28. bölüm / 28
ZULMÜN ÇİÇEĞİARTIK SENİ DUYUYORUM
Bölümler 28Şu an: ARTIK SENİ DUYUYORUM
- 1 TANITIM130 kelime
- 2 SOLMUŞ MASAL7.477 kelime
- 3 MÜHÜR6.746 kelime
- 4 SON BEYAZIN FISILTISI12.386 kelime
- 5 KEFEN11.226 kelime
- 6 KADERİN MÜHRÜ10.494 kelime
- 7 KARANLIĞA ESİR12.112 kelime
- 8 BİR IŞIK ESKSİK9.430 kelime
- 9 YARABANDI9.192 kelime
- 10 YENİLGİ9.567 kelime
- 11 SEN ONA AŞIKSIN10.958 kelime
- 12 AĞITSIZ SON10.888 kelime
- 13 ÖLMESEN OLMAZ MI?9.631 kelime
- 14 KALBİME AÇTIĞIN MEZAR10.276 kelime
- 15 BİR ZAMANLAR SEN4.448 kelime
- 16 TUTAMADIĞIM ELLER3.488 kelime
- 17 ÖZGÜRLÜĞE VEDA2.196 kelime
- 18 KALBİMDEKİ SANRI3.205 kelime
- 19 ÇOCUKLUĞUMUN KATİLİ2.411 kelime
- 20 İÇİMDEKİ KATİL5.362 kelime
- 21 BİR GÜN DAHA KALAMAZ MISIN?5.080 kelime
- 22 İÇİMDE KALAN SEN5.791 kelime
- 23 BOĞAZIMDAKİ HOŞÇA KAL2.578 kelime
- 24 ANNE2.105 kelime
- 25 MERHAMETİN BEDELİ1.212 kelime
- 26 KENDİ CELLADIM3.423 kelime
- 27 YANLIŞ NEFRET5.138 kelime
- 28 ARTIK SENİ DUYUYORUM6.140 kelime · Okuduğun bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
"Babamın gerçeğini öğrendiğimde, ona anlatacak binlerce sözüm vardı. Ne yazık ki artık beni duyabileceği bir dünya kalmamıştı."
OYA & BORA - BANA BİR MASAL ANLAT BABA
♟️♟️♟️
Yıllardır kendi ellerimle babamı o karanlık, çıkışı olmayan suç uçurumunun kenarına itmiştim. Onu anlamaya çalışmak yerine peşin hükümlerle yargılamış, sabırla dinlemek yerine öfkeyle susturmuş, içinde kopan o devasa fırtınaları görmezden gelerek kendi hırsımı ve isyanımı onun üzerine boca etmiştim. Zihnimde onun ölümünden sorumlu olan kişinin bizzat kendim olduğuna öylesine körü körüne inanmıştım ki, zamanla bu düşünce zihnimde bir ihtimal olmaktan çıkıp tartışılmaz, sarsılmaz bir gerçeğe dönüşmüştü.
Eğer ben olmasaydım... Belki de o gün o acımasız, geri dönüşü olmayan kararı vermeyecekti. Belki kendi canına kıymak için o son adımı atmayacak, o uçurumdan aşağıya kendi iradesiyle bırakmayacaktı. Belki de hayatının o en karanlık, en yalnız anlarında kendini bu kadar çaresiz, bu kadar kimsesiz ve tükenmiş hissetmeyecekti. Şimdi bütün bunları zihnimde geriye sarıp düştüğüm bu cehennemde düşündükçe, göğsümün ortasında dayanılmaz, tonlarca ağırlıkta bir taş oturuyordu.
Yıllardır omuzlarımda taşıdığım o suçluluk duygusu, şimdi öğrendiğim bu yakıcı gerçeklerin altında eziliyor, daha önce hiç olmadığı kadar büyüyerek üzerime çöküyordu. Ben onun ölümünü kendi üzerime yıkmıştım. Her gün biraz daha ağırlaşan, her hatırladığımda içimi sızlatan, geceleri uykularımı kan revan içinde bölen o günah yükünü yıllarca sırtımda taşımıştım. Üstelik bunu tamamen yanlış, çarpıtılmış bir gerçekle yapmıştım. Onu bir katil, bir hain, annemin vahşi ölümünden sorumlu tutulması gereken bir canavar olarak görmüş; kendimi ise onun ölümüne sebep olan asıl suçlu ilan etmiştim.
Oysa şimdi öğreniyordum ki, bütün hayatım boyunca nefret ettiğim, köşe bucak kaçtığım o adam, belki de hayatım boyunca beni en çok, en saf şekilde seven tek insandı. Keşke... Keşke geçmişe, o geride bıraktığım yırtık sayfalara geri dönme şansım olsaydı. Keşke bir kez olsun kendi kibrime ve öfkeme yenilip onun sözlerini yarıda kesmek yerine, karşısına diz çöküp deponun ortasında sessizce, soluğumu tutarak onu dinleseydim. Keşke gözlerindeki o derin, dipsiz yorgunluğu, yüzündeki yılların biriktirdiği o görünmez ağırlığı, bana söylemek isteyip de bir türlü kelime dökemediği o sırlar dizisini fark edebilseydim.
Keşke bana kızdığı, sesini yükselttiği zamanlarda onun da en az benim kadar yaralı, en az benim kadar paramparça olduğunu idrak edebilseydim. Belki de yanında durabilirdim. Belki geceleri taşıdığı o buz gibi yalnızlığına biraz olsun ortak olabilirdim. Belki içindeki o zehirli yükü, yıllardır içine gömmek zorunda kaldığı o korkunç sırrı bizzat kendi ağzından bana anlatabilirdi. Belki ona inanır, belki sımsıkı sarılırdım. Belki de her şey bu kadarı için bile geç kalmadan önce o gerçeğe ulaşabilirdim.
Ama artık hiçbirinin, tek bir kelimenin bile anlamı yoktu. Geçmiş çoktan geride kalmış, demir kapılarını üzerime kapatmıştı. Ben o geçmişin kapısını ne kadar yumruklarsam yumruklayayım, içeri girip ondan af dileme, ellerini tutup özür isteme şansına artık sahip değilim. Ve bu gerçeğin en acıyan yeri de buydu; özür dilemek, hatamı telafi etmek için artık her şey için çok ama çok geç kalınmıştı.
Oysa o adam... Yıllardır beni her türlü tehlikeden, dışarıdaki dünyanın sert rüzgârlarından korumaya çalışan, kendi kanından ve canından olmadığımı en başından beri bildiği hâlde bana öz evladından farksız davranan, hatta belki de öz evladından çok daha büyük, koruyucu bir sevgiyle bağrına basan o yüce insandı.
Ben başka bir adamın, yabancı bir adamın tohumuydum. Bunu biliyordu. Annemin ona acımasızca ihanet ettiğini, hayatına başka birini soktuğunu ve benim o kirli ihanetin sonucunda bu dünyaya geldiğimi gayet iyi biliyordu. Buna rağmen bana hiçbir zaman o ihanetin bedelini ödetmemişti. Bir çocuğun omuzlarına asla taşınamayacak kadar ağır olan yetişkinlerin günahlarını yüklememişti. Benim en ufak bir suçum olmayan bir şeyi, tek bir gün bile yüzüme vurmamıştı. Bana bir kez olsun, "Sen onunkisin, benden uzak dur," diyerek öfkesini kusmamıştı.
Tam tersine, beni korumuştu. Beni büyütmüş, üstüme titremiş, başıma tüy kadar bile bir zarar gelmesin diye kendi huzurunu, kendi hayatını gözünü kırpmadan tehlikeye atmıştı. Sevdiği kadın tarafından sırtından hançerlenmişken, ben o ihanetin canlı bir kanıtı olarak ortalıkta dolaşırken Harun bana nasıl böyle engin bir sevgiyle bakabilmişti? Nasıl olmuştu da gözlerimin içine baktığında annemin o iğrenç ihanetini değil, yalnızca masum bir çocuğu görebilmişti? Nasıl olmuştu da beni kollarının arasına alırken damarlarındaki kan bağını tamamen unutup kalbinin sesini dinlemişti?
Nasıl başarmıştı yıllarca başını dik tutarak beni bağrına basmayı, bir an olsun bile annemin yaptıklarının faturasını benden kesmemeyi? İnsan aklının, vicdanının ve kalbinin taşıyabileceği sınırları zorlayan, mantığın asla açıklayamayacağı kadar büyük, insanın kendi nefsini unutup göklere çıkmasını gerektirecek kadar ağır bir fedakârlıktı bu. Bir insanın yüreği nasıl bu kadar okyanuslar gibi geniş olabilirdi? Bir insan, kendisine yapılan böylesine yıkıcı bir ihanetten sonra, o ihanetin meyvesini nasıl bu kadar saf bir şefkatle sevebilirdi? Harun bunu nasıl başarmıştı?
Ve ben... Bütün bunları zerre kadar bilmeden, onun o sessiz ve dağ gibi duran sevgisini nasıl bu kadar kolay görmezden gelmiştim? Nasıl bu kadar kör olmuştum?
Gözlerimden çeneme doğru süzülen o tuzlu yaşları artık durdurabilmem imkânsızdı. Başımı öne eğmiş, ayaklarımın dibindeki o kirli beton zemine bakıyordum ama gözümün gördüğü hiçbir detay bana gerçek gibi gelmiyordu. Sanki bütün geçmişim, çocukluğumun her bir karesi deponun duvarlarında yeniden yazılıyordu. Çocukluğumun en silik anısı bile, babamın bana baktığı o korumacı bakış, saçlarımı okşadığı o eller, beni tehlikelerden sakındığı her an zihnimde başka, çok daha derin bir anlam kazanıyordu.
Yıllarca nefret ettiğim, öfkeyle suçladığım o adamın aslında beni bir an olsun bile suçlamadığını, aksine benden vazgeçmediğini düşünmek, içimdeki bütün savunma duvarlarını parça parça yıkıyordu. Keşke bilseydim. Keşke bir kez olsun onun gözlerinin içine gerçekten bakıp orada ne büyük bir fırtına sakladığını anlamaya çalışsaydım. Keşke her şeyi yalnızca kendi yaralı çocukluğumun penceresinden izlemeseydim.
Deponun kasvetli, ağır ve buz kesen havasında, biraz önce yaşadığımız o korkunç, dünyayı sarsan itirafların hemen ardından çöken o derin sessizlik, Polat'ın boğuk ve yapışkan alaycı sesiyle yeniden bozuldu.
"Yeğenim..." dedi Polat. Sesindeki o sahte, mide bulandırıcı yumuşaklık bile tenimi ürpertmeye yetiyordu. Başımı zorlukla kaldırıp baktığımda, yüzünde hâlâ o insanı çileden çıkaran iğrenç sırıtışı gördüm. Karşısındaki insanların ruhunu deşerken, kalplerini oymaktan keyif alan bir canavarın yüzüydü bu.
"Şimdi kollarını çözüp seni serbest bırakmayı gerçekten çok isterdim, inan bana buna yürekten inanabilirsin." Dudaklarını yapmacık bir şekilde büzerek sanki bu durumdan büyük bir üzüntü duyuyormuş gibi rol yaptı. "Ama biliyorum ki seni çözer çözmez, gözü dönmüş bir kaplan gibi doğrudan üzerime atılacaksın. O biriken öfkenle beni parça parça etmeye çalışacaksın. Açıkçası seni biraz tanıyorsam, bunu yapmak için tek bir saniye bile düşünmezsin." Birkaç saniye durdu. Bakışlarını üzerimde ağır ağır gezdirdi. Sonra başını hafifçe yana eğerek yüzündeki o zehirli gülümsemeyi daha da belirginleştirdi.
"Ve o durumda adamlarımın seni durdurmak için düşünmeye, beklemeye bile vakti olmaz. Seni oracıkta, hiç tereddüt etmeden anında kurşuna dizerler, öldürürler." Sözlerinin o ölümcül ağırlığını özellikle hissettirmek istercesine kısa, boğucu bir sessizlik bıraktı araya. Ardından omuzlarını zarafetle kalkıp indirecek şekilde hafifçe kaldırdı.
"Açıkçası ben de durup dururken bir yeğen katili olmak istemem. O da işin ayrı bir boyutu tabiki."
Söylediği cümlenin barındırdığı o iğrençliğin, o pervasızlığın gayet iyi farkındaymış gibi dudaklarının kenarı vahşice kıvrıldı. Sonra bir anda derinlerden gelen boğuk, zehirli bir kahkaha patlattı. Kahkahası deponun soğuk duvarlarına çarpıp yankılanırken gözlerindeki o sadist eğlence doruğa ulaştı.
"Gerçi düşününce insanın kafası cidden karışıyor," dedi başını iki yana sallayarak. "Kendi öz kardeşinin kanını akıtmış, katili olmuş bir adamın, şimdi kalkıp yeğeninin canı için bu kadar ince eleyip sık dokuması ne kadar mantıklı, değil mi?" Kaşlarını alayla havaya kaldırdı. "Ben bile merak ediyorum doğrusu. Öz kardeşimi katletmişim, yengemi diri diri toprağa gömmüşüm, bütün bir ailenin geleceğini kökünden mahvetmişim..." Dudaklarında küçümseyen, buz gibi bir tebessüm belirdi. "Ama sıra en kıymetli yeğenime gelince birden merhametli amca mı kesileceğim?" Kendi sözleriyle, kendi işlediği suçlarla resmen eğleniyordu.
"Bilmiyorum. Belki de içimde hâlâ körelmemiş minicik bir vicdan kalmıştır, kim bilir?" Ardından kahkahasını bastırma gereği bile duymadan ekledi. "Ama açıkçası bu umurumda olur mu, onu da hiç sanmıyorum." Karşımda duran adamın kurduğu her bir cümle midemi bulandırıyor, içimdeki safra taştırıyordu. Onun için bizim yaşadığımız o acı, kaybettiğimiz insanlar, paramparça olan ailemiz, yıllardır ruhumuzda taşıdığımız o kanayan yaralar hiçbir şey ifade etmiyordu. Bizim hayatımız, onun gözünde yalnızca canı sıkıldığında kurallarını değiştirdiği ucuz bir oyunun parçalarından ibaretti.
Kimin ağlayacağı, kimin yıkılacağı, kimin bu beton üstünde can vereceği onun için yalnızca gecenin eğlencesiydi. Karşımızda duran şey yalnızca adi bir katil değildi; vicdanını, merhametini, insanlığa dair ne varsa hepsini çok ama çok gerilerde bırakmış tam anlamıyla ruhsuz bir canavardı. Bizim en kutsal yanlarımızı kökünden söküp parçalarına ayırırken bile kendisini haklı görebilecek kadar karanlık bir kör kuyuya hapsolmuştu. Ve işin en korkunç, en tüyler ürpertici yanı da, bütün bu dehşeti yaşatırken yüzündeki o keyifli gülümsemeyi tek bir saniye bile kaybetmiyor olmasıydı.
Gözlerimden süzülen iri yaşlar yanaklarımı birer kor gibi yakarak çeneme doğru hızla ilerliyor, oradan da yerçekimine teslim olarak ağır ağır o soğuk beton zemine düşüyordu. Düşen her bir damla; içimde yıllardır biriken o kör edici pişmanlığın, taşımaktan bellerimin büküldüğü suçluluk duygusunun ve şimdi öğrenmek zorunda kaldığım o korkunç, dünyamı yıkan gerçeklerin acı birer parçasıydı.
Ağlıyordum; lakin bu kez gözyaşlarım yalnızca canımın yanmasından ya da çaresizlikten kaynaklanmıyordu. Ruhumun en derin katmanlarında, göğsümü içeriden parçalayarak dışarı çıkmaya çalışan tarifsiz, vahşi bir öfke kabarıyordu. Babamın yıllarca tek başına omuzladığı o haksız suçun, herkesin onun arkasından fısıldadığı o zehirli kelimelerin ve en acısı da benim bile onu bir katil olarak görerek geçirdiğim o kayıp yılların altında aslında Polat'ın o karanlık gölgesinin yattığını yeni idrak ediyordum.
Ben haftalarca kendimi suçlamıştım. Babamın intiharına, o uçuruma sürüklenmesine bizzat benim sebep olduğumu düşünmüş; onun o koca yüreğindeki yalnızlığını, çektiği işkenceyi ve hayatının sonuna kadar sırtında taşıdığı o ağır yükü kendi omuzlarıma vicdan azabı olarak yüklemiştim. Oysa şimdi... Karşımdaki bu adamın bütün bunları bilerek, isteyerek ve zerre kadar vicdan azabı duymadan hayatımıza bir zehir sarmaşığı gibi sızdığını öğreniyordum.
İçimde biriken o zehirli öfke artık aklımın, mantığımın ve korkumun önüne geçiyordu. Korkum hâlâ benliğimin bir köşesinde varlığını sürdürüyordu, acım bütün bedenimi bir yangın yeri gibi yakmaya devam ediyordu; ancak artık o korkunun altında ezilmeye, büzüşmeye niyetim yoktu. Bütün bu yıkımın, bütün bu kurgulanmış acımasız oyunun ve yıllardır hayatlarımızı parça parça eden bu karanlık düzenin tam ortasında, sesimdeki o titrek ve aciz çaresizlik yavaş yavaş yerini öfkeli, keskin, deponun demir duvarlarını delecek kadar hırslı bir haykırışa bıraktı.
"Yıllardır babam o suç uçurumunun kenarında yapayalnız dururken, herkes onun adını bir katil gibi anarken hiç mi canın yanmadı senin?!" diye bağırdım. Sesim öfkeden çatlıyor, boğazım yanıyor, kelimeler ağzımdan çıkarken sanki içimdeki bütün taze yaraları da hınçla beraberinde sürüklüyordu. "Hiç mi bir kez olsun vicdanına sorup düşünmedin o adamın neler yaşadığını?! Hiç mi aklına gelmedi, suçsuz ve tertemiz bir insanı böyle korkunç bir yükün altında bırakmanın ne demek olduğu?! İnsanların onun arkasından katil diye fısıldamasına hiç mi vicdanın sızlamadı, körleşti mi ruhun tamamen?!"
Nefes almak için kendimi durdurmaya çalıştığımda göğsüm vahşi bir körük gibi hızla inip kalkıyordu ama artık susmak, sinmek istemiyordum. Yıllardır içimde susturulduğum ne varsa hepsini bu canavarın yüzüne tek tek kusmak istiyordum.
"Suçsuz, tertemiz bir adam senin o pis, kalleş oyunların yüzünden bu hayattan erkenden göçüp gitti!" Sesim son kelimelerde tavan yaparak daha da yükseldi. "Senin kurduğun o iğrenç düzen yüzünden! Senin yüzünden hayatı boyunca taşıması gereken bir suçun altında ezildi! İnsanların hepsi ona katil dedi, yüzüne tükürdü... Ve en acısı ne biliyor musun? Ben bile ona katil gözüyle baktım! Ben kendi babamdan nefret ettim, Polat! Kendi babamdan soğudum, onu yargıladım!" Sesim bir anlığına kırıldı, boğazımdaki düğüm hıçkırıkla sarsıldı. Gözlerim yeniden zehirli bir yaşla doldu.
"Ve şimdi öğreniyorum ki bütün bunların asıl mimarı, arkasındaki asıl canavar sen varmışsın..." Dudaklarım titriyor, dişlerimi birbirime geçirmekten çenem ağrıyordu. "Benim de hatalarım vardı, evet! Bunu asla inkâr etmiyorum. Yaptığım yanlışları, körlüklerimi çok iyi biliyorum. Babama karşı yaptıklarımı, onu bir kez olsun dinlemeden, anlamaya çalışmadan yargıladığım o günleri, öfkeme yenildiğim bütün o zamanları kabul ediyorum. Ben de tamamen suçsuz değilim. Ama benim günahım ne kadarsa, senin bu kalleşlikteki, bu ihanetteki payın ondan katbekat fazla! Ben bir çocuktum, ben bir kızdım! Ben gerçeği bilmiyordum, karanlıktaydım! Sen ise her şeyi biliyordun! Sen ne yaptığını, kimi yaktığını bile bile yaptın bunu! İnsanların bütün bir ömrünü bile isteye ateşe attın!"
Polat ise karşısındaki bu öfke seline, çığlıklarıma ve gözyaşlarıma rağmen yüzündeki o hınzır, mide bulandırıcı ve alaycı ifadeyi bir saniye olsun kaybetmedi. Başını hafifçe yana eğdi. Dudakları aşağı yukarı keyifle kıvrıldı. Gözlerinin en derinliklerinde hâlâ o insanın ruhunu donduran, soğuk ve sadist bir pırıltı dans ediyordu. Sanki söylediklerim ona hiç ulaşmıyor, aksine öfkelenmem, ağlamam, isyan etmem onu daha da çok eğlendiriyordu.
"Eski gelinim..." dedi sonunda. Sesini özellikle ağırlaştırmış, kelimeleri bir kurbanıyla dalga geçer gibi uzatmıştı. "Bana gerçekten... Vicdandan mı bahsediyorsun?"
Dudaklarının kenarında yer edinen o küçümseyici tebessüm daha da belirginleşti. "Sence kendi öz kardeşini kendi elleriyle o karanlığa gömmüş, onun taptike kanını dökmüş, kendi ailesinin geleceğini ve hayatını bir gecede cehenneme çevirmiş bir adam, dışarıdaki başka birinin ölümünü düşünüp geceleri yatağında vicdan azabıyla kıvranır mı sanıyorsun?"
Bir adım öne doğru yürüdü. "Sence ben her gece başımı yastığa koyduğumda geçmişte yaptıklarımı düşünüp gözyaşı döken, sabaha kadar pişmanlık içinde kıvranan zayıf biri miyim? Beni... Hâlâ zerre kadar tanımamışsın."
O cümleyi öylesine sakin, öylesine düz bir ses tonuyla söylemişti ki, içimdeki o öfke dalgası bir yanardağ gibi daha da büyüdü, kabardı. Ve aniden, Polat'ın yüzündeki o sahte eğlence maskesi tamamen silinip gitti. Çenesindeki kaslar tahta gibi gerildi. Bakışları bir anda buz kesti, gözlerindeki o karanlık pırıltı daha tehlikeli, daha ölümcül bir hâl aldı.
"Asıl hatayı o yaptı!" diye kükredi bir anda; sesi deponun demir çatısına çarparak kulakları sağır eden ağır bir yankıyla geri döndü.
"O hata yapmayacaktı! Beni satmayacaktı!" Bir adım daha attı, üzerime doğru eğildi. "O şerefsiz, benim arkamdan iş çevirip bu küçük aileni benden kaçırıp kurtarmaya kalkmak yerine bana son nefesine kadar sadık kalmalıydı! Benim kurduğum o usta düzenin içinde bana ihanet etmeyecekti! Yıllarca yanında durduğum, sırtımı yasladığım adamın dönüp de beni arkamdan hançerlemesine izin mi verecektim?"
Yumruklarını sıktığından parmak boğumları bembeyaz kesilmişti. "Kendi ellerimle kurduğum o imparatorluğu benim karşıma geçip bozabileceğini sandı! Bana kafa tutabileceğini, yaptıklarının bedelini ödemeden bu masadan kalkabileceğini düşündü! Ama büyük yanıldı." Yüzünde yeniden o kibirli, her şeyi bilen ifade belirdi. "Ve sonunda, bana ihanet etmenin o ağır bedelini canıyla ödedi." Bir anlığına depoya ağır bir sessizlik çöktü. Polat'ın zehirli sözleri deponun kasvetli havasında yoğun bir sis gibi asılı kaldı.
"Hepsi bu kadar basit," dedi rahatça. "O kendi özgür seçimini yaptı. Ben de onun o aptalca seçiminin kaçınılmaz sonucunu bizzat gösterdim." Kendini... Gerçekten de haklı görüyordu. Bunu yüzündeki o gevşemiş ifadeden, sesindeki o sarsılmaz kesinlikten, kurduğu her cümlenin arasına büyük bir gururla yerleştirdiği o kibirden çok net anlayabiliyordum. Yıllar önce işlediği korkunç cinayetleri, döktüğü masum kanlarını, kendi kardeşinin ve yengesinin nefesini kesmesini bile en ufak bir suç olarak görmüyordu. İnsan hayatını kendi kurduğu o kirli satranç tahtasında birer piyon gibi değerlendiriyor; kimin yaşayacağına, kimin öleceğine, kimin acıdan kıvranacağına yalnızca kendisinin karar verme hakkı olduğuna inanıyordu.
Sanki öldürdüğü insanlar birer insan değilmiş, can taşımıyormuş gibi konuşuyordu. Sanki bir ailenin paramparça olması, bir çocuğun anne ve babasını aniden kaybetmesi, bir kadının yıllarca gözyaşıyla yaşaması, bir adamın suçsuz yere kendi hayatının enkazı altında ezilmesi onun gözünde hiçbir anlam taşımıyordu.
İçimdeki bütün organların sızlandığını, adalet duygumun gözlerimin önünde bin parçaya bölündüğünü hissediyordum. Bir insan nasıl bu kadar vicdansız, nasıl bu kadar taştan bir kalbe sahip olabilirdi? Bir insan kendi yaptığı en adi kötülükleri bile nasıl bu kadar rahat, bu kadar savunmacı bir dille anlatabilirdi? Kendi kardeşinin kanını döken bir katil, nasıl olur da karşısına geçip onun kardeşini kurtarmak istediği için ona ihanet ettiğini söyleyerek kendisini suçsuz ve haklı çıkarabilirdi?
Nasıl olur da yaptığı cinayetleri bir ceza, kendi kurduğu o kanlı düzeni bir hak, başkalarının canını almasını ise yalnızca ödenmesi gereken sıradan bir bedel olarak görebilirdi? Bu nasıl bir ruhsuzluktu? Bu nasıl bir ahlaksızlık, nasıl bir kibir ve insanlık yoksunluğuydu?
Polat yalnızca sıradan bir katil değildi; o, kendi suçlarını bile öylesine ustalıkla başkalarının üzerine yıkabilecek kadar karanlık ve hastalıklı bir zihne sahipti. Kendisini en ufak bir şeyde bile suçlu görmek yerine, öldürdüğü masum insanların neden ölmek zorunda kaldığının dökümünü yapıyordu.
Ve belki de beni en çok yaralayan, içimdeki son umudu da koparan şey buydu. Karşımda, yaptığı hiçbir şeyden zerre kadar pişmanlık duymayan, gözlerinde tek bir özür, tek bir vicdan kırıntısı bile barındırmayan sapkın bir adam vardı. Sanki bütün hayatlarımızı, mutluluklarımızı yıkmak onun doğuştan gelen hakkıymış gibi konuşuyordu.
Sanki babamın o acı sonu, annemin kayboluşu, Pamir'in çocukluğundan beri taşıdığı o karanlık ruhu, Pars'ın çektiği o sessiz acılar ve benim yıllarca sırtımda taşıdığım bütün o lanetli yaralar onun için yalnızca hesabı çoktan kapatılmış eski bir defterden ibaretti. Ben ise... O defterin o ağır sayfaları altında ezilmiş, geçmişimin bütün anıları kana bulanmış hâlde, bu deponun soğuk zemininde hâlâ tek başıma ayakta kalmaya, nefes alıp vermeye çalışıyordum.
İçimde kopan o devasa, zihni ve bedeni uyuşturan öfke, göğsümün kafesinde büyüyüp duran vahşi bir fırtına gibi bütün varlığımı ele geçirmişti. Kalbim, kaburgalarımın arasına sığmıyor; her deli vuruşunda içimdeki isyanı biraz daha körüklüyordu. Boğazımda düğümlenen o keskin hırs, nefes aldıkça tenimi parçalarcasına canımı yakıyor, ciğerlerime dolan deponun o soğuk ve ağır havası bile bu yangını söndürmek yerine daha da harlıyordu.
Gözlerimden aralıksız süzülen iri yaşlar yanaklarımı yakarak ıslatırken, artık onları silmek için bile parmaklarımı kıpırdatmaya mecalim kalmamıştı. İçimde biriken her şey; yıllardır zorla susturulan her ham acı, her derin pişmanlık, her cevapsız kalan soru ve maruz kaldığım her haksızlık aynı anda boğazımdan sökülüp çığlık çığlığa dışarı dökülüyordu.
Sesim de benim gibi paramparçaydı. Öfkeden çatlıyor, acının en koyu tonuyla titriyor ama yine de susmayı kesinlikle reddediyordu. Deponun soğuk, paslı ve kasvetli duvarlarına çarpan o haykırışım, metal yüzeylerde yankılanıp defalarca katlanarak tekrar üzerime dönüyor; sanki kendi sesim bile bana yıllardır omuzlarımda taşıdığım haksız suçluluğu tokat gibi hatırlatıyordu.
"Bu yüzden yıllarca kendini herkese anlatmaya, masumiyetini kanıtlamaya çalıştı lan!" diye bağırdım; sesim yükseldikçe boğazım daha fazla yanıyor, kelimeler dudaklarımdan dökülürken sanki içimden taze bir parça daha kopuyordu. "Senin yüzünden! Senin işlediğin o korkunç, o affedilmez suçun bütün ezici yükünü onun omuzlarına yıkman yüzünden! Herkes ona sırtını döndü! Herkes onu bir hain, bir ahlaksız, bir suçlu, bir katil gibi bildi!"
Nefesim kesiliyor, göğsüm vahşi bir körük gibi hızla inip kalkıyordu. Yine de durmadım. Durursam, içimdeki bütün o öfkenin beni boğacağından, ruhumu tamamen karanlığa teslim edeceğinden korkuyordum. Ellerimi yumruk yapıp sıktım; tırnaklarım avuç içlerimin etine öyle bir batıyordu ki duyduğum fiziksel acıyı bile umursamadım. Çünkü o acı, içimde yıllardır taşıdığım o devasa pişmanlığın yanında hiçbir şeydi.
"Sen onun hayatını ellerinden aldın!" diye haykırdım, yorgun ve öfkeli gözlerimi Polat'ın o sakin yüzünden bir an olsun ayırmadan. "Sadece hayatını değil, adını da çaldın! Onurunu, insanların gözündeki itibarını, kendini savunma hakkını bile benden ve herkesten kopardın! O adam yıllarca kendini anlatmaya çalıştı, yıllarca masum olduğunu haykırdı. Ama kimse onu dinlemedi! Çünkü sen daha en başından herkese inanacakları o zehirli yalanı servis ettin! İnsanların gerçeği aramasına, arkasındaki pisliği görmesine bile fırsat bırakmadın!"
Sesim son kelimelerde tamamen çatladı, tükendi. Dudaklarım tir tir titriyordu. Gözlerimde biriken yaşlar artık görüşümü tamamen bulanıklaştırmış, dünyayı sadece bir karanlık lekesi haline getirmişti.
"Gerçekten hiç mi vicdanın yok senin?" diye sordum bu kez; sesim öfkeden çok, içini kaybetmiş bir insanın o dipsiz acısıyla titreşerek. "Hiç mi insanlık kırıntısı kalmadı içinde? Bir insanın hayatını böyle kökünden mahvederken, onun gecelerini, evindeki yalnızlığını, çektiği çaresizliği bir kez olsun düşünmedin mi? Bir adamın bütün ömrünü bir yalanın altında ezilerek geçirmesini izlemek sana hiçbir şey hissettirmedi mi? Nasıl yaptın bunu? Nasıl bu kadar rahat, bu kadar vicdansız yaşayabildin? Bir insanın adını, şerefini ve nefesini bu kadar kolay nasıl çaldın?"
Polat ise karşısında paramparça olmuş, ruhu kökünden sökülen beni izlerken en ufak bir rahatsızlık, en küçük bir pişmanlık belirtisi bile göstermedi. Yüzünde hâlâ o insanın içini bulandıran, o soğuk, kendinden emin ve sadist gülümseme duruyordu. Sanki karşısında yıllarca acı çekmiş, dünyası yıkılmış bir kadın değil de yalnızca anlamsız, sıkıcı bir tartışmanın içinde vakit öldüren biri vardı. Başını hafifçe yana eğdi. Omuzlarını hınzır bir tavırla umursamazca silkti. Yüzündeki o sinsi ifade, söylediklerimin ona ulaşmadığını değil; ulaştığı hâlde onun için hiçbir anlam, hiçbir değer taşımadığını acı bir şekilde gösteriyordu.
"Dinleseydiniz efendim..." dedi, kulağa tırmanan son derece sakin bir sesle. O kadar sakindi ki, bu sarsılmaz sakinliği içimdeki öfkeyi daha da körüklüyor, beni çıldırtıyordu. "Sanki ben gidip onun ağzını ellerimle kapattım. Sanki ben insanların kulaklarına kurşun döktüm. Gidip ona sorsaydınız ya... Anlattıklarını ciddiye alıp dinleseydiniz ya..."
Dudaklarının kenarı o iğrenç bir keyifle yeniden kıvrıldı.
"Gerçeği öğrenmek, gerçekten bilmek isteyen siz olacaktınız, ben değil." Bir an için nefesim boğazımda düğümlendi. Polat'ın söylediği her kelime, gerçeğin bir parçasını dile getiriyormuş gibi görünse de aslında her cümlesinin altında başka bir zehir, başka bir manipülasyon saklıydı. Sorumluluğu tamamen kendisinden uzaklaştırıp doğrudan omuzlarımıza bırakıyordu. Bizi kendi suçlarımızla yüzleştirirken, bütün bu felaketlerin başlangıcındaki asıl imha edici kişinin bizzat kendisi olduğunu gururla görmezden geliyordu.
Sonra bakışlarını yavaşça, bir avcı gibi benim üzerimde topladı. Gözlerindeki o alaycı ifade aynen kalmıştı ama ses tonu ansızın farklılaşmıştı. Daha yumuşak, daha sinsice sakin, çok daha tehlikeli bir hâle bürünmüştü. Sanki öfkemin arasından ulaşabileceği en hassas, en kanayan noktayı kusursuzca bulmuştu ve şimdi parmağını acımadan tam oraya bastırıyordu.
"Sen..." dedi, kelimeyi özellikle uzatarak, tenimi ürperten bir fısıltıyla. "Sen onun kendi gerçek kızı olduğuna inanıyordun, değil mi Mavi?" İçim baştan aşağı ürperdi, midem kasıldı.
"Öyle inandın. Öyle büyütüldün. Yıllarca onu sorgulamadan baban bildin." Sanki yerinden kıpırdamadan, yalnızca o zehirli bakışlarıyla üzerime doğru adım adım yürüdüğünü, etrafımı sardığını hissettim.
"Peki neden bir kez olsun karşına alıp adamakıllı dinlemedin?" diye sordu, sorusu beynimde çınlarken. "Neden bir kez olsun onun o yorgun gözlerinin içine bakıp, 'Baba, bana bu işin gerçeğini anlat,' demedin? Neden sana anlatmaya çalıştığı hakikatleri duymak yerine, dışarıdaki başkalarının kurduğu yalanlara inanmayı seçtin?" O sözler sanki birer zehirli ok gibi göğsümün tam ortasına saplandı. Nefesim tamamen kesildi. Çünkü bu kez... Verecek tek bir cevabım bile yoktu.
Yıllarca bana bir kez olsun sesini bile yükseltmemiş, öfkeyle el kaldırsa bile sonradan yanımda olmuş adam; en küçük bir rahatsızlığımda başucumda günlerce beklemiş, üzerime titremiş, beni kendi öz kızı gibi koruyup büyütmüş o adamı dinlemek yerine dışarıdan fısıldanan dedikodulara, önüme atılan sahte kurgulara inanmayı seçmiştim. Onun gözlerinde her baktığımda gördüğüm o sonsuz sevgiyi, bana karşı gösterdiği o saf merhameti, yıllar boyunca yanı başımda durup beni kollayışını bir kenara itmiş; başkalarının anlattığı o kara hikâyeyi sorgulamadan gerçek kabul etmiştim.
Çünkü... İnanmak her zaman sorgulamaktan, gerçeği aramaktan çok daha kolaydı. Gerçeğin peşine düşmek, şüphe etmek, cesaret isterdi. Ben ise o zamanlar gerçeğin omuzlarıma yükleyeceği yükün ne kadar ağır olabileceğini bilmiyordum. Belki de içten içe bilmek istemiyordum, çünkü yüzleşmek korkutucuydu. Polat bunu çok iyi biliyordu. Ve şimdi o acı gerçeği pat pat yüzüme vurdukça, içimde yıllardır kapalı sandığım bütün o yaralar kabuk bağlamadan yeniden, daha şiddetli bir şekilde kanıyordu.
Fakat Polat bununla da yetinmedi. Oynadığı bu akıl oyununun buradaki rutini yetmemiş gibi, bakışlarını üzerimden çekip deponun diğer köşesine çevirdi.
Gözleri, paslı demir zincirlerin arasında öfkeyle kıvranan, nefes nefese kalan Pamir'i buldu. Pamir'in yüzü öfkeden gerilmiş, çenesi kilitlenmiş, gözleri kan çanağına dönmüştü. Bedenini sımsıkı bağlayan o ağır zincirler onu fiziksel olarak hareketsiz bırakabilirdi ama içindeki o hınç dolu öfkeyi asla susturamıyordu.
Polat onu birkaç saniye boyunca tepeden bakarak sessizce süzdü. Sonra dudaklarında yeniden o alaycı, sinir bozucu gülümseme yayıldı.
"Sen de öylesin değil mi, Pamir?" dedi, sesi yankılanarak. Pamir'in gözlerindeki bakışlar daha da sertleşti, sanki taşa kesildi.
"Sen hani her şeyi en iyi bilen, en akıllı adamdın?" Polat'ın sesi alayla katlanarak ağırlaştı. "Her olayın, her karanlığın arkasındaki gerçeği herkesten önce bulduğunu sanan, herkesin ne sakladığını hemen çözen o kusursuz dedektif?" Bir an durdu, havayı koklar gibi başını salladı.
"Neden araştırmadın?" Sesi bu kez bir neşter gibi keskin ve sertti.
"Neden bir kez olsun durup, körü körüne inandığın o şeylerin gerçekten doğru olup olmadığını sorgulamadın? Neden yıllarca suçsuz, masum bir adamı kendi hırsınla, kendi kör kininle, kendi önyargılarınla suçlayıp durdun da bir defa olsun arkasını dönüp gerçeğe bakmadın?" Polat'ın o zehirli bakışları Pamir'in üzerinden bir saniye bile ayrılmadı.
"Bir insanın hayatını, adını karartmak bu kadar kolay mıydı senin için? Birini bir çırpıda suçlu ilan etmek, onu gözünde bir canavara dönüştürüp sonra arkanı dönerek hiçbir şey olmamış gibi yaşamaya devam etmek bu kadar mı basitti?" Deponun o geniç, kasvetli boşluğunda birdenbire ağır, boğucu bir sessizlik oluştu.
Polat'ın kurduğu o cümleler havada asılı kalmış gibiydi. Az önce ortalığı yıkan yükselen sesler, demir zincirlerin o sinir bozucu metalik şakırtıları, hırıltıyla alıp verdiğimiz nefesler, hatta dışarıdan rüzgârla gelen en küçük ses bile sanki büyü yapılmış gibi bir anda yok olmuştu. Ortada geriye yalnızca onun haklı görünen ama zehir saçan soruları kalmıştı. Ve o sorular, zihnimin en karanlık odalarında tekrar tekrar, acımasızca yankılanıyordu. Neden araştırmadın? Neden dinlemedin? Neden şüphe etmedin?
Başımı istemsizce, utançla öne doğru eğdim. İçimde az önce kabaran o kör öfke, yavaş yavaş şekil değiştirerek çok daha başka bir şeye, çok daha ağır ve acı bir duyguya evriliyordu. Suçluluğa. Polat bu konuda haksız mıydı? Değildi... İşte en çok da bu canımı yakıyordu. Bu acı gerçekle yüzleşmek, zihnimde bunu kabul etmek bile tenimi dağlıyordu. Çünkü gerçeğin en tahammül edilmez tarafı buydu. Biz bir kez olsun, yalnızca bir defa olsun, gerçekten ne olduğunu öğrenmek için parmağımızı bile kıpırdatmamıştık. Gözlerimizin önüne koyulan o sahte kurgulara, o aldatıcı görüntülere inanmış; kulaklarımıza fısıldanan o zehirli yalanları gerçek kabul etmiş ve bize sunulan o hazır hikâyeyi zerre sorgulamadan benimsemiştik.
Şüphe etmek, gerçeğin peşinden gitmek yerine hemen inanmayı; araştırmadan önce suçlamayı, dinlemeden hüküm vermeyi seçmiştik. Ve şimdi... Bütün bu körlüğümüzün, bu kolaycı inanışımızın bedelini, aramızdan ebediyen giden o masum canlar en ağır şekilde ödemişti. Ben babamı suçlamıştım. Onu yıllarca en yakın düşmanım bilmiştim. Ve belki de en kötüsü; onun kendini bize anlatmaya, gerçeği fısıldamaya çalıştığı o anlarda bile ona gerçekten, kalpten kulak vermemiştim.
Şimdi bütün bunları geriye dönüp düşündükçe, içimde bir yerlerin yavaş yavaş, telafisi olmayacak şekilde parçalandığını hissediyordum. Çünkü insan bazen dışarıdan birinin yaptığı kötülükten değil, kendi zihninin yaptığı o büyük hatadan, o körlükten çok daha fazla acı çekiyordu. Başkasını suçlamak, günahı birine yıkmak her zaman çok kolaydı. Parmakla işaret edip, "Bütün suç senin," demek kolaydı. Asıl zor olan, bir gün gelip kendi ellerine bakmak ve o ellerin de bu felaketin, bu yıkımın görünmez birer parçası olduğunu kabul etmekti. Biz görmemiştik. Biz sormamıştık. Biz sadece inanmak istediğimiz o yalana inanmıştık. Ve bizim bu büyük körlüğümüzün cezasını, hiçbir günahı olmayan insanlar çekmişti.
Şimdi ise o insanların o odadaki yokluğu, deponun o dondurucu duvarlarından bile çok daha ağır, çok daha ezici bir şekilde omuzlarımıza çökmüştü. İçimdeki o hınç dolu öfke hâlâ oradaydı. Polat'a duyduğum o büyük nefret damarlarımda zehir gibi dolaşmaya devam ediyordu. Onun bu dünyada yaşattığı vahşetleri hiçbir şey temizleyemezdi. Fakat hayatımda ilk kez, bütün bu yıkımın ve enkazın ortasında kendi payımı, kendi körlüğümü de net bir şekilde görmeye başlamıştım. Ve bu acı farkındalık, öfkeden bile katbekat fazla canımı yakıyordu.
Pamir, bedenini amansızca saran o kalın, paslı demir zincirlerin içerisinde öfkeyle, isyanla kıvranırken; metal halkaların her bir sarsıntıda çıkardığı o sert, kulak tırmalayan çınlama deponun ölümcül sessizliğini paramparça ediyordu. O metalik ses, sanki onun içinde kopan o devasa fırtınanın dış dünyaya vuran çığlık dolu bir yankısıydı. Geniş omuzları gerilmiş, çenesi hınçla kilitlenmiş, boynundaki şah damarı öfkeden kalın birer halat gibi belirginleşmişti.
Gözlerindeki o alev alev yanan öfkenin hemen gerisinde ise çok daha ağır, çok daha yıkıcı, insanı içeriden eriten bir duygu gizliydi. Çaresizlik.
İnsan bazen öfkesini bir kalkan, keskin bir silah gibi kullanabilirdi; bağırarak, ortalığı birbirine katarak, lanetler yağdırarak ya da karşısındakine saldırarak kendini ayakta tutabilirdi. Lakin çaresizlik öyle değildi. Çaresizlik, insanın elindeki bütün silahları alır, onu savunmasız bırakır ve geriye yalnızca kendi elleriyle kazdığı hataların o devasa ağırlığıyla baş başa terk ederdi. Pamir'in sesine de tam olarak bu sinmişti. Öfkesinin arasından yükselen her bir kelime, aslında dış dünyaya değil, doğrudan kendi geçmişine yönelttiği geç kalmış bir itiraftı.
"Sen... Sen öyle söylemiştin!" diye gürledi Pamir, sesi deponun demir tavanında yankılanarak. Sesindeki o ham acı, zincirlerin metalik uğultusunu bile bastırmıştı. "Ortadaki bütün o kanıtlar, en ince detayına kadar hazırladığın bütün o izler her şeyi doğrudan onu gösteriyordu! Bana onun suçlu olduğunu, o masum adamın katil olduğunu sen söyledin, şerefsiz! Her şeyi öyle kusursuz, öyle inandırıcı bir yalanla ördün ki, başka tek bir ihtimal bile aklımızın ucundan geçmedi!"
Sesi, son cümleye geldiğinde ta ciğerinden kopan bir hıçkırıkla çatladı. Öfkesi hâlâ oradaydı, hâlâ deponun havasını yakıyordu; fakat artık o öfkenin altında, bizzat kendisine duyduğu o zehirli kızgınlık çok daha baskındı. Çünkü Pamir de gerçeği artık tüm çıplaklığıyla görüyor, Polat'ın önüne koyduğu her bir sahte izle nasıl kandırıldığını idrak ediyordu. Polat'ın bilinçli olarak büyüttüğü her şüphe, onu adım adım bu uçuruma sürüklemişti. Pamir ise o yolda bir kez bile arkasına bakmadan yürümüş, şüphe etmeyi aklına bile getirmemiş, araştırmak yerine doğrudan hüküm vermişti. Şimdi ise verdiği o kör kararların altında eziliyordu.
"Ben... Ben nereden bilebilirdim ki?" diye devam etti, sesi bu kez öfkeden çok, ruhunu dağlayan derin bir acıyla titreyerek. "Sen her şeyi bizden çok önce hazırlamıştın! Öyle kusursuz bir kurgu kurmuştun ki... Bir saniye bile şüphelenmedim. Bir kez olsun dönüp de 'Ya ben yanılıyorsam? Ya bu adam masumsa?' diye sormadım kendime!"
Gözlerini sımsıkı kapattı. Sanki birkaç saniyeliğine bile olsa o lanet geçmişe dönebilmek, verdiği yanlış kararların tam kalbine yeniden düşebilmek ister gibi yüzünü acıyla buruşturdu. Fakat geçmişe dönmenin hiçbir anlamı yoktu. Ne kadar pişman olursa olsun, ne kadar kendi varlığından nefret ederse etsin, artık hiçbir kelime olanları geri getiremezdi. Tıpkı benim gibi, o da tamamen çaresizdi. Kendi önyargılarının, körüklediği öfkenin ve o aceleci, adaletsiz hükümlerinin altında eziliyordu. Geç kalmış bir farkındalık, insanın ruhunu bazen ilk yapılan o kaba hatadan bile çok daha şiddetli parçalardı. Çünkü hata yaptığını bilmek başka bir şeydi, o hatanın artık geri dönüşünün olmadığını idrak etmek bambaşka bir cehennemdi.
Pamir artık biliyordu. Ben de biliyordum. Fakat bilmek... Babamı geri getirmeyecekti. Onu toprağın o soğuk altından çekip çıkaramayacak, yıllarca sırtında taşıdığı o haksız suçlamaları omuzlarından alamayacak, hayatının son nefesinde yaşadığı o dipsiz yalnızlığı ve çaresizliği silemeyecekti. Ne Pamir'in dökülen pişmanlık gözyaşları ne benim içimi kavuran feryatlarım ne de Polat'ın bu sadist itirafları zamanı geri çevirebilirdi.
Polat Arsal ise karşımızda duran bu devasa yıkımın, bu enkazın ortasında; sanki yaşananlar onun için sıradan, eğlenceli bir tiyatro oyunundan ibaretmiş gibi keyifle bizi izliyordu. Pamir'in ne öfkesinden ne de o boğucu pişmanlığından zerre kadar etkilenmemişti. Aksine, dudaklarının kenarında yavaşça yayılan o iğrenç, sırıtkan ifade daha da genişledi. Gözlerinde, başkalarının acısıyla beslenen bir yaratığın o rahatsız edici, parlak neşesi vardı. Yavaşça ellerini birbirine sürtmeye başladı.
"Benim her söylediğime bu kadar körü körüne, bu kadar safça inanman gerçekten gözlerimi yaşarttı, aziz yeğenim," dedi, sesindeki o sahte duygusallık midemi bulandıracak kadar yoğundu. "Şimdi sayende gerçekten duygulandım, az kalsın burada senin için ağlayacaktım." Başını hafifçe yana eğdi. Ardından iki parmağını gözlerinin altına götürerek, sanki gerçek gözyaşları döküyormuş gibi dalga geçerek siliyormuş taklidi yaptı. Kısa, iğneleyici bir an durdu. Sonra o zehirli, neşeli bakışlarını yavaşça Pamir'in üzerinden çekti. Ve doğrudan bana çevirdi.
O saniye, içimde devasa bir kaya parçası yerinden oynamış gibi kötü bir his kabardı. Polat'ın gözlerinde aniden değişen bir şey vardı. Az önceki o alaycı eğlencenin yerini çok daha karanlık, çok daha hesaplı ve tehlikeli bir ifade almıştı. Sanki birazdan döküleceği kelimelerin beni ruhumun en derin yerinden nasıl vuracağını çok iyi biliyordu.
"Biliyor musun, eski gelinim?" dedi, fısıltıya benzer ama deponun en ücra köşesinde bile yankılanan o ürpertici ses tonuyla. Sesi iyice alçalmıştı. Neredeyse nefes alır gibi konuşuyordu ama o yumuşaklık, ortama gerilmiş bir tel gibi yayılıyordu.
"Baban..." Bir an durdu. Söyleyeceği o tek kelimenin üzerimizde yaratacağı o yıkıcı etkiyi tatmak ister gibi bekledi. "Kendini öldürmeden hemen önce... Bana son bir mesaj göndermişti." Kalbim, göğsümün kafesinde aniden durdu, ardından kaburgalarımı kıracak bir şiddetle çarpmaya başladı. Nefesim, soluk borumda düğümlenip kaldı.
"Ne...?" Kelime, dudaklarımdan neredeyse duyulamayacak kadar zayıf, kırık bir fısıltı olarak döküldü. Polat ise yalnızca keyifle gülümsedi. Birkaç saniye boyunca hiçbir şey söylemeden bizi süzdü. Benim yüzümdeki o ölümcül dehşeti, Pamir'in kaskatı kesilen çenesini, ikimizin de bu cümlenin devamından nasıl ölümüne korktuğunu izlemekten zevk alıyordu.
Sonra, elini cebine atarak sakin bir hareketle telefonunu çıkardı.
"Merak etmeyin," dedi, ekranı açarken. "Bu kez saklamayacağım. Hatta o mesajı sizin için kelimesi kelimesine, sesli harfine kadar okuyacağım." Telefonun ekranından yansıyan o soğuk, mavi ışık yüzünü aydınlatırken; sanki elinde dünyanın en değerli hazinesi varmış gibi ekrana baktı. Ben ise o küçücük ekrana bakarken içimde büyüyen o korkunun, kelimelerle tarif edilemeyecek kadar büyük bir uçuruma dönüştüğünü hissediyordum. Babamın son sözleri. Hayata veda etmeden önce zihninden geçenler. Polat'a bıraktığı o son miras. Polat parmağıyla ekranda hafifçe kaydırdı ve o zehirli satırları deponun soğuk duvarlarına bıçak gibi saplamaya başladı.
"Polat Arsal..." Babamın adıyla değil, doğrudan onun adıyla başlaması bile içimi dağladı. "Senin yüzünden yıllardır haksız yere suçlanıyorum. Ortada hiçbir şey yokken cani ilan edildim. Kendi kızım yüzüme bakmıyor, bana bir yabancı gibi nefretle bakıyor. Damadım ise beni öldürmek için her an ant içmiş durumda. Senin o kirli oyunun yüzünden yıllardır ben bu günahın ateşinde kavrulup durdum, nefes alamıyorum." Nefesim tamamen kesildi. Gözlerimden yaşlar, barajı yıkılmış bir nehir gibi boşalmaya başladı.
"Ama artık vazgeçiyorum. Daha fazla onlara zarar vermene, bu kâbusu uzatmana izin vermeyeceğim. Suçsuz olsam bile, bu onursuzluğu daha fazla taşıyamayacağım ve kendimi öldüreceğim. Umarım öteki dünyada seninle bir gün karşılaşırız ve ben orada, senin o cehennemde yanışını zevkle izlerim, Harun." Bir an durdu. Ve o son ismi deponun orta yerine bıraktı.
"Harun." Babamın adı... deponun o paslı duvarlarında yankılandı. Ve o an, sanki üzerimdeki bütün gökyüzü, deponun çatısıyla birlikte tepeme çöktü. Harun.
Benim babam. Yıllarca nefret ettiğim, katil bildiğim o adam... Ölümünden hemen önce bile o adamın adını sayıklamıştı. Yaşadığı bütün o haksızlığın, uğradığı ihanetin ve üzerine yıkılan bütün o iğrenç suçların arkasındaki asıl canavarın kim olduğunu çok iyi biliyordu. Ve son nefesinde bile onun o cehennemde yanmasını dileyerek gitmişti. Ben ise...
Ben babamın karşısında dikilmiş, ona bir kez olsun inanmak yerine onlardan biri gibi onu suçlamıştım.
O satırlar zihnimde bir testere gibi dönerken, göğsümün ortasında dayanılmaz, yakıcı bir ağrı patlak verdi. Sanki biri kalbimi çıplak elleriyle söküp alıyordu. Nefes alamıyordum. Dudaklarım aralanıyor, fakat boğazımdaki o devasa düğüm yüzünden tek bir ses bile çıkaramıyordum. Polat, telefonu ağır hareketlerle indirip yana bıraktı. Başını geriye doğru atarak, o sessizliği delen korkunç kahkahasını yeniden patlattı.
"Umarım bir gün gerçekten karşılaşırız, Harun!" diye bağırdı kahkahalarının arasından. O kahkahada en ufak bir insanlık, en ufak bir vicdan emaresi yoktu. Sanki bir insanın canına kıyılışını değil, kazandığı en büyük zaferi kutluyordu. Ardından yüzündeki o neşeli maske bir anda silindi; gözleri buz gibi bir karanlığa büründü.
"Ama merak etme..." dedi, doğrudan gözlerimizin içine bakarak. "Senin o intikamını almak isteyenleri de, senden önce hemen arkandan yanına göndereceğim." Kısa, boğucu bir sessizlik oldu.
"Önce onların canlarını alacağım. Sonra da hepsini senin o toprağın altındaki yanına postalayacağım." Gözleri doğrudan üzerimizdeydi. Artık hiçbir şeyi gizlemiyor, tehditlerini örtbas etmeye çalışmıyordu. Bizi bu deponun ortasında yavaş yavaş, parça parça yok etmek, canımızı mümkün olan en acı şekilde yakmak onun için artık nihai bir karardı. Ve işin en garip, en acı tarafı neydi biliyor musunuz? Artık... Korkmuyordum.
Beni birkaç dakika önce tir tir titreten o ölüm korkusu, içimdeki o hayatta kalma isteği, bir an önce buradan kaçıp gitme arzusu... Hepsi sanki bedenimden sökülüp alınmıştı. Hiçbir şey hissedemiyordum. İnsanın canı, taşıyabileceğinden çok daha fazla acıyla kuşatıldığında korkmayı bile unutuyordu demeki. Yapsındı. İstediğini yapsındı. Bizi burada öldürsündü.
Belki de bu dipsiz azaptan, bu vicdan azabından kurtulmanın tek yolu buydu. Çünkü artık benim için yaşamak, nefes almakla eşdeğer değildi. İçimde yaşayan o küçük kız, babasının sevgisine sığınan, bir gün her şeyin düzeleceğine inanan o saf kız çoktan ölmüştü. Ben onu kendi ellerimle öldürmüştüm. Babamı kaybettiğim gün değil... Ona inanmayı bıraktığım, onu yüzüstü bıraktığım gün. Gözlerimi sımsıkı kapattım. Zihnimde babamın o yorgun ama şefkatli yüzü belirdi. Beni dış dünyadan koruyan o bakışları. Ve benim ona reva gördüklerim... Babamın o son mesajındaki her harf, göğsümün ortasına çakılmış paslı birer çiviydi. Okunan her kelime içimde biraz daha derine batıyor, geçmişte yaptığım bütün o hataları yüzüme bir tokat gibi çarpıyordu.
Gerçeği çok geç öğrenmiştim. Öyle bir zamanda öğrenmiştim ki, artık gerçeğin hiçbir şeyi düzeltmeye, onarmaya gücü yetmezdi. Babamı geri getiremezdi. Onun o yalnız geçen yıllarını geri veremezdi. Ona duyduğum o hakiki sevgiyi, onun benden beklediği o masum güveni ve benim ona bir kez olsun vermediğim o son şansı geri veremezdi. Ve o an, kaçmak için yıllarca çabaladığım o en korkunç gerçekle ilk kez bütün çıplaklığıyla yüzleştim.
Polat Arsal babamın hayatını karartmıştı, evet.
Ama babamı intihara sürükleyen yalnızca onun kurduğu o yalanlar değildi. Benim körlüğüm de vardı. Benim öfkem vardı. Benim inanmamışlığım vardı. Benim onu tek bir kez bile dinlememiş olmam vardı. Artık bunu inkâr edecek, arkasına saklanacak tek bir nefesim bile kalmamıştı. Gerçeği çok geç öğrenmiştim. Fakat artık fazlasıyla iyi biliyordum. Ben kendi babamın katiliydim.
——————
Sizi daha fazla bekletmek istemediğim için bölümü erkenden paylaşmak istedim. Aslında devamı da vardı ama henüz tamamlayamadım. Bu yüzden bu bölümümüz şimdilik burada sona erecek. 🤍
Bir de bazı konulara açıklık getirmek istiyorum.
Mavi ne kadar bencil ve suçluysa, Pamir de en az onun kadar suçlu. Bana bu kitapta tek suçsuz kişinin kim olduğunu sorarsanız, cevabım hiç düşünmeden Pars olur.
Pamir, yıllardır Harun'dan körü körüne intikam almak istedi. Onu bitirmek, canını yakmak ve her fırsatta ondan nefret ettiğini göstermek için elinden geleni yaptı. Ama belki de farkında olmadığı bir şey vardı: Harun, Pamir'in ağzından çıkan her nefret dolu sözle biraz daha öldü. Çünkü yıllarca kimsesiz kalan çocuklar, kendi ailelerini kaybetmenin suçunu onun omuzlarına yüklediler. Harun, belki de hak etmediği bir günahın bedelini ömrü boyunca ödedi.
Mavi ise babasını hayattayken bir kez olsun gerçekten dinlemedi. Onu anlamak için geç kaldı. Babası bu dünyadan göçüp gittikten sonra dinlemek, anlamak ve belki de bazı şeyleri telafi etmek istedi. Ama artık çok geçti...
Bazen insan, gerçeği öğrendiğinde her şeyi düzeltebileceğini sanıyor. Oysa bazı gerçekler, yalnızca neyi kaybettiğimizi anlamamıza yarıyor. Ve bazı pişmanlıkların telafisi olmuyor.
Son olarak size küçük bir duyurum var. Kitabın finaline gerçekten çok az kaldı! 🥹 En fazla beş bölümümüz kaldı. Eğer uzun bölümler paylaşabilirsem bu sayı daha da azalabilir.
Şimdiden iyi okumalar, canlarım. 🤍 Finalde mendillerimizi hazırlayalım çünkü bu hikâyeye veda etmek hiç kolay olmayacak gibi görünüyor... 🥹🫂
Bölüm etkileşimi
