17. bölüm / 28
ZULMÜN ÇİÇEĞİÖZGÜRLÜĞE VEDA
Bölümler 28Şu an: ÖZGÜRLÜĞE VEDA
- 1 TANITIM130 kelime
- 2 SOLMUŞ MASAL7.477 kelime
- 3 MÜHÜR6.746 kelime
- 4 SON BEYAZIN FISILTISI12.386 kelime
- 5 KEFEN11.226 kelime
- 6 KADERİN MÜHRÜ10.494 kelime
- 7 KARANLIĞA ESİR12.112 kelime
- 8 BİR IŞIK ESKSİK9.430 kelime
- 9 YARABANDI9.192 kelime
- 10 YENİLGİ9.567 kelime
- 11 SEN ONA AŞIKSIN10.958 kelime
- 12 AĞITSIZ SON10.888 kelime
- 13 ÖLMESEN OLMAZ MI?9.631 kelime
- 14 KALBİME AÇTIĞIN MEZAR10.276 kelime
- 15 BİR ZAMANLAR SEN4.448 kelime
- 16 TUTAMADIĞIM ELLER3.488 kelime
- 17 ÖZGÜRLÜĞE VEDA2.196 kelime · Okuduğun bölüm
- 18 KALBİMDEKİ SANRI3.205 kelime
- 19 ÇOCUKLUĞUMUN KATİLİ2.411 kelime
- 20 İÇİMDEKİ KATİL5.362 kelime
- 21 BİR GÜN DAHA KALAMAZ MISIN?5.080 kelime
- 22 İÇİMDE KALAN SEN5.791 kelime
- 23 BOĞAZIMDAKİ HOŞÇA KAL2.578 kelime
- 24 ANNE2.105 kelime
- 25 MERHAMETİN BEDELİ1.212 kelime
- 26 KENDİ CELLADIM3.423 kelime
- 27 YANLIŞ NEFRET5.138 kelime
- 28 ARTIK SENİ DUYUYORUM6.140 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Kendi kafesimi kurdum; adı intikamdı.
Nil Karaibrahimgil - Kanatlarım Var Ruhumda
♟️♟️♟️
Yaşar mıydı insan nefes alamadan? Bilmiyorum. Belki de yaşamak dediğimiz şey zaten tam olarak buydu; nefes alıyormuş gibi yapıp aslında içten içe yavaş yavaş ölmekti. Çünkü ben nefesimi yıllar önce, annemin gözlerimin önünde kaybolduğu o günde bırakmıştım. O gün ciğerlerime dolan hava eksik kalmıştı, bir daha da hiçbir zaman tam dolmamıştı. O günden sonra her nefesim yarımdı, her soluk alışım eksik. Sanki biri içimden bir parçayı söküp almış ve yerine hiçbir şey koymamıştı. Şimdi ise... şimdi ikinci kez nefessiz kalıyordum. Bu defa kendi ellerimle. Sevdiğim adamı bırakıp giderken.
İnsanın kendi canını en çok yakan şeyin, kendi verdiği kararlar olduğunu o an anladım. Çünkü bu bir kayıp değildi sadece. Bu bir seçimdi. Ben seçmiştim. Kalmayı da seçebilirdim. Onun yanında kalıp, o karmaşanın içinde, o yanlışların içinde bir "biz" olmaya devam edebilirdim. Ama yapmadım. Yapamadım. Çünkü bazı sevgiler vardı ki, içinde kalırsan seni yaşatmazdı. Yavaş yavaş tüketirdi. Ve ben zaten yarımdım. Bir yarım daha kaldıramazdım. Ama bu, acıyı azaltmıyordu. Aksine... daha da derinleştiriyordu.
Çünkü giderken sadece bir adamı bırakmıyordum. Onun bakışlarını, sesini, bana "güzelim" deyişini, en çok da... beni sevmesini bırakıyordum. İnsan sevildiği yerden ayrılırken ölmez miydi zaten? Ben ölüyordum. İçimde bir şey tek tek sönüyordu.
Onun yanında olduğum her an, nefes almak daha kolaydı. Kalbim daha az ağrıyordu. Ama şimdi... şimdi her şey yeniden ağırlaşmıştı. Göğsümün ortasında bir baskı vardı. Sanki biri kalbimi avucunun içine almış, yavaş yavaş sıkıyordu. Yürüyordum belki... ama aslında gitmiyordum. Bir yanım hâlâ onun yanındaydı. Bir yanım hâlâ "kal" diye bağırıyordu. Ama ben o sesi susturmayı seçmiştim.
Çünkü bazen insan, en çok sevdiği şeyi bırakmak zorunda kalırdı. Kendini kurtarmak için. Ya da en azından... daha fazla kaybolmamak için.
"Eğer plandan vazgeçmediysen benimle gel," dedi Pamir. Sesinde saklamaya çalıştığı bir umut vardı. Çok ince, kırılmaya hazır bir umut... Sanki vereceğim cevabın onun için her şeyi belirleyeceğini biliyordu. Gözleri üzerimdeydi. Sadece bakmıyordu... bekliyordu. Belki bir adım atmamı, belki geri dönmemi, belki de "tamam" dememi... Ama ben çoktan kararımı vermiştim. Sadece ona değil, kendime karşı da.
İçimde bir yer hâlâ ona doğru çekiliyordu. O tanıdık his... onun yanında olduğumda her şeyin bir anlığına da olsa daha katlanılabilir olduğu hissi... ama o his artık yeterli değildi. Çünkü bazı şeyler vardı ki sevgiyle düzelmezdi. Bazı yaralar vardı ki sarıldıkça daha çok kanardı.
"Plandan vazgeçmedim," dedim. Dudaklarımda hafif bir gülümseme vardı. Sahte... ama kusursuz. "Senden vazgeçtim."
Cümle ağzımdan çıktığı an içimde bir şey kırıldı. Dışarıdan bakıldığında hiçbir şey olmamış gibiydi. Sesim sakindi, yüzüm sakindi, gözlerim bile sakindi... ama içimde bir parça sessizce parçalandı. O an kalbimin attığını hissettim. Ağır... yavaş... ve acı verici. Ona bakmadım. Bakarsam vazgeçebilirdim. Bakarsam o gülümseme dağılırdı. Bakarsam... kalırdım. Bu yüzden bakmadım.
Yanından yavaşça yürüdüm. Adımlarım kontrollüydü ama içimde fırtına vardı. Her adımda biraz daha uzaklaşıyordum ondan. Her adımda biraz daha eksiliyordum kendimden. Sanki arkamda sadece bir adamı değil... bir ihtimali bırakıyordum. "Biz" olma ihtimalini.
Babamın önünde durduğumda duraksadım. Gözlerimi kaldırıp ona baktım. Harun Demirel... benim çocukluğumun yarası, büyüdüğümdeki en büyük hesaplaşmam. Onunla aramda sevgiyle nefretin iç içe geçtiği, çözülemeyen bir düğüm vardı. Ama şimdi... şimdi bu düğümü çözmek için kimseye ihtiyacım yoktu. Artık yalnızdım. Ve bu yalnızlık... seçilmişti.
Arkamda Pamir'in bakışlarını hissediyordum. Dönmeden de hissediyordum. İçimde bir yer hâlâ onun adımı söylemesini bekliyordu. "Mavi" desin... bir kez daha seslensin... belki o zaman her şeyi unutup dönebilirdim. Ama o da susmayı seçti. Belki o da anlamıştı. Bazı gidişler durdurulamazdı. Gözlerimi bir an kapattım. İçimden geçenleri susturdum. Kalbimi susturdum. Sonra tekrar açtım. Artık sadece önümde olanı görecektim. Arkamda kalanları değil.
"Gidelim," dedim. Sesim sakindi ama içimde yankılanan ağırlık, o tek kelimenin içine sığmayacak kadar büyüktü. Bu cümleyi söylediğim an, sadece bulunduğum yerden değil... olduğum kişiden de uzaklaşıyordum. Yıllarca zindanım olmuş adama söylüyordum bunu. Bana çocukluğumu dar eden, korkularımı büyüten, kalbimde onarılması zor yaralar açan adama... Şimdi onunla gidiyordum. Kendi isteğimle. Kendi kararımın arkasına saklanarak. Çünkü özgürlük bazen kaçmak değildi. Bazen kalıp hesaplaşmaktı.
Ve ben... özgürlüğümden bile vazgeçmiştim intikam uğruna.
İçimde garip bir boşluk vardı. Korku değildi bu. Pişmanlık da değildi. Daha çok... bilinmezlikti. Bundan sonra ne olacağını bilmiyordum. Nasıl biri olacağımı, nereye savrulacağımı... ama bildiğim tek bir şey vardı. Artık zayıf olmak istemiyordum. Artık birilerinin merhametine kalmak istemiyordum. Kendi ayaklarımın üzerinde durmak, kendi kararlarımın sonuçlarını tek başıma taşımak istiyordum. Ve bunun için... önce geçmişimi yakmam gerekiyordu. İçimdeki o eski Mavi'yi... o korkan, susan, boyun eğen kızı tamamen yok etmem gerekiyordu.
"Gidelim kızım," dedi babam. O kelime... "kızım"... Eskiden içimi parçalayan, şimdi ise içimde yankılanıp kaybolan bir ses gibi geldi. Gözlerimi ona çevirdiğimde fark ettim. Bana eskisi gibi bakmıyordu. O sertlik yoktu gözlerinde. Yerine... bir şey gelmişti. Umut. Beni yeniden kazanabileceğine dair bir umut. Ama o umut... boşunaydı. Çünkü bazı şeyler vardı ki, geri dönüşü yoktu. Bazı kırıklar vardı ki, ne kadar uğraşırsan uğraş eskisi gibi olmazdı. O da bunu bilmiyordu. Ya da bilmek istemiyordu.
Kafamı usulca salladım. Ne onu kıracak bir şey söyledim ne de içimde olanı belli ettim. Çünkü artık konuşmanın bir anlamı yoktu. Söylenecek her şey söylenmişti. Geriye sadece yaşanacaklar kalmıştı. Adım attım. Yavaşça yürümeye başladım.
Her adımım ağırdı. Sanki ayaklarıma görünmeyen zincirler bağlanmıştı. Ama durmadım. Durursam... biterdim. Arkama bakmadım. Bir defa bile.
Bakarsam ne olacağını çok iyi biliyordum. Gözlerim onu bulurdu. O bakış... o tanıdık, içimi titreten bakış... ve ben... giderken kalmayı seçerdim. Kalbimde hâlâ yeri olan adamı arkamda bırakıp gidemezdim. O yüzden bakmadım. Bakmamak... kendimi kurtarmanın tek yoluydu.
İçimde bir ses "dön" diye fısıldıyordu. "Bir kez bak... sadece bir kez..." Ama o sesi bastırdım. Çünkü biliyordum... bir kez bakarsam, bir daha dönemem. Ve ben gitmek zorundaydım. Bu bir kaçış değildi. Bu bir seçimdi.
Kendime verdiğim bir söz vardı. Güçlü olacaktım. Kimseye bağımlı olmadan, kimseye yaslanmadan ayakta duracaktım. Ve bu yolda en büyük engel... duygularımdı. Onu sevmekti. Onu bırakmak zorundaydım.
Belki... bir gün yollarımız yeniden kesişirdi. Belki her şey bitti sandığımız yerde yeniden başlardı. Belki bu defa doğru zamanda, doğru insanlar olurduk. Ama bunların hepsi birer ihtimaldi. Birer "belki." Ve hayat... belkilerle yaşanmazdı. Gerçeklerle yaşanırdı. Gerçek ise şuydu;Ben gidiyordum. Ve o... arkamda kalıyordu.
Arabaya bindim. Kapıyı kapattığım an çıkan o tok ses içimde yankılandı; sanki bir şeyin kesin olarak kapandığını, geri dönüşü olmayan bir yerden geçtiğimi hatırlatır gibiydi. Babam da benimle birlikte arka koltuğa oturdu. Ön koltukta şoför vardı, ama o bile yokmuş gibiydi. Arabanın içi sessizliğin içine gömülmüştü. Motorun uğultusu, tekerleklerin asfaltla temas ederken çıkardığı o tekdüze ses... hepsi bir fon gibiydi. Asıl ağırlık... aramızdaki o konuşulmayan şeylerdeydi.
Yan yana oturuyorduk ama aramızda yıllar vardı. Söylenmemiş sözler, birikmiş öfke, kırılmış bir çocukluk... Hepsi o dar koltuğun içine sığmıştı sanki. Sessizlik en iyisiydi. Çünkü konuşursak... her şey dökülebilirdi. Ve ben henüz hazır değildim. Ama sessizlik bile uzun sürmedi.
"Kızım..." dedi babam usulca. Sesi... beklediğimden daha yumuşaktı. Eskiden o sesi duyduğumda içim gerilirdi. Şimdi ise... içimde başka bir şey oldu. Tanıdık ama yabancı bir his. Başımı ona çevirdim. Gözlerimi gözlerine sabitledim. Kaçmadım. Bu defa kaçmadım. Konuşmasını bekledim.
"Beni affettin mi?" dedi. İşte o an... içimde bir şey kıpırdadı. Bir sızı gibi. Bir yara gibi. Dudaklarım yavaşça kıvrıldı. Küçük bir gülümseme yerleşti yüzüme. Ama bu bir mutluluk değildi. Bu... acının gülümsemesiydi.
Affetmek...
Bu kelimeyi bu kadar kolay söyleyebilmesi... içimi acıttı. Affetmenin ne demek olduğunu biliyor muydu gerçekten? Bir insanın çocukluğunu elinden almanın, onu korkuların içine hapsetmenin, sevgisiz bırakmanın ne demek olduğunu biliyor muydu? Ve sonra gelip... tek bir soruyla her şeyin düzelebileceğini mi sanıyordu? Ama içimdeki o sert ses... o kin dolu ses... o an susmalıydı. Çünkü bu bir savaş değildi şu an. Bu... başka bir şeydi.
"Affetmeye çalışıyorum," dedim. Sesim titredi. Kelimeler boğazımdan geçerken zorlandı. Çünkü bu cümle... bir yalandı. Ama tamamen de yalan değildi. Belki gerçekten denemek istiyordum. Ya da sadece... o an susmasını istiyordum.
Babamın yüzünde bir değişim oldu. Gözleri hafifçe parladı. Dudaklarının kenarı yukarı kıvrıldı. Küçük, umut dolu bir gülümseme yerleşti yüzüne. İnandığımı sandı. Gerçekten inandı.
İçimden acı bir şey geçti. Bu kadar kolay mıydı? Bana yaşattığı her şeyden sonra... "affetmeye çalışıyorum" demem yeterli miydi onun için? Belki de... evet.
"Affetmen için elimden gelen her şeyi yapacağım, söz," dedi. Sesi titremişti. İlk kez... gerçekten kırılmış gibiydi. İlk kez... bir şeyleri kaybetmekten korkan bir adam gibiydi. Kafamı yavaşça salladım.
"Bunu biliyorum," dedim fısıltıyla. Çünkü biliyordum. Gerçekten yapardı. Elinden geleni yapardı. Ama bazı şeyler vardı ki... çabayla düzelmezdi. Bazı şeyler vardı ki... zaman bile yetmezdi.
Bir süre sustuk. Araba ilerlemeye devam etti. Camdan dışarı baktım. Geçip giden ışıklar, binalar, insanlar... hepsi bulanıklaşıyordu. Sanki ben bu dünyanın içinde değildim. Sanki başka bir yerden izliyordum.
"Nereye gidelim istersin?" dedi bir anda. Sesinde bir heyecan vardı. Küçük ama fark edilir. Sanki benimle vakit geçirmek istiyordu. Sanki kaybettiği yılları geri alabileceğini sanıyordu. Eve gitmek istemiyordu. Benimle kalmak istiyordu. İçimde bir şey sertleşti.
"Çocukluğumu kaybettiğim eve gitmek istiyorum," dedim. Kelime ağzımdan çıkar çıkmaz içimdeki öfke yükseldi. Bastırmaya çalıştığım o duygu... yine kendini gösterdi. Dudaklarımı sıkıca kapattım. Daha fazla bir şey söylememeliydim. Bana baktı. Uzun uzun baktı.
Gözlerinde bir şey vardı. Pişmanlık... belki. Acı... kesinlikle. Belki bir şey söylemek istedi. Belki özür dilemek. Belki kendini savunmak. Ama hiçbir şey demedi. Çünkü bazen... kelimeler yetersiz kalırdı.
"Gidelim," dedi sonunda. Ama hemen ardından ekledi, sesi daha farklıydı bu defa. Daha yumuşak. Daha... umutlu.
"Yeniden çocukluğunu yaşaman için gidelim." Gözlerimi ona çevirdim. İçine baktım. Gerçekten inanıyordu. Gerçekten bunu düzeltebileceğini düşünüyordu. Oysa bilmiyordu. Bir çocukluk... bir defa kırılırdı. Bir defa parçalanırdı. Ve sonra... bir daha asla eskisi gibi olmazdı.
Eğer çocukluğum bir şekilde yeniden iyileşirse... yeniden kanatırlardı. Çünkü bazı yaralar kabuk tutmaz, sadece üstü kapanır. Ve biri gelip o kabuğu kaldırdığında... her şey en başa döner. Daha derin, daha keskin, daha dayanılmaz bir acıyla. Ben bunu biliyordum. O yüzden iyileşmekten korkuyordum. Çünkü iyileşmek... affetmeye yaklaşmaktı.
Ve ben affedersem... anneme ihanet ederdim.
Bu düşünce içimi paramparça ediyordu. Annemin yüzü gözlerimin önüne geliyordu. O sıcak bakışları, saçlarımı okşayışı, bana sarıldığında hissettiğim o güven... Hepsi bir anda zihnime doluyordu. Ve hemen ardından o boşluk... o yokluk... o geri gelmeyecek oluşu. Ben onu toprağa vermiştim. Kendi ellerimle.
Şimdi... aynı toprağa babamı mı verecektim?
Bu düşünce bile nefesimi kesmeye yetiyordu. Göğsüm daralıyordu. Kalbim sanki kaburgalarımı kırıp dışarı çıkmak istiyordu. Ben birini nasıl öldürürdüm?
Bu soru zihnimde dönüp duruyordu. Cevabı yoktu. Ya da ben bulamıyordum. Bir insanın canını almak... sadece tetiği çekmek miydi? Yoksa o andan sonra yaşayacağın her saniyeyi de öldürmek miydi? Çünkü biliyordum... o anı yaşarsam, bir daha asla aynı insan olmayacaktım. Belki de zaten değildim. Belki de o gün... annem öldüğünde ben de ölmüştüm. Şimdi geriye kalan sadece bir gölgeydi.
Ama yine de... bu gölge bile o çizgiyi geçmekte zorlanıyordu. Çünkü içimde hâlâ bir şey vardı. Küçük, zayıf ama inatçı bir şey... "yapma" diyordu. "Bunu yaparsan geri dönüşün olmaz." Ama diğer ses... daha güçlüydü. Daha kararlı.
"Zorundasın," diyordu.
"Bu bir seçim değil."
"Bu bir hesap."
Gözlerimi kapattım. Başımı koltuğa yasladım. Arabanın içindeki o ağır hava ciğerlerime doluyordu ama nefes almak yetmiyordu. Sanki içimde bir şey sürekli eksikti.
Babam yanımda oturuyordu. Sadece birkaç santim uzağımda. Ama o mesafe... yıllarla ölçülürdü. Onun varlığı bile içimde çelişkiler yaratıyordu. Bir yanım ona bakmak istiyordu. "Gerçekten bunu yapabilecek misin?" diye sormak istiyordu. Diğer yanım... gözlerini kapatıp yok saymak istiyordu. Çünkü bakarsam... zorlaşırdı. Çünkü bakarsam... insan olduğunu hatırlardım. Ve bir insanı öldürmek... düşündüğüm kadar kolay olmayabilirdi. Ama sonra... annemi düşündüm. Onun yokluğunu. O mezarı. O sessizliği.
Ve içimdeki o kararsızlık... yavaş yavaş yerini soğuk bir kararlılığa bıraktı. Ben bunu yapmak zorundaydım. Nasıl yapacağımı bilmiyordum. Ne zaman, nerede, hangi anda... bilmiyordum. Ama bir gün... o an gelecekti. Ve ben hazır olacaktım. Olmalıydım. Çünkü bu sadece bir intikam değildi artık. Bu... benim hikâyemin sonuydu.
Belki de Pamir'in ilk gün sunduğu o planı kabul etmemin tek sebebi... intikam değil, bencilliğimdi. Bunu düşünmek bile içimi rahatsız ediyordu ama inkâr edemiyordum. Kendi ellerimi kana bulamamak için onu kullanmıştım. Kendi vicdanımı korumak için bir başkasının tetiği çekmesine razı olmuştum. Bu neydi şimdi? Masumiyet mi... yoksa korkaklık mı?
Belki de... ben babamdan bile daha bencildim.
Bu düşünce zihnime saplandığı an, başımı hafifçe eğdim. Ellerime baktım. Parmaklarım titremiyordu. Avuç içlerim sakindi. Derim tertemizdi. Üzerlerinde tek bir leke bile yoktu. Sanki hiçbir şey olmamış gibi... sanki ben az önce bir insanın hayatına son vermemişim gibi. Ama yapmıştım. Tetiği çekmiştim.
Birinin gözlerinin içine bakarak... yaşamla bağını koparmıştım. Gözlerimi ellerimden ayıramadım. O an fark ettim... temizlik bazen sadece bir görüntüydü. Çünkü ellerim temizdi belki... ama içim değildi. İçimde bir şey kirlenmişti. Geri dönüşü olmayan bir şekilde.
"Bu ben miyim?" diye geçirdim içimden. O anki halimi düşündüm. Silahı nasıl bu kadar kolay kaldırdığımı... nasıl tereddüt etmeden nişan aldığımı... nasıl gözümü bile kırpmadan ateş ettiğimi... Sanki o an ben değildim. Sanki içimde başka biri vardı. Daha soğuk, daha sert, daha acımasız biri. Ama kaçamazdım. O kişi bendim.
Kendimi güçlü göstermek için birini öldürmek... doğru değildi. Bunu biliyordum. Hem de çok iyi biliyordum. Güç bu değildi. Birinin canını almak güç değildi. Ama o an... o saniyede... başka bir seçeneğim yokmuş gibi hissetmiştim. Sanki ya o ölecekti... ya ben yine o eski, ezilen, susan kız olarak kalacaktım. Ve ben... o kız olmak istememiştim. O yüzden tetiği çektim.
Ama şimdi... şimdi o anın ağırlığı omuzlarıma çökmeye başlamıştı. Çünkü o saniye geçmişti. Ve geriye sadece sonucu kalmıştı. Bir insanın ölümü. Ve benim bunu yapmış olmam.
Gözlerimi kapattım. Derin bir nefes almaya çalıştım ama yetmedi. İçimdeki o baskı... o ağırlık... gitmiyordu. Çünkü bu sadece bir an değildi. Bu... bir başlangıçtı. Ben o çizgiyi geçmiştim. Artık geri dönüş yoktu. Artık "yapabilir miyim?" diye sormayacaktım kendime. Çünkü cevabı biliyordum.
Yapabilirdim.
Bölüm etkileşimi
