ZULMÜN ÇİÇEĞİ kitap kapağı

13. bölüm / 28

ZULMÜN ÇİÇEĞİ

ÖLMESEN OLMAZ MI?

Vaveyla Yazarı: Natavan Sadiqova

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 28Şu an: ÖLMESEN OLMAZ MI?

Kalbim sevdiğim için atıyordu, ama sesini ondan başka herkes duyuyordu.

Pamir Arsal'dan

İnsan kaybedince anlarmış sevdiğini. Bu cümleyi daha önce binlerce kez duymuştum ama hiçbir zaman bu kadar ağır gelmemişti. Meğer bu söz, insanın ciğerlerine dolan bir dumanmış, nefes aldıkça yakan, nefes vermeye çalıştıkça daha da acıtan bir zehirmiş.

Seviyormuşum ben kollarımda kanlar içinde yatan kadını. Bunu şimdi, dizlerimin üzerinde çökmüş haldeyken, ellerim titreyerek onu tutmaya çalışırken anlıyordum. Onu sevmek dediğim şey büyük sözler değilmiş. Kahramanlık değilmiş. Gurur hiç değilmiş. Sevmek, onun nefes almasını istemekmiş. Sadece nefes alsın diye yalvarmakmış hayata. Bana gülümsemesini değil, gülümseyebilecek kadar hayatta olmasını istemekmiş. Konuşmasını değil, sesi çıksın diye her şeye razı olmakmış.

Kollarımda öylece yatıyordu. Ağırlığı vardı ama varlığı yok gibiydi. İnsan sevdiğini kaybederken önce ellerini kaybedermiş. Parmaklarım onun omuzlarına tutunuyordu ama sanki tutunduğum şey boşluktu. Ne kadar sıksam da gitmesini engelleyemiyordum. Göğsüme bastırıyordum onu, kalbimin üzerine, sanki kalbim onun kalbiyle konuşabilirmiş gibi. Benim kalbim hızlı hızlı atıyordu, onunki ise sessizdi. O sessizlik kulaklarımı sağır ediyordu. Dünyadaki bütün sesler susmuştu ama onun nefesinin olmaması her şeyi bastırıyordu.

Bir adamın çaresizliği işte tam bu anda başlıyordu. Güç dediğin şey, silah dediğin şey, korku salmak dediğin şey anlamını yitiriyordu. Ben ne kadar güçlü olursam olayım, ne kadar korkulan bir adam olursam olayım, kollarımdaki kadına nefes veremiyordum. Ona acıyı durduracak bir söz bulamıyordum. Gözlerimi kapatıp açsam geçecek bir kabus değildi bu. Gözlerim açıktı ve gerçek tam karşımdaydı. Ellerim kana bulanmıştı ama asıl kirlenen içimdi. Kendimden tiksiniyordum. Bir hata demek bile hafif kalıyordu. Bu bir hata değil, bir yıkımdı. Kendi ellerimle sevdiğim kadının hayatını parçalara ayırmıştım.

Onun yüzüne baktım. Dudakları solgundu. Az önce bana kızabilen, bana gülümseyebilen kadın yoktu karşımda. Ben onun dudaklarından çıkan her kelimeye aşıktım. Sessizliğine bile. Şimdi o sessizlik beni boğuyordu. Yanağını okşadım. Soğuktu. O soğukluk içime işledi. Üşüyordur diye düşündüm, saçma bir umutla. Üşümesin diye ceketimi çıkardım, üzerine örttüm. Sanki üşürse hastalanacakmış gibi. Sanki hastalanırsa iyileşme ihtimali varmış gibi. İnsan çaresiz kalınca aklına tutunacak ne varsa ona sarılıyormuş.

Gözlerimden yaşlar aktı ama ağladığımı bile fark etmedim önce. Çünkü bu ağlamak değildi. Bu çözülmekti. Bir adamın içten içe dağılmasıydı. Göğsüm sıkışıyordu. Nefes almak zor geliyordu ama bırakmak istemiyordum. Nefes almayı ben bırakayım, o alsın istiyordum. Yer değiştirmek istiyordum onunla. Canımı verip onun yerine yatmayı. Hayat dediğin şey bu kadar adaletsiz miydi? Sevmek bu kadar cezalı mıydı?

Ben onun her zerresine sevdalıymışım. Gözlerindeki kırgınlığa, susuşuna, bana karşı dimdik duruşuna. Onun güçlü olmaya çalışırken kırılan yanına. Şimdi anlıyordum ki ben onu kaybettiğim an, kendimi de kaybediyordum. Çünkü onsuz ben diye bir şey kalmıyordu. Bir adam ancak bu kadar küçülebilirmiş. Dizlerinin üzerinde, kollarında sevdiği kadınla kalakalıp dünyaya yalvaracak kadar.

Ama dünya duymuyordu. Hayat duymuyordu. Ve ben tek bir hatam yüzünden, tek bir kelimem yüzünden, onu kaybediyordum. Geri dönüşü olmayan bir yerdeydik artık. Ve bu çaresizlik, bir adamın ömrü boyunca taşıyacağı en ağır yüktü.

"Güzelim" dedim titreyen bir sesle. O kelime ağzımdan çıktığı anda boğazıma düğümlendi, yarıda kaldı, sanki onu söylemeye bile hakkım yokmuş gibi. Kollarımda karım vardı. Ya da artık var mıydı, bilmiyordum. Bedeni bana emanetti ama ruhu sanki çoktan benden kopmuştu. Kanlar içindeydi. O kan sıcaklığıyla değil, soğukluğuyla yakıyordu beni. Elbiseleri kırmızıya boyanmıştı, oysa az önce o elbiseyi giyerken ne kadar güzeldi. Gözleri kapalıydı. Bana bakmıyordu. Bana kızmıyordu. Bana bağırmıyordu. Ve en kötüsü... nefes almıyordu.

İnsan o an her şeyi çok geç anlıyor. Zaman duruyor ama pişmanlık koşmaya devam ediyor. Neden bu anı yaşıyorduk biz? Neden buradaydık? Hangi yanlış adım bizi buraya getirmişti? Hangi kelime? Hangi bakış? Hangi susuş? Kendi sesimi duyamıyordum ama kafamın içinde bağıran tek bir cümle vardı. Neden ona sesini kesmesini söylemiştim? O an kendimi güçlü mü hissetmiştim? Kontrol bende sanmıştım belki. Oysa kontrol dediğin şey bir anda ellerinden kayıp gidiyormuş. Şimdi onu kollarımda tutuyordum ama tutamıyordum. Ne kadar sıksam da, ne kadar kendime çeksem de onu hayata geri çekemiyordum.

Başımı eğip yüzüne baktım. Kirpikleri hareketsizdi. Dudakları aralıktı ama nefes yoktu. O dudaklardan çıkan her kelimeye aşık olan ben, şimdi tek bir nefes için yalvarıyordum. Konuşmasın, gülmesin, bana kızmasın... Sadece yaşasın istiyordum. Bu kadar basitti. Bu kadar imkansızdı. Ellerim titriyordu. Parmaklarım onun omuzlarına kenetlenmişti. Sanki bırakırsam tamamen gidecekmiş gibi. Sanki kollarım açılırsa bu dünya onu yutacakmış gibi.

Kafamda bir soru dönüp duruyordu, durmadan, acımasızca. Sevdiğim kadını, beni arkamdan vuran kadın için mi yaralamıştım? Bu düşünce içimi paramparça ediyordu. Bir anlık öfke, bir anlık körlük, bir anlık gurur... Hepsi üst üste binmişti ve şimdi bedelini en masum olan ödüyordu. Benim hatamın cezasını o çekiyordu. İnsan bunu kaldırabilir miydi? Kendi elleriyle sevdiği kadını bu hale getirmiş olmanın ağırlığıyla yaşayabilir miydi?

Nefesim düzensizdi. Göğsüm sıkışıyordu. Kalbim göğsümü parçalayacakmış gibi atıyordu ama onun kalbi... Sessizdi. O sessizlik beni delirtiyordu. Bağırmak istiyordum ama sesim çıkmıyordu. Onu sarsmak istiyordum ama incitmekten korkuyordum. Zaten yeterince incitmemiş miydim? "Nefes al" demek istedim. "Lütfen" demek istedim. Hayata yalvarmak istedim. Ama kelimeler boğazımda düğümlendi. Güçlü adam rolü paramparça olmuştu. Ortada sadece dizlerinin üstüne çökmüş, sevdiği kadını kaybetmek üzere olan bir adam vardı.

Onu biraz daha kendime çektim. Kalbimin üzerine bastırdım. Belki kalbim onun kalbine yol gösterirdi. Belki benim nefesim ona yeterdi. Saçlarını okşadım. O saçları kaç kez kokladığımı, kaç kez parmaklarımın arasından geçirdiğimi düşündüm. Şimdi ise elim titriyordu. İlk defa korkuyordum. Gerçekten korkuyordum. Onu kaybetmekten değil sadece, onsuz kalmaktan. Çünkü onsuz ben diye bir şey yoktu.

"Güzelim" dedim tekrar, bu sefer daha kısık, daha kırık. O kelime dudaklarımdan düşerken içimden bir parça daha kopuyordu. Cevap vermedi. Ve ben o an anladım... İnsan bazen bir cümleyi söylediği için değil, söylediği anda fark etmediği anlamı yüzünden mahvoluyormuş.

"Aç gözlerini kurban olduğum" dedim. Sesim bana ait değildi artık, titriyordu, parçalanıyordu, her hecesi yalvarıştı. O kelimeyi söylerken ne kadar küçüldüğümü hissettim. Gururum, adım, kimliğim, gücüm... Hepsi bir kenara savrulmuştu. Umurumda bile değildi. O nefes alsın diye her şeyimi yere atabilirdim. O yaşasın diye dizlerimin üstünde sürünmeyi bile kabul ederdim. Çünkü insan sevdiğini kaybederken gururunu da kaybediyormuş. Ve ben o an bunu çok acı bir şekilde öğreniyordum.

Gözümden bir damla yaş süzüldü. Sadece bir damla. Ama o damla yılların suskunluğuydu. Ben ağlamazdım. Kimse için eğilmezdim. Ama şimdi kollarımda kanlar içinde yatan kadına ağlıyordum. Onun için. Nefes alsın diye. Bana bir kez daha kızsın diye. Bana bağırıp kapıyı çarpsın diye. Yeter ki gözlerini açsın. Yeter ki bana baksın. İnsan bazen kaybetmeye bu kadar yaklaştığında neyin önemli olduğunu anlıyormuş.

Elim yavaşça yüzüne kaydı. Parmaklarım yanağına değdiği anda içimden bir çığlık koptu. Soğuktu. Buz gibiydi. O an dünya başıma yıkıldı. Üşüyor muydu? Neden bu kadar soğuktu?

Sarıp sarmaladım onu. Kollarımı daha da sıkılaştırdım. Sanki bırakmam yeterince suç değilmiş gibi, sanki biraz daha gevşetirsem tamamen gidecekmiş gibi. "Üşüme" dedim fısıltıyla. Sesim kulağıma bile gelmiyordu. "Üşüme, hasta olursun." Ne kadar saçma olduğunu biliyordum ama duramıyordum. Ölümün kıyısındaki bir kadına hastalanmaktan bahsediyordum. Çünkü insan çaresiz kalınca mantığını kaybediyormuş. Umudu en küçük ihtimale bile tutunuyormuş.

Başımı onun saçlarına gömdüm. Kan kokusu ciğerlerime doldu. O koku beni boğdu. Nefes alamadım. "Bak buradayım" dedim. "Gitme." Sesim artık neredeyse yoktu. Sanki her kelimeyle biraz daha tükeniyordum. Onun kalbi atmıyordu ama benimki durmak üzereydi. Bu kadar acı bir anda yaşanabilir miydi? İnsan sevdiğini kollarında kaybederken hâlâ hayatta kalabilir miydi?

O an anladım. Ben onu sadece sevmiyordum. Onsuz nefes alamıyordum. Onsuz bu dünya anlamını kaybediyordu. Ve şimdi, onu üşümesin diye sarmaladığım bu anda, aslında kendimi de onunla birlikte toprağa gömüyordum. Çünkü o giderse, ben de gitmiş olacaktım.

"Abi!" diye bir ses çarptı kulaklarıma. Korkuyla, panikle, çaresizlikle yoğrulmuş bir sesti bu. Pars'ın sesi. Ama o an ne sesler ne insanlar ne de dünya umurumdaydı. Kollarımda kanlar içinde yatan kadından başka hiçbir şey yoktu benim için. Pars yanımıza koşarak geldiğinde başımı bile kaldıramadım. Gözlerim ondaydı, sadece ondaydı. Sanki gözlerimi bir an bile ondan ayırırsam tamamen yok olacakmış gibi hissediyordum.

"Yaşıyor mu?" dedi Pars. Sesi titriyordu. O soruyu sorduğunda içimde bir şey koptu. Yaşıyor mu? Bu iki kelime bir insanın kaderini belirleyebilir miydi? Yaşıyor muydu gerçekten? Yaşamak istiyor muydu? Ben onun yerine nefes almasını isterdim ama elimden gelen tek şey kollarımı biraz daha sıkmak oldu. Konuşamadım. Dilim tutulmuştu. Sesim boğazımda düğümlenmişti. Sanki konuşmak bana yasaktı. Karım konuşamıyorken ben nasıl konuşabilirdim ki? Onun sustuğu yerde benim sesim olmamalıydı.

Pars dizlerinin üzerine çöktü. Titreyen elleriyle Mavi'nin nabzını kontrol etti. O birkaç saniye var ya... Hayatımın en uzun saniyeleriydi. Dünya durmuştu. Kalbim atmayı unutmuştu. Nefes almayı unutmuştum. Gözlerim Pars'ın yüzündeydi ama aslında hiçbir şey görmüyordum. Sadece sonucu bekliyordum. Bir kelime. Tek bir kelime.

"Abi yaşıyor" dediğinde göğsümden bir nefes çıktı. Öyle derin, öyle çaresiz, öyle kırık bir nefes ki... Sanki biraz önce boğuluyordum da şimdi suyun yüzüne çıkmıştım. Ama nefes almak bile acıtıyordu. "Hastaneye gitmeliyiz" dediğinde başımı salladım. Düşünmeden. Sorgulamadan. Sadece hayatta olduğunu bilmek yetmişti bana. Hâlâ nefes alabiliyordu. Hâlâ buradaydı. Gitmemişti. Beni bırakmamıştı. Henüz.

Onu kucağıma aldım. O kadar hafifti ki... Sanki hep kollarımda olması gereken bir şeymiş de şimdi yerinden alınmış gibi. Adımlarım hızlıydı ama içim paramparçaydı. Her adımda dizlerim titriyordu. Düşmekten korkmuyordum. Sadece onu düşürmekten korkuyordum. Arabaya doğru yürürken dudaklarım sürekli aynı kelimeyi fısıldıyordu. Gitme. Gitme. Gitme.

Arabaya bindiğimiz anda hareket ettik. Korumalar direksiyon başındaydı. Zaten benim araba sürecek hâlim yoktu. Gözlerim kararıyordu. Ellerim titriyordu. Beynimde tek bir düşünce vardı. Ya yetişemezsek? Ya geç kalırsak? Ya bu son yolculuksa?

Onu hâlâ sımsıkı tutuyordum. Sanki bırakmam ölüm demekti. Başını göğsüme yaslamıştım. Kalbim onun kulağının dibinde deli gibi atıyordu. Duysun istiyordum. Yaşıyorum demek istiyordum ona. Buradayım demek istiyordum. "Dayan" dedim fısıltıyla. "Ne olur dayan." Sesim ağlamakla konuşmak arasında bir yerdeydi. Erkekliğim, gücüm, sertliğim... Hepsi erimişti. Geriye sadece karısını kaybetmekten korkan bir adam kalmıştı.

Arabada geçen her saniye beni biraz daha tüketiyordu. Zaman uzuyor, yol bitmiyor, içimdeki korku büyüyordu. Ama bir şeye tutunuyordum. Nabzına. Nefesine. Hâlâ sıcak olan avuçlarına. Hâlâ burada oluşuna. Çünkü insan bazen sadece bir şeye tutunarak hayatta kalabiliyormuş. Ve ben o an, karımın hayatta oluşuna tutunarak ayakta duruyordum.

Sonunda bir hastanenin önünde durduğumuzda kapı daha tam açılmadan kendimi dışarı atmıştım. Ayaklarım yere bastığı anda dizlerimin bağı çözülecek sandım ama düşmedim. Düşemezdim. Kollarımda hâlâ Mavi vardı. Bu hastane benimdi, her köşesini ezbere bildiğim yerdi ama o an her şey yabancıydı. Duvarlar soğuktu, ışıklar fazla parlaktı, hava nefesimi kesiyordu. Görevliler beni görür görmez koşmaya başladılar. Yüzlerindeki panik, gözlerindeki ciddiyet içimdeki korkuyu katladı. Bir şeyler söylediler, sesler havada asılı kaldı, kelimeler bana ulaşamadı. Sadece onu sedyeye yatırdıklarını gördüm. Kollarımdan alındığı an içimden bir parça kopmuş gibi oldu. Sanki kalbimi söküp almışlardı da ben hâlâ ayakta durmaya çalışıyordum.

Elimi bırakmamaya çalıştım. Parmaklarım onun parmaklarına kenetlenmişti. Soğuktu. O soğukluk avuç içimden koluma, oradan göğsüme kadar yayıldı. Ya kalbimin sesini artık duymuyorsa? Ya onu bıraktığımı sanırsa? Ya gözlerini açtığında beni yanında bulamazsa? Bu düşünceler beynimi kemirirken sedye hızla ilerliyordu. Adımlarım onlara yetişmeye çalışıyordu ama ben ne kadar hızlı yürürsem yürüyeyim zaman benden hızlıydı. Koridorlar uzadıkça uzuyor, her kapı arkamdan kapanıyordu.

Ameliyathanenin önüne geldiğimizde bir anda durdular. Bir çift el göğsüme dokundu, beni geriye doğru itti. "Buradan sonrası yasak" dediler. Yasak mı? O kelimeyi duyar duymaz içimde bir şey koptu. Onu oraya yalnız mı bırakacaklardı? Kapının önünde durdum. Kapı yüzüme kapandı. Camın arkasında beyaz önlükler, hızlı adımlar, aceleyle konuşulan kelimeler vardı ama ben hiçbirini duymuyordum. Dünya sessize alınmış gibiydi.

Ayakta duramadım. Dizlerim beni taşıyamadı. Olduğum yere çöktüm. Soğuk zemine. Ellerim hâlâ havada kalmıştı sanki biraz önce tuttuğum eli arıyordu. Boşluğa baktım. Kalbim göğsümde atmayı unutmuş gibiydi. Nefes alıyordum ama yaşamıyordum. Dudaklarım titredi, sesim zorla çıktı. "Ölmesen olmaz mı?" dedim fısıltıyla. Bu bir yalvarıştı, bir dua bile değildi. Çünkü artık neye inanacağımı bilmiyordum. "Ben de kalsaydı ne olurdu?" dedim kendi kendime. Benimle kalsaydı, bana kızsaydı, bağırıp çağırsa, yeter ki nefes alsaydı. Ben her şeye razıydım.

Başımı ellerimin arasına aldım. İlk defa bu kadar çaresizdim. Gücüm yoktu, sözüm yoktu, silahım yoktu. Hiçbir şeyim yoktu. Sadece içimde büyüyen korku vardı. Onu kaybetme korkusu. Kapının ardında hayatla ölüm arasında bir yerdeyken ben burada, bomboş bir koridorda dizlerimin üzerinde kalmıştım.

İnsan her şeye hükmedebildiğini sandığı bir hayatta aslında hiçbir şeye hükmedemiyormuş. Sevdiğin biri söz konusu olduğunda, geriye sadece beklemek kalıyormuş. Ve beklemek, insanın kendine yaptığı en büyük işkenceymiş.

"Abi!" diye bağıran sesi duyduğumda başımı kaldırmak istemedim. O sesi tanıyordum. Pars'tı. Ne zaman gelmişti, nasıl gelmişti bilmiyordum. Zaman benim için çoktan anlamını yitirmişti. Dakikalar saat gibi, saniyeler ömür gibi geçiyordu. Yanıma çömeldiğini hissettim. Omzuma dokundu ama o dokunuş bana ulaşmadı. Sanki bedenim buradaydı ama ruhum ameliyathanenin kapısının ardında, onun yanında sıkışıp kalmıştı. "Mavi güçlüdür" dedi Pars, sesi titriyordu, güçlü görünmeye çalışıyordu ama o da korkuyordu. Teselli etmeye çalışıyordu beni ama söylediği kelime içimi daha çok parçaladı.

Güçlü değildi. Hiçbir zaman güçlü olmamıştı. Güçlüymüş gibi yapan bir kadındı sadece. Acılarını gülümsemesinin arkasına saklayan, korkularını sessizliğe gömen, her darbeyi içine atıp ayakta kalmaya çalışan bir kadındı. Güç dediğin şey buysa evet güçlüydü ama ben onun güçlü olmak zorunda kalmasını istememiştim. Ben onun yorulmasını istememiştim. Yaralıydı benim karım. Hem bedeni hem ruhu yaralıydı. Hayat onu defalarca yere sermişti, o her seferinde kalkmıştı ama bu kez... Bu kez onu ben yere sermiştim. Bu kez yarayı açan bendim.

Başımı ameliyathane kapısına doğru çevirdim. O kapı bana bir uçurum gibi geliyordu. Ardında ne olduğunu bilmiyordum. Yaşıyor muydu, kanaması durmuş muydu, gözlerini bir daha açabilecek miydi bilmiyordum. Bilmemek insanı delirtiyormuş. O odada yalnızdı. Soğuk ışıkların altında, yabancı ellerin arasında, acıyla mücadele ederken yalnızdı. Ben burada, birkaç metre ötede, hiçbir şey yapamadan oturuyordum. Bu nasıl bir çaresizlikti. Güçlü bir adam olduğumu sanırdım. İnsanlara korku salan, adım geçtiğinde ortamı susturan adamdım ben. Ama şimdi bir kapının önünde diz çökmüş, sevdiği kadının yaşaması için bekleyen aciz bir adamdan başka bir şey değildim.

Pars'ın "güçlüdür" sözü kulağımda yankılanıp duruyordu. Güçlü olmak zorunda mıydı? Neden hep güçlü olmak zorunda kalmıştı? Neden kimse onun zayıf olmasına izin vermemişti? Çocukluğunda, gençliğinde, şimdi benim yanımda... Hep dimdik durmak zorundaydı. Yorulduğunu hiç söylemedi. Korktuğunu itiraf etmedi. Ama ben biliyordum. Gözlerinden biliyordum. Geceleri sessizce içine çektiği nefeslerden biliyordum. Beni uyandırmamak için ağlamadığı anlardan biliyordum. Şimdi o korkularla tek başınaydı.

"Abi" dedi Pars bir daha, bu kez daha yumuşak. Bana ulaşmaya çalışıyordu. "Çıkacak buradan, göreceksin." Onun da inanmak istediği bir yalandı bu. Hepimiz inanmak istiyorduk. Çünkü inanmazsak çökecektik. Ellerimi yumruk yaptığımı fark ettim. Tırnaklarım avuç içime batıyordu ama hissetmiyordum. Hissettiğim tek şey suçtu. Onu oraya ben getirmiştim. O silah sesi hâlâ kulaklarımdaydı. O sıcaklık hâlâ ellerimdeydi. Kollarımda can çekişen karımın ağırlığı hâlâ göğsümdeydi.

"Güçlü olmak zorunda değil" dedim kısık bir sesle, kendim bile zor duydum. "Artık güçlü olmak zorunda değil." Çünkü ben yanındaydım. Olmalıydım. Ama yanına giremiyordum. Ona dokunamıyordum. Elini tutamıyordum. Bir insan sevdiğini bu kadar yakınken bu kadar uzağında hissedebilir miydi? Ben ediyordum. Hayatımda ilk defa kontrol bende değildi ve bu beni paramparça ediyordu.

Gözlerimi kapattım. Bir an için onun gülüşü geldi aklıma. Sabahki hali, mutlu yüzü, gözlerindeki ışık. Daha birkaç saat önce hayattaydı, yanımdaydı. Şimdi ise hayatla pazarlık ediyordu. Ve ben bu pazarlığın dışında kalmıştım. İçimden tek bir cümle geçiyordu durmadan. Dayan Mavi. Ne olur dayan. Güçlü olmak zorunda değilsin ama dayan. Çünkü ben sensiz nefes alamıyorum.

"Kalk ayağa abi" dedi Pars, sesi bana ulaşmaya çalışıyordu ama ben yerimden kıpırdayamadım. Dizlerim beni taşımıyordu. Sanki bütün ağırlığım omuzlarıma değil, doğrudan kalbime binmişti. Ayağa kalksam da ne değişecekti ki? Güçlü dursam ne olacaktı? Güç dediğin şey sevdiğin kadın birkaç metre ötede ölümle savaşırken ne işe yarardı? O an güçlü olmak değil, onun yerine acı çekebilmek isterdim. Onun yerine kanamak, onun yerine korkmak isterdim.

"Pars..." dedim, sesim bana bile yabancı geldi. Titriyordu. Ben titremezdim. İnsanların karşısında dimdik duran, korku bilmeyen adamdım. Ama şimdi korkuyordum. Hem de hayatımda hiç korkmadığım kadar. "Ya kaybedersem onu?" dedim. Bu cümleyi kurmak bile içimi paramparça etti. Kaybetmek... Sanki daha önce hiç kaybetmemişim gibi. Ama bu başka bir şeydi. Bu, kalbimi söküp almaları gibiydi. O kadın benim kalbimdi. Onsuz yaşamak nefes almak değil, sadece hayatta kalmaya çalışmak olurdu.

"Kaybetmeyeceksin!" dedi Pars, sesi kendinden emindi. Bana tutunacak bir dal uzatır gibiydi. Ama içimde bir yer vardı ki o dalı kırıp atıyordu. Çünkü kalbim bana başka bir şey fısıldıyordu. Korku, insanın içine sinsice yerleşirmiş. Sebepsiz, anlamsız ama çok gerçek. O ses susmuyordu.

"Ya giderse?" dedim bu kez daha kısık, neredeyse duyulmayacak bir fısıltıyla. Sanki yüksek sesle söylersem kader duyacak ve inadına alıp götürecekti onu. İsmini bile ağzıma almaya korkuyordum. Ölüm kelimesi dudaklarıma değerse gerçek olur diye ödüm kopuyordu.

"İzin vermeyiz" dedi Pars. Her cümleme bir cevap buluyordu ama benim kafamın içindeki soruların cevabı yoktu. İzin vermek... Ölüm izin ister miydi? Hayat, insanın elinden sevdiğini alırken bir an durup "hazır mısın" der miydi? Dememişti. Bana da demezdi.

"Mavi ölürse ne yapacağım ben?" dedim sonunda. Bu cümle boğazımdan kan kusar gibi çıktı. Başımı öne eğdim, gözlerimi kapattım. Söylediğim anda bir şeyin kırıldığını hissettim içimde. Sanki ihtimali dile getirmek bile onu benden biraz daha uzaklaştırmıştı. Onsuz bir hayat gözümün önüne geldi. Sessiz, renksiz, anlamsız. Sabah uyanıp ona bakamamak. Sesini duyamamak. Bana kızışını, gülüşünü, kırgınlığını... Hiçbirini. Böyle bir hayatı ben ne yapayım?

Pars sustu. İlk defa sustu. Çünkü bu sorunun cevabı yoktu. O da biliyordu. Ben de biliyordum. Mavi ölürse ben de biterdim. Yaşardım belki ama içimde insan diye bir şey kalmazdı. Onunla birlikte ben de o ameliyathanede kalırdım. Geriye sadece nefes alan bir beden kalırdı.

Sessizlik çöktü aramıza. O sessizlikte kalbimin atışını duydum. Her atış bir dua gibiydi. Lütfen... Lütfen... Lütfen... Hayatımda hiç kimseye yalvarmamıştım ama şimdi kaderin karşısında diz çökmüştüm. Güçlü olmak umurumda değildi. Gurur umurumda değildi. Tek bir şey istiyordum. O kapıdan sağ çıkmasını. Gözlerini açmasını. Bana kızmasını bile kabul ederdim. Yeter ki nefes alsın.

••••••

Saatler geçmişti. Zamanın nasıl aktığını bilmiyordum ama her saniye içime bir bıçak gibi saplanıyordu. O koridor artık bir mekân değil, bir işkence odasıydı. Duvarlar üstüme üstüme geliyordu, ışıklar gözümü yakıyor, havayı ciğerlerime çekemiyordum. Beklemek... İnsan sevdiğini ameliyathanenin ardında bırakıp beklerken gerçekten beklemiyor; yavaş yavaş parçalanıyordu.

Kapıya her bakışımda içimden bir şey kopuyordu. "Şimdi çıkacaklar" diyordum. "Şimdi biri gelecek ve her şey bitecek." Ama bitmiyordu. Dakikalar saat gibi, saatler ömür gibi uzuyordu. Bu kadar mı zordu hayata tutunmak? Bu kadar mı ağırdı nefes almak? Oysa biraz önce kollarımdaydı. Biraz önce hâlâ sıcaktı. Şimdi ise kapalı bir kapının ardında, benim ulaşamadığım bir yerdeydi.

Parmaklarımı yumruk yapmıştım farkında olmadan. Tırnaklarım avucuma batıyordu ama acıyı hissetmiyordum. Hissettiğim tek şey korkuydu. İçimi kemiren, boğazımı sıkan, kalbimi parçalayan bir korku. Kaybetme korkusu... İnsan sevdiğini kaybetme ihtimaliyle yüzleşince anlıyormuş ne kadar aciz olduğunu.

Koridorun ucunda bir hareket gördüm. Bir hemşireydi. Hızlı adımlarla ilerliyordu. Yüzü gergindi, bakışları kaçamak. O an kalbim göğsümden fırlayacak sandım. Refleksle ayağa kalktım, Pars'la birlikte önünü kestik. Sesim bana ait değil gibiydi, boğuk ve titrek çıktı.

"Ne oluyor?" dedim. Kelimeler ağzımdan zorla döküldü. "Karım... karım iyi mi?"

O soruyu sorarken aslında yalvarıyordum. Bana bakıp "yaşıyor" desin diye, gözlerimin içine bakıp umut versin diye. Hayata geri dönmüştü, değil mi? Başka bir ihtimal olmazdı. Olamazdı. Mavi ölmezdi. Mavi bırakıp gitmezdi.

Hemşire bir an durdu. O bir an bana sonsuzluk gibi geldi. Gözlerimin içine bakmadı. Bakamadı. İşte o an anladım. İnsan bazı cevapları kelimeler söylenmeden de anlarmış.

"Hastanın kalbi durdu," dedi hızlıca.

Cümle bitti ama benim için her şey orada koptu. Ne dediğini anlamam birkaç saniye sürdü. Kelimeler beynimde yankılandı ama anlam kazanmadı. Kalbi... durdu... Hayır. Hayır, yanlış duydum. Yanlış söylediler. Kalp durmazdı. Onun kalbi duramazdı. Ben hâlâ nefes alıyorken onun kalbi nasıl durabilirdi?

Hemşire yanımızdan geçip gitti. Ardından bakakaldım. Bir şey söylemek istedim ama sesim çıkmadı. Boğazım düğümlenmişti. Dilim tutulmuştu. Sanki konuşmak yasaklanmıştı bana. Dünya sessizleşti. Koridorun uğultusu, ayak sesleri, cihazların bipleri... Hepsi bir anda yok oldu.

Sadece kalbimin atışını duydum.
Ve onun atmayan kalbini düşündüm.

Dizlerimin bağı çözüldü. Ayakta duramıyordum. Vücudum beni taşımıyordu artık. Bir adım geri attım, duvara yaslanmaya çalıştım ama güç vermedi. Kaydım. Nefes alamadım. Göğsümün ortasında sanki koca bir boşluk açılmıştı. Oraya ne hava doluyordu ne de umut.

"Kalbi durdu..."

Ne demişti? Kelimeler kulaklarıma çarpıp parçalandı ama bir türlü anlam kazanmadı. Sanki söylediği şey yabancı bir dildi. Kalbi... durdu... Bu iki kelime yan yana gelemezdi. Gelmemeliydi. Mavi'nin kalbi duramazdı. O kalp benim nefesimdi. O durursa ben de dururdum. Dünya dururdu. Zaman dururdu.

Olduğum yerde donup kaldım. Ayaklarım yere çivilenmişti. Pars kolumdan tuttu, bir şeyler söylüyordu ama sesini duymuyordum. Kulaklarım uğulduyordu. Kalbim göğsümden çıkacak gibi atıyordu ama onunki... Onunki atmıyordu mu? Bu nasıl bir adaletsizlikti? Ben yaşıyordum da o neden yaşamıyordu?

"Hayır..." dedim dudaklarım titreyerek. Bu kelime bile zor çıktı ağzımdan. İnkar etmek istiyordum. Gerçekliği reddetmek, duyduğumu silip atmak istiyordum. "O güçlü..." dedim kendi kendime, Pars'a mı söyledim yoksa boşluğa mı bilmiyorum. "O kolay pes etmez..." Pes edemezdi. Daha bana kızacaktı. Daha bağıracaktı. Daha yaşamamız gereken onca şey vardı.

Göğsüm sıkıştı. Nefes alamıyordum. Sanki ciğerlerim sökülüyordu. Duvara yaslandım ama güç vermedi, aksine beni aşağıya çekti. Dizlerimin bağı çözüldü. Yere çökmedim, resmen yıkıldım. Bir adam nasıl böyle yıkılırmış, o an öğrendim. Güç dediğin şey sevdiğin kadının kalbi durdu denildiği anda bir hiçmiş.

"Abi!" dedi Pars panikle, omuzlarımdan tutup beni sarsıyordu. "Abi kendine gel!" Gelmek mi? Nereye gelecektim? Onsuz nereye gelinirdi ki? Onun olmadığı bir dünya bana kapalıydı. Ben oraya ait değildim.

Gözlerimi kapattım. Bir an önce gözlerimi kapattım çünkü açarsam gerçek daha da can yakacaktı. Onu düşündüm. Gülüşünü. Bana sinirlendiğinde gözlerinin nasıl parladığını. Sus dediğimde susmayışını. Sesini... Sesini kes dediğim anı... Kalbim o an bir kez daha durdu sanki. Ben öldürmüştüm onu. O kelimelerle. O kadınla. O anla. Tetiği çeken ben değildim belki ama yarayı açan bendim.

"Ne olur..." dedim fısıltıyla. Kime yalvardığımı bilmiyordum. Tanrıya mı, kadere mi, zamana mı... "Ne olur alma benden..." Yıllarca kimseye yalvarmamıştım. Ama şimdi dizlerimin üzerinde yalvarıyordum. Gururum yerle bir olmuştu. Güçlü adam yoktu ortada. Sadece karısını kaybetmek üzere olan çaresiz bir adam vardı.

Kapalı kapıya baktım. O kapının ardında kalbi durmuş bir kadın vardı. Benim karım. Biraz önce kollarımda olan, kanlar içinde ama hala bana ait olan kadın. Şimdi ise birkaç cihazın arasında, hayata tutunup tutunamayacağına karar verilen bir bedendi. Ama o benim için beden değildi. O benim her şeyimdi.

Eğer ölürse... Bu ihtimali düşünmek bile içimi parçaladı. Eğer ölürse ben bu hayatı ne yapacaktım? Sabahları neden uyanacaktım? Neye tutunacaktım? Onsuz bir hayat bana ceza değil miydi? Benim cezam o muydu? Onu kaybetmek mi?

Gözlerimden yaşlar aktı ama silmedim. İlk defa ağlamaktan utanmadım. İlk defa güçlü görünmek istemedim. Biri beni böyle görse umurumda olmazdı. Çünkü ben o an bir adam değil, sevdiğini kurtaramayan bir hiçtim.

Kapıdan çıkacak bir doktoru bekliyordum. Bir mucizeyi. "Kalbi yeniden çalışıyor" cümlesini. Başka hiçbir şeyi duymak istemiyordum. O cümle gelmezse ben de burada, bu koridorda, bu soğuk zeminde kalırdım. Zaten içimde bir şey çoktan ölmüştü. Sadece bir şey fısıldadım, dudaklarım neredeyse hiç kıpırdamadı.

"Dayan Mavi... Ne olur dayan... Ben sensiz yaşayamam."

Etrafımdaki herkes koşuyordu. Ayak sesleri birbirine karışıyor, bağırışlar havayı yarıp geçiyor, sedyeler duvarlara çarpa çarpa ilerliyordu. Ama ben olduğum yerde çakılı kalmıştım. Sanki zaman benim için durmuştu da herkes başka bir dünyada yaşıyordu. Gözlerim istemsizce hareket eden her şeye takılıyordu ama hiçbirini gerçekten görmüyordum. Sadece tek bir yere odaklıydım. Ameliyathaneye doğru ilerleyen o iki siluete.

Bir doktor vardı. Beyaz önlüğü aceleyle savruluyor, adımları kontrollü ama yüzü gergindi. Yanında az önce kalbimi paramparça eden o hemşire yürüyordu. Dudakları kıpırdadı. Söylediği kelimeleri net duydum. Duymak istemediğim halde.

"Hocam ölüyor."

O an içimde bir şey koptu. Gerçekten koptu. Sanki göğsümün ortasından bir parça sökülüp alındı. Nefesim yarıda kaldı. Ölemezdi. Karım ölemezdi. Beni böyle bırakamazdı. Yapamazdı bunu bana. Daha söyleyeceklerim vardı. Daha susmamam gereken anlar vardı. Daha yaşayacak bir ömrü vardı onun. Benimle.

Doktorlar kapıya yönelirken vücudum kendi kendine hareket etti. Düşünmedim. Mantık kalmamıştı zaten. Arkalarından koştum. Kapıdan içeri süzüldüm. Kimse fark etmedi beni. Kimsenin umurunda değildim. Zaten o an dünyada sadece bir kişi önemliydi.

Ve sonra...

O sesi duydum.

Monitörden gelen o düz ve acımasız sesi. Kalbinin çalışmadığını haykıran o kesintisiz uğultuyu. Hayatım boyunca duyduğum en korkunç sesti. Kulaklarım uğuldadı. Dizlerim titredi. Bir adım daha atamadım. Yere çöktüm. Daha yanına bile ulaşamamıştım. Daha elini tutamamıştım.

Karım birkaç metre ötemdeydi. Hareketsizdi. Solgundu. Göğsü inmiyor, yüzü kıpırdamıyordu. Oysa biraz önce gülümseyebilen kadındı o. Biraz önce nefes alıyordu. Biraz önce hayattaydı.

Doktorlar etrafını sardı. Eller havada uçuşuyor, talimatlar ardı ardına geliyordu. Şok aleti hazırlandı. Biri kalp masajına başladı. Biri ilaç istedi. Herkes onu hayata döndürmek için çabalıyordu. Herkes... Ben hariç.

Ben orada yere çökmüş, çaresizce izliyordum. Ne bağırabildim ne yanına gidebildim. Sesim çıkmıyordu. Sanki boğazım kilitlenmişti. Onu kurtarmak için uğraşan ellerin arasına girecek gücüm yoktu. Doktorlar beni fark etmedi bile. Fark etseler de çıkaramazlardı. Çünkü ben çoktan dağılmıştım.

Gözlerimi ondan alamıyordum. Her bastırılan göğüs hareketinde içim titriyordu. Her verilen komutta umutla korku birbirine karışıyordu. Ne olurdu bir mucize olsa. Ne olurdu gözlerini açsa. Ne olurdu kalbi yeniden atsaydı.

İçimden sürekli konuşuyordum ona. Gitme diyordum. Beni bırakma diyordum. Sesini kestiğini söylemiştin ama bu kadar değil diyordum.

Gururum yoktu artık. Gücüm yoktu. Bir adam değildim o an. Sevdiği kadını kaybetmek üzere olan aciz biriydim sadece. Onu koruyamamış biriydim. Son sözleriyle onu yaralamış biriydim.

Ameliyathane soğuktu ama ben üşüyordum. Ellerim titriyordu. Kalbim onunla birlikte duracak gibiydi. Eğer o gitseydi ben bu bedende nasıl yaşamaya devam edecektim bilmiyordum.

"Mavi" diye bağırdım ama sesim bana ait değildi sanki. Boğazımdan çıkan o ses benim sesim olamazdı. Bu kadar kırık, bu kadar çaresiz, bu kadar yalvaran bir sesi daha önce hiç duymamıştım. İsmini söylerken bile parçalanıyordum. Adını ağzıma almak canımı yakıyordu ama susarsam tamamen kaybedecekmişim gibi geliyordu. Sanki onu çağırmazsam gerçekten gidecekti. Sanki duymaya devam ederse kalbi yeniden atmayı hatırlayacaktı.

"Uyan kurban olduğum" dedim dizlerimin üzerinde biraz daha eğilerek. Ellerine ulaşmaya çalıştım, ulaşamadım. Oysaki o olsaydı bana ulaşırdı. O eller bana dokunduğunda dünya susardı. Şimdi ise dünya bağırıyordu ama o susuyordu.

"Ben sensiz yaşayamam" dedim bu kez daha sessiz ama daha ağır bir sesle. Bu bir tehdit değildi. Bu bir dramatik söz değildi. Bu düpedüz gerçekti. Onsuz nefes almanın ne demek olduğunu bilmiyordum. Onsuz sabahın neye benzediğini bilmiyordum. Onsuz yaşamak fikri bile içimi boğuyordu. O giderse ben bu bedende dolaşan bir boşluk olacaktım. Yaşayan ama yaşamayan bir şey.

Gözlerim yanıyordu. Görmek istemediğim her şeye bakıyordum. Onu kurtarmaya çalışan doktorların yüzlerine, ellerindeki aletlere, monitörün acımasız sessizliğine. O sessizlik kalbimi deliyordu. Ellerim titriyordu. Onu bırakmamak için kendimi zor tutuyordum. Alıp kaçmak istiyordum. Herkesten, her şeyden uzak bir yere götürmek istiyordum. Orada kimse onu incitemezdi. Orada ölmezdi.

"Allah'ım" dedim sesim tamamen çökerken. Hayatımda belki ilk defa bu kadar gerçek, bu kadar içten söyledim o kelimeyi. Gururum yoktu. İnancımın şekli yoktu. Sadece yalvarış vardı. "Benim canımı al ama onu yaşat." Nefesim kesildi. Cümleyi bitirirken sanki içimdeki her şey dökülüp gitti. "Yalvarırım" dedim sonra. Bir adamın ağzından çıkmaması gereken bir kelimeydi belki ama umurumda değildi. Erkekliğim, gücüm, geçmişim, yaptıklarım... Hiçbiri önemli değildi. Onun bir kez daha nefes alması her şeyden önemliydi. Ona yaklaştım elini uzaktanda olsa tuttum.

Başımı biraz daha eğip alnımı eline değdirdim. Sanki beni hissederse uyanacakmış gibi. Sanki sesimi biraz daha yumuşatırsam geri dönecekmiş gibi. "Meleğim" dedim fısıltıyla. O kelime dudaklarımdan dökülürken boğazım düğümlendi. Hayatıma bir melek gibi girmişti. Sessizce, fark ettirmeden, beni ben yapan her boşluğu doldurarak. Şimdi ise beni bu karanlığın ortasında bırakıp gitmek üzereydi.

"Uyan lütfen" dedim tekrar. Bu kez ne bağırıyordum ne ağlıyordum. Sadece fısıldıyordum. Çünkü bazen insan en çok sessizken yalvarır. "Beni bu hayatta tek başıma bırakma." Kelimelerim havada asılı kaldı. Ona ulaşıp ulaşmadığını bilmiyordum. Ama susarsam her şey bitecekmiş gibi geliyordu.

Gözlerimden yaşlar durmadan akıyordu. Silemedim. Silmek istemedim. O yaşlar benim acımdı. Onu ne kadar sevdiğimin kanıtıydı. Bir hata yüzünden, tek bir anlık körlük yüzünden onu bu hale getirmiştim. Bunu geri alamıyordum. Zamana dokunamıyordum. Sadece şimdiye tutunuyordum.

"Bu kadarı fazla" dedim içimden geçenleri artık tutamayarak. "Bu kadar erken kaybedemem seni." Daha yaşayacaklarımız vardı. Daha susmam gereken anlar vardı. Daha affetmesi gereken hatalar vardı. Daha seninle yaşlanmam gerekiyordu. Bu hikâye burada bitmemeliydi.

Eğer gözlerini açmazsa ben de kapanacaktım. İçimdeki her kapı, her ışık, her umut onunla birlikte sönecekti. Ve ben bunu biliyordum. Bu yüzden yalvarıyordum. Bu yüzden parçalanıyordum. Bu yüzden kendimi kaybetmiştim.

Çünkü sevdiğin insanın nefesini beklemek, insanın başına gelebilecek en ağır sınavdı.

Açmıyordu gözlerini. Ne kadar yakından bakarsam bakayım, ne kadar adını fısıldarsam fısıldayayım o kirpikleri titremiyordu bile. Göğsü kıpırdamıyordu. O kalp atmıyordu. Nefes almıyordu. Bir insanın nefesi kesilince böyle mi oluyordu bilmiyorum ama benim nefesimin de nefesi kesilmişti. Sanki ciğerlerim çalışmayı unutmuştu. Hava vardı ama bana uğramıyordu. Aldığım her nefes yarım kalıyor, boğazımda düğümleniyor, içime dolamadan geri çıkıyordu. Onu izlerken zaman durmamıştı, zaman beni ezerek üzerinden geçiyordu.

Ellerim hâlâ ondaydı. Bırakamıyordum. Bırakırsam tamamen gidecekmiş gibi hissediyordum. Parmaklarım titriyordu ama sıktım. Canımı acıtacak kadar sıktım. Belki ben acıyı hissedersem o da hissederdi. Belki bir yerinde bir şey kıpırdardı. Ama hayır. O sessizlik her şeyi yutuyordu. Monitörün çıkarması gereken o ses yoktu. O ses olmadıkça dünya anlamsızdı.

Tam o an, arkamdan bir ses duydum. Bu ses ne bir doktora ne bir hemşireye aitti. Bu ses geçmişten geliyordu. Yıllardır bu duvarların arasında yankılanan ama kimsenin yüksek sesle söylemediği bir isme aitti.

"Kızım."

Donup kaldım. Sanki biri beni omuzlarımdan tutup sertçe sarsmıştı. Başımı çevirdim. Harun Demirel karşımdaydı. Üzerinde hastane önlüğü vardı ama o önlük onu aklamıyordu. Yüzü çökmüştü. Saçları dağınıktı. Gözlerinin altı kararmıştı. Güçlü bildiğim o adamdan geriye yorgun, pişman, paramparça biri kalmıştı. Ama umurumda değildi. O an dünyada görmek istemeyeceğim tek yüz onundu. Burada ne işi vardı? Bu odaya girmeye hangi hakla cüret etmişti?

Bakışlarımı ondan çekip yeniden karıma çevirdim. Onu görmemeliydi. Onun sesini duymamalıydı. Hayatı boyunca kaçtığı, nefret ettiği, adını bile anmak istemediği adam şimdi burada duruyordu. Geçmiş, kanlı bir hayalet gibi odamıza sızmıştı.

"Gitme" dedi Harun titrek bir sesle. Kelime ağzından zorla çıkmış gibiydi. Gururu çoktan yerdeydi. "Ne olur gitme kızım." O kelimeler havada asılı kaldı. Benim yalvarışlarım havada asılı kaldığı gibi.

İşte o an oldu. Benim sesimi duymayan karım, benim feryatlarıma dönüp bakmayan o kadın, babasının sesini duymuştu. Nefret ettiği adamın sesini. Canını yakan, hayatını parçalayan adamın sesini. İntikam almak istediği, affetmediği, affetmeyeceğini söylediği babasının sesini.

Monitör bir anda öttü.

O ses... Hayatım boyunca duyduğum en güzel, en korkunç, en mucizevi sesti. Kalp atışı. Gerçekti. Hayaldi sandım bir an. Kulaklarım bana oyun oynuyor sandım. Ama hayır. O ses devam etti. Bir kere değil. İki kere. Üç kere. Kalbi yeniden atıyordu.

"Yaşıyor!" dedi bir doktor. Sesini duyduğumu hatırlamıyorum bile. Gözlerim karımdaydı. Göğsü hafifçe yükseldi. Çok hafifti ama vardı. O küçücük hareket bana yeniden hayat verdi. Dizlerim çözüldü. Ağlamaya başladım ama bu kez ağlayışım farklıydı. Bu kez yıkılmıyordum. Bu kez tutunuyordum.

Harun bir adım attı ama bakmadım ona. O an umurumda değildi kim ne yapmıştı, kim suçluydu, kim haklıydı. Tek bildiğim şey karımın geri dönmüş olmasıydı. Ölümün kıyısından dönmüştü. Beni bu hayatta tek başıma bırakmamıştı.

Kalbi yeniden atıyordu.

Ama ben biliyordum. O kalp sadece bedeni için değil, geçmişiyle yüzleştiği için de atmıştı. Babasının sesi onu hayata çağırmıştı. Bu gerçeğin ağırlığı içime oturdu. Kıskanmadım. Kızmadım. Bazı yaralar ne kadar nefret edilirse edilsin, sahibinin sesini duyunca kanamayı bırakıyordu.

Harun omzuma dokunduğunda içimden bir şey koptu. O dokunuşta şefkat arıyordu belki ama ben yalnızca geçmişin paslı bıçağını hissettim. Bir baba sıcaklığıyla değmişti güya ama benim omzum babalık nedir bilmeyen ellerden çoktan yara almıştı. Refleksle omzumu geri çektim. Sertti hareketim, düşünmeden yapılmıştı. Çünkü ben düşmanımdan merhamet istemezdim. İyilik hiç istemezdim. Annemi ve babamı toprağa gömen adamdan tek bir nefeslik bile iyilik kabul etmezdim. Onun varlığı bile midemi bulandırıyordu. Burada olması, bu odaya girmesi, karımın canıyla sınandığı yerde nefes alması bile bana fazlaydı.

Hemşireler doktorlara bir şeyler söyleyip bizi dışarı çıkarmaya başladılar. O an ne söylediklerini duymadım. Kulaklarım uğulduyordu. Karımın kalbi yeniden atıyordu ama benim içimdeki kalp hâlâ yerde paramparçaydı. Kapının dışına adımımı attığım anda dizlerim beni taşıyamadı. Yere çöktüm. Güçlü durmaya çalışmanın, ayakta kalmanın, kontrolü elinde tutmanın ne demek olduğunu bilen ben, bir koridorun ortasında çökmüştüm. Çünkü bazı korkular insanı ayakta tutmazdı. Bazı mucizeler bile insanı yerden kaldıramazdı hemen.

Pars yanıma koşarak geldi. Nefes nefeseydi. Gözleri kan çanağına dönmüştü. O da benim gibi yıkılmıştı ama hâlâ umut arıyordu. Dizlerimin dibine çöktü. "Yaşıyor mu kardeşim?" dedi hızla. O kelime... kardeşim. Mavi'yi gerçekten kardeşi gibi görüyordu. Onun için de Mavi sadece benim karım değil, kalbinde yer etmiş bir parçaydı. Konuşmak istedim. Dudaklarım aralandı ama sesim çıkmadı. Boğazım düğümlenmişti. Sanki konuşursam her şey yeniden başa saracak, o kalp tekrar duracakmış gibi hissettim. O an Harun konuştu.

"Yaşıyor kızım" dedi yorgun bir sesle.

Kızım.

O kelime beynimde çınladı. Başımı kaldırıp ona baktım. Gözlerim öfkeyle doluydu. O kelimeyi kullanmaya hakkı yoktu. Hiç olmamıştı. Ne kızım demeye, ne umut dağıtmaya, ne de bu anın içinde durmaya. Ne işi vardı onun burada? Hangi yüzle gelmişti? Hangi vicdanla ameliyathanenin kapısında durmuştu? Yıllarca yoktu. Çocukken yoktu. Acı çekerken yoktu. Annesini toprağa verirken yoktu. Şimdi mi vardı?

Pars bakışlarımın yönünü fark etti. Gerginliği hissetti ama bir şey demedi. O da biliyordu. O adamın burada olmasının bende neyi tetiklediğini. Ben ayağa kalkmadım. Kalkamadım. Yere çökmüş hâlde, ellerimi saçlarıma geçirmiştim. Titriyordum. Soğuktan değil. Korkudan da değil. İçimdeki her şeyin paramparça olmasındandı bu titreme.

Harun birkaç adım geri çekildi. Yüzünde pişmanlık vardı belki ama benim için pişmanlık çok geç kalmış bir duyguydu. Yorgundu. Omuzları düşüktü. Ama bu yorgunluk benim yıllardır taşıdığım yorgunluğun yanında bir hiçti. Ben kaybettiklerimle yorulmuştum. O ise geç kalmışlığıyla.

Gözlerimi tekrar ameliyathane kapısına çevirdim. Orada yatıyordu. Hayatla ölüm arasındaki o ince çizgide. Yaşıyordu ama ne bedelle? Hangi yaralarla? Benim tek bildiğim şuydu. Onu oraya getiren ben değildim ama oradan çıkarmak için ömrümden vazgeçmeye hazırdım. Ve kim olursa olsun, geçmişten kim gelirse gelsin, bu andan sonra onun canına dokunacak tek şey benim gölgem olacaktı.

"Defol git buradan" dedim dişlerimin arasından çıkan, kontrolsüz ve zehirli bir sesle. Gözlerim Harun'la buluştuğunda içimde yılların kini kabardı. Burada durmayı, bu havayı solumayı, karımın hayata tutunmaya çalıştığı yere bir adım daha yaklaşmayı bile hak etmiyordu. Onun varlığı bile Mavi'nin çektiği acılara hakaretti.

"Kızım buradayken hiçbir yere gitmiyorum!" dedi sert bir sesle. O sertlikte bir babalık iddiası vardı sanki, sanki yıllar önce elinden tutmuş gibi, sanki geceleri kabuslardan uyandırmış gibi, sanki yaralarını sarmış gibi konuşuyordu. O an içimdeki bütün kilitler kırıldı. Ayağa fırladım. Dizlerim titriyordu ama öfkem bedenimi ayakta tutuyordu.

"Hangi kızın lan?!" diye bağırdım. Sesim koridoru doldurdu, yankılandı. İnsanlar bize bakıyordu ama umurumda değildi. "Sen ona bir kere bile olsa babalık yaptın mı?!" dedim bir adım daha yaklaşıp.

Gözlerinin içine baktım. O gözlerde pişmanlık vardı belki ama benim için pişmanlık, geri dönüşü olmayan bir kelimeydi. "Onun başı okşandığında neredeydin? Ağladığında neredeydin? Yalnız kaldığında, korktuğunda, annesinin kanı gözlerinin önündeyken neredeydin sen?!"

Sesim çatladı ama susmadım. Çünkü sustuğum her an Mavi biraz daha yalnız kalmıştı bu hayatta. "Sen bir baba değilsin" dedim nefes nefese. "Sen sadece kaçmayı bilen bir adamsın."

Harun bir şey söylemek istedi ama izin vermedim. Elimi kaldırdım. "Konuşma" dedim. "Ağzını açıp da kendini aklamaya çalışma." Göğsüm inip kalkıyordu. Kalbim hâlâ ameliyathanenin içinde atıyordu sanki. "Sen bir katilsin!" diye haykırdım sonunda. O kelimeyi söylerken sesim titremedi.

"Kimin katiliymişim ben?" dedi acı içinde, sesi neredeyse bir fısıltıydı. Ama o fısıltı bile bana merhamet hissettirmedi. Aksine içimdeki öfkeyi daha da büyüttü. Çünkü yıllardır susturulan acılarımın sesi, onun bu sahte kırgınlığından çok daha yüksekti.

"Sen kendi kızının çocukluğunu çalan bir katilsin!" dedim hiç düşünmeden, kelimeler ağzımdan bıçak gibi çıktı. Geri adım atmadım, sesim titremedi. "Onun gülmesini, masumiyetini, hayata inanmasını öldürdün."

Bir adım daha yaklaştım. Nefeslerimiz neredeyse birbirine karışacaktı. Gözlerimin içindeki nefreti görsün istedim. "Sen günahsız bir aileni mahveden bir katilsin!" diye devam ettim. Bu cümleyi söylerken göğsümde bir sızı hissettim. Ailemi düşündüm. Annemi. Babamı. Bir daha geri gelmeyecek o sıcaklığı. "Benim ailemin ne günahı vardı ha?"

Harun başını iki yana salladı. Yorgun, bitkin ama hâlâ inkâr eden bir adam gibi. "Ben günahsızlara dokunmam" dedi. Bu cümle o kadar kolay döküldü ki ağzından, içimde bir şeyler koptu.

"Yalan!" dedim sertçe. Sesim bu kez daha yüksekti. "Koskoca bir yalan." Elimi yumruk yaptım. "Benim ailemin ne günahı vardı? Pars'ın ne günahı vardı? Mavi'nin annesinin ne günahı vardı?" Her isimle birlikte içimdeki öfke daha da büyüyordu. "Onlar masumdu. Ve sen hepsinin hayatını söndürdün."

Harun'un gözleri dolmuştu ama umurumda değildi. Gözyaşları bazı insanlara yakışırdı. Ona değil. "Sen tetiği çekerken günah sormadın" dedim dişlerimin arasından. "Şimdi bana günahsızlara dokunmam diyemezsin."

Kalbim deli gibi atıyordu. Sanki ameliyathanedeki makinelerin sesi kulağımda yankılanıyordu. Mavi yaşamla savaşırken bu adamın kendini aklamaya çalışması midemi bulandırıyordu. "Bir insanın sadece bedenini öldürmedin sen" dedim daha sakin ama çok daha ağır bir sesle. "Ruhları öldürdün. Hayatları yarım bıraktın."

Başımı hafifçe eğip ona son kez baktım. "O yüzden evet" dedim net bir şekilde. "Sen bir katilsin. Ve bu gerçeği ne inkârın ne de gözyaşların değiştiremez."

"Ben senin ailenin katili değilim. Bana bu yükü yüklemeyi bırak. Amcanın suçunu bana atıp durma!" dedi sinirle. Sesi yükselmişti ama titriyordu. Kendini savunan bir adamdan çok, köşeye sıkışmış biri gibiydi. O an istemsizce gülümsedim. Acı bir gülümsemeydi bu. Çünkü suçlu olan birinin en iyi yaptığı şey suçu başkasına atmaktı. Yıllardır bunu dinlemiştim. Aynı cümleleri, aynı inkârı, aynı kaçışı.

"Amcamla birlik olan kimdi lan?!" dedim öfkeyle. Dizlerimin üzerinde çöktüğüm yerden hızla ayağa kalktım. Öfkem bedenime güç vermişti. Kalbim göğsümü parçalayacak gibi atıyordu. O da ayağa kalktı ama benim kadar sağlam değildi. Zorlanıyordu, yaralıydı, ayakta durmakta güçlük çekiyordu ama yine de gururla dik durmaya çalışıyordu.

"Ben kardeşim gibi gördüğüm adama ne de onun karısına dokundum" dedi. Kelimeleri pürüzsüzdü, yalanı ezberlenmişti. O kadar rahat söylüyordu ki bilmeyen biri inanabilirdi. Ama ben biliyordum. Çok iyi biliyordum. Ailemi öldüren oydu. Annemin çığlıklarını susturan oydu. Babama o acıyı izlettiren oydu. Sadece bedenleri değil, hayatları, onurları, çocuklukları yok eden oydu.

"Yalancı piç" dedim dişlerimin arasından. Sesim titremiyordu ama içim paramparçaydı. Bu kelime bile yetmiyordu yaptıklarına. Hiçbir kelime yetmezdi.

"Yalanım varsa Allah bana ölmeyi nasip etsin" dedi çaresizce. Sanki bir dua onu temize çıkarabilirmiş gibi. Oysa beni bu hayatta en çaresiz bırakan adam oydu. Annemi toprağa, babamı mezara, çocukluğumu karanlığa gömen oydu. Onun çaresizliği benim yaşadıklarımın yanında hiçbir şeydi.

Bir an bile daha bakmak istemedim yüzüne. İçimdeki öfke, tiksinti ve yorgunluk tek bir noktada birleşmişti. Onu umursamadan arkamı döndüm. Bir kelime daha etmedim. Çünkü konuşursam ya bağıracaktım ya da onu oracıkta yok etmek isteyecektim.

Az önce çöktüğüm yere geri döndüm. Dizlerim titreyerek yere değdi. Gücüm kalmamıştı. Omuzlarım çöktü, başım eğildi. O an ne intikam düşündüm ne öfke. Sadece karımı düşündüm. O beyaz kapıların ardında yaşamla savaşan kadını. Ellerimi dizlerimin üzerine koyup başımı öne eğdim. Beklemek dünyanın en zor şeyiydi. Ama başka yapacak hiçbir şeyim yoktu. Yere çökmüş halde, nefesimi tutar gibi, karımı beklemeye başladım.

Ameliyathanenin kapısı yeniden açıldığında zaman sanki olduğu yerde kırıldı. O kapının gıcırtısı kulağıma değil, doğrudan kalbime değdi. Bir an nefes almayı unuttum, sanki o kapıdan çıkacak tek kelime hayatımı ya söndürecek ya da yeniden başlatacaktı. Doktorun beyaz önlüğü göründüğü an dizlerim titredi. Yerimde duramadım, birkaç adımda önünde bitiverdim. Sesim bana ait değildi, boğazımdan kopup gelen yabancı bir çığlıktı sanki. "Karım yaşıyor mu?" dedim. Korku kelimesi bu anı anlatmaya yetmezdi. Bu, insanın varlığını bir başkasının nefesine emanet ettiği andı.

Doktor yüzüme baktı. O bakış bir saniye sürdü ama bana bir ömür gibi geldi. Dudakları aralandı ve tek bir kelime döküldü ağzından. "Yaşıyor." O an içimde kopan şeyleri tarif edemem. Sanki göğsümde çöken dağ bir anda kalkmıştı. Sanki karanlıkta nefessiz bırakılan biri yeniden oksijenle buluşmuştu. Geride ne söylediğinin hiçbir önemi yoktu. Ameliyatın detayları, riskler, ihtimaller... Hiçbiri umurumda değildi. Çünkü Mavi'm yaşıyordu. Benim nefesim olan kadın hâlâ bu dünyadaydı.

Doktor yanımızdan uzaklaşırken bacaklarım beni daha fazla taşıyamadı. Olduğum yerde çökecek gibi oldum ama Pars beni yakaladı. Bir anda kolları etrafımı sardı. Sıkıydı, koruyucuydu, kardeşi gibi gördüğü Mavi'nin değil sanki benim yükümü de taşıyordu. "Yaşıyor abi" dedi sesi titreyerek ama içinde bastıramadığı bir sevinç vardı. "Yaşıyor." Bu kelimeyi tekrar tekrar söylemek ister gibiydi. Sanki her söylediğinde gerçeğe biraz daha inanıyordu.

"Bizi bırakıp gitmeyeceğini söylemiştim" diye devam etti. Sesi boğazında düğümlenmişti. Bana hâlâ sımsıkı sarılıyordu. Ben de onu bırakmadım. İlk defa güçlü olmaya çalışmadım. İlk defa birinin omzunda çözüldüm. Gözlerim yanıyordu ama ağlamıyordum. Çünkü bu gözyaşı acıdan değil, hayatta kalmış bir mucizeden geliyordu.

İnsan sevdiği birinin nefesini duyduğunda kendi kalbinin de yeniden çalıştığını anlıyordu. Mavi yaşıyordu. O ameliyathanenin içinde, yaralı bedenine rağmen hayata tutunuyordu. Benim için, belki kendisi için, belki de henüz bitmemiş bir hikâye için. Nefesim olan kadın yeniden nefes alıyordu ve ben ilk defa gerçekten nefes alabildiğimi hissediyordum.

Pars hâlâ bana sarılıyorken ameliyathanenin kapısı ağır bir gıcırtıyla yeniden açıldı. Bu kez içimden kopup gelen o korkunç sessizlik yoktu, ama umut da yoktu; sadece beyaz ışıkların altında ilerleyen bir sedye vardı. Üzerinde yatan kadını görür görmez dünya olduğu yerde durdu. Zaman, ses, insanlar... Her şey silindi. Geriye yalnızca o kaldı. Mavi. Benim Mavi'm.

Pars'ın kollarından yavaşça sıyrıldım. Sanki bir adım atarsam düşecekmişim gibi dizlerim titriyordu ama ona ulaşmam gerekiyordu. Ayakta durmam gerekiyordu. Çünkü o hâlâ buradaydı ve ben hâlâ onun kocasıydım. Sedyenin yanına geldiğimde elim istemsizce uzandı, parmaklarım onun parmaklarına dolandı. Soğuktu. Ama cansız değildi. Bu ayrıntı, kalbime yeniden kan pompaladı. Sımsıkı tuttum elini. Bırakırsam gidecekmiş gibi, bırakınca yeniden karanlığa karışacakmış gibi hissettim.

Yüzüne baktım. Kirpikleri hafifçe titriyordu. Göğsü çok az da olsa inip kalkıyordu. Hayatta bazen tek bir nefes, bir ömre bedeldi. Doktorlar konuşmadan ilerledi. Sedyeyi başka bir odaya soktular. Yine durduruldum. Yine kapının dışında bırakıldım. Ama bu sefer içim parçalanmadı. Çünkü bu kez kapının ardında ölüm yoktu. Yaralıydı, acı çekiyordu ama yaşıyordu.

Camın önünde dikildim. Gözlerimi ondan ayırmaya cesaret edemedim. Sanki bakmazsam kaybolacaktı. Sanki gözlerimi kırparsam bu da kötü bir rüyaya dönüşecekti. Camın ardında yatan kadın benim hayatımdı. Parmaklarım camın üzerinde yumruk oldu. "Pars" dedim, sesim düşündüğümden sert çıktı. Gözlerim hâlâ Mavi'deydi. "Adamları buldun mu?"

Pars arkamda duruyordu. Sesinde çaresizlik vardı. "Aratıyoruz abi." Bu cevap içimdeki yangını daha da büyüttü. Hâlâ bulunmamıştı. Hâlâ nefes alıyordu. Benim karımı kanlar içinde yere yığan adam hâlâ bu dünyadaydı. Bu düşünce boğazımı sıktı.

Tam o anda arkamızdan gelen bir ses, havayı bıçak gibi kesti. "Aratmanıza gerek yok." Başımı yavaşça çevirdim. Harun karşımızdaydı. Üzerinde hastane önlüğü vardı. Yüzü solgun, omuzları düşüktü. Ayakta durmak için bile zorlanıyordu ama gözleri uyanıktı. Fazlasıyla uyanık. "Çünkü ben buldum."

Bir an için kalbim durdu sandım. Bu adam... Bize yardım mı ediyordu? Yoksa her zamanki gibi başka bir oyunun içinde miydik? Onun varlığı bile midemi bulandırıyordu. "Ben bu halimle bir şey yapamam," dedi, sesi yorgun ama kararlıydı. "O yüzden adam senin."

Bir adım attım. Gözlerim karardı. İçimde biriken her şey tek bir noktada patladı. Bu öfke Harun'a bile değildi. Bu öfke, karımı benden almaya çalışan her şeye, her nefese, her kurşunaydı. "Ben karımı benden koparmaya çalışan adama," diye geçirdim içimden, "yaşadığına pişman olmayı öğreteceğim."

Bu bir tehdit değildi. Bu bir öfke patlaması da değildi. Bu, kaybedecek hiçbir şeyi kalmamış bir adamın soğuk kesinliğiydi. Camın ardında Mavi yatıyordu. Savunmasız, yaralı ama hayattaydı. Ben ise bu dünyanın ona borçlu olduğu her şeyi almaya kararlıydım.

O adamı bulduğumda, Mavi'nin çektiği her acıyı, benim yaşadığım her saniyelik çaresizliği iliklerine kadar hissedecekti. Çünkü ben artık yalnızca bir adam değildim. Ben karısını ölümün elinden çekip almış ama bunun bedelini kanla ödetmeye yemin etmiş bir adamdım. Ve bu yemin, nefesim kesilene kadar benimle yaşayacaktı.

"Adam nerede?" dedim. Sesim kendi kulağıma bile yabancıydı; ne bağırıyordu ne de titriyordu. Buz gibiydi. İçimde kopan fırtınanın aksine fazlasıyla sakindi.

"Senin deponda" dedi Harun.

Başımı yavaşça salladım. Ne teşekkür ettim ne de bir şey sordum. Artık kelimelere ihtiyacım yoktu. Bu noktadan sonra konuşmak zayıflıktı. Döndüm, arkamı bile bakmadan yürümeye başladım. İçimde tek bir düşünce vardı, o adam nefes aldığı her saniyeye lanet edecekti. Karımı benden almaya çalışan biri, bu dünyada huzurla yaşamayı hak etmiyordu.

Hastanenin kapısından çıktığım an yüzüme çarpan hava bile beni kendime getirmedi. Ellerim titremiyordu ama kalbim göğsümü parçalayacak gibiydi. Arabaya bindiğimde kapıyı gereğinden sert kapattım. Motoru çalıştırırken ayağım gazdan çekilmedi. Direksiyonun arkasında ben yoktum artık; öfkem vardı, intikamım vardı, yarım bırakılmış bir hayat vardı.

Yolu görmüyordum. Kırmızı ışıklar, tabelalar, insanlar... Hiçbiri umurumda değildi. Saatlerle gidilecek yolu dakikalara sığdırıyordum. Kalbimle yarışıyordum sanki. Ne kadar hızlı gidersem o kadar çabuk bitecekti bu bekleyiş. Ne kadar hızlı gidersem Mavi'nin yerde kanlar içinde yattığı an kafamdan o kadar çabuk silinecekti. Ama silinmiyordu. Her saniye daha da netleşiyordu.

Depoya vardığımda arabayı neredeyse fırlatarak durdurdum. Fren sesi sabahın sessizliğini yırtarken kapıyı açtım. Ayağım yere bastığı an içimdeki adam tamamen değişti. Hastanedeki çaresiz, titreyen, dua eden adam gitmişti. Yerine soğuk, kararlı ve gözü dönmüş biri gelmişti.

Deponun önünde durdum. Burası benimdi. Ama bu gün, bir mezar olacaktı. Kapıyı itip içeri girdiğimde karanlık beni karşıladı. Loş ışıklar, ağır hava, metal ve yağ kokusu... Her şey fazlasıyla tanıdıktı. Ama bu kez anlamı başkaydı.

"Nerede?" dedim. Sesim yükselmedi ama kelimelerim bıçak gibi indi üzerlerine. Yanıma gelen adamlarım gözlerime bakmamaya çalışıyordu. Korkuyorlardı. Haklıydılar. Hayatım boyunca birkaç kez bu kadar öfkelendiğimi görmüşlerdi ve bu anların hiçbirinde işin sonu iyi bitmemişti.

"İçeride abi," dediler fısıltıya yakın bir sesle. Sanki seslerini yükseltseler ben daha da sinirlenecekmişim gibi.

Başımı hafifçe salladım. Kalbim sakin görünüyordu ama bu sessizlik fırtına öncesiydi. Adımlarımı ağır ağır attım. Acelem yoktu. O adam kaçmıyordu artık. Kaçabileceği hiçbir yer yoktu.

Sonunda onu gördüm. Kollarından tavana asılmıştı, ayakları yere tam basmıyordu. Yüzü solgundu, gözleri korkuyla sağa sola kaçıyordu. Beni fark ettiği an gözbebekleri büyüdü. İşte o an... İçimde bir şey yerine oturdu. Dudaklarımın kenarı istemsizce yukarı kıvrıldı. Bu bir mutluluk değildi, bu bir rahatlamaydı. Avına ulaşmış bir avcının sakinliği.

Yaklaştım. Her adımımda onun nefesi biraz daha hızlandı. Zincirlerin sesi, kalp atışlarıyla yarışıyordu. Karşında durduğumda başını kaldırmak zorunda kaldı. Bana bakmak istemiyordu ama kaçacak yeri yoktu.
"Hatırlıyor musun?" dedim sakin bir sesle. "Bir kadının yere düştüğü anı... Kanın asfaltla buluştuğu o anı..." Yutkundu. Konuşamadı. Zaten konuşmasını istemiyordum.

"Ben her saniyesini hatırlıyorum," diye devam ettim. "Gözlerimi kapattığımda bile hâlâ o anı yaşıyorum. Karımın nefesinin kesildiği, gözlerinin bana bakıp sonra karardığı o anı."

Bir adım daha yaklaştım. Aramızda nefes mesafesi kalmıştı. "Bugün," dedim fısıltıyla, "senin sesin kesilecek. Ama merak etme... Hemen değil."

Adamlarım arkada sessizce bekliyordu. Kimse araya girmeye cesaret edemiyordu. Çünkü bu benim meselem değildi sadece. Bu, yarım bırakılmış bir canın hesabıydı.

Gözlerimi adamın gözlerine kilitledim. "Bu gece," dedim net ve soğuk bir tonla, "sen zamanın ne kadar yavaş akabildiğini öğreneceksin."

"Tırnaklarını sökün" dedim. Sesim ne titredi ne yükseldi. Emir, emir olarak havada asılı kaldı. Bu adamın kanının elime bulaşmasını istemiyordum, en azından şimdi değil. Ben dokunmadan da canı yanabilirdi. Ben bakarken de parçalanabilirdi.

Adamlarım tereddüt etmedi. Onlar benim bu halimi tanıyordu. Bu sessizlik, bu sakinlik... En kötüsünün habercisiydi. Adamın gözleri de bunu anlamıştı. Zincirlerde asılı bedenini kurtarmaya çalıştı, nafile. Kaçmak bir ihtimal olmaktan çoktan çıkmıştı.

"Yalvarırım yapma!" dedi. Sesi kırıldı, cümlesi yarım kaldı. İlk defa güçlü görünmeye çalışmıyordu. İlk defa bir canlının hayatta kalma içgüdüsüyle konuşuyordu.

Başımı hafifçe yana eğdim. Dudaklarımda o sinsi gülümseme yeniden belirdi. "Neden?" dedim sakince. İşte tam da bu anı istiyordum. Konuşsun. Kendini anlatsın. Umut dilensin. Çünkü bugün onun sesi kesilmeyecekti. Aksine, bu depo onun sesiyle dolacaktı. Adam nefes nefese kalmıştı.

"Ben... ben emir aldım," dedi. "Beni zorladılar... bilmiyordum..."

Güldüm. Sessiz ama içi zehir dolu bir gülüş çıktı dudaklarımdan. "Herkes bilmiyordum der," dedim. "Ama herkes birinin hayatını elinden alırken ne yaptığını çok iyi bilir."

Adamlarımdan biri elini uzattığında adam çığlık atmaya başladı. Henüz hiçbir şey yapılmamıştı ama korku bazen acıdan daha yakıcıydı. "Lütfen," dedi, "param var, ne istersen veririm."

Bir adım geri çekildim. Ellerimi cebime koydum. Sanki bir iş görüşmesi izliyordum. "Ben para istemiyorum," dedim. "Ben bir kalbin duruşunu geri alamıyorum. Bir kadının yere düşerken bana baktığı o anı da."

Adamın yüzü bembeyaz kesildi. İsmini söylememiştim ama o kiminle ilgili konuştuğumu biliyordu. "Ben... ben öldürmek istemedim," dedi ağlayarak.

"İstememek," dedim soğuk bir sesle, "yapmadığın anlamına gelmez."

İlk çığlık yükseldiğinde depodaki hava değişti. Duvarlar sanki sesi geri yansıtıyor, çığlık büyüyordu. Adamın sesi çatladı, kelimeler anlamsız hecelere dönüştü. Yalvarışlar, tehditler, ağlamalar birbirine karıştı.

Gözümü bile kırpmadım. İçimde en ufak bir merhamet kıpırtısı yoktu. Çünkü merhametim o gün asfaltın üstünde kalmıştı. Kanla, korkuyla, sessizlikle birlikte.

"Daha bitmedi," dedim adamlarıma. Sesim hâlâ aynı sakinlikteydi. "Bugün ona ölmenin değil, yaşamanın ne kadar zor olabileceğini öğreteceğiz."

Adamın çığlıkları artık düzenli değildi. Bedeninin direnciyle sesi yarışıyordu. İnsan gerçekten çaresiz kaldığında, güçlü görünmeyi bırakıyordu.

"Çekilin" dedim. Sesim bu defa sakindi ama o sakinlik fırtınanın ta kendisiydi. Adamlarım tereddütsüz geri çekildi. Zincirlerde asılı duran adamla aramda artık kimse yoktu. Bir adım attım. Bir adım daha. Her adımımda kalbimdeki öfke kabarıyor, damarlarımda dolaşan kan ateşe dönüşüyordu.

İlk yumruğu yüzüne indirdiğimde kemik sesi duydum. O ses içimde bir yerde yankılandı. Elim acımadı. Canım yanmadı. Sanki o yumruk bana ait değildi. Sanki o yumruğu atan ben değil de içimde yıllardır biriken bütün acılardı. Adamın başı yana savruldu. Zincirler sallandı.

"Benim kadınımı öldürmeye çalıştın sen öyle mi?" dedim. Sesim sinirle doluydu ama kontrolsüz değildi. Bilinçliydim. Her kelimemi hissederek söylüyordum. Onun acı çekmesi umurumda değildi. Ölmesi de umurumda değildi. Umurumda olan tek şey, Mavi'nin yerde kanlar içinde yatarken nefes almaya çalıştığı o andı.

Bir yumruk daha attım. Bu defa kalbine doğru. Göğsünden boğuk bir ses çıktı. Nefesi kesilir gibi oldu. Eğildim, yüzüne yaklaştım. "Benim kadınım" dedim dişlerimi sıkarak. "Senin gibi bir piç yüzünden ölecekti."

Sözlerim biter bitmez yumruklarım art arda inmeye başladı. Yüzüne, göğsüne, karnına. Neresi denk gelirse. Saymıyordum. Durmuyordum. İçimde dur diyen tek bir ses yoktu. Her vuruşta Mavi'nin gözleri geliyordu aklıma. O sessizliği. O kanı. O çaresizliği.

"Öyle mi?!" diye bağırdım. "Benim kadınım nefes alamazken sen hâlâ hayatta olacaktın öyle mi?"

Adam artık bağırmıyordu. Çığlıkları hırıltıya dönmüştü. Bedeni sallanıyor ama kendini savunacak gücü kalmamıştı. Yine de durmadım. Çünkü ben o gece durmamıştım. Hastane koridorunda dizlerimin bağı çözülürken de durmamıştı acı. Ameliyathane kapısının önünde saatler geçerken de durmamıştı.

Bir yumruk daha. Bir tane daha. "Benim kadınım" dedim her kelimede yumruğumu biraz daha sert indirerek. "Benim nefesim."

Artık yumruk atmıyordum sadece. İçimde biriken her şeyle vuruyordum. Pişmanlığımla. Korkumla. Kaybetme ihtimaliyle. Onsuz kalma düşüncesiyle.

Sonunda kollarım ağırlaştı. Nefesim düzensizleşti. Adam zincirlerde cansız bir yük gibi sallanıyordu. Geri çekildim. Bir adım. Sonra bir adım daha. Göğsüm hızla inip kalkıyordu. Ellerim titriyordu ama pişmanlıktan değil.

"Benzinden çember yapın" dediğimde sesim beklediğim kadar sert çıkmadı. Çünkü öfke artık bağıran bir şey değildi içimde. Sessizdi. Ağırdı. Eziciydi. Adamlarım tereddüt etmeden harekete geçti. Bidonların kapakları açıldı, benzin yere dökülürken keskin koku havayı doldurdu. Adamın gözleri büyüdü. Korku iliklerine kadar işlemişti. Kaçacak yeri yoktu ama yine de kaçmak ister gibi etrafına bakıyordu. Ölüm, ilk defa bu kadar yakındı ona.

"Yalvarırım yapma" dedi titreyen bir sesle.

O kelimeler bende hiçbir yere çarpmadı. Çünkü ben yalvarmayı öğreneli çok olmuştu. Hastane koridorlarında dizlerimin üzerine çökmüş, bir kalbin yeniden atması için hayata yalvarmıştım. Kimse duymamıştı. Şimdi bir yalvarış daha duymamın bir anlamı yoktu.

Adamlarım önüme birkaç çakmak koydu. Elim tereddütsüz aslan desenli olana gitti. Özel yaptırmıştım. Gücü simgelesin diye. O an anladım ki güç, birini yakabilmek değilmiş. Güç, bazen gerçeği kaldırabilmekmiş.

Çakmağı çevirirken çıkan o kısa metal sesiyle adam birden bağırır gibi konuştu.
"Yapma" dedi. "Bunu bana kim yaptırdı söyleyeceğim." Durmadım. Çünkü umurumda değildi. Ta ki o ismi söyleyene kadar.

"Harun Demirel."

Elim havada kaldı. Alev yanmadı. Zaman durdu. O an depodaki herkes sustu ama asıl sessizlik içimdeydi. Sanki biri göğsümün ortasına sert bir darbe indirmişti.

"Ne dedin?" dedim. Sesim ilk defa bana ait değildi. Çatlamıştı. Kırılmıştı.

"Harun Demirel" dedi tekrar. "Kendi kızını öldürmemi istedi."

O an bir insanın içi nasıl boşalır, ben öyle oldum. Öfkem yere düştü. Yerine mideyi yakan bir acı doldu. Bir baba... Kendi kızını...

"Yalan söylüyorsan" dedim dişlerimin arasından, "seni bu dünyada nefes almaktan bile pişman ederim."

"Yalan değil" dedi aceleyle. "Gururu kırıldı. İntikam istedi. Kızından."

Gözümün önüne Mavi geldi. Sessizliğiyle direnen hali. Her şeye rağmen dimdik durmaya çalışan o kadın. Babasına rağmen hayatta kalmayı başaran o kız çocuğu.

Çakmağı kapattım. Parmaklarım titremiyordu ama içimde bir şeyler sessizce yıkılıyordu. O an kararımı vermiştim. O adam ölmeyecekti. En azından bugün değil. Ama Harun Demirel... O bugün yanarak ölecekti. Bir baba olmayı hak etmeyen, kendi kanını pazarlık konusu yapan o adam bu dünyada bir nefes daha almamalıydı.

Başımı yavaşça kaldırıp karşımdaki adama baktım. Yüzünde korku vardı ama artık korkusu benim için bir anlam ifade etmiyordu.

"Bunu yaptıran Harun olsa bile" dedim soğuk bir sesle, "yapan sendin." Sözlerim depoda yankılandı. Eğlenir gibi konuşuyordum ama içimde zerre kadar eğlence yoktu. Bu, bir hüküm anıydı.

"Ellerini yakın" dedim sertçe. "Bir daha silah tutamayacak hale gelsin."

Adam haykırdı. Sesini yükseltti. Yalvardı.
"Bunu yapamazsın!" diye bağırdı.

Yapardım. Çünkü bazı insanların yaşaması değil, bazı şeyleri bir daha yapamaması gerekiyordu. Ona bir daha kimsenin canına dokunamayacağı bir hayat bırakacaktım. Ölümden daha ağır bir ceza bazen buydu.

Arkamı döndüm. Çığlıkları duymamak için değil, umursamadığım için. Depodan çıkarken sesim bir kez daha yükseldi.

"Harun'un ne kadar deposu varsa bugün hepsini yok edin."

Adamlarım tek kelime etmedi. Hepsi ne demek istediğimi anlamıştı. Motor sesleri peş peşe yükseldi. Geceyi yaran o gürültüyle birlikte Harun Demirel'in kurduğu her şey kül olmaya başlıyordu.

Arabaya bindiğimde direksiyona değil, kaderime basıyordum sanki. Hastaneye doğru sürdüm. Çünkü önce karımın yaşadığını bir kez daha görmek istiyordum. Sonra...Sonra kendi kızının katili olan adamı bulacak ve öldürecektim.

Arabayı neredeyse kontrol etmeden sürüyordum. Ayağım gazdan hiç çekilmiyor, kırmızı ışıklar gözümün önünde sadece soluk birer gölge gibi kalıyordu. Direksiyonun altında kalbim değil, öfkem atıyordu sanki. Aklımda tek bir görüntü vardı; ameliyathanede cansız yatan karım ve onu bu hale getiren adam. Yol uzadıkça içimdeki korku büyüyordu. Ya geç kaldıysam ya yine nefesi kesildiyse bu düşünceler beynimi kemirirken hastanenin ışıkları göründü. Arabayı gelişigüzel durdurup kapıyı bile kapatmadan indim. İnsanların bana bağırdığını duydum ama umurumda değildi. Ayaklarım beni içeri taşıdı, sanki ben yürümüyor bir güç beni sürüklüyordu.

Asansörle uğraşmadım. Merdivenleri ikişer üçer çıktım. Göğsüm yanıyor, nefesim boğazımda düğümleniyordu. Kat tabelasını gördüğümde kalbim daha da hızlandı. Koridor sessizdi. O sessizlik insanın içine işleyen türdendi. Adımlarım yankılanıyordu. Odaya yaklaştıkça içimde garip bir huzursuzluk belirdi. Kapının önünde bir an duraksadım. Elim kapı koluna uzandı ama kalbim sanki kötü bir şey olacakmış gibi sıkıştı. Yine de kapıyı açtım.

Ve o an...
Dünya durdu.

Karım yatakta oturuyordu. Hayattaydı, gözleri açıktı, nefes alıyordu. Ama benim gözüm ona değil, ona sarılan adama takılmıştı. Harun Demirel. Kendi kızının ölümünü isteyen, onun kanını pazarlık konusu yapan adam. Kollarını ona dolamıştı. Başını onun omzuna yaslamıştı. Ve karım... karım onu itmemişti.

O an göğsüme biri yumruk atmış gibi oldu. Nefesim kesildi. Ayakta durmakta zorlandım. Gözlerim yanıyordu ama ağlamıyordum. Öfke, şaşkınlık ve ihanet birbirine karışmıştı. Kendi kızını öldürmeye çalışan bir adam nasıl olur da yine ona dokunabilirdi? Nasıl olur da bu kadar yüzsüz olabilirdi? Ve daha kötüsü... Karım buna nasıl izin verirdi?

Bir adım attım. Ayak sesimi duymuş olmalılar ki Harun başını kaldırdı. Göz göze geldik. Yüzünde pişmanlıkla karışık bir ifade vardı ama ben o bakışı tanıyordum. Kendini acındıran bir bakıştı. Hep başkalarının vicdanına sığınanların bakışı.

Karım bana döndü. Gözlerinde yorgunluk vardı. Acı vardı. Ama beni asıl yaralayan şey, bakışlarında gördüğüm o kararsızlıktı. Sanki iki dünya arasında kalmıştı. Biri onu hayatta tutmaya çalışan bir geçmiş, diğeri onun için cehennemi yakmaya hazır bir adam.

İçimde bir şey koptu.
Sessizce.
Derinden.

Kendi kızını öldürmeye çalışan adam yine ona sarılmaya yüz bulmuştu. Gerçekten. Bu kadar kolay mıydı? Her şey bu kadar kolay mı silinirdi? Bir insan, bir babanın işlediği günahları böyle bir sarılmayla temizleyebilir miydi?

Boğazımdan tek kelime çıkmadı. Çünkü konuşursam ya bağıracaktım ya da birini öldürecektim. O odada nefes almak bile zordu. Bir anlığına, tüm savaşlarımı, tüm intikamımı, tüm öfkemi kaybettim. Çünkü insan bazen düşmanını değil, sevdiğinin yanında kimi seçtiğini görünce yıkılırdı. Ve ben tam olarak o an yıkıldım.

Harun'un sesi odaya düştüğü an, içimde bastırdığımı sandığım her şey yeniden alev aldı. Göğsümün tam ortasında bir yer sızladı, sonra o sızı öfkeye dönüştü. "Öldürdün mü o adamı?" derken yüzünde ne bir pişmanlık vardı ne de utanç. Sanki az önce kendi kızının canına kastetmiş bir adamdan değil de bozulmuş bir eşyadan söz ediyordu. Bu kadar rahat olması midemi bulandırdı. Mavi'nin hâlâ hayatta oluşu onu aklamıyordu; aksine, yaptığı şeyin ağırlığını daha da artırıyordu.

Gözlerimi Harun'dan ayırmadan bir adım attım. Sesim, içimdeki yangını ele verircesine sert ve keskin çıktı. "Ölmesini mi isterdin?" dedim. Bu bir soru değildi. Merak hiç değildi. Bu, yüzüne tuttuğum bir aynaydı. Cevabını zaten biliyordum. Ölmesini isterdi. Konuşamasın, adını kirletemesin, onu işaret edemesin diye isterdi. Kendi pisliğini örtmek için bir can daha yakabilirdi. Böyle adamlardı onlar. Böyle babalardı.

Harun'un bakışları bir anlığına karardı ama geri adım atmadı. "Ölmesinden başka bir şey istemem," dediğinde içimde bir şey daha kırıldı. Bu kadar açık, bu kadar pervasızdı. Kendi ayarladığı adamın ölümünü isterken sesi bile titremiyordu. O an anladım; bu adam vicdan denen şeyi çoktan toprağa gömmüştü. Dudaklarım istemsizce kıvrıldı. Ama bu bir gülümseme değildi. Dişlerimin arasından sızan, acıyla yoğrulmuş bir öfkeydi. "İnsan kendi adamını nasıl satar?" dedim, eğlenir gibi. Oysa içimdeki fırtına çoktan kontrolümden çıkmıştı. Onu oracıkta boğmamak için kendimi zor tutuyordum.

"Ne?" dedi Harun. Yüzüne o tanıdık, sahte şaşkınlık yerleşmişti. Sanki ne yaptığını bilmiyormuş gibi. Sanki yıllardır işlediği günahlar bir anda hafızasından silinmişti. O an fark ettim; bu adam yalanı sadece başkalarına değil, kendine de söylüyordu. Sesimi daha da sertleştirdim. "Sen kendi kızının katilisin," dedim. Bu cümle odada asılı kaldı. Ağırdı. Kurşun gibiydi. Kaçacak yeri yoktu.

İstemeden gözlerim Mavi'ye kaydı. Yatağın kenarındaydı. Bedeni zayıftı ama duruşu... dimdikti. Babasına bakıyordu. Gözlerini bir an bile kırpmıyordu. Sanki o adamın yüzünde geçmişini, çocukluğunu, elinden alınan her şeyi arıyordu. O bakışta öfke yoktu. Öfkeden daha ağır bir şey vardı: tarifsiz bir acı, derin bir hayal kırıklığı ve yıllarca içine attığı sessiz bir çığlık. Birkaç saat önce babasına sarılan kadın yoktu artık. Karşımda, gerçeği iliklerine kadar hisseden bir kadın duruyordu. Ve o an, Harun'un odadaki en yalnız insan olduğunu anladım. Çünkü kendi kızının gözlerinde bile artık bir yeri kalmamıştı.

Mavi'nin sesi titreyerek yükseldi. "Baba..."
O kelime dudaklarından dökülürken içim acıdı. Boğazında düğümlenmiş bir ağırlıkla çıkıyordu sanki. Yatağın içinde güçsüz görünüyordu ama bakışları kaçmıyordu. Ne gerçeğin ağırlığından kaçıyordu ne de duyacağı cevaptan. "Gerçekten yaptın mı?" diye sordu. Bu bir suçlama değildi. İçinde hâlâ yaşayan, hâlâ inanmak isteyen küçük kızın son çırpınışıydı bu.

Harun'un yüzü dondu. Dudakları aralandı ama kelimeler zor çıktı. "Yapmadım!" dedi sonunda. Sesi ne sertti ne de savunmacı. Korkuydu. Sadece korku. Ardından, sanki zaman daralıyormuş gibi aceleyle ekledi: "Yemin ederim, yapmadım." Gözleri dolmuştu ama bakışlarını kaçırmadı. İlk defa gerçekten çaresiz görünüyordu. O yıllardır sırtına geçirdiği otorite maskesi çatlamış, altından savunmasız bir adam çıkmıştı.

Ama bu iş bu kadar kolay değildi. Yılların yarası, tek bir cümleyle kapanmazdı. "Eğer yalan söylüyorsam kestaneler bana zehir olsun," dedi Harun titreyen bir sesle. Ne söylediğinin farkında bile değildi. Mantık çoktan gitmişti. Geriye sadece panik kalmıştı.

Mavi'nin yüzünde çok küçük, neredeyse fark edilmez bir gülümseme belirdi. İçim sızladı. Bu adam gerçekten delirmiş olmalıydı. Kestaneler... Ne alaka? Ama sonra Harun'un gözlerine baktım. Orada bir hesap yoktu. Bir oyun yoktu. Sadece korku vardı. Onu tamamen kaybetme korkusu.

Mavi derin bir nefes aldı. O an onun canının nasıl yandığını iliklerime kadar hissettim. İnanmak yakıyordu. İnanmamak daha çok. Dudaklarının kenarında kırılgan bir gülümseme kaldı. Acıyla karışık, yorgun bir gülümseme.

"Yapmadın," dedi. Keskin ve netti. Bu artık bir soru değildi. Bir karardı.

Harun o an çözüldü. Omuzları düştü, yılların yükü bir anda sırtına bindi. Gözlerinden yaşlar süzüldü. "Yapmadım," dedi tekrar. Bu kez sesi daha yumuşak, daha kırık çıktı. Sanki karşısında güçlü bir kadın değil de, yıllardır özür dileyemediği küçük bir kız çocuğu vardı.

Ama ben biliyordum. Mavi'nin ona inanması, Harun'un suçsuzluğunu kanıtlamıyordu. Sadece Mavi'nin ne kadar yaralı olduğunu gösteriyordu.

_____________

Uzun bir aradan sonra yine sizinleyim 🤍 Onların hikâyesine kaldığımız yerden devam ediyoruz. Dönüşlerini sizi uzun süre beklettiğimin farkındayım, bu yüzden bugün bölüm biraz daha erken geliyor. Pamir ve Mavi'nin bu yolculuğunda benimle birlikte olduğunuz, hikâyeye sabırla eşlik ettiğiniz için hepinize gönülden teşekkür ederim 🥹🤍 İyi ki varsınız. Size sadece tek bir sorum var...

Sizce Harun gerçekten kızını öldürmeyi düşündü mü?🤍❤️🩹

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

3okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.