ZULMÜN ÇİÇEĞİ kitap kapağı

27. bölüm / 28

ZULMÜN ÇİÇEĞİ

YANLIŞ NEFRET

Vaveyla Yazarı: Natavan Sadiqova

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 28Şu an: YANLIŞ NEFRET

"İnsan, bazen kendi geçmişine bile yabancı kalabiliyormuş."

DOLU KADEHİ TERS TUT - HİÇ İYİ DEĞİLİM

♟️♟️♟️

Her şey... Nasıl oluyordu da böylesine kısa bir zaman diliminde, çığ gibi üzerime devriliyordu? Daha birkaç dakika önce annemin yaşadığına dair küçücük bir umuda tutunmuş, belki yıllardır taşıdığım acıların sonunda bir anlamı olacağına inanmıştım. Şimdi ise o umut, gözlerimin önünde parçalanan bir kâbusa dönüşmüştü. Zihnim; acının, ihanetin, korkunun ve utancın ağırlığı altında eziliyor, düşüncelerim birbirine giriyor, göğsümün ortasına oturan o görünmez ağırlık nefes almama bile izin vermiyordu.

Ciğerlerime hava çekmeye çalışıyor ama sanki içime dolması gereken hava yarı yolda kesiliyordu. Ben neden dokunduğum her şeyi kurutuyordum? Neden hayatıma giren herkes, benim yüzümden biraz daha kırılıyor, biraz daha acıyor, biraz daha eksiliyordu? Benim yanımda kimse neden güvende değildi? Ne kadar uğraşırsam uğraşayım, sonunda her şey neden elimde paramparça oluyordu? Bu kadarı fazla değil miydi? Hayat benden daha ne istiyordu? Hangi günahın, hangi hatanın bedelini hâlâ ödemeye devam ediyordum?

Gözlerimin önünde Pamir ve Pars vardı; yıllardır kendi yaralarıyla yaşamaya çalışan, zaten hayatın en ağır darbelerini almış iki insan. Şimdi onlar, benim yüzümden bu karanlık deponun içinde ölümle burun burunaydı. Onları buraya kendi ellerimle getirmiştim. Polat'ın sözlerine inanmış, annemin adını duyduğum anda aklımı ve mantığımı bir kenara bırakmıştım.

Şimdi bunun bedelini onların canıyla ödeyecek olması düşüncesi, içimde dayanılmaz bir boşluk açıyordu. Onlar bu karanlık hücrede can verirken benim hâlâ nefes alıyor olmam bile bana korkunç bir haksızlık gibi geliyordu. Keşke zamanı geri çevirebilseydim. Keşke o kapıyı hiç açmasaydım. Keşke Polat'ı ilk gördüğüm anda yüzüne kapıyı kapatıp onu hayatımdan sonsuza dek çıkarabilseydim. Ama artık hiçbir keşkenin anlamı yoktu.

Ne olduğunu anlamama bile fırsat kalmadan deponun karanlık köşelerinden iki iri yarı adam bir anda ortaya çıktı. Sanki başından beri gölgelerin içinde saklanmış, yalnızca doğru anı beklemişlerdi. Üzerlerindeki koyu renk kıyafetler karanlıkla bütünleşiyor, sert yüzleri loş ışığın altında daha da ürkütücü görünüyordu. Pamir ile Pars ne olduğunu anlamaya fırsat bulamadan adamlar arkalarına geçti. Ellerindeki sert cisimler bir anda havaya kalktı ve ardından iki boğuk darbe deponun sessizliğini paramparça etti.

Her şey birkaç saniye içinde olup bitti. Pamir'in bedeni sendeledi, gözlerindeki öfke bir anlığına bulanıklaştı ve ardından dizlerinin bağı çözülerek beton zemine ağır bir gürültüyle yığıldı. Pars da aynı anda sendeledi; başını korumaya bile fırsat bulamadan yere düştü.

"Yapma!" diye çığlık attım. Sesim göğsümden kopup çıkan çaresiz bir feryada dönüştü, deponun soğuk duvarlarına çarpıp defalarca yankılandı. "Ne olur yapma! Onlara zarar verme! Yalvarıyorum, onlara dokunma!"

Ellerimi beton zemine bastırarak doğrulmaya çalıştım. Dizlerim titriyor, bedenim bana itaat etmiyordu ama yine de sürünerek ilerledim. Avuçlarım kirli ve soğuk betona sürtünürken birkaç saniye içinde Polat'ın ayaklarının dibine kadar geldim. Başımı kaldırıp yüzüne baktım. Gurur denen hiçbir şey kalmamıştı içimde. Onurumu, öfkemi, korkumu bir kenara bırakmıştım. Karşımda duran adamdan yalnızca iki insanın hayatını bağışlamasını istiyordum.

"Ne istiyorsan yaparım," dedim hıçkırıklarımın arasından. "Ne istiyorsan yaparım, yeter ki onlara dokunma. Hayatımı mı istiyorsun? Al. Beni mi istiyorsun? Al. Kölen olurum, istediğin her şeyi yaparım ama ne olur onlara zarar verme. Onların başına benim yüzümden daha fazla şey gelmesine izin verme. Yalvarıyorum sana, Polat." Polat ise yüzüme tepeden bakarken en ufak bir merhamet belirtisi göstermedi. Gözlerinde yalnızca soğuk, hesapçı ve insanın içini ürperten bir memnuniyet vardı. Dudaklarının kenarı yavaşça yukarı kıvrıldı.

"Ağlamayı bırak artık, Mavi," dedi küçümseyici bir sakinlikle. "Şu sahte gözyaşlarınla beni etkilemeye çalışmanın hiçbir anlamı yok." Sesindeki o kayıtsızlık, yalvarışlarımı duymadığını değil, duyduğu hâlde bundan keyif aldığını gösteriyordu. "Sen zaten yapman gerekeni yaptın." Başını hafifçe yana eğdi.

"Hatta bana verebileceğin en büyük hediyeyi kendi ellerinle getirdin." Ardından boğuk ve keyifli bir kahkaha attı. "Şimdi yapman gereken tek şey var." Birkaç saniye susup bakışlarını Pamir ile Pars'a çevirdi. "İzlemek." Gözleri yeniden bana döndü. "O sevdiklerinin, senin yüzünden nasıl yok olduğunu oturduğun yerden seyretmek."

O cümle içimde kalan son direnci de parçaladı.
Polat'ın adamları Pamir'i yerde, hareketsiz hâlde bırakırken diğer adam Pars'ın kollarından tuttu. Pars'ın bedeni henüz bilincini tamamen kaybetmişti; başı yana düşmüş, nefesi düzensizleşmişti. Adam onu sertçe sürükleyerek deponun ortasına doğru götürdü. Ayakkabılarının beton zeminde çıkardığı sürtünme sesi, zihnime kazınan korkunç bir uğultuya dönüştü.

Deponun ortasında bulunan kalın demir kolonun yanında paslanmış, yıllardır kullanılmaktan üzeri kir ve pasla kaplanmış zincirler duruyordu. Adam Pars'ı o zincirlerin önüne getirdi, kollarını yukarı kaldırdı ve bileklerini kalın metal halkaların arasına yerleştirdi. Zincirlerin birbirine çarpmasıyla çıkan soğuk metal sesi bütün depoda yankılandı. Pars'ın bilekleri sıkıca kilitlendiğinde başı yeniden yana düştü. Ben ise birkaç metre öteden yalnızca bakabiliyordum. Yardım etmek için ayağa kalkmak istiyor, ona ulaşmak istiyor ama bedenimdeki korku ve çaresizlik beni olduğum yere çiviliyordu.

Polat ağır adımlarla bana doğru döndü. Ayakkabılarının beton zemine vuran sesi, her adımında biraz daha yaklaşıyor, içimdeki korkuyu büyütüyordu. Önümde durduğunda yüzüne baktım. Gözlerindeki ifade değişmişti. Artık yalnızca eğlenen bir adam yoktu karşımda; bakışlarının altında yıllardır taşıdığı karanlık bir öfke, anlam veremediğim bir nefret ve beni suçlamaktan beslenen zehirli bir kin vardı. Biraz eğilip yüzünü benim hizama getirdi.

"Sen o aptal saflığının," dedi kelimeleri ağır ağır seçerek, "o herkese güvenen hâlinin ve körü körüne sarıldığın merhametinin bedelini çok ağır ödeyeceksin, Mavi Demirel." Sesini alçalttı. "Hem de sandığından çok daha ağır."

Gözlerimi ondan kaçırmadım. İçimde korku vardı ama öfke de artık korkunun üzerine çıkmaya başlamıştı. Polat devam etti: "Biliyor musun, aslında seni bu oyunun içine hiç sokmasam da onları kolayca ele geçirebilirdim." Dudaklarının kenarında küçücük bir gülümseme belirdi. "Hatta çok daha kolay olurdu. Onları bir şekilde buraya getirir, istediğim şeyi yine yapardım. Senin yardımına ihtiyacım bile yoktu."
Beynimin içinde damarlarım zonkluyor, söylediklerinin ardındaki sebebi anlamaya çalışırken düşüncelerim birbirine dolanıyordu. Hırsla başımı kaldırdım. Gözyaşlarım hâlâ yanaklarımdan akıyordu ama bu kez sesimde yalvarıştan çok öfke vardı.

"O zaman neden?" diye bağırdım. "Madem onlara tek başına ulaşabiliyordun, neden beni kullandın? Neden annemin adını kullanıp beni kandırdın? Neden beni bu oyunun içine soktun? Neden bütün bu günahı benim omuzlarıma yükledin, şerefsiz?"

Polat'ın yüzünde anlamını çözemediğim, karanlık ve tehlikeli bir gülümseme belirdi. Birkaç saniye boyunca hiçbir şey söylemeden beni izledi. Ardından sakin bir sesle konuştu: "İşte onu da birazdan öğreneceksin, Mavi Demirel." Başını hafifçe yana eğdi. "Her şeyin neden başladığını da, neden senin seçildiğini de, bunun nereye varacağını da zamanı geldiğinde anlayacaksın." Gözlerindeki o gizemli parıltı içimi daha da huzursuz etti. "O zaman bugün yaşadığın hiçbir şey sana tesadüf gibi gelmeyecek."

Yine sırlar. Yine yarım bırakılmış cümleler. Yine zihnimi daha da karıştıran cevaplar. Ondan nefret ediyordum. Her şeyi açıkça söylemesini, bu korkunç oyunun nedenini öğrenmeyi ve en azından neyle karşı karşıya olduğumu bilmeyi istiyordum ama Polat bütün bunları bilerek saklıyor, benim çaresizliğimden ve korkumdan sanki bir gösteri izler gibi keyif alıyordu. Sonunda arkasını döndü. Ellerini birbirine iki kez sertçe çırptı. "Yeterince beklediniz," dedi adamlarına. "Uyandırın şunları."

Emri duyan adamlardan biri hemen kenarda duran büyük metal kovaya yöneldi. İçindeki suyun yüzeyi loş ışıkta titriyordu. Adam kovayı iki eliyle kaldırdı ve hiç tereddüt etmeden buz gibi suyu önce Pamir'in, ardından Pars'ın başından aşağı boşalttı. Su, saçlarından yüzlerine doğru akarken beton zemine büyük damlalar hâlinde saçıldı.

Ani soğukla birlikte ikisinin de bedenleri irkildi. Pars'ın boğazından kesik bir öksürük yükseldi. Pamir'in parmakları önce istemsizce kıpırdadı, ardından kaşları çatıldı. Birkaç saniye sonra ikisi de güçlükle gözlerini araladı. Pars'ın şakağından ince bir kan çizgisi süzülüyor, saçlarının arasından geçerek yüzünün kenarına ulaşıyordu. Pamir'in görüşü ilk anda bulanıktı. Gözlerini birkaç kez kırpıştırdı, başını hareket ettirmeye çalıştı. Etrafını anlamlandırmaya uğraşırken bakışları yavaşça deponun ortasına kaydı.

Önce demir kolonu gördü. Ardından zincirleri. Sonra zincirlerin içinde hareketsiz duran kardeşini fark etti. O an Pamir'in yüzündeki bütün ifade değişti. Az önceki sersemliğin yerini bir anda korkunç, kontrol edilmesi neredeyse imkânsız bir öfke aldı. Gözlerindeki ışık sanki bir anda söndü ve yerine karanlık, vahşi bir çaresizlik yerleşti. Yerde yatmasına rağmen bütün gücüyle doğrulmaya çalıştı. Dirseklerini beton zemine bastırdı, dişlerini sıktı, başını Pars'a doğru çevirdi.

"Pars!" diye kükredi. Ardından bakışları Polat'a saplandı. "Öldürürüm seni!" Sesi yalnızca öfke değildi; kardeşini kaybetme korkusunun, çaresizliğinin ve yıllardır içinde biriktirdiği bütün acının parçalanmış bir çığlığıydı. "Bırak kardeşimi!" diye haykırdı. "Duyuyor musun beni? Bırak onu, seni piç kurusu!"

Her kelimesi deponun yüksek tavanında yankılanırken yeniden ayağa kalkmaya çalıştı. Bedeninin bütün ağırlığına rağmen kardeşine ulaşmaya çabalıyor, onu koruyamadığı her saniye kendi içinde biraz daha parçalanıyordu. Ben ise birkaç adım ötede, gözlerimden durmaksızın yaşlar süzülürken yalnızca onları izleyebiliyordum. Çünkü o an, hayatımda ilk kez, sevdiğim insanların acısının karşısında kendimi bu kadar küçük, bu kadar güçsüz ve bu kadar suçlu hissediyordum.

"Yeğenim, biraz sakin olup susacak mısın artık?" dedi Polat, sesindeki o sahte ve sinir bozucu eğlence tonuyla. Karşısında adeta kuduran, gözlerinden alevler saçan Pamir'i gördükçe keyfi daha da artıyordu. Başını hafifçe yana eğmiş, sanki karşısında ölüm saçan tehlikeli bir adam değil de huysuzlanmış, söz dinlemeyen küçük bir çocuk varmış gibi onu süzüyordu. "Bakıyorum da sende ne büyüklerin hatırı kalmış ne de doğru düzgün konuşmayı bilen bir edep. İnsan hiç mi haddini, sınırını bilmez?"

Pamir'in gözlerinden yayılan öfke, içine hapsoldukları o kasvetli ve karanlık deponun havasını bile gözle görülür biçimde ağırlaştıracak kadar keskin ve yakıcıydı. Çatık kaşlarının altında yatan o vahşi ışık, yüzünün her bir kasını gerilime sürüklemişti. Dişlerini o kadar sert ve acımasızca sıkıyordu ki, çenesinin iki yanında tepeleme şişen kaslar, içindeki volkanın patlamaya ne kadar yakın olduğunu sessiz ama korkutucu bir dille ele veriyordu. Bileklerini amansızca sıkan kalın bağlara ve demirlere rağmen bütün bedeni, ileriye doğru atılıp adamın boğazına yapışmak için gerilen çelikten bir yay gibi titriyordu.

"Siktir git lan!" diye kükredi Pamir, sesi deponun çınlayan soğuk duvarlarında yankılanarak gür bir fırtınaya dönüştü. Gözlerini Polat'ın yüzünden bir saniye bile ayırmıyordu. "Büyükmüş... Ne büyüklüğün var lan senin! Hangi yüzle, hangi utanmazlıkla çıkıp bana saygıdan, edepten bahsediyorsun? Senin bugüne kadar yaptığın onca pislikten, döktüğün o kandan sonra hâlâ 'büyük' kelimesini o kirli ağzına alabiliyor olman başlı başına mide bulandırıcı bir rezillik!"

Eğer o an elleri serbest olsaydı, eğer bileklerini o demir halkalara mahkûm eden kahrolası zincirler olmasaydı, eğer birkaç saniye önce yediği darbe bütün gücünü elinden almamış olsaydı, bir an bile düşünmeden Polat'ın üzerine atılırdı. Onu durdurabilecek ne bir yasa ne de bir engel umurunda olurdu. Yumrukları tamamen paramparça olana, soluğu tükenip kendi canı çıkana kadar o adamla boğuşurdu. Belki de bizzat kendi elleriyle, tırnaklarını boynuna geçirerek onu boğarak öldürürdü. Şu hayatta dilediği tek şey, o pislik adamın nefesini kendi elleriyle kesmekti.

Fakat yapamıyordu. Kolları sımsıkı bağlıydı. En ufak bir hareket alanı, tek bir özgürlük payı yoktu. İçindeki güç dağlar gibi büyüktü ama şu an tamamen etkisizdi. Öfkesi evreni yakacak kadardı ama hiçbir işe yaramıyordu. Ve bütün bu çaresizlik sarmalının tam ortasında, beni içten içe paramparça eden en acı gerçek, tüm bu kabusun başrolünün ben olduğumu bilmekti. Bu kalın zincirlerin, ölümcül tehditlerin, korkunun ve bitmek bilmeyen bu ızdırabın ortasında kendime yöneltebildiğim tek bir suçlama vardı: Onları buraya kendi ellerimle ben getirmiştim. Polat'ın o zehirli yalanlarına kanmış, sahte gözyaşlarına inanmış ve Pamir ile Pars'ı bizzat kendi ellerimle bu karanlık cehennemin kucağına itmiştim.

Polat ise Pamir'in gözlerinden fışkıran o ölümcül öfkeden zerre kadar rahatsız olmuş gibi görünmüyordu. Aksine, dudaklarının kenarında yavaşça yayılan o çarpık gülümseme daha da genişledi. Sanki Pamir'in nefretle dolup taşması, ona ağza alınmayacak küfürler savurması ve elinden gelse canına kıyacağını haykırması onun için eşsiz birer zevk kaynağıydı.

"Demek hâlâ o hırçın sesini kesmeye niyetin yok," dedi Polat, rahatlığına doyum olmaz sakin bir ses tonuyla. Ardından yavaşça arkasını döndü; deponun ücra köşesinde duran, üzeri yılların kiriyle ve derin çiziklerle kaplı eski ahşap masaya doğru ağır adımlarla yürümeye başladı. Ayakkabılarının altındaki sert tabanın beton zemine her basışında çıkardığı tok ses, bu ürkütücü sessizliğin içinde fazlasıyla net duyuluyordu. Masanın üzerine saçılmış paslı aletlerin, kırık dökük eşyaların ve ne olduğunu seçemediğim birtakım metal parçalarının arasında bir süre eliyle arandı. Sonunda parmakları, aradığı o tehlikeli cisme dokundu.

Soğuk demiri parlayan o bıçağı masadan kaldırıp eline aldığında, deponun loş ve titrek ışığı keskin metalin üzerinde parlak bir çizgi gibi yansıdı. Polat, hiç acele etmeden, adım adım geri döndü. Elindeki bıçağı sanki sıradan bir eşyaymış gibi tutuyordu ama hareketlerindeki o rahatlık insanı daha da çok korkutuyordu. Doğrudan Pars'ın durduğu tarafa doğru ilerledi. Pars, kollarını ve tüm gövdesini esir alan o ağır demir zincirlere rağmen gözlerini bir an olsun ondan ayırmıyor, dik durmaya çalışıyordu.

Polat, bıçağın parlayan ucunu Pars'ın koluna doğru yavaşça yaklaştırdı. Soğuk metal parçasını gencin tenine hafifçe, neredeyse okşar gibi değdirdi. Çok küçük, ufak bir hareketti ama o saniye benim için bütün deponun havasını değiştirmeye, göğsümdeki oksijeni tamamen bitirmeye yetmişti.

"Yoksa," dedi Polat, başını hafifçe kaldırıp gözlerini Pamir'e dikerek, "onun o güzel sesini sonsuza kadar ben mi keseceğim?" Pamir'in yüzündeki o vahşi, kükreyen öfke, tek bir salise bile sürmeden yerini buz gibi, keskin bir korkuya bıraktı. Gözleri anında Pars'ın koluna, o bıçağın durduğu yere kilitlendi.

Metalin kardeşinin tenine değdiğini gördüğü an ciğerlerindeki bütün hava çekilmiş gibi derin bir hırıltıyla nefesi kesildi. Az önce Polat'a karşı kustuğu bütün küfürler, meydan okumalar, gururu ve ta kendisi olan öfkesi tek bir saniyede anlamını yitirdi. Çünkü karşısındaki bu sadistin hedefinde artık kendisi değil, canından öte tuttuğu, can kardeşi vardı. Pamir için kendi hayatının şu dünyada beş kuruşluk değeri kalmamıştı. Pars'ın kılına bile zarar gelmemesi adına, o devasa gururunu da vahşi öfkesini de o beton zeminde çiğnetmeye hazırdı.

"Tamam!" diye bağırdı Pamir, sesi ilk defa öfkeden değil, ruhunu kavuran derin bir korkudan ötürü vahşice titriyordu. Dizlerinin üzerinde, soğuk betonun üstünde biraz daha öne doğru süründü. "Tamam, yeter! Yalvarırım dur!" Gözleri sadece Pars'ın üstündeydi. "Konuşmayacağım! Söz veriyorum, yemin ederim bir daha tek kelime etmeyeceğim. Ne istiyorsan yapacağım ama ona sakın dokunma! Ne olur, Pars'a zarar verme!"

Pamir Arsal gibi hayatı boyunca kimsenin önünde boyun eğmemiş, gururundan asla ödün vermemiş bir adam, şimdi kardeşinin canını kurtarabilmek için o nefret ettiği adamın ayakları dibinde diz çöküyor, yalvarıyordu. Onun gözünde artık aşağılanmanın, gururun hiçbir hükmü kalmamıştı. Polat'ın karşısında ne kadar küçük düştüğü, ne kadar çaresiz göründüğü umrunda bile değildi. Tek bir gerçek vardı; o da kardeşinin o bıçak ucundan sağ salim kurtulmasıydı.

Pars ise kollarını esir alan o ağır demir zincirlere rağmen başını dik tutmak için büyük bir direnç gösteriyordu. Yüzündeki korkuyu dışarıya yansıtmamak adına çenesini sıkmaktan dişleri ağrıyordu. Gözlerinde beliren ifade korkudan ziyade, abisinin kendisi için bu duruma düşmesinin yarattığı o kahredici acıydı.

"Abi, sakın!" dedi Pars, sesi sert ve kararlı çıkmaya çalışsa da içten içe titriyordu. "Böyle yapma! Onun istediğini sakın verme!" Pamir başını çevirip ona baktığında, kardeşinin gözlerindeki o isyanı gördü. Pars korkuyordu ama bu korku kendi canı için değilmiş gibi davranıyordu. Abisinin o gururlu adamın halinden çıkıp yalvarması, ona kendi acısından çok daha ağır geliyordu.

"Bu köpeğin hiçbir şey yapmaya gücü yetmez!" diye devam etti Pars, dişlerinin arasından kelimeleri sökerek. "Bana dokunamaz o! Sen de sakın onun önünde diz çökme, duydun mu beni? Bana hiçbir şey yapamaz bu şerefsiz!"

Fakat ne kadar iddialı konuşursa konuşsun, gözleri istemsizce bir anlığına o parlayan bıçağa kaydı. O anlık bakış, içinde saklamaya çalıştığı bütün endişeyi açığa vuruyordu. Ne kadar cesur görünmeye çalışırsa çalışsın, Polat'ın gözü dönmüşlüğünün sınırlarını artık biliyorlardı. Asıl canını yakan şey kendi tehlikede olması değil, Pamir'in sırf onun yüzünden böyle paramparça olmasıydı.

Polat, iki kardeşin arasındaki bu inatlaşmadan ve diyalogdan sıkılmış gibi bıkkınlıkla derin bir nefes aldı. Elindeki bıçağı havada sertçe savurdu; metalin havayı yararken çıkardığı o ince tını bile deponun duvarlarında yankılandı.

"İkiniz de kesin lan artık sesinizi!" diye kükredi Polat. Yüzündeki o sahte, neşeli ifade bir anda silinip gitmiş, yerini kontrolünü yitirmeye yaklaşan tehlikeli bir öfkeye bırakmıştı. "Biri bağırıp duruyor, diğeri kahramanlık taslıyor! Yeter artık! Bir kelime daha duyarsam, and olsun ki ikinizden birinin canını gerçekten yakarım!"

Sözlerinin ardından depoya birkaç saniye boyunca buz gibi, ağır bir sessizlik çöktü. Kimse sesini çıkarmadı. Uzaklardan gelen belirsiz bir rüzgâr uğultusu ve demir zincirlerin hafifçe birbirine sürtünmesinden doğan metalik çatırtı dışında hiçbir şey duyulmuyordu. Polat, elindeki bıçağı ağır hareketlerle cebine sokup kaldırdı. Ardından başını yavaşça bana doğru çevirdi. Yüzünde yeniden o mide bulandırıcı, her şeyi kontrolü altında tuttuğunu gösteren o emin gülümseme yerini almıştı.

"Aferin," dedi, kelimeleri uzata uzata, keyifle. Bakışlarını üzerimde gezdirirken, sanki hayatımızın en büyük trajedisini bir sinema filmi gibi keyifle izliyordu. "Şimdi gelelim sana, Mavicim. İlk gelinime verdiğim o sözü tutmanın tam vakti geldi, değil mi?" Kısa bir an durdu. Yüzündeki o çirkin sırıtış daha da büyüdü.

"Gerçi pardon," dedi sahte bir pişmanlıkla kafasını kaşıyarak. "Eski gelinim diyecektim. Dilim sürçtü işte." İçimde bir yerlerin koptuğunu, geriye sadece toz bulutu kaldığını hissettim. Bu adamın ağzından dökülen her kelime, zaten derinlemesine kanayan ruhuma yeniden paslı bir bıçak saplamak gibiydi.

Pamir'in ve Pars'ın gözlerindeki o acıyı, öfkeyi, çaresizliği gördükçe içimdeki suçluluk dalgası devleşiyor, beni boğuyordu. Polat ise bütün bunlardan acımasız bir zevk alıyordu. Bizim her saniye biraz daha eksilmemiz, birbirimizin yüzüne bakarken hissettiğimiz o acziyet onun için sadece bir eğlence aracıydı. Karşımda dikilen bu adamın insanlık namına en ufak bir zerresi bile kalmadığına emindim.

O, başkalarının gözyaşlarından beslenen, korkuyu bir kukla ipi gibi kullanan sadist bir canavardı.
İçimdeki o boğucu korku, yavaş yavaş yerini kavurucu bir öfkeye bırakıyordu. Artık ne söyleyeceğini merak etmekten ziyade, bu işkencenin bir an önce son bulmasını istiyordum. Dişlerimi birbirine geçirdim, gözlerimi ondan bir an olsun ayırmadan içimdeki son cesaret kırıntılarını topladım.

"Uzatma artık!" diye çıkıştım, sesim titrese de geriye adım atmadım. "Ne söyleyeceksen söyle! Hangi zehrini kusacaksan çıkar ağzından! Bizi burada daha fazla bekletip bu işkenceyi uzatma!" Polat, sözlerim karşısında sadece hafifçe, küçümser gibi gülümsedi. Gözlerini benden ayırmadan bana doğru ağır bir adım attı. Ardından bir adım daha attı. Aramızdaki mesafe her azaldığında içimdeki huzursuzluk katlanıyordu. Yüzündeki o geniş, zehirli gülümseme, söyleyeceği şeyin sıradan bir yalandan çok daha yıkıcı olduğunu hissettiriyordu.

"Mavicim," dedi yumuşak, kulağa neredeyse sevecen gibi gelen ama insanı ürperten bir ses tonuyla. Bu sahte yakınlık, içimdeki öfkeyi daha da tetikledi. "Biliyor musun? Baban... Aslında boşuna öldü."
İlk an hiçbir şey idrak edemedim. Sanki söyledikleri beynime ulaşmış ama anlamı birkaç saniye geriden, ağır bir sisin içinden geliyormuş gibiydi. İçimde bir yerler aniden buz kesti. Ve hemen ardından kalbim, göğsümün kafesini kırırcasına vahşi ve sert çarpmaya başladı; nefes almak imkânsızlaşmıştı.

"Ne saçmalıyorsun sen be?" diye parlamaya hazırlanırken Polat elini havaya kaldırıp parmaklarını sallayarak sözümü kesti.

"Merak etme," dedi sakinlikle. "Dinle küçük kuş. Daha hikâyenin sonuna gelmedik." Sesindeki o korkunç sakinlik, söyleyeceği gerçeğin ağırlığını bin kat daha artırıyordu. Bir süre gözlerimin içine dik dik baktı. Sanki açacağı yaranın en hassas, en derin yerini tartıyor, sonra oraya bıçağı en acııtacak şekilde saplamak için doğru saniyeyi kolluyordu.

"Sence," dedi fısıltıya benzer bir sesle, "baban senden neden o kadar çok nefret ediyordu?" Nefesim boğazımda düğümlendi, yutkunamadım bile.
Polat sorusunun cevabını zaten bildiğinden, cevabı bekliyormuş gibi birkaç saniye sustu. Sonra doğrudan gözlerimin içine bakarak, kelimeleri tane tane ve ezici bir ağırlıkla seçti.

"Hiç düşündün mü bunu hayatta?" Başımı istemsizce, dehşet içinde iki yana salladım. "Kes sesini... Kes artık sesini!" Ama Polat durmadı, durmaya niyetli de değildi.

"Çünkü," dedi, sesi yavaşça alçalarak deponun duvarlarında yankılanırken, "o adam senin gerçek baban değildi." Duyduğum o tek cümleyle birlikte, sanki etrafımızdaki bütün evren, deponun duvarları ve zaman bir anda mutlak bir sessizliğe gömüldü.
Kulaklarımda uğultular kopmaya başladı. Deponun o soğuk, pis duvarları, altındaki sert beton, Polat'ın yüzü, Pamir ve Pars, hatta kendi titreyen ellerim bile gözümün önünde bulanıklaşarak kayboldu. Sanki kendi bedenimden kopmuş, dışarıdan bu enkazı izleyen hayalet bir yabancıya dönüşmüştüm.

"Ne?" Ağzımdan çıkabilen tek şey buydu. Sesim, kendi kulağıma bile duyulamayacak kadar zayıf ve cılızdı. Dizlerimin bağı o saniye tamamen çözüldü. Kendimi tutmaya, ayakta kalmaya çalışırken sert beton zeminin üzerine ani bir çöküşle yığıldım. Avuçlarım buz gibi betona çarptığında oradaki soğukluğu tenimde hissettim ama zihnim bu acıyı algılayamayacak kadar uyuşmuştu. Kalbim, göğsümün içinde parçalanıp ufalanacakmış gibi şiddetle atıyordu.

"Yalan söylüyorsun" Sesim hıçkırıklarla titriyordu. Sözcükler dudaklarımdan güçlükle, kan damlar gibi dökülüyordu. "Bana yine o adi oyunlarından birini oynuyorsun." Polat'ın yüzündeki o zehirli ifade en ufak bir değişim bile göstermedi. Aksine, kelimelerimin bende yarattığı o yıkımı gördükçe, gözlerindeki karanlık memnuniyet daha da belirginleşti.

"Sevda," dedi, adımı anar gibi. Annemin adını o kirli ağzından duymak bile içimi bulandırmaya, midemi kasıp kavurmaya yetmişti. "Sevda, Harun'u aldattı." Başımı can havliyle hızla kaldırdım, gözlerimden yaşlar boşandı.

"Hayır!" Polat hiç duraksamadan, bir cellat soğukkanlılığıyla devam etti. "Ve Harun, senin kendi kızı olmadığını en başından beri bildiği hâlde, sana yıllarca babalık yapmaya devam etti." Başımın içindeki uğultu artık dayanılmaz bir baş ağrısına dönüşmüştü. Söyledikleri birbirine giriyor, kelimeler anlamlarını yitirip zihnimi parça parça ediyordu.

"Ne acı, değil mi?" dedi Polat, alayla gülerek. "Yıllarca baş tacı ettiğin, baba bildiğin o adam, aslında senin gerçek baban olmadığını biliyordu. Üstelik bunu bile bile seni büyüttü."

"Hayır!" Bu kez sesim, bütün depoyu inleten yüksek bir feryat gibi çıktı. "Hayır, sus! Yeter artık, sus!" Boğazım yanıyor, nefes borum yırtılıyormuş gibi acıyordu. Gözlerim yaşlarla dolup taşmıştı ama ağlamamak, bu adamın karşısında daha fazla zayıf görünmemek için kendimi dişlerimle kanatırcasına sıkıyordum.

"Annem bunu yapmaz..." Kendi sesime, kendi kurduğum o tek cümleye tutunmaya çalışıyordum. Sanki bu yalanı yeterince tekrarlarsam gerçek sihirli bir şekilde değişecek, Polat'ın ağzından çıkan o zehirli sözler hiç söylenmemiş gibi silinip gidecekti.
"Annem bunu asla yapmaz," diye tekrarladım, sesim bir duvara çarpan dalgalar gibi kırılıyordu. "Sen yalan söylüyorsun! Yine bir şeyler uyduruyorsun, beni ve onları bitirmek için aklınca oyun kuruyorsun!" Ama içimdeki en ücra köşede, o derinlerde bir ses çoktan çığlıklar atarak yıkılıyordu. Hayır. Bu koca bir yalandan ibaret olmalıydı. Öyle olmak zorundaydı. Annem, babama böyle bir ihaneti asla yapmazdı.

Babamın bana olan o sonsuz sevgisi, çocukluğum boyunca hissettiğim o güven bağı, onun yanındayken dünyanın en güvende insanı olduğumu hissettiğim bütün o güzel anılar birer birer gözümün önüne gelirken, dayanamayıp gözlerimi sımsıkı yumdum. Polat'ın zehirli cümlelerinin zihnime kök salmasına izin vermemeye çalışarak başımı salladım.

"Hayır," diye fısıldadım, sesim tükenmiş bir nefes gibi havaya karıştı. Bu kez o fısıltıda öfkeden çok, dünyası başına yıkılan savunmasız bir çocuğun çaresizliği vardı. "Annem... Asla böyle bir şeyi yapmazdı."

"Ama yaptı," dedi Polat; sesi öylesine buz gibi, öylesine keskin ve tereddütsüzdü ki, o iki kısa kelime adeta deponun içerisinde dolaşan bütün havayı bir anda dondurmuştu. Dudaklarının kenarında beliren o iğrenç, sadist gülümseme daha da genişledi. Yaşadığım yıkımı, gözlerimin önünde geçmişimin parça parça olışunu izlemekten korkunç bir haz alıyordu. Bir insanın, başka bir insanın ruhuna saplanan bıçaktan bu kadar büyük bir zevk alabilmesi aklımı almıyordu.

Polat ise sanki bir insanın hayatını değil, sıradan bir film sahnesini anlatıyormuş gibi rahat bir tavırla ağır ağır yürümeye başladı. Ayakkabılarının altındaki sert tabanların beton zemine her vuruşunda çıkardığı tok ses, deponun sessizliğinde yankılanıyor; etrafımda ağır daireler çizerek beni her açıdan kuşatıyordu.
"Annen babanı hiçbir zaman sevmedi," dedi, kelimeleri tane tane dökerek.

"Hatta seni bile kendi önünde duran büyük bir yük olarak gördü. O hayattan, babandan, senden tamamen kurtulup çekip gitmek istedi. Ama baban buna asla izin vermedi. Sevda'ya duyduğu o kör kuyu sevgisinden değil sadece... Asıl mesele sendin, Mavi. Sen o zamanlar küçücük bir çocuktun. Baban, annen seni terk ederse yaşayacağın o ağır travmayı, geceleri kimsenin kucağında ağlayamamanı, kendini yapayalnız ve kimsesiz hissetmeni istemedi. Seni korumaya çalıştı. Seni, annesi tarafından terk edilmiş yaralı bir çocuk olarak büyütmemek için Sevda'nın karşısına dikildi." Sözcükler kulaklarıma doluyor ama zihnime bir türlü sığmıyordu. İçimde bir yerler, duyduklarımı kabullenmeyi reddediyordu. Polat ise durmak bilmeyen bir vicdansızlıkla devam etti.

"İşte bu yüzden Sevda, ondan kaçabilmek için kendince zekice bir plan yaptı. Öldü numarası yaptı. Seni annesinin gerçekten öldüğüne inandırdı. Sen o gece küçücük aklınla gördüklerini anlamlandıramadın. Gözlerinin önünde annenin öldüğünü sandın. O korkunç görüntü zihnine kazındı. Beynin yaşadığın dehşeti kaldıramadı ve ağır bir travma geçirdin. Yıllarca geceleri aynı kabusu tekrar tekrar gördün. Annenin kanlar içinde yere yığılması, senin korkudan ne yapacağını bilemeden ona bakman, onu kaybettiğini sanman... Hepsi senin zihninde kusursuz bir ölüm olarak kaldı."

O anda beynimin içinde telafisi imkânsız bir şey koptu. Sanki yıllardır zihnimde birbirine tutunan bütün düşünceler, tek bir balyoz darbesiyle parçalanıp darmadağın oldu. Gözlerimin önünde karanlık bir perde aralandı ve yıllardır unutmaya, gömmeye çalıştığım o lanet gece bütün dehşetiyle yeniden karşıma dikildi. Küçük bir kız çocuğu olarak annesinin kanlar içinde yere yığıldığını gördüğüne inanan ben, titreyen o küçücük bedenim, korkudan ne yapacağını bilemeyen, kana bulanmış ellerim, boğazımdan çıkmayan, içimde düğümlenen o çığlıklar.

Yıllarca kâbuslarımın başrolünde hep aynı sahne vardı. Her gece farklı bir karanlığın içinde yeniden aynı yere dönüyor, annemi yeniden kaybediyor, aynı çaresizliği köklerime kadar yaşıyordum. Pamir'le tanışmadan önce geçirdiğim o gecelerde bazen uykumdan nefes nefese uyanıyor, kalbimin göğsümden fırlayacakmış gibi çarpmasının nedenini bir türlü çözemiyordum. Annemin gözlerimin önünde öldüğünü sanıyordum.

Peki ya şimdi? Ya o gece gördüğüm şey tamamen bir illüzyonduysa? Ya annem aslında ölmediyse? Ya bütün hayatım boyunca inandığım o korkunç görüntünün arkasında bambaşka bir gerçek yatıyorsa?
Daha da kötüsü... O gece beni o dehşet tablosundan korumaya çalışan kişi kimdi? Gözlerimi kapatan, beni o kanlı manzaradan uzaklaştırmak için canını dişine takan o adam... Yıllardır katil olduğuna inandığım babam mıydı? Annemi öldürdüğünü düşünerek nefret ettiğim, beni terk ettiğine inanarak içimde büyüttüğüm öfkeyle suçladığım Harun... Aslında beni korumaya çalışan tek insan mıydı? O tamamen suçsuz muydu?
Bu ihtimal bile göğsümün ortasına saplanan paslı bir bıçak gibi canımı yakıyordu. Çünkü eğer bu gerçeksen, ben ömrüm boyunca yanlış kişiden nefret etmiştim.

Dizlerimin üzerine çöktüğüm soğuk beton zeminin o buz gibi sertliği bedenimin derinliklerine işliyordu. Ellerimi yere bastığımda parmak uçlarımın o dondurucu soğukluğu hissetmesi gerekirdi ama sanki ellerim benim değilmiş gibi hiçbir şey hissedemiyordum. Bedenim burada, bu cehennemin ortasındaydı ama ruhum çoktan bu bedeni terk etmişti. Göğüs kafesim daralıyor, kalbim o küçücük alana sığamayacak kadar büyüyüp ağırlaşıyordu. Nefes almaya çalıştıkça ciğerlerim yanıyor, boğazımdan geçen her soluk içimi parça parça kesiyordu.

"Hayır" diye fısıldadım, sesim o kadar cılızdı ki kendi kulağıma bile ulaşamadı. "Bu doğru olamaz..." Polat ise önümde yaşanan bu ruhsal çöküşü keyifle izlerken alçak, boğuk bir kahkaha attı. Benim acım onun en tatlı eğlencesiydi. Geçmişimin paramparça olması onun için büyük bir zaferdi. Ardından, sanki biraz önce bütün hayatımı altüst etmemiş gibi rahatça duruşunu düzeltti ve lafı değiştirdi.

"Neyse," dedi umursamaz bir el hareketiyle. "Şimdi gelelim hepimizi ilgilendiren asıl meseleye. Senin bu upuzun, sıkıcı aile dramını dinlemeye ve çekmeye daha fazla niyetim yok maalesef, eski gelinim." Başımı kaldırıp yüzüne bakmaya bile mecalim kalmamıştı. İçimdeki bütün yaşam enerjisi çekilmişti. Ne bağıracak gücüm vardı ne ağlayacak ne de ona karşı koyacak bir hırsım. Birkaç dakika içinde annem, babam, çocukluğum ve yıllardır kutsal bildiğim bütün anılar birbirine karışmış, toz duman olmuştu.

Hangisi gerçekti, hangisi yalandı bilmiyordum. Ben kimdim? Geçmişim neydi? Yıllardır nefret ettiğim o adam gerçekten nefret etmem gereken biri miydi? Artık hiçbir sorunun cevabını bilmiyordum. Polat, bakışlarını bu kez yerde zincirlerle kıvrılmış duran Pamir'e çevirdi. Yüzündeki alaycı eğlence yeniden belirginleşirken gözlerinde çok daha zehirli, çok daha acımasız bir pırıltı belirdi.

"Pamir" dedi ismini uzatarak. "Senin de geçmişinle ilgili kapatmamız gereken bazı defterler var, değil mi? Hani yıllarca Harun'u suçlayıp durdun. Anneni ve babanı onun katlettiğine inandın. Onların ölümünden hep onu sorumlu tuttun. Yıllarca içinde bitmek bilmeyen bir öfke büyüttün, intikam yeminleri ettin. Babanın kanlı bir katili olarak gördün."

Pamir'in başı ağır ağır, büyük bir dirençle kalktı. Gözleri öfkeden kıpkırmızı, adeta kan çanağına dönmüştü. Yüzündeki bütün kaslar gerilmiş, nefesi düzensiz ve hırıltılı çıkıyordu. Zincirlerle bağlı ellerini sıktıkça demir halkalar bileklerinin etine daha da gömülüyor, derisini kesiyordu ama Pamir bunu hissetmiyormuş gibi bakıyordu. Polat'ın her bir kelimesi onu içeriden biraz daha eritiyor ama Pamir yine de gözlerini ondan bir saniye bile ayırmıyordu.
Polat ise beklediği anın tatlı huzuruyla gülümsedi. "Ama aslında onları o öldürmedi." Pamir'in gözlerinde bir anlığına şaşkınlık ve tereddüt belirdi. Polat hız kesmeden devam etti.

"Benim ona verdiğim o kanlı işi yapmadı o şerefsiz. Harun, benim istediğim şeyi yapmayı reddetti. Ailene zarar vermedi. Tam tersine, onları benim o pis ellerimden kurtarmaya çalıştı. Onları korumak için karşıma dikildi. Ama gücü yetmedi. Beceremedi." Polat başını hafifçe yana eğdi, sesindeki küçümseme doruktaydı. "Çünkü ne olursa olsun, o benim dengim bile değildi." O cümleyle birlikte kulaklarımda çınlayan uğultular fırtınaya dönüştü.

Babam... Harun. Yıllarca korkunç bir katil olduğuna inandığım o adam... Meğer suçsuzmuş. Meğer annemi o öldürmemiş. Meğer kendi ailesine kıymamış, Pamir'in ailesine zarar vermemişti. Tam tersine, onları korumak için canını ortaya koymuş. Ama başaramamış.

Ben ise bütün hayatımı yanlış bir nefretin üzerine inşa etmişim. Çocukluğumdan beri içimde taşıdığım o devasa öfke, yıllarca geceleri uykumu bölen kırgınlık, babama yönelttiğim bütün o ağır suçlamalar... Hepsi ama hepsi tek bir saniyede anlamını yitirmişti. İçimde öyle büyük, öyle dipsiz bir boşluk oluştu ki, sanki yıllardır sırtımda taşıdığım bütün duvarlar üzerime yıkılmıştı. En acısı neydi biliyor musunuz? Babamın suçsuz olduğunu şimdi öğrenmekti. Onu çoktan kaybettikten, ona hesap soracak ya da sarılıp af dileyecek hiçbir fırsatım kalmadıktan, söyleyebileceğim bütün kelimeler sonsuza kadar içimde kördüğüm olduktan sonra öğreniyordum gerçeği.

"Hayır" diye fısıldadım, bu kez gözlerimden durduramadığım yaşlar yanaklarımı yaka yaka süzüldü. "Hayır, olamaz böyle bir şey" Polat, gözlerini yeniden bana dikti. Yüzünde ne bir damla acıma ne de ufak bir pişmanlık izi vardı. Sadece kirli bir zafer parlıyordu.

"Aslında seni bu tehlikeli oyuna dahil etmemin en büyük sebebi ne biliyor musun, Mavicim?" dedi, sesini alçaltarak ve bedenini bana doğru biraz daha eğerek. "Babanın zamanında bana yardım etmemesiydi. Bu işin içinden sıyrılmaya çalışması, beni yarı yolda bırakması. Hatta beni satmaya kalkmasıydı." Gözlerini gözlerimin ta içine dikti. "İşte şimdi, babanın o zamanlar ödemekten kaçtığı bedeli son kuruşuna kadar sen ödüyorsun, eski gelin." İçimdeki acı, saniyesinde bambaşka bir şeye, yakıcı bir öfkeye evrildi.

"Babam sana yardım etmedi diye mi?" Sesim tir tir titriyordu ama bu kez korkudan değil, içimi kavuran o devasa öfkenin ağırlığındandı. "Sırf bunun için mi? Sırf sana boyun eğmediği için mi bizi bu hâle getirdin? Pamir'i, Pars'ı, beni... Hepimizi hangi hakla cezalandırıyorsun?" Polat anında cevap vermedi. Yüzündeki o sinsi ifade bile o an oynamadı. Bu sessizlik, söyleyeceği her kelimeden çok daha korkunçtu. Sonra dudaklarının kenarında yeniden o buz gibi gülümseme yayıldı.

"Ailenin asıl katili bendim," dedi. Sesi o kadar sakindi ki, insanı dehşete düşürüyordu. Sanki yıllardır sakladığı vahşi bir sırrı değil, hava durumunu anlatıyordu. "Annenin, babanın, bütün ailenin hayatını karartan, mahveden kişi bendim." Bir an durdu, gözleri karardı. "Kendi kardeşimi..." Kelimeler boğazımdan sökülür gibi çıktı, nefesim kesildi.

"Ve yengemi" Polat'ın yüzünde en ufak bir vicdan azabı yoktu. "Kendi ellerimle, canlı canlı bu mezara gömdüm ben!"

"Şerefsiz!" Pamir'in o an çıkardığı kükreme, deponun beton duvarlarında patladı. O ana kadar aldığı yaralarla zar zor ayakta duran bedeni, bir anda kaskatı kesilen öfkeyle doldu. Bileklerini parçalayan demir zincirleri tamamen unutup yerden kalkmaya çalıştı. Vücudundaki bütün yaralar, aldığı ağır darbeler, sızlayan etleri ve kanayan bilekleri artık onun için hiçbir şey ifade etmiyordu. Tek bir hedefi vardı. Polat. O adamın boğazına yapışmak, yıllardır ailelerinin hayatını zehirleyen o elleri kendi elleriyle kırmak, onu nefessiz bırakana kadar sıkmak istiyordu.

"Sen ne yaptın lan?" diye kükredi Pamir, sesindeki acı ve öfke tavan yapmıştı. "Sen bizim ailemize ne yaptın? Kendi kardeşini mi öldürdün? Kendi kardeşini ve yengeni canlı canlı mı gömdün o toprağa?" Bileklerindeki kalın demir zincirlere bütün gücüyle, varını yoğunu ortaya koyarak asıldı. Demirler büyük bir gürültüyle gerildi, bileklerindeki deri ezilip kanamaya başladı ama Pamir bu acıyı adeta hissetmedi bile. Bir kez daha, bütün gücüyle yüklendi.

"Çık karşıma lan!" diye haykırdı, sesindeki ses telleri yırtılıyordu. "Beni bırak! Çöz şu ellerimi de sana kime ne yaptığını göstereyim!" Fakat insan bedeni bir yere kadardı. Aldığı darbeler, saatlerdir o soğuk depoda çektiği işkence ve vücudunda biriken o yoğun yorgunluk, öfkesinin önüne geçti. Dizlerinin bağı bir anda çözüldü. Nefesi göğsünde düğümlendi. Bir an dengede kalmaya çalıştı ama olmadı; bütün gücü aniden tükendi.

Bedeni ağır bir darbeyle sert beton zemine çarptı. Çarpmanın o tok sesi deponun içinde yankılanıp havaya karıştı. Pamir yere yıkıldığı hâlde gözlerini bir saniye bile Polat'tan ayırmadı. Yüzünde hâlâ devasa bir öfke vardı ama o öfkenin hemen altında, ailesinin bütün geçmişinin bir yabancının ellerinde nasıl paramparça olduğunu öğrenmenin o tarifsiz, yakıcı acısı yatıyordu.

O an, acı bir şekilde anladım ki Polat yalnızca bizi buraya fiziksel olarak esir tutmuyordu. O bizi, geçmişimizle, inandığımız bütün doğrularla birlikte parça parça ediyordu. Ağzından çıkan her bir gerçek, yıllardır gururla taşıdığımız yaraların üzerine bastırılmış yeni ve keskin bir bıçaktan başka bir şey değildi.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

3okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.