ZULMÜN ÇİÇEĞİ kitap kapağı

20. bölüm / 28

ZULMÜN ÇİÇEĞİ

İÇİMDEKİ KATİL

Vaveyla Yazarı: Natavan Sadiqova

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 28Şu an: İÇİMDEKİ KATİL

İntikam uğruna kendi kalbimi mi susturdum ben?

İçimde Ölen Biri Var - Pinhani

♟️♟️♟️

Saatler geçmişti; babamla o buz gibi odada, göğsümü ateşe veren o konuşmayı yapalı üzerinden koskoca saatler geçip gitmişti. Zaman, sanki o an durmuş, yelkovan kırık bir kanat gibi aynı yerde takılı kalmıştı. Ama sol yanımda, kaburgalarımın altına saplı duran o kör bıçak neden bir an olsun körelmemişti? Neden hafiflemek bilmemişti bu ağırlık? Artık yorulmuştum; ruhumun tırnaklarıyla taş duvarları kazımaktan, her nefeste bu zehirli acıyı içime çeke çeke boğulmaktan bıkmıştım. Yıllar önce çocuk kalbime mühürlediğim o intikam hırsı, bugün omuzlarıma binen devasa bir dağ olmuştu. Kendi ellerimle feda ettiğim çocukluğumu, o eksik kalmış, hüzünlü yıllarımı düşünmek artık nefes almamı bile imkansızlaştırıyordu. Ben, uğruna yaşanacak ne varsa, sevdiğim, koklamaya kıyamadığım ne kadar güzel şey varsa hepsini ateşe vermiştim. Bir insan, yalnızca bir intikam ateşi uğruna ömrünün baharından, sevdiği her şeyden nasıl böyle gözü kapalı vazgeçerdi? Zihnimin en karanlık, en dipsiz kuytularından kopup gelen o soğuk ses, buz gibi bir tokat gibi çarptı bilincime.

"Bu intikamı almak zorundayız." Haklıydı. Ne yazık ki haklıydı, mecburdum. Bu yolu yarım bırakmak, ruhumu günden güne tüketen o kuyuya yeniden teslim etmek demekti. İçimdeki acılı, titrek ses ise isyan edercesine fısıldadı.

"Vazgeçsek olmaz mı?" Gözyaşlarım boğazıma dizilmiş, kelimelerimi boğuyordu.

"Yemin ederim çok zorlanıyorum. Göğsüm kafese sıkışmış gibi... Nefes alamıyorum gerçekten." İç sesim, acıma acı katan o amansız gerçekliğiyle yeniden yankılandı zihnimde.

"Vazgeçersek nefes alabilecek miyiz sanıyorsun? O içindeki yetim, mahzun küçük kız çocuğu bir daha gülümseyebilecek mi?" Neden bu kadar zalimdi? Neden acı gerçekleri birer kurşun gibi ardı ardına yüzüme vuruyordu? Üstelik tüm bunları kimin için yapıyordum ki? O yaralı çocuk için... Yıllar önce ellerinden neşesi çalınmış, çocukluğunu bir gün bile yaşayamayan o savunmasız kendim için yapıyordum. Hayatımda ilk defa başkaları için değil, sırf kendi yaralarımı sarmak, kendi adaletimi sağlamak adına bir adım atmıştım. Kendi kendime yemin etmiştim; o intikamı alacak, o masum kızı yeniden ayağa kaldıracak ve bir daha asla kimsenin beni bu kadar acı pozisyonuna sokmasına izin vermeyecektim.

Peki, o zaman neden? Neden bu intikam, uğrunda savaştığım her şeyden, çektiğim onca çileden daha çok acıtıyordu canımı? Kendi ellerimle ördüğüm bu intikam duvarı, nihayetinde gelip yine beni ezmişti.

"Toparlan Mavi!" dedi iç sesim, zihnimin duvarlarında yankılanan o buz gibi, acımasız tınısıyla. Dizlerimin bağı çöktü; taşıyamadığım bu ağır yükün altından kayıp parkeye yığıldım. O an, sokak ortasında kalakalmış savunmasız bir çocuk gibi, hıçkırıklarım boğazımdan kopup odaya dağıldı.

"İstemiyorum! Babamı öldürmek istemiyorum..." diye haykırdım, sesimdaki titreme kulaklarımı tırmaladı. "Ben babamın katili olmak istemiyorum!" İçimdeki o hırs, o yakıp yıkan öfke bana ellerimi kana bulamamı söylüyordu; evet, onu yok etmek istiyordum. Ama vicdanım? Tenime sinen o ağır suçluluk duygusuyla ben nasıl yaşayacaktım? Sabahları hangi yüzle uyanacak, hangi vicdanla nefes almaya devam edecektim? Benim yüzümden can çekişirken, o son nefesini verirken ben karşısında öylece durup onu nasıl izleyecektim? Okyanuslar kadar derin bir yük zaten omuzlarımı çökertecek kadar yeterliyken, şimdi bu parmaklıklar ardına bir de evlat katilliğinin laneti ekleniyordu. Ruhum, bu devasa ağırlığın altında eziliyor, kemiklerim çatırdıyordu. İç sesim, merhametten fersah fersah uzak, keskin bir bıçak gibi süzüldü ruhuma.

"Yapmayalım o zaman. Vazgeçelim. Ama o küçük kız çocuğunun yüzüne bir daha nasıl bakacağını, o vicdan azabıyla nasıl yaşayacağını düşünsen iyi olur." Bu acımasız cümleyle birlikte, yaşlı gözlerimi çöktüğüm soğuk yerden kaldırıp karşıdaki duvarda asılı duran aynaya çevirdim. Aynadaki yansımamda, yıllar önce hapsedildiğim o bodrum katındaki korkak, kimsesiz küçük kızın bakışlarını gördüm.

Ağlıyordu. Ama o gözlerde bana karşı tek bir damla şefkat yoktu; öfke vardı, dipsiz bir kin vardı, nefret vardı ve en acısı, canı öylesine yanıyordu ki sanki ruhu paramparçaydı. O an, kelimelerin bittiği, gerçeğin tüm çıplaklığıyla yüzüme çarptığı o saniyede fark ettim. Ben dışarıdaki hiç kimseye değil, en çok ama en çok kendime nefret besliyormuşum. Titreyen kirpiklerimi, bu ağır manzaradan kaçırmak istercesine yavaşça kapadım. Kalbim kan ağlıyordu ama biliyordum; buna mecburdum. Eğer bu intikamı tamamlamazsam, o aynadaki küçük kızın yüzüne bir daha asla, tek bir saniye bile bakamayacaktım.

Dizlerimde tek bir derman kalmamıştı ama ruhumu besleyen o koyu, zehirli hırs, bedenimi zorla ayağa kaldırdı. Aynadaki yansımama, o küçük kızın kırgın, öfkeli ve acı dolu gözlerinin tam içine kilitledim bakışlarımı. Sesim, fısıltıdan hallice ama bir dünyayı yıkacak kadar kararlı bir tonda döküldü dumanlı dudaklarımdan.

"Söz..." dedim, çocukluğumun masumiyetine. "Söz veriyorum sana; senin intikamını alacağım."

Zihnimin zifiri karanlığında son bir feda düşüncesi çaktı o an. Gerekirse babamın canını aldıktan sonra, o soğuk namluyu kendi şakağıma dayar, tetiği hiç tereddüt etmeden bir kez daha çekerdim. Ne önemi vardı ki? Yeter ki bu cellatlık oyunu bugün, tam burada bitsin. Biliyordum; eğer bu hesaplaşma uzarsa, zaman zihnime bir yılan gibi sızacak, merhamet denilen o acizlik zayıflığımı körükleyecekti. Ve ben, kendi yarama ihanet edecektim.

Bacaklarım kurşun gibi ağırlaşmıştı ama adımlarım beni odanın köşesinde duran çantama doğru kararlılıkla sürükledi. Titreyen ellerim çantaya uzandı, fermuarı çekerken çıkan ses odanın ölü sessizliğini bıçak gibi kesti. İçeride, karanlığın ortasında yatan o simsiyah kütle duruyordu. Ölümün soğuk ve dilsiz elçisi...

Parmaklarım çekinerek, sanki ateşten bir kor tutacakmış gibi uzandı silaha. Avucuma aldığım an, metalliğin o dondurucu, hissedilir soğukluğu iliklerime kadar işledi. Parmak uçlarım yavaşça namlunun üzerinde gezindi; metalin pürüzsüz sertliği, içimdeki o körüklenen ateşi bir an olsun dindiremedi.

Göğsüm kaburgalarımı zorlarken derin, sancılı bir nefes çektim içime. Silahı parmaklarımın arasında bir yaşama tutunurcasına sıkıca kavrayıp kapıya yöneldim. Ahşap kapıyı açıp koridorun loş karanlığına adım attığımda, zaman sanki bir kez daha durdu. Merdivenlerden aşağıya inerken attığım her adım, kendi cenaze merasimimin ayak sesleri gibi yankılanıyordu boşlukta. Son basamağı da geride bırakıp geniş salona adım attım ve olduğum yere adeta çivilendim.

Babam... Devasa camın önünde durmuş, dışarıdaki zifiri karanlığı seyrediyordu. Ellerini arkasında kavuşturmuş, dünyadan, kendi günahlarından ve geçmişin hayaletlerinden tamamen habersizmişçesine, muazzam ve pişkince bir sakinlikle dikiliyordu orada. Sırtı bana dönüktü; birazdan kendi kanıyla yıkanacak olan o odada, hemen arkasında beliren ölümün gölgesini hissetmiyordu bile. Sırtı dönükken söylediği o tek cümle, salondaki tüm havayı bıçak gibi kesti.

"Kararını verdin anlaşılan." Donup kaldım. Az önce varlığımı hissetmediğini, o camın ardındaki karanlığa gömüldüğünü sandığım o adam, beni çoktan fark etmişti. Şaşırmadım; yılların kurdu, kan kokusunu uzaktan alan bir mafya babasıydı o. Neden burada olduğumu, hangi cehennem ateşini yakmak için arkasında dikildiğimi bilmemesine imkân yoktu zaten.

Yutkundum, boğazımdaki o kurşun sertliğini yutmaya çalışarak dikleştim. Sesim, titremesini engellemeye çalıştığım halde çelik gibi sert döküldü dudaklarımdan.

"Verdim." Yavaşça, ağır hareketlerle bana doğru döndü. Zaman o an bizim için yavaşladı. Gözleri, doğrudan gözlerimin bebeğine saplandı. Yılların kiri, acımasızlığı ve gücü o bakışların altındaydı ama şu an, o gözlerde yabancı bir gölge vardı.

"Sonuç ne oldu?" dedi, sesi ne yüksek ne de alçaktı; tam aksine, celladının karşısındaki bir yargıç gibi sakindi. Derin bir nefes aldım. Bütün çocukluğumu, bütün gözyaşlarımı ve ondan esirgediğim tüm sevgiyi o kelimelerin altına tıkarak fırlattım yüzüne.

"Bana zarar veren, beni bir hiç sayan, annemin ölümüne sebep olan adamı öldürmek oldu." Aynı saniyede, arkamda, eteğimin gölgesinde sakladığım elimi hızla çıkardım ve siyah namluyu tam kalbine doğrulttum.

Şaşırmadı. Korkmadı. Yalnızca başını hafifçe öne eğdi ve aciz, iç sızlatan bir tebessümle güldü. Ama o gülüş, ruhsuz bir alaydan öte, sanki göğsüne saplanan bir hançerin acısıyla kıvranan bir adamın son çırpınışı gibiydi. Canı yanmıştı sanki... Gerçekten canı yanmış mıydı, yoksa bu da onun yıllardır oynadığı o kirli oyunlardan biri miydi?

Yılların sur gibi diktiği o sert adam gitmiş, yerine kalbi yerinden sökülmüş yaralı bir adam gelmişti sanki. Gözleri yeniden gözlerime kilitlendiğinde, o buz tutmuş bebeklerin arkasında parlayan nemli ışıltıyı gördüm. Dolmuştu gözleri; ilk defa, bir kurşunun ucunda durduğum o an dolmuştu.

"Benden bu kadar mı nefret ediyorsun kızım?" diye feryat etti; sesindeki o derin, kör kuyu misali acı odayı inletti. Bir adım bile geri çekilmedi ama ruhumun enkazına basıyormuş gibi baktı yüzüme.

"Hiç mi iyi baba olamadım?" Nasıl yapabiliyordu bunu? Sanki canı gerçekten yanıyormuş gibi, sanki bu acının sebebi kendisi değilmiş gibi o masum, suçsuz ifadeyle nasıl bakabiliyordu gözlerimin içine? Yoksa... Gerçekten canı mı yanıyordu? Yıllardır kalbimi taşıyan o buzdan duvarlar, bu soruyla birlikte sarsıldı ama izin vermedim. Kırılmasına, acımama izin vermedim.

"Senden çok fazla nefret ediyorum!" diye haykırdım, sesimdeki öfke odayı yırtarcasına çıktı. "Sen bana kimsessizliği öğrettin! Benim babam hayır, sen yaşarken sen beni yetim koydun!" Göğsüm körük gibi inip kalkarken soluğum boğazımda düğümlendi. İçimdeki o kavurucu dalga bir an için durulur gibi oldu. Hızla kendi kendime fısıldadım zihnimin derinliklerinde. Ama sinirlenmeme gerek yoktu, değil mi? Zaten birkaç dakika içinde onun ölümüne sebep olacaktım. Kalbinin üstündeki bu demiri tetikle çektiğim anda her şey bitecekti. Ona bağırmama, geçmişin hesabını sormama bile gerek yoktu... Değil mi?

Omuzları çöktü, o devasa adam sanki saniyeler içinde küçüldü. Bakışlarını gözlerimden kaçırıp yere, parkenin soğuk tahtalarına dikti. Yüzüme bakmaya cesareti yokmuş gibi, ya da o suçluluk yükünü daha fazla kaldıramayacak gibiydi.

"Özür dilerim..." diye fısıldadı; o dökülen iki kelime, odadaki bütün havayı emdi. Derin, hırıltılı bir soluk çekti içine. Sesi, her kelimede biraz daha kırılıyor, biraz daha ufalıyordu.

"Biliyor musun... Baba olmaya çalıştım. Senin canın yanmasın diye elimden gelen her şeyi yaptım. Seni herkesten, her tehlikeden korudum. Ama..." Yutkundu, boğazındaki düğümü çözemez gibi başını iki yana salladı. "Kendimden koruyamadım kızım."

Neden? Neden bu adam böyle konuşuyordu? Çelikten ördüğüm o intikam duvarını, bu aciz itiraflarla parça parça yıkmaya çalışıyordu sanki. Sözleri ruhumda devasa yaralar açıyor, göğsümün ortasına oturup nefesimi kesiyordu.

"Keşke iyi bir baba olabilseydim..." dedi sonunda. O an, bakışlarım istemsizce onun yüzüne kaydı. Ve gördüm. Yıllardır kaskatı duran o çehrede, demir leblebi gibi yutkunamayan o sert adamın yüzünde bir damla yaş süzüldü. Çenesinden kopup yere doğru düştü o gözyaşı.

Ağlıyor muydu? Hayatım boyunca ömründe tek bir kez bile gözyaşı döktüğünü görmediğim o adam, şimdi, karşımda böyle kolayca ağlayabilmiş miydi? Yıllardır kalbimi buz tuturan o zalim babam, ilk defa bu kadar savunmasız, bu kadar yıkık dökük duruyordu önümde.

Ama neden şimdi? Neden her şeyi bitirmeye bu kadar yaklaşmışken, neden işleri daha da fazla zorlaştırıyordu? Silahı tutan elim titremeye başladı. Zihnimdeki sesler birbirine karışıyor, intikam ateşi gözyaşlarının altında boğuluyordu.

"Ağlıyorsun..." dedim; sesimdeki o titreyiş, kelimeleri ağzımda bükmüştü. Farkında bile değildim. Ne zaman dolmuştu oysa o pınarlar? Ne zaman isyan bayrağını indirip yanaklarımdan süzülmüştü o sıcak damlalar? Kendi sesimdeki kırığı duyduğumda, içimdeki buzların eriyip bir yangına dönüştüğünü hissettim. Ben de ağlıyordum. Hem de çocukluğumdan beri ilk defa, bu kadar canımız yanarken, onunla birlikte ağlıyordum.

Babam, başını yerden kaldırıp nemli gözlerini yavaşça benimkilerle buluşturdu. Kalın, nasırlı eliyle yüzüne süzülen yaşı kabaca sildi ama durduramadı. Onun da sesi benimki gibi titriyordu.

"Ağlıyorum..." dedi, kelimeler boğazından hırıltıyla dökülerek. Gözlerini bir an olsun benden ayırmadan, sanki yüzümdeki her bir çizgiyi, her bir gözyaşını son kez zihnine kazımak ister gibi baktı.

"Çünkü seni son defa görüşüm bu... Son defa sesini duyuşum. Keşke seninle daha fazla zaman geçirseydim de, hafızanda sadece korkunun değil, güzel anılarımızın da izi olsaydı. Şimdi seni, böyle derin bir acıyla baş başa bırakıp gitmek... İşte bu, bu benim bu hayattaki en büyük pişmanlığım kızım."

"Keşke saçlarını daha fazla okşasaydım... Keşke sana daha fazla sarılsaydım" diye devam etti, kelimeleri göğsüme saplanan birer mızrak gibiydi. "Ama bu yaşlı adam kızına doyamadan, bu hayattan göçüp gidecek."

Neden? Neden her bir cümlesi ruhumun en hassas yerini kanatıyordu? Kalbimin derinliklerinde, o yıllardır kilitli duran kapı aralanıyor, çocuk Mavi'nin o acılı çığlığı kulaklarımı çınlatıyordu. Hayır... Ben babamın gitmesini istemiyordum. Aslında hiçbir zaman istememiştim. İçimdeki o aç, o sevgisiz kalmış küçük kız, kollarını açıp ona koşmak, göğsüne başını yaslayıp kokusunu içine çekmek, bir daha asla unutmamak istiyordu.

Peki ya o zaman ne olacaktı? Ya o küçük kıza, o enkaz altında kalan benliğime sonra ne hesap verecektim? Yıllar boyunca çektiğim acıların, dökülen her damla gözyaşının hesabını kim soracaktı?

"Özür dilerim kızım..." dedi, sesi rüzgârda savrulan bir yaprak gibi titrerken. "Seni bu hayatta yapayalnız bıraktığım için özür dilerim." Yanaklarım sırılsıklamdı; gözyaşlarım durmaksızın birbirini kovuluyordu. Zihnimin içinde kopan fırtına, tüm dengemi altüst ediyordu.

"Sus artık, lütfen!" diye hıçkırdım, ellerim ve silahın namlusu zangır zangır titrerken.
Susması gerekiyordu. Derhal susmalıydı! Çünkü eğer o böyle konuşmaya, o pişmanlık dolu gözlerle bana bakmaya devam ederse, ben asla o tetiği çekemeyecektim. Elimdeki o soğuk demiri ona doğrultmayı bırakın, bacaklarımın üstünde bile duramayacak, gidip ona sarılacaktım. Onu ölüme terk etmenin o ağır vebalini, bu yumuşayan kalbimle nasıl taşısaydım? Susması gerekirdi; çünkü her kelimesi, kurduğum bu karanlık dünyayı ve intikam yeminimi parça parça yerle bir ediyordu.

"Artık benim sesimi de mi duymak istemiyorsun?" dedi, kelimeleri göğsüne basılmış bir mühür gibi acı içinde yüzüme bakarak.

Kalbim kulaklarımda atıyordu. "Artık sesini bile duymak istemiyorum" dedim yüksek sesle; oysa bu cümle, yalanların en büyüğü, ruhumun en acı itirafıydı. Çünkü dünyada en çok onun sesini duymak, o kalın, güven veren sesiyle başımı okşamasını istiyordum. Ama ona merhamet edemezdim, değil mi? Edersem, içimdeki o öksüz kız çocuğu bir kez daha ölecekti. Yüzündeki o kırık, vazgeziş dolu ifade derinleşti.

"Nasıl istersen öyle olsun kızım" dedi sakin, fısıltı halindeki bir kabullenişle. Eli yavaşça, uyuşmuş gibi beline gitti. Oradan koyu renkli, metalik bir cismi kavrayıp öne doğru getirdiğinde, parmaklarımın arasından kayıp gidecekmiş gibi bir an nefesim kesildi. Gözlerim elindeki o silaha kilitlendi.

Yüzünde garip, hafif bir tebessüm belirdi; bu, hayata ve her şeye küsmüş, her şeyi geride bırakmaya razı gelmiş acılı bir adamın son gülümsemesiydi. Tek bir kelime bile etmedi. Yalnızca bakışlarıyla son defa ruhumu kucakladı ve elindeki o ağır silahı, hiç tereddüt etmeden kendi şakağına dayadı. Salondaki o boğucu sessizliği yırtan tek şey, boğazımdan kopup gelen o çığlık oldu.

"Yapma!" diye bağırdım, sesimdeki korku odanın duvarlarına çarptı. "Bunu yapamazsın!" Hızla bir adım öne atıldım, silahı tutan elim yanıma düşerken parmaklarımın arasından kayıp gitmesine engel olamadım.

"Neden?" diye sordu, bana cevap hakkı tanımadan o zehir gibi gerçeği fırlattı yüzüme. "Sen yapasın diye mi?" Göğsüm daraldı, gözyaşlarımın arasından zar zor çıkardım o kelimeyi.

"Evet!" Oysa çoktan vazgeçmiştim onu öldürmekten. Birkaç saniye öncesine kadar zihnimi kemiren o intikam hırsı, buzul dağlarının güneş karşısında erimesi gibi yok olup gitmişti. Yapamazdım. Ne kadar canımı yakmış, ne kadar yaramı kanatmış olursa olsun o benim babamdı. Beni bu koca dünyada yapayalnız bırakmış olsa da, sevgisini göstermeyi becerememiş, beni korumak isterken paralanmış yaralı bir adamdı o.

Her zamanki gibi, benden habersiz, benden izinsiz çekip gitmesine izin veremezdim. Hayatım boyunca çektiğim o kimsessizlik hissinin, onun kendi eliyle canına kıymasıyla katlanarak büyümesine katlanamazdım. Ben intikam değil, sadece sığınacak bir baba omuzu arıyordum. Gerçekten, bütün o öfkemin altında yatan tek gerçek buydu: Ben yeniden öksüz kalmak istemiyordum.

"Olmaz..." dedi babam, başını ağır ağır iki yana sallayarak. Omuzlarındaki onca tonluk günah yüküne rağmen, hâlâ beni düşünmeye çalışan o haliyle daha da küçüldü gözümde.

"Benim yüzümden baba katili olmayacaksın sen" diye devam etti, sesi rüzgârda savrulan bir toz bulutu gibi zayıftı. "Geceleri kafanı yastığa rahatça koymalısın, vicdan azabıyla boğulmadan nefes almaya devam etmelisin."

Sözleri kulaklarımda uğuldarken içimde bir yerler buz kesti. Ben rahat nefes alayım, geceleri huzurla uyuyabileyim diye... Kendi nefesini mi kesecekti? Bütün ömrüm boyunca benden nefret ettiğini, beni bir yük olarak gördüğünü sandığım o adam, şimdi kendi canından vazgeçerek bana hayat vermeye mi çalışıyordu?

Beni gerçekten bu kadar çok mu seviyordu?
Eğer içinde bu kadar büyük, bu kadar can yakan bir sevgi taşıyorsa... Peki o zaman neden? Yıllar boyunca o sevgiyi benden neden saklamıştı? Neden bana bir kez olsun sarılmamış, o sıcaklığı benden esirgemiş ve beni bu buz gibi yalnızlığın içine terk etmişti? Babamın kısık, hırıltılı sesi salondaki sessizliğe asılı kaldı. Kelimeler sırtıma binen birer kurşun gibi ağırlık yapıyordu.

"Biliyor musun kızım... Ben kimseyi bu hayatta sevmedim. Hiç kimseyi" dedi, gözlerindeki o dipsiz boşlukla bana bakarak.

"Hatta seni de ilk başlarda hiç sevmemiştim. Annen hayatımızdan çekip gittikten sonra senden nefret etmiştim. Senin küçük yaşta o evde nefes alıp vermen, varlığın bile bana her gün acıdan başka bir şey vermiyordu. En azından o zamanlar... Aptal başım, öyle düşünüyordum." Yutkundu; boğazındaki o acı düğüm, onun da konuşmasını zorlaştırıyordu.

"Sonra bir gün eve geldiğimde, seni kendi odanda tek başına oturup sessizce ağlarken gördüm" diye devam etti. Sesi, geçmişin o karanlık odasında asılı kalmış gibi titriyordu. "Ben ki defalarca kurşun yarası almış, darmadağınık işkenceler görmüş, canımın ne demek olduğunu unutmuş bir adamdım... Ama o gün, hayatımda ilk defa canımın bu kadar yandığını hissettim. Benim küçük kızım, benim yüzümden ağlıyordu. O gün, o sessiz gözyaşlarında hiç ağlamayan ben de içimden ağlamıştım. İşte o an, sen benim bu hayattaki en değerlim olmuştun. Ve ben bunu çok geç fark etmiştim." Derin, titrek bir nefes çekti içine. Gözlerindeki o pişmanlık, bütün hayatını gölgeleyen kara bir bulut gibiydi.

"Yeniden seninle bağ kurmaya, sana yaklaşmaya çalıştım. Açtığım o derin yaraları kendi ellerimle tamir etmek istedim. Ama çok geç kalmıştım. Çünkü sen benden öyle bir uzaklaşmış, kabuğuna çekilmiştin ki... Ne kadar elimi uzatırsam uzatayım, sen benden gittikçe daha da uzaklaşıyordun. Her gün yüzüme baktığında, gözlerinde o kör edici nefreti görüyordum. Kendi kendime diyordum ki; 'Bırak nefret etsin benden, yeter ki yaşasın. Önemli olan onun nefes alması.' Ve ben, günlerce kendimi böyle avuttum."

Sustu. Gözlerindeki o keskin parıltı sönmüş, geriye sadece çırılçıplak bir itiraf kalmıştı. Şakağındaki silaha yaslı parmakları hafifçe gevşerken, başını kaldırıp yüzümü inceledi; sanki bu dünyada göreceği son güzel şey benmişim gibi, her bir detayımı ezberlemek istercesine uzun uzun baktı gözlerimin içine.

"Bir gün..." diye fısıldadı son gücüyle, "Beni öldürmek için karşıma dikileceğini bile bile yaptım bunu, kızım."

"Senden son bir isteğim var..." dedi, dudaklarından dökülen kelimeler rüzgârda savrulan birer küllendi sanki. "İster yaparsın, ister yapmazsın... Ama söyle, bir gün beni affeder misin?"

Son isteği bu muydu? Benden tek istediği, o karanlık geçmişin ve acı dolu yılların ardından onu affetmem miydi? Zihnim bir fırtınanın ortasında kalmış gibi çalkalanıyordu. Neden o sevgisini bana daha önce hiç göstermemişti? Neden o buzdan duvarların arkasına saklanmış, uzattığı o şefkatli elleri ben her defasında korkuyla geri itmiştim ki? Eğer... Eğer çok daha evvel fark etseydim onun içindeki o saklı yarayı, o pişmanlığı... O zaman her şey, şu an içinde bulunduğumuz bu cehennem yerine bambaşka bir bahçede mi geçerdi? Dizlerimdeki son derman da çekildi; kendimi iyice kaybetmiş bir halde, ellerimi uzatarak ona doğru bir adım attım.

"Baba, yapma lütfen!" diye yalvardım; sesimdeki o çocuksu çaresizlik odayı inletti. "Gitme... Ne olur beni bu koca dünyada yalnız bırakma!" Başını hafifçe salladı, yüzünde hem hüzünlü hem de karşı konulamaz bir kabullenişin gölgesi vardı.

"Mecburum..." dedi, sesi nefesiyle birlikte tükenir gibi. "Gitmezsem, sen ömrün boyunca kendi kendine ettiğin o ihanetle yaşayacaksın. Kendi ellerinle taşıyamayacağın bir vicdan azabıyla boğulacaksın. Buna asla izin veremem. Benim en değerlimden hiç kimse nefret edemez; kendi kendini bile cezalandırmasına izin veremem..."

Omuzları iyice çöktü. Gözlerindeki o son ışık da yavaşça sönerken, şakağına dayadığı o soğuk demirin üzerindeki parmağı kasıldı. Babam, kendi elleriyle bu hayattan çekilip gidiyordu; ve ben, karşısında darmadağınık, eli kolu bağlı bir halde, onun gidişini engellemek için hiçbir şey yapamayacak kadar çaresizce kalakalmıştım.

Son defa, o fırtınalı ve yorgun gözleri benimkilerle kilitlendi. Yüzünde, yılların acısını siler gibi hafif, huzurlu bir tebessüm belirdi. Derin, hayatın tüm yükünü omuzlarından atan bir nefes çekti içine... Ve salonda o kulakları sağır eden, ruhumu ikiye bölen silah sesi yankılandı.

Babamın parmaklarının arasından kayıp giden o soğuk silah, tahta parkeye çarpıp tok bir ses çıkararak uzaklaştı. Ardından, bir dağın yıkılışı gibi dizlerinin üzerine yığıldı. Yüzündeki o son, affedilmişliğin hafifliğini taşıyan gülümseme solmadan, koca adam öne doğru devrildi.

"Baba!" diye çığlık attım; sesim kendime bile yabancı, can çekişen bir kuşun son nefesi gibi çıktı. Dizlerimin bağı çözüldü, yere çöküverdim ama hareket edemiyordum sanki; bedenim bu korkunç gerçeği reddediyor, ruhum bu enkazın altında sıkışıp kalıyordu. Babam, gözlerimin önünde, kendi kanının oluşturduğu o koyu kızıl birikintinin içinde öylece yatıyordu. Toprağın üzerinde sürünürcesine, ellerim parkelerde kayarak yanına ulaştım.

"Baba, lütfen gözünü aç..." dedim, sesim hıçkırıklarım arasında erirken. Oysa o çoktan kapamıştı gözlerini. Bu dünyadaki tüm cezasını tamamlamış, beni bu koca boşlukta yapayalnız bırakıp gitmişti. Hayır, ölemezdi! Beni bir kez daha öksüz, bir kez daha kimsesiz bırakamazdı! Hızla ellerimle kollarından tutup sirkelemeye başladım.

"Uyan... Ne olur uyan!" Gözlerimden boşalan yaşlar onun kanına karışırken, daha fazla dayanamadım ve cansız bedenine sımsıkı sarıldım. Göğsüne bastırdım başımı. Hayattayken, o gururdan ve korkudan bir türlü sarılamadığım, o sıcaklığına sığınamadığım babama... Şimdi, o canını aldıktan sonra, ölümün soğuk eşiğinde sarılabilmiştim. İlk defa kokusunu içime çekiyor, parmaklarımın ucunda kalan o son sıcaklığı ezberlemeye çalışıyordum. Ama çok geç kalmıştık. Hayat, bize aramızdaki buzları eritmek için yalnızca birkaç saniye vermişdi ve ben o saniyeleri ellerimle tüketmiştim.

"Beni yalnız bırakamazsın! Ben bu vicdan azabıyla nasıl yaşarım?!" diye haykırdım, göğsümden kopan fırtına odayı inletirken. Resmî olarak tetiği çeken ben olmamıştım belki; evet, ellerim kana bulanmamıştı ama o kurşunun sıkılmasını izlemiştim. Ölümüne engel olabilecekken, o son saniyede ona sımsıkı sarılmak yerine sadece bakakalmış, adeta kendi ellerimle bu sona zemin hazırlamıştım.

Zihnimin ve kulaklarımın çınladığı o dehşet anında, ardı ardına kapının kırılırcasına açılma sesleri yankılandı. Botların parkelere basan boğuk sesleri salonda yankılanıyordu ama benim için geriye tek bir mutlak gerçek kalmıştı. Dünyadaki en gürültülü sessizlikti bu. Çünkü artık etrafta ne kadar insan olursa olsun, babamın o göğsünden gelen kalp atışını duymuyordum. O durmuştu. Ve onunla birlikte benim de içimdeki dünya durmuştu.

"Mavi Hanım, sakinleşin lütfen..." Yabancı, telaşlı sesler etrafımda uğuldarken, dışarıdan siren sesleri, ambulansın o can yakan feryatları sızmaya başladı içeriye. Adamlar üzerime atılmış, beni kollarından tutup babamın cansız bedeninden ayırmaya çalışıyorlardı. Ama ben, sanki hayata tutunduğum tek dal orasıymış gibi, kollarımı onun etrafına daha da sıkı sarıp haykırdım.

"Bırak beni! Bırakın!" Gözyaşlarım boğazımı yakarken, direnmeye çalıştım.

"Bırak beni, babamı yalnız bırakamam!" Sonunda kollarımdan tutan güçlü eller, beni zorla o kanlar içindeki bedenden geriye doğru çekti. Kollarımı arkamdan kavrayıp beni uzaklaştırmaya çalışan adama karşı koymak istercesine çırpındım. Adam beni geriye doğru iterken, sert ama bir o kadar da telaşlı sesiyle üzerime yürüdü.

"Babanın ölmesini mi istiyorsun!" Nefes nefese kalmıştım. Yüzüne dehşet içinde bakarak, titreyen başımı şiddetle "Hayır" anlamında salladım. Boğazımdan kopan hıçkırıkla fısıldadım.

"Ölmeyecek... Benim babam ölmeyecek." O an, kollarını etrafıma dolayan o adam beni kendine çekti. Kendimi bıraktım; bütün gücüm, direncim o saniyede çekilip gitmişti.

"Ölmeyecek, yaşayacak..." dedi yavaşça, kulaklarıma fısıldayan sakinleştirici sesiyle. Beni sarmalayıp göğsüne bastırarak teselli etmeye başladı. "Geçti her şey... Korkma, geçti." Büyük bir yıkımın ortasında kalmış kimsesiz bir çocuk gibi, onun güven veren göğsüne sığındım. Dünyanın en acı gerçeği omuzlarıma çökerken, ben o yabancı adamın kollarında hüngür hüngür ağlamaya devam ettim.

"Gidelim" Yüzündeki o güven veren ifadeyle bana son kez baktı, ben de usulca başımı sallayarak onayladım. Kollarının arasından yavaşça ayrıldığımda içimde kalan o boşluk hissi rüzgâr gibi çarptı yüzüme. Sessizce evden çıkıp arabanın olduğu yöne yürüdük ve arka koltuğa bindiğimizde motorun o boğuk sesi gecenin sessizliğini böldü.

Hastanenin acil girişine vardığımız an, araba henüz tamamen durmamıştı ki kapıyı açıp hızla dışarı attım kendimi. Adeta ayaklarım yerle temas etmiyormuş gibi koşar adım içeri girdim. Koridorları geçip ameliyathanenin önüne ulaştığımda, üzerindeki kırmızı lamba sanki canımı yakan bir kor gibi parlıyordu.

Dizlerimin bağı bir kez daha çözüldü; başımı ellerimin arasına alarak soğuk mermerlerin üzerine çöküverdim. Ne olursa olsun babam kurtulacaktı, değil mi? İçimdeki o korkunç şüphe beni boğarken, gözümün önüne bir anda yıllar önceki o küçük kız çocuğu belirdi; elleri bağlı, çaresiz ve yapayalnız... İyi değildim. Yemin ederim hiç iyi değildim, ruhum parça parçaydı.

Zorlukla ayağa kalktım. İçerideki o ağır, antiseptik kokulu hava göğsümü sıkıştırıyordu; biraz nefes almaya, açık havaya ihtiyacım vardı. Adımlarımı hastanenin çıkışına çevirip dışarı attım kendimi. Gece ayazı yüzümü yalarken derin derin nefes alarak yürümeye başladım. Farkında olmadan binanın etrafını dolaşmış, hastanenin arka tarafındaki loş ve ıssız köşeye kadar gelmiştim. Burada adeta hayat durmuştu, hiç kimse yoktu. Tam arkamı dönüp geldiğim o güvenli ışıklı tarafa adımlayacakken, karanlığın içinden kulak tırmalayan o tanıdık ses yankılandı.

Karanlığın ve sessizliğin hakim olduğu o loş köşede yankılanan sesin sahibini görmek için yavaşça arkamı döndüm. Karşılaştığım manzara, zihnimi ve bütün benliğimi dondurmaya yetmişti. Karşımda, yıllardır içimde büyüttüğüm, hırpaladığım, acıdan acıya sürüklediğim kendi çocukluğum duruyordu. Küçük Mavi... Gözleri kıpkırmızı, yanakları gözyaşlarıyla sırılsıklam, dolu dolu bakıyordu yüzüme.

"Mutlu musun?" dedi küçük haliyle, sesindeki o kırık titreyiş göğsümün ortasına keskin bir bıçak gibi saplandı. Olduğum yerde çivilenmiş gibi kalakalmışken, küçük kız hınçla bir adım öne atıldı.

"Senin yüzünden babam ölecek!" Göz pınarlarımda tutmaya çalıştığım bütün barajlar bir anda yıkıldı. Sıcak yaşlar yanaklarımdan aşağıya, çılgınca süzülmeye başladı.

Titreyen sesimle kendimi savunmak istercesine, "Ben... Senin intikamını..." diye mırıldanmıştım ki, çocukluğum öfkeyle bağırarak sözlerimi kesti.

"Ben intikam istemedim!" diye haykırdı, sesindeki o isyan gecenin karanlığını sarstı.

"Ben sadece babama sarılmak istedim! Sadece sevildiğimi bilmek istedim!" Yüzüme çarpan bu acı gerçekle soluğum kesildi. O intikam istemiyor muydu? Bütün bu yıllar boyunca çektiğim acılar, zihnime ördüğüm o kalın duvarlar, kendi ellerimle feda ettiğim o güzel yıllar... Hepsi boşuna mıydı? O zaman ben ne için bu kadar çabalamıştım?

Uğrunda ömrümü harcadığım, babamı bile kaybetmeyi göze aldığım o şey, aslında hiç istemediği bir yalan mıydı? Kendi çocukluğumun ellerine bıraktığım o devasa yük, şimdi bumerang gibi dönüp tam kalbimin ortasına saplanıyordu. Başımı iki yana sallayarak karanlıkta kaybolan o küçük silüete baktım; cevapsız, çaresiz ve darmadağınık bir halde öylece kalakalmıştım.

"Ama..." diye kekeledim, boğazımda düğümlenen kelimeleri çıkarmaya çalışarak.
Fakat küçük halim, acımasız bir cellat gibi sözlerimi yine ağzıma tıktı.

"Ben senin yüzünden çocukluğumu yaşayamadım!" diye haykırdı, sesindeki o çocuksu isyan tenimi kavuruyordu. "Bir kez... Yalnızca bir kez ona sarılsaydın, gururunu bir kenara bırakıp o sevgiyi kabul etseydin her şey hallolacaktı! Ama sen izin vermedin. Senden nefret ediyorum!"

O küçük, masum olması gereken yüz şimdi nefretle çarpılmıştı. Gözlerindeki o yabani bakış, ruhumu en derin yerinden yaraladı. Kendi çocukluğum... Yıllardır korumak, iyileştirmek için canımı dişime taktığım o küçük kız bile benden nefret mi ediyordu? Varlığımın tek sebebi olan o çocuk, şimdi beni var oluşuma pişman ediyordu.

"Yeter! Nefes alama izin ver artık!" dedi küçük Mavi, hınçla ellerini göğsüne bastırarak. "Sen babamı öldürdün, bari benim yaşamama izin ver! Beni bu azapla baş başa bırak!" Hıçkırıklarım boğazımı tıkarken, o acımasız ve son darbeyi indirmekten çekinmedi.

"Ama şunu bil ki; babam öldü diye sen kurtulmadın, asla kurtulamayacaksın! Çünkü sen babamla beraber beni de o mezara diri diri gömdün!" Karanlığın içinde yankılanan bu son söz, zihnimin duvarlarını yıkıp geçti.

"O bizim annemizin katili!" diye haykırdım, hırsla kollarımı iki yana açarak. Sesim hastanenin soğuk duvarlarında yankılandı. Küçük halim, yüzündeki o acımasız ve olgun ifadeyle bir adım daha yaklaştı.

"O zaman sen de babamızın katilisin" diye cevap verdi, sesi bir kurşun gibi saplandı zihnime.

"Ben katil falan değilim!" diye bağırdım, gözyaşlarım sel olup yanaklarımdan süzülürken. Dizlerimin bağı çözülüyor, nefesim kesiliyordu. "Ben tetiği çekmedim!" Küçük Mavi, buruk ve can yakan bir tebessümle başını salladı.

"Babam da katil değildi" dedi, o hüzün dolu sesiyle içimdeki bütün köprüleri yıkarak.

"Sen bugün babamın ölümünü seyrettin, parmağını bile kıpırdatmadan sadece izledin... Tıpkı onun yıllar önce annemin ölümünü izlediği gibi. Aynı şeyi yaptık. Hâlâ farkında değil misin?"

O an, etrafımdaki dünya tamamen karardı. Zaman durdu, nefes almayı unuttum. Çünkü o küçük kız o kadar haklıydı ki... Ben, yıllarca lanet okuduğum o adamın aynası olmuştum. Onun bana yaşattığı o korkunç çaresizliği, bu kez ben babama yaşatmıştım. O gün annemin gidişine sessiz kalan adamla, bugün babamın intiharına seyirci kalan ben... Arasındaki tek bir fark bile kalmamıştı. Sanki oracıkta, o loş hastane köşesinde, o kelimelerle ruhumu ve bedenimi bir kez daha öldürmüştü.

Zaman, o an hastanenin arkasındaki loş ve ıssız köşede sıkışıp kalmış, saniyeler demir bir yelek gibi göğsümü sıkarak nefesimi boğazıma tıkamıştı. Beton zemine çöktüğüm o sert ve soğuk yer, içimdeki cehennemin hararetini söndüremeyecek kadar buz gibiydi. Dizlerimi göğsüme doğru çekerken, omzumun üzerinden bana bakan o küçük kız çocuğunun silüetini gördüm. Solgun yüzü, kırgın ve hüzünlü bakışlarıyla arkasını dönmüş, hastane duvarlarının arasına ve geceye karışarak uzaklaşıyordu.

İçimde, yılların biriktirdiği o zehirli fısıltı yeniden yankılandı. Ben nefret edilecek biriydim. Herkesin hak ettiği o huzurlu limanlar bana yasaktı. Varlığım, etrafımdaki herkese bir yük, bir hüzün dalgasıydı. Kendi gölgemden bile utandığım, bu dünyada nefes almayı bile fazlalık saydığım o acı gerçek, ruhumu kalın bir urgan gibi sıkıyordu. Hak etmiyordum; gülmeyi, sevilmeyi, hatta bu dünyada var olmayı bile hak etmiyordum. Tam o karanlık dehlizde boğulmak üzereyken, hastanenin arka bahçesinin sessizliğini yırtan tanıdık bir sesle irkildim.

"Mavi!" Bu ses, uçurumun kenarında asılı kalmış parmaklarıma tutunacak bir dal gibi yankılandı gecenin serinliğinde.

Gözyaşlarımın bulanıklaştırdığı görüş açımın içinde, telaşla bana doğru koşan Pamir'in silüeti belirdi. Adımlarındaki o aceleci telaş, yüzündeki endişenin en saf haliydi.

Ona bakmak, adını fısıldamak istedim. Göğsümde kopan fırtınayı, boğazımda düğümlenen o devasa çığlığı dışarı fırlatmak için var gücümle kasıldım. Ama olmadı. Ses tellerim bu ağır yükün altında ezilmişti. Ne bir kelime dökülebildi dudaklarımdan ne de o acı dolu çığlık karanlığı yırtabildi. Göğsüm hızla inip kalkıyor, her nefes alışım içimdeki cam kırıklarını biraz daha batırıyordu.

"Nefes al, güzelim..." dedi o tanıdık, güven veren ses, zihnimdeki o karanlık cehennemin ortasında bir kurtuluş halatı gibi uzanarak.

"Hadi, beraber nefes alalım..." Bana nefes aldırmaya çalışıyordu; göğsümün altındaki o devasa taşı kaldırmak için çırpınıyordu ama olmuyordu. Ciğerlerim bu acıyı, bu suçluluğu taşımaya yetmiyordu. Yapamıyordum.

Tam o an, Pamir'in kollarını etrafıma dolamasıyla birlikte dünyam durdu. Beni sarıp sarmalaması, o sert ve güvenli göğsüne bastırması sanki yıllardır kilitli kalan kapıları tek bir hamlede açmıştı. İçime dolan o sıcaklıkla birlikte dudaklarım aralandı ve ilk defa derin, kesik bir nefes alabildim. Onun şefkati, buz tutmuş ruhuma dokunan ilk ateş olmuştu.

"Pamir..." dedim, sesim titreyen dudaklarımın arasında ezilerek çıktı.

"Geçti güzelim..." dedi, saçlarımı okşayan eliyle beni sakinleştirmeye çalışarak. Sesi, fırtınanın ortasında sığındığım tek limandı.

"Geçmedi..." diye hıçkırdım, gözyaşlarım onun omzunu sırılsıklam ederken. "Pamir, babam ölecek... Benim yüzümden ölecek!"

"Ölmeyecek, yaşayacak. O seni bu koca dünyada yalnız bırakıp gitmeyecek, güzelim" dedi Pamir, beni teselli etmek için sesindeki tüm güveni ve kararlılığı ortaya koyarak. Ama bu sözler kalbimdeki o büyük yangını söndürmeye yetmiyordu.

"Ondan nefret ettiğimi söyledim..." diye hıçkırdım, acı içinde kıvranarak. "Ona o kadar kötü şeyler söyledim ki Pamir... Benim yüzümden, o nefretin ağırlığına dayanamayıp kendini ölüme terk etti. Şimdi... Şimdi benim yüzümden asla geri dönmeyecek." Pamir yavaşça benden biraz ayrıldı, ellerini sıcak bir şefkatle yüzümün iki yanına bastırıp başımı kaldırdı. Gözlerimin içine, o inanç dolu ve sakin bakışlarıyla doğrudan baktı.

"Bir şey olmayacak. Baban onu ne kadar sevdiğini biliyor Mavi" dedi. Oysa bu, kulaklarımı okşayan ama içi bomboş olan acı bir yalandı. Son anında bile yüzüne karşı ondan ne kadar çok nefret ettiğimi haykırmıştım. O, kızının kendisini affetmediğini, hatta ondan tiksindiğini zannederek kapatmıştı gözlerini. Beni ne kadar çok sevdiğini biliyordu belki ama benim onu sevdiğimi... Ona bu gerçeği tek bir kez bile söyleyememiştim. Babam, kızının kalbindeki o gizli sevgiyi, o saklı şefkati asla öğrenemeden, bu dünyadan kırık ve kimsesiz bir yürekle göçüp gidecekti.

"Ben onun ölümüne sebep oldum!" diye bağırdım, sesim acının en keskin ucunda parçalanarak. Suçlu başkası değildi; oraya silahla giden, o ağır cümleleri kuran, o anın gelmesine zemin hazırlayan bendim. Babam değil, bu acımasız senaryoyu kendi elleriyle yazan bizzat benmişim meğer. Onun kaderi değildi bu; benim intikam hırsımın, kör öfkemin kararıydı.

"Mavi, sakinleş..." dedi Pamir, nefesi tenimi yakarken. "Güzelim, yalvarırım sakinleş." Alnını alnıma yaslamış, içimdeki o kopan fırtınayı kendi bedeniyle durdurmaya çalışıyordu ama ruhum çoktan uçurumdan yuvarlanmıştı. Tam o sırada, bahçede yankılanan tahta zemininde koşan ayak sesleri araya girdi.

"Abi! Doktor ameliyattan çıktı!" Pars'ın feryat eder gibi yükselen sesiyle birlikte başımı hızla Pamir'den ayırdım ve gözlerim dehşetle açılmış bir halde Pars'a baktım. Yer çekimi ortadan kalkmış gibi bir hırsla ayağa fırladım ve acil kapısına doğru koşmaya başladım. Pamir ve Pars da anında arkamdan tırsmış adımlarla yetişmeye çalışıyorlardı.

Hastanenin döner kapısından içeri daldığım gibi kendimi ameliyathanenin koridoruna attım. Nefes nefese, kalbim kaburgalarımı kıracakmış gibi çarparken o kırmızı lambanın altında bittim. Ve tam o saniyede, ameliyathane kapısı ağırca açıldı. Üzerinde kan lekeli önlüğüyle yorgun bakan cerrah dışarı adım attı. Doktor, bakışlarını koridordakilerin üzerinden gezdirdi ve doğrudan benim gözlerimin içine dikti.

"Harun Demirel'in yakını siz misiniz?" Titreyen dizlerimin üzerinde öne doğru bir adım atıp başımı can havliyle salladım.

"Evet... Kızıyım ben." Doktor, başını yavaşça öne eğdi. Yüzündeki o amansız ifadeyle kelimeleri zihnime bir kurşun gibi sapladı.

"Başınız sağ olsun. Babanızı kaybettik." Arkasını döndü ve daha ben o cümlenin ağırlığını idrak edemeden, koridorun beyaz ışıkları arasında kaybolup gitti. Dünyam yerle bir olmuştu.

Ayaklarımın üzerindeki en ufak bir derman dahi bir anda çekildi; bedenim, taşıyamadığı bu ağır yükün altında ezilerek kontrolsüzce yere yığıldı. Dünyanın bütün gürültüsü birdenbire kesilmiş, kulaklarımda sadece kendi içimin o sağır edici çığlığı kalmıştı. Gerçek, omuzlarıma binen tonlarca tonluk bir kaya gibi üzerime çöktü. Ben, babamın ölümüne sebep olmuştum. Bu acı gerçeğin ateşi, ruhumu en derin yerinden kavuruyordu.

Dudaklarım titredi, nefesim boğazımda düğümlendi. Sanki hâlâ beni duyabiliyormuş gibi, ruhsuz ve bomboş havaya fısıldadım. "Baba..." dedim, sesim rüzgârda savrulan bir toz bulutu gibi kırılgandı, "gitme..."

Gözyaşlarım, yanaklarımı yakarak zemine düşerken, içimdeki o çocuksu öfkenin yerini tarifsiz bir teslimiyet almıştı. Kesik kesik soluklar arasında, o en zor ve en çok beklenen cümleyi döküverdim dudaklarımdan "Affettim..." dedim. Onu affetmiştim; kırgınlıklar, öfkeler, geç kalmış sarılmalar hepsi o bir kelimenin altında silinip gitmişti.

"Baba, ben seni çok seviyorum... Senden nefret etmiyorum." Oysa ne bir el vardı saçlarımı okşayan, ne de "Geçti kızım" diyecek şefkatli bir ses. Babam yanımda değildi; aramızda artık kalın bir toprak tabakası, aşılmaz bir yokluk duvarı vardı.
Gözkapaklarım, bu taşıyamayacağım kadar ağır gelen acının ve yorgunluğun altında daha fazla direnemedi; yavaşça, sanki bir daha hiç açılmamak üzere kapandı. O gün, o soğuk hastane kolidorlarında, ben sadece babamı değil; ruhumu, yarınlarımı ve nefes alan yanımı da onunla birlikte diri diri o toprağa gömmüştüm.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

2okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.