19. bölüm / 28
ZULMÜN ÇİÇEĞİÇOCUKLUĞUMUN KATİLİ
Bölümler 28Şu an: ÇOCUKLUĞUMUN KATİLİ
- 1 TANITIM130 kelime
- 2 SOLMUŞ MASAL7.477 kelime
- 3 MÜHÜR6.746 kelime
- 4 SON BEYAZIN FISILTISI12.386 kelime
- 5 KEFEN11.226 kelime
- 6 KADERİN MÜHRÜ10.494 kelime
- 7 KARANLIĞA ESİR12.112 kelime
- 8 BİR IŞIK ESKSİK9.430 kelime
- 9 YARABANDI9.192 kelime
- 10 YENİLGİ9.567 kelime
- 11 SEN ONA AŞIKSIN10.958 kelime
- 12 AĞITSIZ SON10.888 kelime
- 13 ÖLMESEN OLMAZ MI?9.631 kelime
- 14 KALBİME AÇTIĞIN MEZAR10.276 kelime
- 15 BİR ZAMANLAR SEN4.448 kelime
- 16 TUTAMADIĞIM ELLER3.488 kelime
- 17 ÖZGÜRLÜĞE VEDA2.196 kelime
- 18 KALBİMDEKİ SANRI3.205 kelime
- 19 ÇOCUKLUĞUMUN KATİLİ2.411 kelime · Okuduğun bölüm
- 20 İÇİMDEKİ KATİL5.362 kelime
- 21 BİR GÜN DAHA KALAMAZ MISIN?5.080 kelime
- 22 İÇİMDE KALAN SEN5.791 kelime
- 23 BOĞAZIMDAKİ HOŞÇA KAL2.578 kelime
- 24 ANNE2.105 kelime
- 25 MERHAMETİN BEDELİ1.212 kelime
- 26 KENDİ CELLADIM3.423 kelime
- 27 YANLIŞ NEFRET5.138 kelime
- 28 ARTIK SENİ DUYUYORUM6.140 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Bazen en derin yarayı, bizi koruması gereken eller açar.
Kahraman Deniz - Garezi Var
♟️♟️♟️
Bir insanın kalbi, taşıyamayacağı kadar büyük bir çaresizliğin altında bu denli amansızca ezilebilir miydi? Göğsümün tam ortasında, kaburgalarımı içten içe sıkıştıran o ağır, karanlık duygu; aldığım her solukta bir zehir gibi ciğerlerime yayılıyor, ruhumun en ücra köşelerine sızıyordu. Sanki doğduğum günden beri omuzlarımda biriktirdiğim bütün acılar, hayal kırıklıkları ve o devasa günahlar aynı anda üzerime devrilmiş; beni olduğum o soğuk, ruhsuz zemine mıhlamıştı.
Ben kendimden, kendi varlığımdan vazgeçmekten yorulmuştum artık. Kendi karanlık kaderime boyun eğmekten, boğazımda düğümlenip kalan, dilimin ucuna kadar gelip de hiç söyleyemediğim o zehirli sözleri içimde bastırmaktan bitap düşmüştüm. Ve sırf bu kanlı intikam yemini uğruna, dünyadaki tek sığınağımı, sevdiğim adamı o zifiri yalnızlığın kucağında yapayalnız bırakmıştım. Kendi kalbimi bir taş gibi katılaştırmış, onun atışlarını kendi ellerimle susturmuştum. Ondan, onun bana vadettiği o aydınlık hayattan vazgeçmiştim. Çünkü bu yolun sonunda ellerim kanayacaktı; ellerim silinmez bir günahla, öz babamın kanıyla sulanacaktı.
Bu düşünce bile, zihnimin odalarında yankılandıkça içimde devasa, katran karası bir yara açıyordu. Yıllardır bir mantra gibi kendi kendime tekrar edip durduğum o tek bir cümle vardı: İntikam alacaksın. Geceleri gözlerimi kapattığımda kurduğum o kanlı planlar, zihnimin kuytularında defalarca sahnelediğim o cinayet ihtimalleri ve bir türlü dindiremediğim o cayır cayır yanan öfke, beni bugüne, bu lanetli odaya kadar taşımıştı. Fakat artık o hayali çizginin sonuna gelmiştim. Zaman, bir cellat gibi tepemde dikiliyordu. Bugün, bu odada, çocukluğumu çalan o adamdan hesabını soracaktım.
Nasıl olacaktı, o tetik nasıl çekilecek ya da o bıçak o teni nasıl delecekti bilmiyordum. İçimdeki o zifiri korkunun mu, yoksa yıllardır beslediğim nefretin mi daha ağır bastığını ayırt edemeyecek kadar uyuşmuştum. Ama bu kadar şeyi, Pamir'i, geleceğimi, ruhumu feda etmişken buradan geri dönemezdim. Çünkü ben, içimdeki o karanlık odada kilitli kalan o küçük, çaresiz kız çocuğunun ağlayışlarını yıllarca bastırmıştım. Onun dizlerindeki kabuk bağlamış yaraları, korkularını, kırgınlığını ve o zamanlar söyleyemediği bütün çığlıkları kendi içimdeki mezarlığa gömmüştüm. Artık o küçük kızın sesi bu odayı yıkmalı değil miydi?
Elimde sıkıca tuttuğum telefonu bütün gücümle zemine fırlattım. Cihazın ahşap parkedeki o sert, çatlama sesi odadaki ölümcül sessizliği bir bıçak gibi ikiye böldü. Az önce zihnimin bana oynadığı o tatlı oyun, annemin hayaletini gördüğümü sandığım o puslu sanrı bir anda buharlaşıp kayboldu. Geride yalnızca soğuk, çıplak ve kaçılması imkânsız bir gerçeklik kaldı.
Babam tam karşımda duruyordu. Yüzündeki o sapsarı, ceset gibi bembeyaz ifadeyle gözlerimin içine bakıyordu. Sanki geçmişte hiçbir suçu yokmuş gibi... Sanki beni her gece ağlatan, yaşadığım bütün o cehennemin mimarı o değilmiş gibi. Üstelik gözlerinde tanıdık bir şey vardı: Benden korkuyordu. Kendi öz kızından... Beni bu acımasız canavara dönüştüren adam, şimdi yarattığı eserin karşısında titriyordu!
İçimde yıllardır uyuyan o vahşi öfke volkanı birden kabardı. Boğazım hıçkırıklarla düğümlenirken yumruklarımı tırnaklarım avuç içlerime batacak kadar sıktım. Geçmişin bütün o küflü ağırlığı, unutmak için ruhumu kazıdığım anılarla birlikte üzerime bir çığ gibi devrildi. Bu adam ölmeliydi. İntikamım alınmalıydı. Sırf bu cehennem bitsin diye.
"Kızım..." dedi, sesi bir yaprak gibi titreyerek.
Oysa ben o sesi duymak istemiyordum. O harflerin onun dudaklarından dökülmesinden nefret ediyordum. Bana "kızım" demesini istemiyordum! Bu kelime artık içimde sıcak bir yuva hissi uyandırmıyordu; aksine, ruhumda kapanmamış ne kadar yaralı, iltihaplı yer varsa hepsini tek tek deşip kanatıyordu.
"Yeter!" diye haykırdım. Sesim odanın yüksek tavanında yırtılır gibi yankılandı. İçimdeki bütün hava boşalana kadar, avazım çıktığı kadar bağırmıştım. Artık gözyaşlarımı tutamıyordum; sicim gibi yanaklarımdan süzülüyor, çeneme birikip yere damlıyordu. Yıllardır bir baraj gibi tuttuğum nefret, kırgınlık ve o kimsesizlik acısı birbirine karışarak dışarı taşmıştı.
"Senden tiksiniyorum! Senden ve varlığından iğreniyorum! Neden annemin yerine sen ölmedin?! Neden o toprakta yatan sensin değilsin?!"
Cümleyi tamamlarken sesim kırıldı, hıçkırığa dönüştü. Zihnimde aynı soru bir balta gibi inip kalkıyordu: Neden o ölmemişti? Yaşamayı hak etmeyen, o gencecik kadının yaşama hakkını elinden alan o değil miydi?
"Özür dilerim..." dedi, göz pınarlarından yaşlar süzülürken. Omuzları çökmüştü.
Bir an durup yüzündeki o çökmüş çizgilere baktım. Söylediği o iki basit kelime zihnimin kayalıklarında defalarca yankılandı. Ne için özür diliyordu ki? Bunca yıl sürüklediğim o karanlık için mi? Annemin soğuk mezarı için mi? Yoksa benden sakladığı o başka günahlar için mi?
"Ne için?!" diye kükredim, kontrolümü tamamen kaybederek. "Hangi günahın için özür diliyorsun?!"
"Ölmediğim için..." dedi, gözlerimin içine bakarak. "Annene engel olamadığım ve hâlâ nefes aldığım için özür dilerim Mavi."
Bu sözleri duyduğum an, odadaki zaman durdu. İçimdeki fırtına bir anlığına bıçak gibi kesildi. Hayatımda ilk defa, karşımda duran bu adamın da aslında yıllardır yaşamadığını, sadece nefestten ibaret bir ölü olduğunu hissettim. Yıllarca yüzüne bakıp "öl" dememiştim. İçimde ne kadar büyük bir nefret beslersem besleyeyim, bu laneti onun yüzüne haykırmamıştım. Ama şimdi ağzımdan çıkan her bir harf, yılların birikmiş o kaskatı ağırlığını taşıyordu.
"Özür dileme benden!" dedim, sesim nefretle ve çaresizlikle titreyerek. "Öl o zaman! Öl ve bitir bunu!"
Ölürse kurtulurdu, değil mi? O bu dünyadan çekip giderse ben de derin bir nefes alabilirdim belki. Elimi onun kanıyla kirletmek zorunda kalmazdım. Hayatımı, çocukluğumu zehirleyen bir babanın gölgesinden sonsuza dek kurtulmuş olurdum. Belki de yıllardır belimi büken bu devasa yükün altından kalkabilirdim. Fakat zihnimdeki düşünceler birbirine dolaştıkça, içimdeki öfkenin hemen yanında daha ağır, daha Ezici bir duygu filizleniyordu.
"Neden benim babam oldun ki?!" Sesim çatallandı, boğazımdaki düğüm büyüdü. "Neden ben senin kızın olarak doğdum? Ölmek bu kadar mı zor? Lütfen baba... Yalvarıyorum sana, çıkar şu hayatımdan kendini, öl artık!"
Son kelimeler dudaklarımdan dökülürken, sesimdeki o sahte öfke tamamen silinmiş, yerini yalvaran bir çaresizliğe bırakmıştı. Yıllardır o küçük kızın içine gömdüğü her şey, sonunda can cana bir feryada dönüşmüştü.
Babam birkaç uzun saniye boyunca tek bir kelime bile etmedi. Sadece durdu ve bana baktı. O bakışın içinde öyle ezici, öyle derin bir karanlık vardı ki... Ne bir savunma mekanizması vardı gözlerinde, ne kendini aklama çabası, ne de bana karşı bir öfke. Sadece yorgunluk... Yıllardır sırtında taşıdığı ve benim ilk kez bu kadar net gördüğüm, saçlarındaki aklara, yüzündeki derin kırışıklıklara sinmiş ağır bir yorgunluk.
Ama bu manzara içimdeki yangını söndürmedi. Aksine, onu daha da harladı. Çünkü ben onun geç kalmış pişmanlığını görmek istemiyordum! Onun susup başını öne eğmesini, acınası bakışlarla benden af dilemesini istemiyordum. Ben bir cevap istiyordum! Yıllardır kimsesiz yatağımda ağlarken, tavanı izlerken sorduğum o tek bir cevabı!
"Neden?" dedim. Sesim bir fısıltı kadar kısıktı ama odanın her köşesini inletti. O tek bir kelime, hayatım boyunca taşıdığım bütün kırgınlıkların, o yetim kalmışlığın özetiydi. O kelimenin içinde çocukluğum, kaybettiklerim, susturulduğum geceler ve cevapsız kalan yüzlerce soru saklıydı.
"Neden annemi o gecede korumadın?!"
"Neden benim elimi tutmadın, beni o cehennemden korumadın?!"
"Neden bana, kendi öz çocuğuna bunu reva gördün?!"
"Neden bütün çocukluğumu, oyunlarımı, gülüşlerimi benden söküp aldın?!"
Ve gözlerimdeki yaşlar kururken, kalbimin en derin yarasını bastırarak sordum. "Neden hâlâ buradasın? Neden hâlâ karşımdasın?!"
Sorularım odanın taş duvarlarına çarpıp geri dönerken, aramızdaki sessizlik çıldırtıcı bir hal aldı. Babam başını yavaşça öne eğdi. Omuzları çöktü; sanki yıllardır taşıdığı o hayali yük, o an belini kırmıştı.
"Çünkü korktum," dedi, sesi neredeyse duyulmayacak bir fısıltıdan ibaretti.
Kaşlarımı çattım. "Korktun mu?" Bu kelimeyi zihnim kabul etmiyordu. Sesimde şaşkınlıktan ziyade, yılların birikimi olan devasa bir nefretin kırıntıları vardı. Onca yıkımın, yok olan bir ailenin ardından duyduğum cevabın bu kadar acizce olması, içimdeki o koca boşluğu daha da derinleştirdi.
"Sen korktun diye... Ben korkmadım mı sanıyorsun?!" Başını kaldırdı. Gözlerimin içine baktı. Bakışlarında kaçacak tek bir delik bile aramıyor, söylediğim her bir zehirli kelimeyi göğsünde yumuşatmadan kabul ediyordu.
"Biliyorum," dedi. "Sen daha çok korktun."
"Öyleyse neden?!"
"Çünkü ben bir korkaktım Mavi... Ben seni koruyamadım." Bu cümleyle birlikte içimdeki o kasırga aniden duruldu. Bir anlığına. Sadece küçücük bir an. Çünkü yıllardır ondan duymak istediğim şey belki de tam olarak buydu. Bir mahkeme savunması değil. Mantıklı bir bahane değil. Suçu anneme ya da kaderine atmak değil... Yapıp ettiği o yıkımı açıklamaya çalışmak yerine, ilk kez karşısında duran o enkazı, benim acımı kabul etmesiydi.
"Koruyamadın mı?" diye fısıldadım. Sesimdeki o keskin, öldürücü öfke çekilmiş; yerini ruhumu donduran bir kırgınlığa bırakmıştı. Yıllardır zihnimde kurduğum o intikam cümleleri birer birer anlamını yitiriyor, geriye sadece içimde hiç büyümeyen o yaralı çocuk kalıyordu.
"Sen beni sadece korumasız bırakmadın baba... Sen beni bu dünyadaki en büyük korkum haline getirdin."
Gözleri doldu, dudakları titredi ama bana verecek tek bir yanıtı bile yoktu.
"Ben biliyorum..." dedi yeniden.
"Hayır!" diye kestirip attım, sesim yeniden sertleşerek. "Hiçbir şey bilmiyorsun!" Bir adım geri çekildim. Aramızda açılan o birkaç santimlik mesafe, aslında ruhlarımız arasındaki o aşılmaz uçurumdu.
"Bilseydin... Küçücük bir kızken geceleri karanlıktan neden nefret ettiğimi bilirdin! Bilseydin, dışarıda bir kapı biraz sert kapandığında neden dolabın içine saklandığımı bilirdin! Biri sesini biraz yükselttiğinde, bugün bile içimdeki o küçük kızın neden hâlâ başını dizlerinin arasına alıp saklanacak yer aradığını anlardın!"
Babam tamamen sustu. Söylediğim her cümle, aramızdaki o soğuk zemine birer gülle gibi düşüyordu. Ben konuştukça, içimde yıllardır paslı kilitlerle kapalı tuttuğum o ağır kapı gıcırdayarak açılıyordu. Ardında biriktirdiğim o kilitli korkular, öfkeler ve o yetim kalmışlık duygusu birer birer özgürlüğüne kavuşuyordu.
"Sen benim çocukluğumu benden çaldın," dedim. Dudaklarım titriyordu. Bu gerçeği bir adamın yüzüne karşı ilk kez bu kadar çıplak bir şekilde haykırıyordum.
"Sonra annemi kaybettim..." Göğsüm daraldı, nefesim tıkandı. Gözlerimi sıkıca kapattım. "Sonra o enkazın altında kendimi kaybettim..." Ve sesim bir fısıltıya dönüşürken ekledim: "Ve en sonunda... Pamir'i kaybettim." Bu ismi telaffuz ettiğim an, sol kaburgamın altında amansız bir yangın başladı. Pamir. Onun adını anmak bile ruhumda sakladığım o en temiz, en dokunulmamış yere bir kor gibi düşüyordu. İsmi dudaklarımdan döküldüğü an, geçmişin ve geleceğin ağırlığı yeniden üzerime çöktü. Onu zihnimden atmaya çalıştıkça yüzü daha net belirişiyor, yokluğu içimde devasa bir kara delik açıyordu.
Yerdeki telefonun ekranı zifiri karanlıktı. Ama az önce, o fırlatmadan hemen önce duyduğum sesi zihnimden söküp atamıyordum. O ses, bu odadaki bağırtıların bile üzerinde bir fısıltı gibi kulağımda çınlıyordu.
"Kapım sana her zaman açık Mavi..." Gözlerimi kapattım. Bu cümle içimde hiç beklemediğim, unuttuğum bir sığınağa dokunmuştu. Neden hâlâ beni bekliyordu ki? Ben onu arkamda yakılmış yıkılmış bir şehir gibi bırakmışken... Neden hâlâ benim için o kapıyı aralık tutuyordu?
Belki de bu hayatta beni en çok korkutan şey buydu: Birinin beni, bu yıkıntıma rağmen gerçekten sevmesi.
Çünkü insan gerçekten sevildiğini hissettiğinde, kendini korumak için yıllarca ördüğü o kalın, taş duvarların aslında ne kadar kolay yıkılabileceğini anlıyordu. O duvarların arkasına sakladığı acılar, korkular ve o kimsesizlik bir anda çırılçıplak kalıyordu. Ben ise duvarlarımın arkasındaki o karanlıkta yaşamayı öğrenmiştim. Acıyla, nefretle, intikam arzusuyla beslenmeye alışmıştım. Ama katıksız bir sevgiye... Sevgiye nasıl karşılık verilir, bilmiyordum.
Çünkü sevgi, benim kendimi korumak için kurduğum bütün o kanlı savunma mekanizmalarını tek hamlede silip atıyordu. Ve beni asıl dehşete düşüren, Pamir'in beni bütün bu enkazıma, bütün günahlarıma rağmen hâlâ beklemesiydi.
"Onu seviyorsun..." Babamın sesiyle gözlerimi açtım. Bir süre ona bakakaldım. Zihnimde dökülecek kelimeleri tarttım, sustum. Sonra başımı yavaşça öne eğdim.
"Seviyorum," dedim. Bu kelime ağzımdan çıktığı an ruhuma ince, sızlatan bir huzur yayıldı. Yıllardır kendimden bile sakladığım o büyük hakikati ilk kez bu kadar savunmasızca kabul ediyordum.
"Çok seviyorum baba... Canımdan çok." Babamın yüzündeki o sert ifade tamamen eridi. Bana uzun uzun baktı, ardından bu cevabın altındaki devasa ağırlığı sindirmek istercesine sustu.
"Öyleyse..." dedi sesi titreyerek. "Öyleyse neden gittin Mavi? Neden onu bıraktın?" Hafifçe gülümsedim. Ama bu tebessümün içinde en ufak bir neşe yoktu; sadece kabullenilmiş acı bir kabulleniş vardı.
"Çünkü bazı insanları ne kadar çok seversen sev... Onları korumak için yanlarından gitmen gerekir. Ben onun yanında kalsaydım, o temiz adama bu intikamın kanını bulaştıracaktım. Ya ondan geçecektim... Ya da bu nefretten."
"Belki de nefreti seçmek yerine vazgeçmeliydin," dedi babam, gözlerimin içine bakarak.
İçimdeki yay yeniden gerildi. "Hayır!"
"Niçin?"
"Çünkü vazgeçersem... Bütün bu cehennemi, annemin ölümünü, çocukluğumun çalınışını neden yaşadığımı asla bilemeyeceğim! Bütün bu acı bir hiç uğruna mıydı diyeceğim?!" Babam bir süre bana baktı. Sonra hiç acele etmeden, sesindeki o ağır tecrübeyle konuştu.
"Belki de yaşadığın acıların mantıklı bir anlamı olmak zorunda değildir Mavi. Belki de acı, sadece acıdır."
Bu cümle beni tam kalbimden vurdu. Çünkü ben yıllardır çektiğim her ıstıraba bir anlam katmaya çalışmıştım. Annemin ölümü için bir intikam, çalınan çocukluğum için bir bedel, Pamir'den kaçışım için bir gerekçe... Her kaybın sonunda ulaşmam gereken kanlı bir final olduğuna inanmıştım.
Ama ya bütün bu yolun sonunda elimde simsiyah bir hiçlikten başka bir şey kalmazsa? Ya seni öldürdüğümde annem mezarından kalkıp bana sarılmazsa? Ya çocukluğum geri gelmezse? Ya Pamir beni bu kanlı ellerimle kabul etmezse? Ya ben... Ben tamamen kaybolursam?
Gözlerimden yaşlar boşalırken ilk defa bu kadar çaresiz hissettim. İçimdeki o yıkılmaz sandığım kale surlarının kağıttan yapıldığını fark ediyordum.
"Ben... Ben ne yapacağım şimdi baba?" Bu soru ağzımdan bir çocuk yakarışı gibi döküldü. İlk defa ona düşmanım olarak değil, sığınacak bir yer arayan kızı olarak bakıyordum. Sesimde nefret yoktu. Silahların soğukluğu yoktu. Sadece ne yapacağını bilmeyen, karanlıkta kaybolmuş bir çocuğun çaresizliği vardı. Bütün cevaplarım tükenmişti. Nefretin, intikamın ve geçmişin arasında sıkışıp kalmış, tamamen kaybolmuştum.
Babam bana doğru ağır bir adım attı. Bu kez geriye kaçmadım. Aramızdaki mesafenin kapanmasına izin verdim. İçimdeki kırgınlık yok olmamıştı, ama artık savaşacak gücüm de kalmamıştı. Onun yaklaşmasını bir tehdit gibi değil, yıllardır taşıdığım bu ağır yükün altında yanımda duran bir gölge gibi kabul ettim.
"Ne yapacağını ben de bilmiyorum Mavi," dedi sesi çatlayarak. "Ama ne yaparsan yap... Bunu artık tek başına, o karanlıkta yapmak zorunda değilsin."
Gözlerimi kapattım. Bu cümle içimdeki o kilitli kapıyı tamamen yerinden söktü. Tam o anda Pamir'in o derin sesi zihnimde yeniden çınladı.
"Yeniden bana geleceksin Mavi..." Belki de hayatımda ilk defa birinin bana "git" demesine değil, "dönebilirsin" demesine ihtiyacım vardı. Çünkü ben yıllardır ilerlemiyordum; sadece kaçıyordum. Annemin hatırasından, babamın günahlarından, kendi vicdanımdan ve şimdi de bana kollarını açan o tek adamdan...
Gözlerimi açıp yerdeki telefona baktım. Ekran hâlâ karartılıydı. Eğildim, titreyen parmaklarımla cihazı yerden aldım. Ekranı açıp Pamir'in mesaj kutusuna girdim. Tek bir kelime bile yazmamıştı.
Numarasının üzerine geldim. Yeşil arama tuşunun üzerinde parmağım uzun süre tereddütle bekledi. İçimdeki fırtına o tuşa basmamı engelliyordu. Ve sonra parmağımı geri çektim.
Henüz değil...
Çünkü eğer Pamir'e döneceksem, bu kez intikamdan kaçtığım için bir sığınak olarak değil; onunla yeni bir hayatı yaşamak istediğim için, özgür bir kadın olarak dönmeliydim.
Telefonu avucumda sıkıca tutarak başımı kaldırdım ve babama baktım. Yüzündeki o çökmüş, yorgun ifadeye baktım. Aramızdaki o kanlı geçmiş silinmemişti ama ilk defa o nefretin arkasındaki insanı görüyordum.
"Ben senden hâlâ nefret ediyorum baba," dedim, sesimdeki o titremeyi bastırarak. Babamın gözlerinden bir damla yaş süzüldü ama başını kabullenmeyle salladı.
"Ama artık... Ömrümün geri kalanını senden nefret ederek, bu nefretle zehirlenerek geçirmek istemiyorum." Bu cümleyle birlikte odadaki o boğucu hava bir anda dağıldı. Yıllardır kapalı tuttuğum o kapı sonuna kadar açılmış, önümde kanlı bir intikamdan başka bir ihtimal belirmişti. Bu onu affetmek değildi. Yaşatılan cehennemi unutmak hiç değildi. Bu sadece, kendi hayatımı onun günahlarının bir uzantısı olmaktan kurtarmaktı. Geçmişin, geleceğimi tayin etmesine izin vermemekti. Çünkü benim asıl intikamım bu adamı öldürmek değil; onun benden çaldığı o hayatı, o gülüşü ve Pamir ile olan geleceğimi tırnaklarımla söküp geri almaktı.
Bölüm etkileşimi
