim ne annemin ne de babamın... Bir mezar taşı bile yok. Ben o mezarlığı her gördüğümde neden bu kadar kendimi kimsesiz, neden bu kadar yalnız hissediyorum sence? Kimin yüzünden böyle hissediyorum? Ben... Ben ailemin ölüsünü bile bulamadım lan! Bir avuç topraklarını bile koyamadım önüme!" O an, kelimeler boğazımda düğümlendi. Kulaklarım uğuldadı, dünya etrafımda döner gibi oldu. Ne? Onun... Ailesinin mezar taşı bile yok muydu? Toprağın altında bile bir sığınakları yok muydu? Bu, bu dünyada bir insanın yaşayabileceği en korkunç, en acı verici cehennemdi. Çok canı yanıyordu... Hayır, sadece canı yanmıyordu; o içeriden, kökünden yanıp kül oluyordu ve ben bunu göremeyecek kadar kendi acımın bencil körlüğüne saplanmıştım. Elimi kaldırıp konuşmak, o an kalbine dokunmak istedim ama izin vermedi. Öfkeyle ama bu kez gözlerinden süzülen o görünmeyen yaşların ağırlığıyla devam etti.
"Ben..." diye soluklandım, sesimdeki o kırılma parçasını gizleyemeyerek. Ama konuşmama izin vermemişti.
"Senin baban ve benim amcam yüzünden... Ben gidip bir mezarlığın önünde bile ağlayamıyorum Mavi! Derdimi bir mermere yaslanıp paylaşamıyorum, içimdeki o zehri dökemiyorum. Sence neden Pars, o kapının önünden ayrıldı, dolaşmak istedi biliyor musun? Çünkü o çocuk, ne zaman o mezarlığı görse derbeder oluyor, çocukluğu yeniden parça parça kopuyor! Ben... Ben kardeşimi bile koruyamadım bu acıdan!" Sesi odada yankılanırken, omuzları çöktü. İçindeki bütün o kine, o öfkeye rağmen asıl sızının, asıl büyük yıkımın ne olduğunu ilk defa bu kadar net yüzüme vurmuştu. Ben kendi acımın koca dünyasında boğulurken, onun ve Pars'ın omuzlarında taşıdığı mezarsız, vedasız cehennemi hiç görmemiştim.
O büyük itirafın, o can yakan gerçeğin ardından odadaki bütün oksijen sanki bir anda çekilmişti. Pamir'in omuzlarına yüklediği onca yıllık acıyı, mezarsız bırakılmış o yetimliğini yüzüme vurduğu an, kelimelerim boğazımda düğümlenmişti. Ama ben... Ben o acının ortasında kalmak yerine, yine en iyi bildiğim şeyi yapmaya, o yangından kaçmaya karar vermiştim. Gözlerindeki o yıkımı göğsümün ortasında hissederken, kendimi korumanın tek yolunun bu bağı koparmak olduğuna inandırdım. Düz, neredeyse hissiz ve soluk bir sesle fısıldadım.
"Boşanalım." Oda bir anda buz kesti. İkimiz de yaralıyız, diyordum kendi kendime; bu yaralar birbirimizi iyileştirmek bir yana, her temasımızda daha da derine batıyor, bizi tamamen mahvediyordu. Zaten en başından beri bir araya gelmemiz yanlıştı. Yanlış kararların, yanlış öfkelerin üzerine kurulan bu hayat, bizi bizzat kendi ellerimizle uçuruma sürüklemişti.
Pamir, söylediğim şeyi idrak etmeye çalışır gibi bir adım geriye gitti. Gözlerindeki o anlık şaşkınlık, yerini derin, onulmaz bir yenilgiye bıraktı. Sesi, sanki içindeki son umut ışığı da sönmüş bir adamın fısıltısı gibi çıktı.
"Dediklerimden... Çıkardığın sonuç bu mu Mavi?" Onu paramparça ettiğimi biliyordum. O, içindeki en karanlık sırrı, o canını yakan en derin yarayı ilk defa bu kadar çıplak bir şekilde önüme sererken; benim ona sunduğum tek cevap bu koca evliliği bir çırpıda silip atmak olmuştu. Canı yanıyordu; benden beklediği o şefkat duvarı, yüzüne çarpan soğuk bir darbeyle yıkılmıştı. Ama bitmeliydi. Ben babamın kızıydım; acıyla baş etmeyi beceremez, o acının bizi yemesini izlemek yerine ondan kaçmayı seçerdim. Bu zehirli döngüden kurtulmanın tek yolu buydu. Gözlerimi ondan kaçırmadan, o tekdüze ve inatçı sesimle tekrarladım.
"Evet, bu." O an, kelimelerin bittiği, zamanın ve nefesin durduğu yerdeydim. Onu tamamen kaybetmek pahasına, göğsümün ortasındaki o devasa boşluğu kapatmak için söylememesi gereken o en acımasız, en zehirli yalanı zehir gibi akıttım dudaklarımdan.
"Belki de..." dedim, sesimdeki o titrek ama buz gibi kesinlikle, "Seni hiç sevmemişimdir." Ondan vazgeçiyordum. Kendi ellerimle inşa ettiğimiz bu yıkıntının altından kalkamayacağımızı görünce, en keskin kılıcı çekip ikimizin de bağını tek vuruşta kesiyordum. Pamir'in omuzları sarsıldı. Gözlerindeki o yenilgi, yerini bir anda alev alev yanan, ne yapacağını bilemeyen o deli öfkeye ve çaresizliğe bıraktı. Adeta ruhundan kopup gelen bir haykırışla üzerime atıldı.
"Mavi!" Sesi o koca evin duvarlarında yankılandı; öfkeyle, isyanla ve kelimenin tam anlamıyla canının yanmasıyla doluydu. Elleri saçlarımıza, duvarlara tutunur gibi havada kaldı; bana yaklaşmak istiyor ama attığı her adımda benim o dik duruşumun duvarına çarpıyordu. Ne yapacağını, bu acıyla nasıl baş edeceğini bilemez bir halde öylece kaldı karşımda. Gözlerindeki o bakış, beni bin parça etmeye yetmişti ama geri adım atmadım. Kaçıyordum; çünkü kalırsam, onun o enkaz haline bakıp sonsuza dek orada boğulacağımı biliyordum.
Pamir adeta soluksuz kalmış gibi bir adım geriledi. Geniş göğsü hızla inip kalkıyor, elleri nereye koyacağını bilemez bir halde iki yanında titriyordu. Gözlerinde alevlenen o öfke, yerini sağanak gibi yağan bir çaresizliğe bırakmıştı ama ben o acımayan yüzümü bozmadım.
"Ne dedin sen?" dedi, sesi fısıltı gibi ama kulakları sağır edecek kadar gürültülü çıkmıştı. "Ne dedin, Mavi?" Gözlerimi kırpmadan, o buz gibi ve yabancı bakışlarımla yüzüne baktım.
"Duydun işte," dedim, sesimde en ufak bir titreme, en ufak bir pişmanlık izi bırakmamaya çalışarak. "Belki de bu evlilik, bu kavgalar, bu intikam oyunları... Hepsi sadece bir bahaneydi. Seni sevdiğimi sandım, evet. Belki de sadece yalnızlığımı seninle örtmeye çalıştım. Ama gerçeği kabullenmek gerekiyormuş, Pamir." Bir adım yaklaştı. Sanki beni sarsmak, bu söylediklerimin birer kabus olduğunu yüzüme haykırmak ister gibi ellerini omzuma koymaya yeltendi ama parmakları havada kaldı. Dokunmaya bile korkar gibiydi.
"Sen..." dedi, dişlerinin arasından sızan o hırıltılı nefesle. "Sen az önce neyi silip attığının farkında mısın Mavi? Bizim yaşadığımız her şeyi, o acıları, o gözyaşlarını... Bir çırpıda yalan mı yaptın?" Alaylı bir gülüş kondu dudaklarıma; ne kadar canım yandığını gizleyen, ama onu tamamen mahveden o zehirli gülüş...
"Bizim yaşadığımız ne vardı ki Pamir?" dedim, kelimeleri birer bıçak gibi fırlatarak.
"Sen kendi nefretinin sarhoşluğundan başını kaldırıp da ne zaman gerçekten beni gördün? Ben senin için sadece bir araçtım. Kendi geçmişinin acısını benden çıkarmanın, o mezarsız anne babanın intikamını benim soyadımla ödetmenin bir yoluydum ben. Ben de bunu çok geç fark ettim. Hepsi bu."
Yüzü hızla soldu. Sanki göğsüne mermi yemiş gibi geriye doğru sallandı. Gözlerindeki o son umut kırıntısı da gözlerimin önünde paramparça olup ufalandı. Onu öldürmemiştim belki, ama ruhuna sıktığım bu kurşun, herhangi bir silahtan çıkandan çok daha ölümcüldü. Biliyordum; şu an onu binlerce parçaya bölmüştüm, kendi ellerimle kalbini söküp avucuna vermiştim.
"Bunu... Bunu gerçekten söyleyen sen misin?" dedi, sesi acıyla çatlayarak. "Benim dünyamda bir tek sen varsın diyorum Mavi. Ben seninle var oldum, seninle nefes alıyorum. Sen kalkmış bana 'seni hiç sevmemişimdir' diyorsun..."
"Evet," dedim, sesimi en düz, en hissiz haline büründürerek. "Ve şimdi uzatmanın bir anlamı yok. Bu evlilik de, bu yalan da burada bitiyor. Boşanacağız, Pamir." Olduğu yerde kilitlendi kaldı. Ne bir şey söyleyebildi ne de itiraz edebildi. Gözlerindeki o yıkımı, o dipsiz boşluğu arkamda bırakarak arkamı döndüm ve odadan çıkmak için adımladım. Ama içimdeki o yangın, attığım her adımla birlikte beni de yakıp kül ediyordu.
"Böyle kaçıp gidecek misin yani?" Duraksadım. Olduğum yerde çivilenmiş gibi kaldım ama başımı geriye çevirmedim. Onun o yıkık halini görürsem, boğazımdaki bu sahte demirden duvarın çatlayacağını biliyordum.
"Kaçmıyorum," dedim, sesimi olabildiğince düz tutmaya çalışarak. "Sadece gerçeği kabul ediyorum. Sen kendi nefretinin içinde boğulmaya mahkûmsun, ben ise kendi enkazımın altında. Bizi uzatmanın, birbirimizin canını daha fazla yakmanın bir anlamı yok."
Pamir, ardımdan hızla atıldığı adımlarla aramızdaki mesafeyi kapattı. Kolumdan tutup beni sert ama bir o kadar da titreyen bir hareketle kendine doğru çevirdi. Gözlerindeki o alev alev yanan öfke yerini tamamen yalvaran, ne yapacağını bilemeyen aciz bir çocuğun bakışlarına bırakmıştı. Ama ben o bakışların altındaki bıçağı yeniden saplamak için biledim.
"Bana bak," dedi, sesi ağlamaklı bir hırıltıyla boğulurken. "Gözlerimin içine bak ve bir kez daha söyle bunu. Söyle ki, bu kalbin tam ortasına sıktığın kurşun sonunu getirsin!" Gözlerinin ta içine, o dipsiz acının ve çaresizliğin merkezine diktim bakışlarımı. Hiç acımadım. Ne onun geçmişteki o yetimliğini düşündüm ne de bu ev için döktüğü gizli gözyaşlarını.
"Seni sevmedim, Pamir," dedim, kelimeleri birer zehirli ok gibi, tane tane akıtarak. "Seni ne dün sevdim, ne bugün... Belki de hayatım boyunca sevme yeteneğine bile sahip değildim ben. Sen sadece benim kendi babamdan kaçarken sığındığım geçici bir limandın. O liman da şimdi başıma yıkıldı işte. Rahat edebilirsin artık; benden de, o yalan sevdamdan da kurtuluyorsun." Söylediğim her kelime, onun göğsüne saplanan birer hançer gibi yüzünün rengini kül gibi sararttı. Elleri kolumdan yavaşça kaydı, parmakları havada tutunacak bir yer arar gibi titredi ama hiçbir şey bulamadı.
"Sen..." dedi, sesi neredeyse duyulmayacak kadar kısık, ama bir o kadar keskin bir fısıltıya dönüştü. "Sen kalbimin neresi olduğunu çok iyi biliyordun, Mavi... Ve gidip tam oradan bıçakladın beni. Hiç acımadın."
"Acımadım," dedim, sesimdeki o buz gibi yabancılıkla. "Çünkü sen de benim canımı yakarken bir an olsun arkana bakmadın. Şimdi bitti. Boşanma evrakları en kısa zamanda eline geçer." Arkamı döndüm, bu kez duraksamadan, o evden ve onun o paramparça olmuş, nefessiz kalmış bakışlarından uzaklaştım. Ama her adımımda, kendi kalbimi de o enkazın altında bırakarak gittiğimi çok iyi biliyordum.
Bölüm etkileşimi
