15. bölüm / 28
ZULMÜN ÇİÇEĞİBİR ZAMANLAR SEN
Bölümler 28Şu an: BİR ZAMANLAR SEN
- 1 TANITIM130 kelime
- 2 SOLMUŞ MASAL7.477 kelime
- 3 MÜHÜR6.746 kelime
- 4 SON BEYAZIN FISILTISI12.386 kelime
- 5 KEFEN11.226 kelime
- 6 KADERİN MÜHRÜ10.494 kelime
- 7 KARANLIĞA ESİR12.112 kelime
- 8 BİR IŞIK ESKSİK9.430 kelime
- 9 YARABANDI9.192 kelime
- 10 YENİLGİ9.567 kelime
- 11 SEN ONA AŞIKSIN10.958 kelime
- 12 AĞITSIZ SON10.888 kelime
- 13 ÖLMESEN OLMAZ MI?9.631 kelime
- 14 KALBİME AÇTIĞIN MEZAR10.276 kelime
- 15 BİR ZAMANLAR SEN4.448 kelime · Okuduğun bölüm
- 16 TUTAMADIĞIM ELLER3.488 kelime
- 17 ÖZGÜRLÜĞE VEDA2.196 kelime
- 18 KALBİMDEKİ SANRI3.205 kelime
- 19 ÇOCUKLUĞUMUN KATİLİ2.411 kelime
- 20 İÇİMDEKİ KATİL5.362 kelime
- 21 BİR GÜN DAHA KALAMAZ MISIN?5.080 kelime
- 22 İÇİMDE KALAN SEN5.791 kelime
- 23 BOĞAZIMDAKİ HOŞÇA KAL2.578 kelime
- 24 ANNE2.105 kelime
- 25 MERHAMETİN BEDELİ1.212 kelime
- 26 KENDİ CELLADIM3.423 kelime
- 27 YANLIŞ NEFRET5.138 kelime
- 28 ARTIK SENİ DUYUYORUM6.140 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Bir zamanlar gözlerimde gelecektin, şimdi geçmişimde bir izsin.
Mavi Gri - Altüst Olmuşum
♟️♟️♟️
1 hafta sonra
Sessizliğin içinde insan gerçekten ölüyormuş. Gürültüyle, çığlıkla ya da kanla değil; yavaş yavaş, kimse fark etmeden. Nefes almayı unutarak. Ben bir haftadır nefes almayı unutmuş gibiydim. Göğsüm inip kalkıyordu ama içime dolan hava yaşatmıyordu beni. Hastane odasının beyaz duvarları her gün biraz daha üzerime yürüyordu sanki. Tavandaki floresan ışık geceleri hiç kapanmıyor, göz kapaklarımın arkasına kadar sızıyordu. Antiseptik kokusu tenime işlemişti; ne kadar yıkansam da çıkmayacak bir suç gibi üzerime yapışmıştı.
Bir haftadır aynı yatakta, aynı çarşafın kırışıklığında, aynı makinelerin düzenli bip sesleri arasında uyanıyordum. Ve bir haftadır yanımda iki adam vardı. İkisi de beni yaralayan. İkisi de şimdi yaramı sarmaya çalışan.
Biri babamdı. Çocukluğumdu. Kucağında kestane yediğim, "korkmak utanılacak bir şey değil" diyen adamdı. Ama aynı zamanda çocukluğumu eliyle paramparça eden, yüzüme inen tokadın izini ruhuma bırakan adamdı. Ona yeniden güvenmeyi öğrenmiştim; güvenmek için içimdeki o küçük kızı ikna etmiştim. Şimdi o küçük kız yine köşeye sıkışmıştı.
Diğeri kocamdı. Benimle intikam için evlenen, adımı soğuk bir planın içine yazan adam. Ama kalbimin, ne kadar inkâr etsem de, hâlâ ona doğru attığı adam. Bir haftadır yanımdan bir kere bile ayrılmamıştı. Geceleri koltukta uyuyor, sabah gözlerini açtığında ilk bana bakıyordu. Hemşireler geldiğinde kenara çekiliyor ama gözleri üzerimden ayrılmıyordu. Doktor konuşurken en küçük ayrıntıyı kaçırmamak için kaşlarını çatıyordu. Ben her "git" dediğimde başını iki yana sallıyordu. Gitmiyordu. Beni bırakmıyordu.
Bırakmamasının sebebi sevgi miydi, yoksa vicdanını susturma çabası mı?
Beni susturduğu gün bahçeye ondan birkaç saniye önce çıkmıştım. O birkaç saniye... Kurşunun kalbime saplanması için yeterli olmuştu. Eğer beni susturmasaydı, eğer kolumdan tutup "yanımdan ayrılma" deseydi, belki o kurşun hiç sıkılmayacaktı. Şimdi bu beyaz odadaysam, göğsümde hâlâ sızlayan o yara varsa, bunun bir parçası onundu.
Bir haftadır acım o kadar büyüktü ki artık ölçemiyordum. İlk günler nefes almak bile yakıyordu; şimdi yanma azalmıştı. Bu iyileştiğim anlamına mı geliyordu? Yoksa sadece alışıyor muydum? İnsan her şeye alışır derler. Acıya, eksikliğe, kırılmaya... Sevilirken incinmeye bile.
"İyi misin güzelim?" dedi Pamir. Koltuktan kalkmış, yatağın kenarına gelmişti. Sesi yumuşaktı ama altında saklanan korku açıktı. Cevap vermedim. Son iki gündür onunla konuşmuyordum. Sessizliğim bir duvar gibiydi. Konuşursam ya affedecektim ya da yeniden kırılacaktım; ikisinden de yorulmuştum.
"Birazdan çıkış işlemlerini halledeceğim," dedi, sanki sıradan bir cümleymiş gibi ama gözleri yüzümde bir kıpırtı arıyordu. Kirpiğimin titremesini, dudaklarımın aralanmasını...
"Acıktın mı? Yemek getireyim mi?" Yine sustum. İçimde cevaplar vardı aslında. Aç değildim ama boşluk hissi mideme taş gibi oturmuştu. Konuşmak istemiyordum. Çünkü her kelime biraz daha yakınlaşmak demekti. Ben mesafe istiyordum. Güvende hissetmek için mesafeye ihtiyacım vardı.
"Zulmün içinde açan çiçeğim," dedi bu kez daha kısık bir sesle, "benimle konuşmayacak mısın hiç?" Kalbim o cümlede hafifçe sarsıldı. Zulmün içinde açan çiçek... Hayatım hep karanlıkların ortasında geçmişti. Annemin yokluğu, babamın sertliği, Pamir'in intikamı... Hep bir şeylerin ortasında büyümek zorunda kalmıştım. Yine de sevebilmiştim. Yine de umut edebilmiştim. Ama her çiçek sonsuza kadar dayanmazdı. Bir gün solardı. Ben solmuş muydum?
Yüzümü hafifçe cama çevirdim. Hastane penceresinden görünen gökyüzü solgundu; ne tam mavi ne tam gri. Tıpkı içim gibi. Konuşmadım. Çünkü konuşursam gözlerim dolacaktı. Konuşursam "kal" diyecektim. Konuşursam "gitme" diyecektim. Ve ben artık birine tutunarak ayakta kalmak istemiyordum. Ama o hâlâ oradaydı. Gitmiyordu. Sessizliğimin içinde bile yanımda kalıyordu. Belki de en çok bu canımı yakıyordu; çünkü kalbim hâlâ onun varlığıyla biraz daha sakin atıyordu. Ve ben bunu itiraf etmekten korkuyordum.
Cevap vermeyeceğimi anlamıştı. Gözlerimdeki o kapalı kapıyı görmüş olmalıydı. Çünkü bir noktadan sonra sustu. Israr etmedi. Tek kelime dahi etmedi artık. Sessizliğimle kavga etmek yerine içine çekildi. Odanın içinde ağır bir hava oluştu; makinelerin düzenli sesi bile o boşluğu doldurmaya yetmiyordu.
"Eve gidelim," dedi sonunda.
Bu bir teklif değildi. Bir soru hiç değildi. Hazırlanmam gerektiğini söylüyordu aslında. Ama cümleyi bilerek yuvarlamıştı. Bana alan bırakıyormuş gibi. Sanki "Nereye?" diye sormamı, "Neden?" dememi, onunla yeniden bir bağ kurmamı istiyordu. Konuşmamı istiyordu.
Sormadım.
Sadece başımı yavaşça salladım. Boynum bile yorgundu sanki. O küçücük hareket bile içimde bir şeyleri yerinden oynattı. Eve gitmek... Hangi eve? Hastane odasının beyaz yalnızlığından çıkmak iyi miydi, yoksa dışarıdaki gerçek daha mı ağırdı?
Birkaç dakika daha beni izledi. Bakışlarını hissediyordum. Sanki hafızasına kazımak ister gibi bakıyordu yüzüme. Solgunluğuma. Gözlerimin altındaki mor halkalara. Göğsümdeki yaranın bulunduğu yere istemsizce kayıp geri çekilen bakışlarına...
Sonra hiçbir şey demeden çıktı odadan.
Kapı kapandığında içimde tuhaf bir boşluk oluştu. Bir haftadır ilk defa odada tek başımaydım. Sessizlik bu defa daha keskin geldi. Sanki onun varlığına alışmıştım da şimdi yokluğu fazla gelmişti. Buna sinirlendim. Ona alışmış olmama sinirlendim.
Yavaşça yataktan kalktım. Ayaklarım soğuk zemine değdiğinde hafifçe ürperdim. Üzerimdeki hastane kıyafetinin ince kumaşı tenime yapışmıştı; hastane kokusu içime sinmişti. Bu kıyafetle burada kalmıştım. Acıyı bu kıyafetle yaşamıştım.
Yavaş ama kararlı bir hareketle çıkardım üzerimden. Sanki o beyaz kumaşı çıkarmakla yaşadıklarımı da geride bırakabilecekmişim gibi. Ama yara hâlâ göğsümdeydi. İnce bir sızı, derin bir hatıra gibi. Aynada kendime baktım. Solgundum. Ama ayaktaydım.
Pamir'in getirtirdiği siyah pantolonu elime aldım. Kumaşı ağır ve düzgündü. Siyah... Güçlü bir renk. Saklayan bir renk. Zayıflığı belli etmeyen bir renk. Pantolonu giyerken derin bir nefes aldım. Ardından siyah gömleği geçirdim üzerime. Düğmelerini yavaşça ilikledim. Her düğmede içimde bir karar ilikleniyordu sanki.
Bugün hastaneden çıkan kırılgan bir kadın olmayacaktım. Bugün dimdik yürüyen biri olacaktım. Saçlarımı topladım. Yüzüme son bir kez baktım. Gözlerimde hâlâ kırgınlık vardı. Hâlâ yorgunluk. Ama o yorgunluğun altında sert bir şey de vardı artık. Bir direnç. Kapıya doğru yürürken adımlarım başta temkindi. Sonra biraz daha sağlamlaştı.
Hayatım boyunca çok zorluk çektim. Çocukluğum eksikti, gençliğim yaralıydı, kalbim hep bir şeyleri kaybetmişti. Çok fazla acı gördüm. Öyle ki bir noktadan sonra acının tonlarını ayırt edemez oldum; hangisi ihanetti, hangisi terk edilişti, hangisi korkuydu... Hepsi birbirine karıştı. Ama şimdi içimde tuhaf bir kesinlik vardı. Sanki bir şey bitmişti. Ya da ben bitmiştim. Artık acılarımın bile canımı yakamayacağını hissediyordum.
İnsan en son noktaya geldiğinde yanmazmış; uyuşurmuş. Ben uyuşmuştum. Daha fazlasına izin vermemeliydim. Kendime bunu borçluydum. Kapıyı açtığımda gözüm onunkilerle buluştu. Pamir. Kapının hemen dışında, duvara yaslanmış bekliyordu. Sanki kaçacağımdan emindi de nöbet tutuyordu. Gözlerinde uykusuzluk vardı. Bir haftanın yorgunluğu omuzlarına çökmüştü ama asıl ağırlık bakışlarındaydı. Beni gördüğü an doğruldu.
"Yardım edeyim," dedi düşünceli, temkinli bir sesle. Bana doğru bir adım attı. O adımın sesini içimde hissettim. Refleks gibi bir adım geri çekildim. Yaklaşmayacaktı. İzin vermeyecektim. Aramızdaki mesafe birkaç karıştı belki ama benim için uçurumdu. O durdu. Ellerini yavaşça havaya kaldırdı.
"Tamam," dedi sakin bir tonla, "yaklaşmıyorum." Gözlerinde kırgınlık parladı ama itiraz etmedi. Önümden çekildi. Yol verdi. Bu küçük geri çekiliş bile içimde bir zafer gibi hissettirdi ama aynı anda canımı yaktı. Çünkü hâlâ onun bakışlarını üzerimde hissediyordum.
Hızlı adımlarla yürümeye başladım. Adımlarım sertti, kararlıydı. Koridorun sonuna doğru ilerlerken kalbim göğsüme vuruyordu ama bunu korkuya yormadım. Bu bir uyanıştı belki de. Arkamdan yavaş adımlarla geliyordu. Ne çok yaklaşıyor ne çok uzaklaşıyordu. Sanki ipi fazla germek istemeyen biri gibi mesafeyi koruyordu. Hastanenin kapısından dışarı çıktığımda derin bir nefes aldım. Hava soğuktu ama temizdi. İçimde bir şey genişledi. Gökyüzü açıktı. Bir an gerçekten özgürmüşüm gibi hissettim. Beyaz duvarlar yoktu. Makinelerin sesi yoktu. O antiseptik koku yoktu. Ama aynı anda bir kafesin içindeymişim gibi de hissettim. Çünkü özgürlük sadece dışarı çıkmak değildi. İçimde hâlâ zincirler vardı.
Tam birkaç adım daha atacakken kolumdan bir el tuttu. Sıcak ve güçlü. Pamir. Parmakları bileğimin etrafında kapandı. Sert değildi ama kararlıydı. "Arabaya bin," dedi. Sesi buyurgan değildi bu kez ama itiraz kabul etmeyecek kadar netti. Kolumu çekmek istedim. Bırakmadı. "Gitmene izin vermem," dedi bu defa daha alçak bir sesle. O cümle içime saplandı. Gitmene izin vermem. Oysa ben çoktan gitmiştim. İçim ondan bir adım geriye çekildiği an gitmiştim. Kalbim kendini korumaya aldığı an gitmiştim. Ama bunu ona anlatamazdım. Çünkü o hâlâ fiziksel olarak yanımda kalmanın yeterli olduğunu sanıyordu.
Gözlerimi onun eline indirdim. Sonra yüzüne baktım. Orada korku vardı. Beni kaybetme korkusu. Ama ben kaybolmuştum zaten. Yine de elini sertçe çekmedim. Kavga edecek gücüm yoktu. Yavaşça başımı kaldırıp gözlerinin içine baktım. İçimdeki mesafeyi görsün istedim. Sonra hiçbir şey demeden arabaya doğru yürüdüm. O elini ancak ben adım atınca bıraktı. Kapıyı açtı. Binmem için geri çekildi. Arabaya oturdum. Camdan dışarı baktım. Motor çalıştı. Araba hareket etti. Onunla gidiyor olmam onunla kalacağım anlamına gelmiyordu. Bazen insan yanında oturan kişiden kilometrelerce uzakta olurdu. Ve ben o gün, aynı arabada, aynı yolda, ama bambaşka bir yerdeydim.
Kafamı cama yasladım. Camın soğuğu alnımdan içeri sızdı; tenim ürperdi ama geri çekilmedim. İçimdeki yangınla kıyaslanınca o soğuk hiçbir şeydi. Sokak lambaları birer birer yüzümden kayıyor, ışıkla gölge arasında gidip geliyordum. Tıpkı kalbim gibi; bir an sert, bir an kırılgan. Direksiyonun başında Pamir vardı. Omuzları gergin, çenesi kilitli. Sessizliğimin ağırlığını taşıyormuş gibi ağır nefes alıyordu.
"Kafanı cama yaslama," dedi. Sesi yumuşaktı ama altındaki kaygıyı saklayamıyordu. Gözlerimi ona çevirdim. Ona baktığımı hissetmiş olacak ki ekledi "Soğuk olur orası." Aynı cümle. Eskiden uzun yollarda söylerdi; o zaman içim ısınırdı. Şimdi içim zaten buz kesmişti.
"Kalbi üşüyen birine soğuk olmaz, merak etme," dedim. Dudaklarımda acı bir tebessüm vardı; gözlerim ise cam kadar soğuktu. O an direksiyonu tutan parmaklarının beyazladığını gördüm. Bana döndü. Şaşırmıştı; iki gündür konuşmuyordum. Suskunluğumda umut arıyordu belki, ama kelimelerimde çıplak gerçek vardı.
"Yeniden ısıtırız," dedi aceleyle. İtiraz eder gibi, inkâr eder gibi.
"Bir kalp bir defa üşüdükten sonra bir daha ısınmaz," dedim. Sesim sakin ama keskin çıktı. İçimdeki çatlakları saklamıyordum artık.
"Ben ısıtırım," dedi, bu kez daha kararlı. Direksiyon başında bir adam değil, savaş meydanında yemin eden biri gibiydi.
"Yanımda olmayacağın sürece ben kendim ısıtırım. Sana ihtiyacım yok." Bu cümleyi söylerken boğazım düğümlendi ama geri adım atmadım.
"Ben karımı yanımdan bir saniye bile ayırmam," dedi. 'Karım' kelimesi arabada yankılandı; bir zamanlar gurur, şimdi zincir.
"Ya sen anlamıyor musun?" dedim, sesim titremeden.
"Neyi?"
"Seni istemediğimi!" Fren yapmadı ama cümlem arabanın hızını düşürdü sanki; ikimiz de nefesimizi tuttuk.
"Mavi'm, yapma," dedi, yalvarışla karışık bir öfke vardı tonunda.
"Ben bir kuşken sen bir kafessin," dedim. "Özgürlüğümü elimden alan kafes." Bu benzetme içimde günlerdir büyüyordu; şimdi kelimeye dönüşüp aramıza dikildi.
"Kilidini açarım," dedi anında.
"İşe yaramaz."
"O kafesi paramparça ederim."
"Dikkat et de kafesi kırarken beni de öldürme," dedim. Sözüm ona çarptı; bakışları sertleşti ama gözlerinin en dipteki korkusu kaçamadı.
"Seni boğmak için sevmedim," dedi dişlerinin arasından.
"Boğuyorsun," dedim. "Koruyayım derken incitiyorsun. Sahipleneyim derken daraltıyorsun."
"Korktum," dedi birden, sesi çatladı. "Seni kaybetmekten korktum."
"Kaybettin," dedim fısıltıyla. "O gün susturduğun anda kaybettin. O birkaç saniyede kaybettin." Sözlerim silah gibiydi; ama ben de her cümlede kanıyordum.
"O saniyeyi her gece yaşıyorum," dedi. "Gözümü kapattığımda silah sesini duyuyorum."
"Ben de," dedim. "Ama benim göğsümde yankılanıyor." Bir an sessizlik çöktü; sadece motorun uğultusu. "Beni sevdiğini söylüyorsun," dedim, gözlerim yeniden ona döndü. "Sevgi böyle mi olur?"
"Bilmiyorum," dedi dürüstçe. "Sevgi görmedim ki doğruyu bileyim. Yanlış yapıyorum, öğreniyorum, yine yanlış yapıyorum."
"Ben ders değilim," dedim. "Deneme tahtası hiç değilim."
"Değilsin," dedi hızlıca. "Hayatımsın."
"Hayat dediğin şey nefes aldırır," dedim. "Ben yanında nefes alamıyorum." Direksiyonu biraz sağa kırdı; park etti. Araba durdu ama içimizdeki fırtına dinmedi. Bana döndü, gözleri dolu dolu.
"Kaçma," dedi.
"Kaçmıyorum," dedim. "Sadece kendimi geri alıyorum."
"Beni dışarıda bırakma," dedi.
"İçeri girmek istiyorsan kapıyı kırma," dedim. "Çal." O an dudakları titredi.
"Çalıyorum," dedi kısık sesle. "Ama açmıyorsun.
"Çünkü kapının arkasında hâlâ o susturulan kız var," dedim. "Önce onu iyileştir." Uzun bir nefes aldı.
"Yanında kalacağım," dedi. "İzin ver ya da verme."
"Yanımda olman kalbimin yanında olduğun anlamına gelmez," dedim. "Bunu öğren." Bir süre birbirimize baktık; kelimeler tükenmişti ama bakışlar konuşuyordu. Ben yaralıydım, o pişmandı. Ben özgürlük istiyordum, o kalmak. Arabanın camında yansıyan yüzüme baktım; solgundum ama güçlü.
"Ben kafes değilim," dedi son kez.
"Olma o zaman," dedim.
"Kuşun uçmasına izin ver." Motoru yeniden çalıştırdı. Yolumuza devam ettik. Aynı arabada, aynı yolda; ama iki ayrı kalpte iki ayrı savaş sürüyordu.
Eve vardığımızda araba tam durur durmaz kapıyı açtım. Beklemedim. Onun inmesini, etrafımdan dolaşıp kapımı açmasını, elini uzatmasını... hiçbirini beklemedim. Soğuk hava yüzüme çarptı ama içimdeki soğuktan daha keskin değildi. Arabadan hızla indim. Ayaklarım yere sert basıyordu; sanki bastığım zemine öfkemi bırakmak ister gibi. Onun yanıma yaklaşmasını beklemeden kapıya yöneldim. Anahtarı kilide geçirirken elim titremedi, aksine fazlasıyla sakindi. Kapıyı açtım ve içeri girdim.
Ev karanlıktı. Sessizdi. Ama o sessizlik huzurlu değildi; üstü örtülmüş bir fırtına gibiydi. Ayakkabılarımı bile düzgün çıkarmadan merdivenlere yöneldim. Adımlarım hızlıydı, neredeyse kaçıyordum. Odaya vardığımda kapıyı sertçe açtım ve içeri girdim. Tam kapatacaktım ki arkamdan yetişti. Kapı kapanmadı. O da içeri girdi. Odanın içinde nefes alışlarımız birbirine karışıyordu.
"Dinlen biraz," dedi. Sesi yumuşaktı ama yorgundu. Sanki her kelimeyi seçerek söylüyordu, kırılacak bir camın üstünde yürür gibi.
"İstemiyorum," dedim sert sesimle. Komodine yöneldim. Çekmeceyi açtım. İçini karıştırmaya başladım. Takılar birbirine çarpıyor, küçük metal sesleri odaya yayılıyordu. Parmaklarım eşyaların arasında dolaşıyordu ama aradığım orada değildi. Diğer çekmeceyi açtım. Daha hızlı, daha sabırsız.
Kolyem neredeydi?
Boğazım düğümlendi. O kolye sadece bir takı değildi. Annemin kokusunu hatırlatan tek şeydi. Onu boynumda taşımak, sanki annemi kalbimin üstünde taşımak gibiydi. Bu evden giderken boynumdaydı. Şimdi yoktu.
"Ne arıyorsun?" diye sordu.
"Seni ilgilendirmez," dedim sert bir sesle. Aramızdaki hava keskinleşti. O bir adım attı ama yaklaşmaya cesaret edemedi.
"Hiç affetmeyecek misin?" dedi. Bu soru odaya ağır ağır yayıldı. Çekmeceyi sertçe kapattım. Ona döndüm. Gözlerim sertti, içimdeki kırgınlık göz bebeklerime kadar dolmuştu.
"Hiç affetmeyeceğim." Bir an gözlerimin içine baktı. Orada bir umut kırıntısı aradı belki.
"Neden?" diye sordu. Sesindeki o ince kırılma saklanamıyordu artık.
"Bana affetmeyi kimse öğretmedi," dedim. Her kelimeyi bilerek, yavaşça söyledim. "Ben affetmeyi bilmem."
Bu bir tehdit değildi. Bir gerçekti. Çocukluğumda kimse bana affetmenin nasıl bir şey olduğunu göstermemişti. Kaybetmeyi öğrendim. Yalnız kalmayı öğrendim. Güçlü durmayı öğrendim. Ama affetmeyi... hayır. Onu hiç öğrenmedim.
"Denesen olmaz mı?" dedi.
"Olmaz." Bu kez daha net, daha keskin. Gözlerini kaçırmadı. Bana bakmaya devam etti.
"Ölsem affeder misin?" Bu cümleyle içimde bir şey sarsıldı.
"Ne ölüne, ne ölüme," dedim sert sesimle. "Ben öldüğüm gün bile seni affetmeyeceğim Pamir Arsal." Adını bilerek söyledim. Aramıza mesafe koymak için.
"Kolyem nerede?!" Sesim bu kez daha sert çıktı, öfkem boğazımı yakarak yükseldi. Boynumdaki o boşluk sanki bir takının eksikliği değil de bir parçanın koparılması gibiydi. Annemin kolyesi... İncecik zinciri, küçük taşı, yıllarca tenimde taşıdığım o hatıra.
"Bilmiyorum," dedi Pamir. O kadar sakin söyledi ki, o sakinlik beni daha da çıldırttı. Gözlerindeki o kısa kaçamak bakışı yakaladım. Biliyordu. Saklıyordu. Neden? Beni burada tutmak için mi? Gitmeyeyim diye mi? Yanına yürüdüm, aramızdaki mesafe bir nefes kadardı artık. Elimi uzatıp gömleğinin yakasını kavradım.
"Kolyemi ver!" dedim, dişlerimin arasından. Parmaklarım kumaşı sıkarken içimde biriken her şey titriyordu.
"Çok istiyorsan kendin bul," dedi. Sesinde meydan okuma vardı ama altında korku da gizliydi. Gitmemden korkuyordu. Beni kaybetmekten korkuyordu. Ama korkusu, yaptıklarını hafifletmiyordu.
"Sen ne kadar bencil bir adamsın!" diye patladım. "Senden nefret ediyorum. Senden nefret ettiğim kadar babamdan nefret etmiyorum ben!" Cümle ağzımdan çıktığı an odanın içindeki hava değişti. Sözlerim geri alınamazdı artık. Pamir'in yüzünde acı bir gülümseme belirdi; dudakları kıvrıldı ama gözleri donuktu. O gülümseme, kırılmış bir adamın gülümsemesiydi.
"Gerçekten mi?" dedi kısık, kırgın bir sesle. İçimde bir şey çatladı. Ama geri adım atmadım. "Keşke sana hiç aşık olmasaydım." Bu cümle bir silah gibi geldi. Sakin ama öldürücü. Omuzları çöktü, arkasını döndü. Kapıya doğru yürüdü.
"Neden?" dedim istemsizce. O soru kalbimden kopup dudaklarıma gelmişti. Durdu. Ama bana dönmedi.
"Benim ailemin katilini önümde koruyan bir kadına aşık oldum çünkü." Sesi öfkeyle değil, yıkımla doluydu. Her kelime ağırdı. Her kelime geçmişin kanlı gölgesini taşıyordu. Ve gitti. Kapı kapandığında dizlerim tutmadı. Yere çöktüm. Nefesim kesildi. Ben ne yapmıştım? Gerçekten ne yapmıştım? Babam... Onun annesine tecavüz etmişti. Bu iğrençliği onun babasına izletmişti. O adamın gururunu, hayatını, her şeyini elinden almıştı. Ve o adam kendi kafasına sıkmıştı. Bu gerçeği ilk duyduğum anı hatırladım; midem bulanmış, kulaklarım uğuldamıştı. O gün dünya gözümde kararmıştı.
Peki sonra? Ben ne yaptım? Pamir'in gözlerinin içine bakıp "babam suçsuz" mu dedim? Gerçeği inkâr mı ettim? Yoksa sadece kabul edemediğim için savunmaya mı geçtim? Bir insan hem mağdurun karısı hem failin kızı olabilir miydi? İçimde iki dünya çarpışıyordu. Bir yanım Pamir'in acısını iliklerime kadar hissediyordu. Annesini kaybetmiş bir çocuğun büyürken taşıdığı o utancı, o kini, o intikam ateşini görebiliyordum.
Diğer yanım... Babamın kızıyım ben. O adam ne kadar kirli, ne kadar zalim olursa olsun benim babamdı. Çocukken korktuğumda başımı dizine yasladığım, bana kestane üfleyen adamdı. İnsan babasının işlediği suçla nasıl yüzleşir? O suçun gölgesi kızının ruhuna da düşer mi? Ben neyi savunmuştum? Adaleti mi, kan bağını mı? Belki de hiçbirini. Belki sadece parçalanmamak için tutunacak bir şey aradım.
Gözlerimden yaşlar süzülürken boynumdaki boşluğu tekrar hissettim. Kolye yoktu. Ama asıl eksik olan annemin hatırası değildi. Eksik olan bendim. Kimdim ben şimdi? Katilin kızı mı? Yaralı adamın karısı mı? Yoksa iki ateşin arasında yanıp kül olan bir kadın mı? Pamir'in "keşke sana hiç aşık olmasaydım" sözü kulaklarımda yankılanıyordu.
Keşke... Ne kadar ağır bir kelime. Ben de mi keşke demeliydim? Keşke onu sevmeseydim? Keşke babam o adam olmasaydı? Keşke hiçbirimiz bu kadar kirli bir geçmişin içinde büyümeseydik? Ama hayat keşkelere göre yazılmıyordu. Gerçekler vardı. Ve o gerçekler, en çok sevdiğim adamla arama kanlı bir duvar örüyordu. Ben o duvarın hangi tarafındaydım? Onun acısının karşısında susarak mı suçlu oldum? Yoksa babamın kızı olduğum için zaten baştan suçlu muydum? İçimdeki sesler susmuyordu. Yere çökmüş halde, ellerim titrerken tek bildiğim şey şuydu; Ben kimseyi tamamen savunmadım. Ama kimseyi tamamen silemedim de. Ve belki de asıl suçum buydu.
Ayağa kalktım. Dizlerim hâlâ titriyordu ama bu kez düşmedim. Gözyaşlarımı elimin tersiyle sildim, derin bir nefes aldım ve kapıya yöneldim. Kapıyı açtığımda koridorun loş ışığı yüzüme vurdu. İçimde bir karar vardı. Acıtıyordu ama netti. Merdivenlere doğru hızlı adımlarla yürüdüm. Her basamakta kalbim göğsüme çarpıyordu. Sanki her adımda bir anı eziliyordu ayaklarımın altında.
Aşağı indim. Salona geçtiğimde onu gördüm. Camın önünde durmuş, dışarıyı izliyordu. Sırtı bana dönüktü. Omuzları gergindi. Sokak lambalarının sarı ışığı yüzünün yarısını aydınlatıyor, yarısını karanlıkta bırakıyordu. Tıpkı bizim gibi.
"Boşanalım." Sesim sandığımdan daha sakindi. Kalbim istemiyordu. İçim bağırıyordu kal diye. Ama mantığım fısıldıyordu bizden olmaz. Bir anda arkasını döndü. Bakışları sertti. Şaşkınlıkla öfke arasında bir yerdeydi.
"Anlaşmamız olduğunu unutuyorsun," dedi sert bir sesle. O anlaşma... Başta sadece bir plandı. İntikam, hesaplaşma, çıkar. Aşk yoktu içinde. His yoktu. Ama sonra her şey karıştı. Planlar duygulara yenildi.
"Anlaşmamızı zaten bozdum," dedim. Sesimde yorgunluk vardı. Çünkü o anlaşma çoktan küle dönmüştü.
"Umrumda değil. Anlaşmamız bitmeden boşanmayacağız." Bu kez sesi daha sertti. Bir emir gibi.
"Neden?" dedim. Gözlerim gözlerinde. Kaçmadım.
"Sebebi yok," dedi. Yalan.
"Sebebi var!" dedim bir adım yaklaşarak. Çenesi kasıldı. Birkaç saniye sustu.
"O zaman senin boşanmayı isteme sebebin ne?" Bu soru kalbime saplandı.
"Çünkü bizden olmaz," dedim. Söylerken içim parçalandı. Çünkü hâlâ onu seviyordum. Ama sevgi yetmiyordu.
"Neden olmuyormuş?" Bir adım daha yaklaştı. Gözlerindeki o inat, o tutuşmuşluk...
"Az önce bana aşık olduğun için pişman olduğunu söyledin," dedim. Sesim hafif titredi ama devam ettim. "Bu yeterli sebep değil mi?" Bir an sustu. Bakışları yumuşadı.
"Sen benim pişmanlığımın bile en güzel yanısın," dedi. O cümle kalbimi yerinden söküp aldı sanki.
"Bu romantik bir cümle değil Pamir," dedim acı bir gülümsemeyle. "Bu hasta bir cümle."
"Ben hastayım zaten," dedi kısık bir sesle. "Geçmişimle, öfkemle, kayıplarımla... Ama seni seviyorum."
"Sevgi yetmiyor," dedim. "Sevgi, babamın yaptıklarını silmiyor. Sevgi, senin bana söylediğin o sözleri unutturmuyor. Sevgi, beni susturduğun günü geri getirmiyor." Gözleri karardı.
"Ben o gün kendimi affetmedim," dedi. "Her gece o anı yaşıyorum. Ama sen... sen beni affetmiyorsun."
"Affedemem," dedim fısıltıyla. "Çünkü her affediş, bana yapılanı yok saymak gibi geliyor." Bir adım daha yaklaştı. Artık aramızda sadece birkaç santim vardı.
"Ben seni kaybetmek istemiyorum," dedi. Sesi bu kez sert değildi. Çaresizdi.
"Belki de birbirimizi kaybetmemiz gerekiyor," dedim. "Çünkü birlikte kalmak birbirimizi iyileştirmiyor. Daha çok kanatıyor." Gözleri doldu ama ağlamadı.
"Ben sensiz yapamam," dedi.
"Ben de seninle yapamıyorum," dedim. O an sessizlik çöktü. Saatin tik takları duyuluyordu. Dışarıda bir araba geçti. Hayat devam ediyordu. Ama bizim için zaman durmuştu.
"Biz imkansızız," dedim.
"Ben imkansızı severim," dedi hemen.
"Bu bir oyun değil," dedim. "Bu bizim hayatımız."
"Ben savaşırım," dedi. "Sen yeter ki vazgeçme." Gözlerimi kapattım bir an. İçim çığlık atıyordu. Kalbim onun adını fısıldıyordu. Ama aklım, mantığım, yaralarım... hepsi susmamı söylüyordu.
"Pamir," dedim yavaşça. "Aşk bazen yetmez." Yüzündeki ifade o an değişti. Çünkü o, hayatında ilk kez sevginin yeterli olmadığını duyuyordu. Ve ben, hayatımda ilk kez sevdiğim adamdan vazgeçmeyi seçiyordum.
"Bize bunu yapma" dedi titrek bir sesle. Sesi o kadar ince, o kadar kırılgandı ki, sanki kelimeler boğazından geçerken cam kırıkları gibi kesiliyordu. Dudakları titriyor, her hecede hafifçe aralanıp kapanıyordu; nefesi kesik kesik, sanki her kelimeyi söylerken bir parça daha eksiliyordu içinden. Gözleri yere sabitlenmişti ama bakmıyordu aslında, sadece kaçıyordu. Kirpiklerinin ucunda birikmiş minik gözyaşı damlaları, ışık vurdukça parlıyordu; düşmemek için direniyorlardı.
"Bugün babamın beni öldürmediğini kanıtlayıp gideceğim. Ve biz bir daha karşı karşıya bile gelmeyeceğiz" dedim kendimden emin bir sesle. Sesim sert çıktı, fazla sert. Sanki o eminlik maskesini yüzüme yapıştırmıştım da altında titreyen her şeyi bastırmak istiyordum. Çenem kasıldı, dişlerim birbirine bastırıldı, öyle ki çenemin kenarlarında ince bir ağrı yayıldı. Ellerim cebimde yumruk olmuştu, tırnaklar avuç içlerime batıyordu ama hissetmiyordum. Göğsümde bir demir levha vardı sanki; nefes aldıkça göğüs kafesim o levhaya çarpıyor, her çarpışta daha da ağırlaşıyordu.
"Sana bu kadar eziyet etmiş adamı affediyorsun. Ama beni affedemiyor musun?" Dedi titrek bir sesle.
Bu cümle ağzından çıktığında sesi çatladı. Son kelimede boğazı düğümlendi, "affedemiyor musun" kısmı neredeyse fısıltıya döndü. Gözleri nihayet bana kalktı. O bakış... Tanrım o bakış. İçinde yılların birikmiş acısı, kırılmış güven, hâlâ sönmemiş bir umut ve en kötüsü: suçluluk vardı. Sanki benim affetmemem onun suçuydu. Sanki o, benim içimdeki o kara şeyi hak etmişti. Göz bebekleri büyümüştü, ıslak ve cam gibi. Alt dudağı titriyor, burnunun kanatları hafifçe açılıp kapanıyordu. Nefesi kısa kısa, panik gibi. Haklıydı.
Kalbim onu hiç affedemiyordu.
O an bunu hissettim. Göğsümün tam ortasında, kaburgaların arasında bir yerlerde, buz gibi, taş gibi, ağır bir şey oturuyordu. Nefesim oraya takılıp kalıyordu. "Affedemiyorum" dedim titrek bir sesle.
Sesim istemediğim kadar kırılgandı. Sanki o kelimeyi söylerken kendi içimdeki duvar da çatlamıştı. Boğazım yanıyordu, gözlerim doluyordu ama ağlamayacaktım. Ağlarsam her şey dağılacaktı. "Affetmeyi denemiyorsun" dediğinde ise sesi artık tamamen pes etmişti. Yalvarmıyordu bile. Sadece gerçeği söylüyordu.
"Annemin kokusunu benden ayırmasan olmaz mı?" dedi yorgun bir sesle. Sesi o kadar bitkindi ki, kelimeler ağzından dökülürken sanki son damla enerjisini de tüketiyordu. Boğuk, kısık, neredeyse fısıltı gibiydi; ama her hecede derin bir hasret taşıyordu. Göz kapakları ağırlaşmış, bakışları uzaklara kaymıştı. Sanki o cümleyi söylerken gerçekten annesinin kokusunu hatırlamaya, onu yeniden teneffüs etmeye çalışıyordu. Omuzları hafifçe çökmüştü, sanki yılların yükü o anda bir kez daha üzerine binmişti. Elleri kucağında hareketsiz duruyordu, parmakları birbirine kenetlenmiş, eklemleri beyazlaşmıştı.
"Ne?" dedim bir anda annesinin kokusunun ne alakası vardı konuyla? Sesim şaşkınlıkla yükseldi, ama hemen ardından boğazıma bir yumru oturdu. Kafamın içi allak bullak olmuştu. Konu nereden annesine, annesinden kokusuna gelmişti? Kalbim birden hızlandı, kulaklarımda kendi nabzımın uğultusunu duydum. Kaşlarım istemsizce çatıldı, dudaklarım hafifçe aralandı ama başka kelime çıkmadı. O an gerçekten anlamamıştım. Ya da belki anlamaktan korkmuştum.
"Annem gibi kokuyorsun" dediğinde gözlerim doldu.
Bu cümle o kadar yumuşak, o kadar çıplak geldi ki, içimde bir yer kırıldı. Gözlerim anında yandı, kirpiklerimin arkasında sıcak bir sis birikti. Göğsümde bir sızı yayıldı; keskin, derin, tanıdık ama yıllardır bastırdığım bir sızı. Sanki biri kalbimin tam ortasına parmağını bastırmış da yavaş yavaş bastırıyordu.
Nefesim kesildi bir an. Ben... annesi gibi mi kokuyordum? O kelimeler beynimde yankılandı, yankılandı, yankılandı. Burnumun direği sızladı, alt dudağım titredi. Gözlerim onun yüzüne kilitlendi; o yorgun, solgun, ama bir o kadar da çocuksu bakışa. Sanki karşımda otuz küsur yaşındaki adam değil, annesini kaybettiği gün beş yaşındaki çocuk vardı.
Annesini özlediğinde bana sarılmış mıydı hiç?
Bu soru zihnimde şimşek gibi çaktı. Kaç gece, kaç sabah, kaç sessiz anda kollarımın arasına sığınmış, yüzünü boynuma gömmüş, derin derin nefes almış da ben fark etmemiştim? Kaç kere kokumu içine çekerken aslında annesini aramıştı? Kaç kere gözlerini kapattığında benim kokumda onun kokusunu bulmuştu? Ve ben... ben bunu hiç anlamamıştım. Ya da anlamak istememiştim. Çünkü anlamak, onun acısına ortak olmak, o acıyı taşımak demekti. Ve ben o yükü kaldırmaktan korkuyordum.
"Pamir" dedim titrek bir sesle. Adını söylerken sesim çatladı. Boğazım düğümlendi, kelimeyi çıkarmak için zorlandım. Gözlerim artık dolmuştu, bir damla yanağımdan aşağı süzülmeye hazırdı ama düşmedi. Dudaklarım titriyordu. Ellerim kucağımda sıkı sıkı kenetlenmişti, tırnaklarım avuç içlerime batıyordu. Onun adını söylerken sanki bir dua, bir yalvarış, bir teslimiyet gibi çıkmıştı ağzımdan.
Bir şey demeden bir anda beni kendine çekip sarıldı.
Kolları o kadar ani, o kadar güçlü sardı ki, nefesim kesildi. Göğsü göğsüme yapıştı, kalbi kalbime değdi; ikimizin de deli gibi atan, korkuyla, özlemle, çaresizlikle çarpan kalbi. Burnunu boynuma götürdü ve derin nefes aldı.
O nefes öyle derindi ki, sanki ciğerlerinin en dibine kadar çekti kokumu. Omuzları titriyordu. Sırtındaki kaslar gerilmiş, sonra yavaş yavaş gevşemişti. Saçları yanağıma değiyordu, hafif nemli, hafif terli. Kollarının gücü artıyordu, sanki beni bırakırsa kaybolacakmışım gibi. Burnu boynumun çukurunda geziniyor, her nefeste daha derine iniyordu. Sanki gerçekten annesinin kokusunu orada buluyordu. Sanki o kokuyla nefes alabiliyordu ancak.
Ben ise donup kalmıştım.
Kolları arasında küçülmüştüm birden. Ellerim havada asılı kalmış, ne yapacağımı bilemiyordum. Sonra yavaşça, titreyerek sırtına koydum ellerimi. Parmaklarım tişörtünün kumaşına değdiğinde onun sıcaklığını hissettim. Kalbi öyle hızlı atıyordu ki, avucumun altında hissediyordum. Gözyaşlarım artık tutamıyordum; sessizce, usulca yanağımdan süzüldü, onun omzuna damladı.
"Yapma lütfen," dedim. Ellerimi göğsüne koyup onu kendimden biraz uzaklaştırmaya çalıştım. Parmak uçlarım sert kaslarına değdiğinde içimde bir sarsıntı oldu; bir zamanlar o yakınlık güven demekti, şimdi nefessizlik. "Biz olamayız," diye devam ettim. Sesim kırılgandı ama kararlıydı. Boğazım düğümlenmişti; her kelimeyi yutar gibi çıkarıyordum. Gözlerimin içine bakıyordu. O bakışta hem yalvarış hem inat vardı. "Annenin özlemini bende arama," dedim. Bu cümle dudaklarımdan dökülürken içim parçalandı. Çünkü biliyordum... Ben onun kaybettiği şefkatin gölgesine dönüşmüştüm bazen. Yaralı yanını sararken farkında olmadan başka bir boşluğu doldurmaya çalışmıştım. Ama bir insan, başka bir insanın yarasının yerine geçemezdi. Geçmeye çalıştığında ikisi de kanardı.
"Hiç mi olurumuz yok?" dedi titrek bir sesle. O titrekliği ilk kez bu kadar çıplak duydum. Gururunun ardına saklanmadan konuşuyordu. Vazgeçmemek için direniyordu. Omuzları gergindi ama gözleri savunmasızdı. Benden tutunacak bir umut kırıntısı arıyordu. Oysa ben içimdeki o kırıntıyı çoktan ezmiştim. "Hiç yok," dedim. Kelimeler ağzımdan çıktığı an kalbimde bir sızı yayıldı. Çünkü yalan söylemiyordum; ama doğruyu söylemek de can yakıyordu. "Biz yanlış zamanda tanışan iki yabancıyız," diye devam ettim. Bu cümle, aramızdaki her şeyi özetliyordu. Tanıştığımız anın, geçmişlerimizin, taşıdığımız yüklerin yanlışlığı... Aynı yolda yürümeye çalıştık ama adımlarımız farklı yaralardan geliyordu. O intikamla büyümüştü, ben inkârla. O kaybın içinden çıkmıştı, ben suçun gölgesinden. Yan yana durduk ama aynı yere bakamadık.
Yüzündeki ifade yavaşça değişti. Umut yerini ağır bir kabullenişe bırakıyordu. Dudakları hafifçe aralandı, bir şey söylemek istedi ama vazgeçti. "Severek vazgeçmenin ne demek olduğunu bana yaşattığın için teşekkür ederim," dedi kırgın bir sesle. Bu cümle, bağırmaktan daha ağırdı. İçinde suçlama yoktu. Sitem vardı ama daha çok yorgunluk. Bir adamın savaşmaktan vazgeçtiği anki sessizliği vardı. O an anladım; o da yorulmuştu. Beni tutmaya çalışmaktan, kendini savunmaktan, geçmişle boğuşmaktan yorulmuştu.
"Gidelim," dedi. Sesindeki o yumuşaklık kaybolmuştu. Biraz önceki titrek adam gitmişti. Yerine mesafeli biri gelmişti. Tonu düz, yüzü ifadesizdi. O an kalbimde bir boşluk oluştu. Herkes gibi o da vazgeçmişti. Belki ilk kez gerçekten bırakmıştı beni. O vazgeçişte bir kırgınlık vardı ama aynı zamanda gurur da vardı. Bir daha yalvarmayacaktı. Bir daha umut istemeyecekti. Camın önündeki ışık yüzüne vuruyordu; bakışları sertleşmişti ama derinlerinde hâlâ sönmemiş bir ateş vardı. O ateşi ben söndürmüştüm. Ya da birlikte söndürmüştük.
Bir zamanlar gözlerimde gelecek olan adam, şimdi geçmişimde bir izdi.
Bölüm etkileşimi
