26. bölüm / 28
ZULMÜN ÇİÇEĞİKENDİ CELLADIM
Bölümler 28Şu an: KENDİ CELLADIM
- 1 TANITIM130 kelime
- 2 SOLMUŞ MASAL7.477 kelime
- 3 MÜHÜR6.746 kelime
- 4 SON BEYAZIN FISILTISI12.386 kelime
- 5 KEFEN11.226 kelime
- 6 KADERİN MÜHRÜ10.494 kelime
- 7 KARANLIĞA ESİR12.112 kelime
- 8 BİR IŞIK ESKSİK9.430 kelime
- 9 YARABANDI9.192 kelime
- 10 YENİLGİ9.567 kelime
- 11 SEN ONA AŞIKSIN10.958 kelime
- 12 AĞITSIZ SON10.888 kelime
- 13 ÖLMESEN OLMAZ MI?9.631 kelime
- 14 KALBİME AÇTIĞIN MEZAR10.276 kelime
- 15 BİR ZAMANLAR SEN4.448 kelime
- 16 TUTAMADIĞIM ELLER3.488 kelime
- 17 ÖZGÜRLÜĞE VEDA2.196 kelime
- 18 KALBİMDEKİ SANRI3.205 kelime
- 19 ÇOCUKLUĞUMUN KATİLİ2.411 kelime
- 20 İÇİMDEKİ KATİL5.362 kelime
- 21 BİR GÜN DAHA KALAMAZ MISIN?5.080 kelime
- 22 İÇİMDE KALAN SEN5.791 kelime
- 23 BOĞAZIMDAKİ HOŞÇA KAL2.578 kelime
- 24 ANNE2.105 kelime
- 25 MERHAMETİN BEDELİ1.212 kelime
- 26 KENDİ CELLADIM3.423 kelime · Okuduğun bölüm
- 27 YANLIŞ NEFRET5.138 kelime
- 28 ARTIK SENİ DUYUYORUM6.140 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
"Bazen insan, kurtulmak için uzattığı elin aslında kendi celladına uzandığını çok geç fark eder."
KALBEN - SAÇLAR
♟️♟️♟️
Kapının önüne çökmüş o keskin, iliklere kadar işleyen ayazdan kaçmak istercesine ağır demir kapıyı bütün gücümle ardımdan kapattım. Kalın demirin birbirine çarpan tok sesi, devasa malikanenin yüksek tavanlı ve bomboş duvarlarında defalarca yankılanırken dışarıdaki dondurucu soğuğu arkamda bırakmış olsam bile içimde dolaşan ürperti peşimi bırakmaya hiç niyetli görünmüyordu. Parmak uçlarım hâlâ buz kesmiş, avuçlarımın içinde dolaşan uyuşukluk bir türlü geçmemişti.
Nefesim düzensiz aralıklarla göğsümden kopuyor, ciğerlerime dolan hava sanki yetmiyormuş gibi her nefeste biraz daha daralıyor, kalbim ise göğüs kafesimin içinde görünmeyen bir kapıyı yumruklayan çaresiz biri gibi durmadan ve acımasızca çarpıyordu. Polat Arsal'ın söyledikleri kulaklarımda hâlâ capcanlı yankılanıyordu. Sanki adam biraz önce karşımdan ayrılmamış, hâlâ tam karşımda duruyor ve söylediği her kelimeyi yeniden, yeniden kulağıma fısıldıyordu.
Her cümlesi zihnimin içinde dönüyor, düşüncelerimin arasına ince ama ölümcül bir zehir gibi sızıyor, yıllardır üzerini örttüğüm ne kadar korku ve soru varsa hepsini tek tek gün yüzüne çıkarıyordu. Annem... O tek kelime bile bütün dengemi altüst etmeye yetmişti. Yıllardır adını sessizce içimde taşıdığım, yokluğunu kabullenmeye çalışırken her defasında başka bir yerimden kanayan o kadın, bir anda ulaşılabilir bir ihtimale dönüşmüştü. İşte beni asıl korkutan da buydu. Çünkü umut, insanın en derin yarasını bile yeniden kanatabilecek kadar güçlüydü.
Yavaş, bitkin ve birbirine sürtünerek ilerleyen adımlarla geniş salona geçtim. Koskoca ev her zamankinden daha sessizdi. Öyle bir sessizlikti ki attığım her adımın mermer zeminde çıkardığı ses bile olduğundan daha yüksek geliyor, duvarlardan geri dönen yankılar bana kendi yalnızlığımı hatırlatıyordu.
Tavandan sarkan gösterişli kristal avizenin loş ışığı cilalı mermer zemine vuruyor, duvarlara düşen uzun gölgeler gecenin karanlığıyla birleşerek evi olduğundan daha büyük, daha soğuk ve daha ürkütücü gösteriyordu. Sanki bu ev de benimle birlikte nefesini tutmuş, olacakları bekliyordu. Sanki taş duvarların bile yaklaşan fırtınadan haberi vardı ve bütün ev sessizce benim vereceğim bir sonraki kararı izliyordu.
Koltuğun üzerine bıraktığım telefonumu titreyen ellerimin arasına aldım. Soğuk ekran avuçlarıma değdiği anda istemsizce ürperdim. Parmaklarım öylesine titriyordu ki ekranın kilidini açmak bile birkaç saniyemi aldı. Pamir'i arayamazdım. Bu düşünce bile boğazımı görünmez bir elin parmakları arasında bırakmış gibi sıkıştırıyordu.
Onun buz gibi sesini yeniden duymaya, yüzüme kapanan kapılara bir yenisini daha eklemeye yüreğim dayanmazdı. Arasam bile beni dinlemeyeceğini biliyordum. Gururundan ördüğü o kalın, aşılmaz duvarları yine yüzüme dikecek, belki tek bir kelime bile söylemeden beni susturacaktı. Hatta belki gözlerimin içine bakmaya bile tenezzül etmeyecekti.
Ve onun sessizliği, bağırmasından bile daha fazla canımı yakacaktı. Hayır. Bu kez aynı acıyı yaşamaya gücüm yoktu. Ona ulaşmanın tek yolu Pars'tı. Rehberi aceleyle açtım. Parmaklarım ekranda telaşla kayarken nihayet ismini buldum. Bir an bile düşünmeden arama tuşuna bastım. Telefon daha ikinci kez çalmıştı ki karşı taraftan telaşlı bir ses yükseldi. "Yengem." O tek kelime, hiç beklemediğim bir yerime dokundu. İçimde yıllardır kapalı duran küçücük bir kapıyı aralamış, unutmaya çalıştığım eski günlerden bir parçayı ansızın önüme bırakmış gibiydi. Pars söylediği kelimenin farkına varır varmaz nefesi hafifçe kesildi.
"Şey..." dedi aceleyle, sesi belirgin bir mahcubiyetle yumuşamıştı. "Mavi..." Kısa bir duraksamadan sonra utangaçça devam etti. "Gerçekten kusura bakma. Dilim hâlâ alışkanlıktan öyle söylüyor. Ne kadar düzeltmeye çalışsam da istemsizce ağzımdan çıkıyor."
Sesindeki telaş ve mahcubiyet, yaptığı hataya gerçekten üzülen küçük bir çocuğun masumiyetini taşıyordu. İçimdeki bütün yorgunluğun ve korkunun arasında küçücük ama sıcacık bir his kıpırdadı. Dudaklarımın kenarında yorgun, kırık ama samimi bir tebessüm belirdi. "Sorun değil, Pars." Sesimi olabildiğince yumuşak tutmaya çalıştım.
"Bunun için kendini suçlama. Hem... alışmak zorunda da değilsin." Telefonun diğer ucunda birkaç saniyelik sessizlik oldu. O sessizlikte rahatladığını hissedebiliyordum. Sanki omuzlarından görünmeyen bir yük inmişti. Ben ise derin bir nefes çekerek kendimi toparlamaya çalıştım. Lafı uzatacak vaktim yoktu. "Pars..." Sesim bu kez daha ciddi çıkmıştı.
"Senden bir şey isteyeceğim." Hiç düşünmeden cevap verdi. "Başımın üstünde yeri var. Sen söyle yeter." Sesinde zerre kadar tereddüt yoktu. O kadar içten söylemişti ki gözlerimin dolduğunu hissettim. Beni sorgulamadan, nedenini bilmeden, hiçbir karşılık beklemeden yardım etmeye hazırdı. Belki de uzun zamandır ilk kez biri bana böyle yaklaşıyordu.
"Hemen bir konum atacağım sana." Sesimdeki gerginliği saklamaya çalışsam da başarılı olamıyordum. "Abini de yanına alıp oraya gelebilir misin? İkinizle de acilen konuşmam gereken çok önemli bir konu var." Pars bu kez sessiz kaldı.
Telefonun diğer ucundan gelen derin nefesini bile duyabiliyordum. "Ben gelirim," dedi sonunda, fakat sesindeki kararsızlık hemen kendini belli etti. "Ama... abimin geleceğine pek ihtimal vermiyorum. Özellikle seninle buluşacağını öğrenirse..." Sözünü tamamlamasına izin vermedim. "Ne olur, söyleme." Sesimdeki yalvarış beni bile şaşırttı. "Benim orada olacağımı sakın söyleme, Pars. Başka bir bahane bul. Ne söylersen söyle ama beni söyleme. Ne olur."
Gözlerimi sıkıca kapatırken nefesimin hızlandığını hissettim. Karşı tarafta uzun birkaç saniye sessizlik oldu. O sessizlik, vereceği cevaptan daha ağır gelmişti. "Deneyeceğim," dedi sonunda. Sesi bu kez daha düşünceliydi. "Elimden geleni yaparım." Kısa bir duraksamadan sonra merakını daha fazla gizleyemedi. "Ama bana da bir şey söylemen gerekmiyor mu? Bu kadar önemli olan ne? Abimi bile peşime taktıracak kadar büyük ne oldu?" Kalbim göğüs kafesimi içeriden sertçe yumrukladı.
"Telefonda anlatamam." Sesim neredeyse duyulmayacak kadar kısılmıştı. "Gerçekten anlatamam. Sadece gelin. Her şeyi yüz yüze anlatacağım." Pars uzun bir nefes verdi. "Tamam." Bu kez sesi daha kararlıydı. "Nasıl istiyorsan öyle olsun."
Ardından hafifçe güldü. "Konumu at. Abimi ikna etmek bana kalsın." Göğsümdeki o ağır taş, ilk kez küçücük de olsa yerinden oynamış gibi hissettirdi.
"Çok teşekkür ederim, Pars." Dudaklarım titredi.
"Gerçekten... iyi ki varsın." Karşı taraftan sıcacık bir ses yükseldi. "Ne zaman ihtiyacın olursa ara." Kısa bir sessizlikten sonra daha içten bir ses tonuyla ekledi. "Sen bizim için hâlâ değerlisin, Mavi." O cümle boğazımdaki düğümü daha da büyüttü. Gözlerim yanmaya başlarken bakışlarımı yere indirdim.
"Görüşürüz."
"İnşallah. Kendine dikkat et."
"Sen de." Telefon kapandığında birkaç saniye boyunca ekrana öylece baktım. Sanki hayatımın yönü o küçücük ekranın içinde değişmişti. Derin bir nefes aldım. Artık vakit kaybedemezdim. Telefonumu avucumda sımsıkı kavrayarak merdivenlere yöneldim. Ahşap basamakları neredeyse koşar adımlarla çıktım.
Attığım her adım evin boş koridorlarında yankılanıyor, kalbimin hızlanan ritmi ayak seslerime karışıyordu. Sanki bütün ev, içimde kopan fırtınaya sessizce tanıklık ediyordu. Odamın kapısını hızla açtım. İçeri girer girmez dolabın kapağını araladım. Üzerimdeki buruşmuş, bütün günün yorgunluğunu taşıyan kıyafetlerden kurtuldum. Bugün ne giydiğimin aslında hiçbir önemi yoktu. Fakat nedense içimde, anneme giden yolda kendimi toparlamam gerektiğine dair tarif edemediğim tuhaf bir his vardı.
Sanki karşısına dağılmış hâlimle değil, ne kadar kırılmış olursam olayım hâlâ ayakta kalmayı başaran hâlimle çıkmalıydım. Dolabın önünde birkaç saniye öylece durdum ve sonunda kararımı verdim. Koyu siyah, vücuduma tam oturan pantolonumu giydim.
Üzerine bordo ile koyu şarap rengi arasında kalan asil tonda, ince dantel işlemeleriyle zarafet taşıyan askılı bluzumu geçirdim. Göğüs kısmındaki zarif bağcık detayı, sade görünümüne sessiz ama etkileyici bir şıklık katıyordu. Omuzlarıma krem rengi, düşük omuzlu, balon kollu triko hırkamı aldım. Kalın örgü dokusu tenime değdiğinde ilk kez gerçekten üşüdüğümü hissettim.
Kollarındaki koyu kırmızı kurdele detayları loş odanın ışığında belli belirsiz parlıyor, hırkanın sıcaklığı soğuyan bedenimi yavaşça sarıyordu. Ayaklarıma beyaz ayakkabılarımı geçirdim, ardından küçük siyah çantamı omzuma astım. Aynanın karşısında istemsizce durdum. Karşımdaki kadın bendim. Ama aynı zamanda ben değildim. Gözlerimin altındaki mor halkalar, yanaklarımdaki cansız solgunluk, dudaklarımın kenarına yerleşmiş o kırık ifade ve yüzümdeki yorgunluk, bana son birkaç haftada yıllarca yaşlanmış birini gösteriyordu. Bir süre kendi gözlerimin içine baktım. Orada korku vardı.
Yorgunluk vardı. Kayıp vardı. Ama bütün bunların altında, ne kadar küçük olursa olsun sönmemeye direnen bir umut kıvılcımı da vardı. Derin bir nefes aldım ve aynadaki yansımama bakarak fısıldadım. "Dayan. Biraz daha dayan." Odamdan çıkıp merdivenleri hızla indim. Ağır demir kapıyı açtığım anda gece yeniden yüzüme çarptı. Serin hava saçlarımı savururken ince rüzgâr tenime işledi.
Telefonumdan hemen bir taksi çağırdım. Sipariş onaylanınca gözlerimi malikanenin büyük demir kapısına diktim ve geniş taş bahçede tek başıma beklemeye başladım. Uzakta sıralanmış bahçe lambalarının solgun sarı ışıkları yere uzun gölgeler bırakıyor, taş yolların üzerine titrek çizgiler düşürüyordu. Rüzgâr çam ağaçlarının dallarını usulca sallıyor, yaprakların birbirine sürtünen sesi gecenin derin sessizliğine karışıyordu.
Arada bir yükselen cırcır böceklerinin sesi o ağır sessizliği kısa anlar için bölüyor, ardından gece yeniden kendi sessizliğine gömülüyordu. Parmaklarım telefonumu öylesine sıkıyordu ki avuç içlerimde neredeyse izi çıkacaktı. Her geçen saniye uzuyor, her nefes biraz daha ağırlaşıyor, kalbim yaklaşan bilinmezliğin ritmine ayak uydururcasına göğsümün içinde daha hızlı çarpıyordu.
Çünkü hissediyordum. Bu gece yalnızca bir buluşmaya gitmiyordum. Bu gece, yıllardır içimde sessizce büyüyen bütün soruların peşinden yürüyordum. Belki de yıllardır aradığım cevabın ilk adımını atmak üzereydim. Ya anneme kavuşacağım gerçeğinin ilk kapısını aralayacaktım... ya da hayatımdaki en büyük yanılgının tam ortasına, kendi ayaklarımla ve geri dönülmez bir şekilde yürüyecektim.
Siyah taksinin keskin farları, gecenin karanlığını iki bıçak gibi yararak önümdeki taş yolu aydınlattığı anda beklemeye bile tahammül edemedim. Araç daha tam durmadan birkaç hızlı adım attım, arka kapıyı aceleyle açıp kendimi neredeyse içine savurdum. Kapıyı sertçe çekip kapattığımda göğsüm öyle hızlı inip kalkıyordu ki nefesimin buğusu camı ince bir sis tabakasıyla kapladı. Parmaklarım titriyordu; avuçlarımın içinde sıkmaktan ısınmış telefonumun ekranını güçlükle açtım, Polat Arsal'ın gönderdiği konumu şoföre uzattım.
"Lütfen... Buraya hızlı gidelim," diyebildim ancak. Sesim boğazımın derinliklerinden zorla çıkmış, fısıltıyla hıçkırık arasında sıkışıp kalmıştı.
Şoför aynadan yüzüme kısa bir bakış attı. Gözlerimdeki telaşı görmüş olmalıydı ki hiçbir soru sormadan başını salladı. "Merak etme kızım," dedi sakin ama güven veren bir tonla. "En kısa yoldan götürürüm."
Motor derinden homurdandı, araç ağır ağır hareket etmeye başladı. Malikanenin demir kapıları geride kalırken istemsizce arkama baktım. Bahçe lambalarının sarı ışıkları uzaklaştıkça küçülüyor, sonunda gecenin içinde tamamen kayboluyordu. O an içime açıklayamadığım tuhaf bir his çöktü. Sanki yalnızca evimden değil, geride bırakabileceğim son güvenli yerden de uzaklaşıyordum.
Yol uzadıkça uzuyor, zaman önümde uzayıp giden asfalt gibi bitmek bilmiyordu. Sokak lambalarının solgun ışıkları camdan yüzüme vuruyor, her birkaç saniyede bir karanlıkla aydınlığın arasında gidip geliyordum. Parmaklarımı dizlerimin üzerinde kenetledim. Tırnaklarım avuç içime öylesine sert batıyordu ki acı hissetmem gerekirdi ama hissetmiyordum. İçimde dolaşan korku, bütün bedenimdeki diğer hisleri bastırmıştı. Zihnim tek bir isim etrafında dönüp duruyordu. Pamir.
Ya beni orada gördüğünde o buz gibi bakışlarını yeniden üzerime kaldırırsa? Ya yüzüme öyle yabancı bakarsa ki, sanki beni hiç tanımamış gibi davranırsa? Eskiden bana güvenen oydu. Ben düştüğümde ilk elini uzatan oydu. Ben gecenin bir yarısı ağladığımda tek kelime etmeden yanımda oturan oydu. Şimdi ise gözlerinde bana dair yalnızca kırgınlık, öfke ve susturulmuş acılar taşıyan adam yine oydu. Boşanmış olmamız içimdeki bağı koparamamıştı. En tehlikeli anda bile ilk aklıma gelen kişi hâlâ oydu. İçten içe, ne kadar inkâr etmeye çalışsam da onun beni yine koruyacağına inanmak istiyordum. Ama ya yanılıyorsam? Ya gerçekten benden vazgeçtiyse? Hangi adam, kendisini ihanetle yaraladığına inandığı bir kadını yeniden dinlemek isterdi? Ben onun canını öylesine çok yakmıştım ki attığım her adımın onu biraz daha benden uzaklaştırdığını hissediyordum.
Yine de içimde inatçı, kör, mantıksız bir umut vardı. Belki Polat doğru söylüyordu. Belki amcalarını gördüklerinde yıllardır omuzlarında taşıdıkları o tonlarca ağırlık biraz olsun hafifleyecekti. Belki ilk kez birlikte ağlayacak, birlikte susacak, birlikte iyileşmeye başlayacaklardı.
Telefonumu çıkarıp saate baktım. Dakikalar ilerliyor görünüyordu ama bana göre zaman durmuştu. "Daha çok var mı?" diye sordum dayanamayarak.
Şoför aynadan yeniden bana baktı. "Beş dakika," dedi.
O beş dakika ömrümden koparılmış beş yıl gibi geçti. Araç nihayet yavaşladı. Lastikler çakılların üzerinde sertçe sürtündü, hafif bir sarsıntıyla tamamen durduk. Derin bir nefes alıp camdan dışarı baktığım anda damarlarımdaki kan buz kesti.
Karşımda ne bir ev vardı ne yanan bir pencere ne de insana ait en küçük bir iz. Sadece gecenin tam ortasında, karanlığın içine saplanmış devasa ve metruk bir depo yükseliyordu. Pas tutmuş sac duvarları ay ışığında donuk gri parlıyor, kırık camları boş göz çukurları gibi karanlığın içinden bana bakıyordu. Çevresindeki yabani otlar rüzgârla hışırdıyor, o ses bile insanın içine sebepsiz bir huzursuzluk işliyordu. Burası... Burası neydi?
Boğazım kurudu. Şoföre döndüm. "Yanlış geldik galiba," dedim, sesim bana bile ait değilmiş gibi çıkmıştı.
Adam navigasyona baktı, ardından ekranı bana çevirdi. "Yok kızım," dedi dümdüz bir sesle. "Gönderdiğin konum tam burası." Kalbim göğsümün içinde sertçe çarptı. Yutkunmaya çalıştım. Başaramadım. Boğazımdaki düğüm büyümeye devam etti. Hayır. Polat benimle böyle bir oyun oynuyor olamazdı. Annem konusunda yalan söylemiş olamazdı. Olmamalıydı.
Titreyen ellerimle ücreti ödedim. Kapıyı açtığım anda gece yüzüme tokat gibi çarptı. Keskin ayaz ciğerlerime doldu, saçlarımı savurdu. Birkaç saniye olduğum yerde dikildim. Sonra kendimi yürümeye zorladım. Zifiri karanlık etrafı tamamen yutmuştu. Ay ışığının solgun parıltısı beton zemine ince bir örtü gibi seriliyor, attığım her adım boşlukta yankılanıyordu. Ayakkabılarımın sesi deponun devasa duvarlarına çarpıp bana geri dönüyor, sanki içeride benden başka biri daha yürüyormuş hissi veriyordu.
Rüzgâr paslı sacları titretiyor, bina yaşayan dev bir yaratık gibi inliyordu. Pas tutmuş büyük kapının önüne geldim. Avucumu buz gibi metale koydum. Elim titriyordu. Kapıyı hafifçe ittim. Çıkan uzun metal gıcırtısı gecenin sessizliğini paramparça etti.
İçeri adım attığım anda tavandan sarkan tek bir ampulün loş sarı ışığını gördüm. Işık ara ara titriyor, karanlığı tamamen dağıtamıyordu. Ve tam o ışığın altında onu gördüm. Polat Arsal. Elleri cebindeydi. Sanki dakikalardır değil, saatlerdir beni bekliyordu. Gözlerimiz aynı anda birbirine kilitlendi. Dudaklarının kenarında mide bulandıran bir gülümseme belirdi.
"Sonunda geldin," dedi başını hafifçe yana eğerek."Yavru kuş."
Midem düğümlendi. "Burası neresi?" dedim nefes nefese. "Neden burada buluşuyoruz? Annem nerede? Bana onu göster." Sesimdeki panik artık saklanamayacak kadar büyümüştü. İçimden defalarca bunun kötü bir kâbus olmasını diledim. Gözlerimi açacak, bütün bunların bittiğini görecektim. Ama Polat'ın yüzündeki maske yavaş yavaş kayboldu. Yerini kurnaz, çarpık, şeytani bir sırıtış aldı.
"Biliyor musun," dedi alaycı bir keyifle. "Senin bu kadar kolay kandırılabileceğini tahmin etmemiştim." Parmaklarını havaya kaldırdı. "Birkaç eski fotoğraf. İki damla sahte gözyaşı." Sonra yüzüme doğru eğildi. "Ve sen bana bütün kapıları kendi ellerinle açtın."
Dünya başıma yıkıldı. "Ne diyorsun sen?" diye bağırdım. Sesim boş deponun içinde defalarca yankılandı. "O fotoğraflar..."
"Gerçekti," dedi sözümü keserek. "Fotoğraflar gerçekti. Hikâye yalandı." Kahkaha attı. "Sen onları kurtardığını sandın. Oysa kendi ellerinle onları cehenneme çağırdın."
Kulaklarım uğuldamaya başladı. "Sence," dedim güçlükle, "Pamir'le Pars bana gerçekten o yalan yüzünden mi küstü?"
Polat kahkahasını bastıramadı. "Yavru kuş," dedi. "Senin merhametini kullanmak çocuk oyuncağıymış. Sana tek yapmam gereken acıklı bir hikâye anlatmaktı. Gerisini sen yaptın."
Gözlerimden yaşlar süzüldü. "Yalan söyledin." Sesim kırıldı. "Her şeyi planladın." Hiç düşünmeden cebime uzandım. Telefonumu çıkarıp yardım istemeye çalıştım. Parmaklarım ekrana dokunamadan arkamdan demir gibi sert bir kol boynuma dolandı. Nefesim kesildi. Aynı anda şakağıma buz gibi bir metal dayandı. Silah. Telefon elimden çekilip alındı. Arkamdan pis bir kahkaha yükseldi.
"Sence bu kadar kolay kurtulabileceğini mi sandın?"
O an korkumun yerini öfke aldı. Bütün bedenim titriyordu ama geri çekilmedim. Başımı çevirip doğrudan Polat'ın gözlerinin içine baktım. "Şerefsiz," dedim dişlerimin arasından. "Sen onların amcasısın. Bunu nasıl yaparsın?"
Polat ağır ağır bana yaklaştı. Gözlerindeki karanlık memnuniyet midemi bulandırıyordu. "Doğru," dedi başını sallayarak. "Amcalarıyım." Bir an sustu. Sonra dudaklarındaki gülümseme daha da büyüdü. "Galiba kendimi tam tanıtamadım." Sözlerini tek tek seçerek konuştu. "Ben Polat Arsal. Kendi kardeşini, yengesini ve bütün ailesini diri diri mezara gönderen adamım." Kulaklarım uğulduyordu. Nefes alamıyordum. Polat konuşmaya devam etti. "En acısı ne biliyor musun? Pamir'le Pars gerçeği bile bilmiyor. Hâlâ babalarının kafasına kurşun sıkıp intihar ettiğini sanıyorlar."
Dudaklarını büktü. "Yazık. Ne kadar trajik." O sahte acıma ifadesi öfkemi daha da büyüttü. "Sen katilsin!" diye haykırdım. "Kendi kardeşini öldüren bir canisin. Hiç mi vicdanın sızlamadı? Hiç mi geceleri rahat uyuyabildin?" Parmağımla göğsünü gösterdim. "Bir gün bile aynaya bakarken kendinden utanmadın mı?"
Polat'ın yüzündeki sırıtış bir anda silindi. Gözleri karardı. Çenesi sertçe gerildi. "Kes sesini!" diye kükredi. Sesi deponun demir duvarlarını titretti. "Bir kelime daha edersen o dili kökünden kestiririm."
Geri çekilmedim. Tam tersine üzerine yürüdüm. Şakağıma dayanan silaha rağmen gözümü kırpmadan yüzüne baktım. "Kes!" diye bağırdım. "Adamlığın yetiyorsa yap!"
Bir an sustu. Sonra başını geriye atıp öyle yüksek sesle güldü ki kahkahası deponun her köşesinde yankılandı. "Adam olmadığım için yapmayayım o zaman."
Kendi rezilliğine, kendi karanlığına, kendi günahına bu kadar rahat gülebilen bir insanın içinde vicdan adına hiçbir şey kalmadığını o an anladım. Karşımda duran adam yalnızca bir katil değildi; başkalarının acısından beslenen, merhameti zayıflık sayan ve insan hayatını satranç taşlarından ibaret gören gerçek bir canavardı. O an içimde tek bir gerçek bütün ağırlığıyla yerine oturdu. Bu depoya kendi ayaklarımla yürüyerek gelmiştim ama artık burası, ölümün nefes aldığı bir kafese dönüşmüştü.
"Lütfen..." dedim. O tek kelime dudaklarımdan çıkarken sesim artık bana ait değildi. Boğazımdan kopup gelen her harf, hıçkırıklarla parçalanıyor; kelimeler sanki ciğerlerimin içinden sökülerek dışarı çıkıyordu. Gözyaşlarım görüşümü tamamen bulanıklaştırmıştı. "Bunları onlara yapma... Ne olur yapma..." Başımı çaresizce iki yana salladım.
"Yıllardır acı çekiyorlar. Ruhları zaten paramparça. Onlardan daha ne istiyorsun? Ne olur, onları rahat bırak." Son cümleyi söylerken sesim öylesine incelmişti ki kendi kulağıma bile yabancı geliyordu.
Artık ayakta duracak gücüm kalmamıştı. Dizlerim boşaldı. Bedenim, bütün ağırlığıyla beton zemine çöktü. Soğuk beton dizlerime çarptığında keskin bir acı hissetmem gerekirdi ama hissetmedim. İçimde büyüyen suçluluk, bütün fiziksel acıları bastırmıştı. Omuzlarımın üzerine görünmez bir dağ çökmüştü sanki. Nefes almak bile ağır geliyordu. Çünkü gerçeği inkâr edemiyordum. Bu kâbusun kapısını kendi ellerimle açmıştım. Bu canavarın anlattığı yalanlara inanmış, merhametimi silah gibi bana doğrultmasına izin vermiştim. Pamir'i, Pars'ı, yıllardır kanayan yaralarını iyileştireceğimi sanırken onları kendi ellerimle ölümün ağzına getirmiştim. Annemin adını duyduğum an aklımı kaybetmiştim. Birkaç eski fotoğraf, birkaç sahte gözyaşı ve kırık bir ses tonuna inanmıştım. Şimdi ise bunun bedelini yalnızca ben değil, en çok sevdiğim insanlar ödeyecekti.
Polat ağır ağır bana doğru yürüdü. Adımlarının betonda çıkardığı tok sesler, boş deponun içinde ürkütücü bir yankıya dönüşüyordu. Her adımı, sanki üzerime yaklaşan bir celladın ritmi gibiydi. Üzerimde dolaşan karanlık bakışları, avını izleyen aç bir kurt kadar sakindi. Dudaklarının kenarında beliren o çarpık gülümseme, insanın içine işleyen cinsten bir gülümsemeleşmişti.
"Sence," dedi başını hafifçe yana eğerek, "onların acısı umurumda mı sanıyorsun?" Sesi pürüzlüydü. Alayla örülmüş her kelime, yüzüme tokat gibi çarpıyordu. "Acı dediğin şey, doğru insanın elinde dünyanın en güzel oyuncağıdır." Kısa bir kahkaha attı. "Ben de yıllardır onunla oynuyorum."
Öfkem, gözyaşlarımın önüne geçmeye çalıştı. Parmaklarımı betonun üzerinde sıktım, kendimi doğrultmaya uğraştım ama dizlerim beni taşımayı reddediyordu. Başımı hırsla kaldırıp gözlerinin tam içine baktım. "Adi herif!" diye bağırdım. Sesim çatladı ama susmadım. "Sen ruhunu çoktan toprağa gömmüş bir canisin! Vicdanın çürümüş. Kan taşıdığı insanları bile öldürebilecek kadar alçaksın."
Polat, söylediklerimi duymamış gibi omuz silkti. Hakaretlerim onun üzerinden yağmur damlası gibi kayıp gidiyordu. Hatta bundan eğleniyor gibiydi. Çenesini hafifçe yukarı kaldırdı. "Bence burada tek adi olan ben değilim, Mavi." Gözlerini gözlerime sabitledi. "Birazdan sevdiklerin şu kapıdan içeri girdiğinde... Gerçekleri öğrendiklerinde... Asıl kimin hain, kimin zavallı, kimin affedilmeyecek biri olduğunu birlikte göreceğiz." Dudaklarındaki gülümseme daha da genişledi. "İnsan bazen kendi celladı olurmuş. Sen bunu bugün öğreneceksin." O cümle daha kulaklarımda yankılanırken deponun girişindeki ağır demir kapı uzun ve ürpertici bir gıcırtıyla aralandı. Çıkan metal sesi, sanki bütün sessizliği ikiye bölmüştü. Hem ben hem Polat aynı anda başımızı kapıya çevirdik.
Zaman o an yavaşladı. Nefesim göğsümde sıkıştı. Kalbim tek bir vuruş yapıp durmuş gibi hissettirdi. Sonra onları gördüm. Pamir. Pars. Kapının eşiğinde yan yana duruyorlardı. Dışarıdaki ay ışığı arkalarından vuruyor, gölgeleri beton zemine kadar uzanıyordu. İkisi de içeri ilk adımlarını attıkları anda gözleri Polat'a takıldı. O an yüzlerindeki ifade değişti. Şaşkınlık, tanıma, öfke ve yıllardır bastırılmış acılar tek bir bakışın içinde birbirine karıştı.
Pamir'in çenesi sertçe kilitlendi. Yumrukları öylesine sıkılmıştı ki parmak boğumları bembeyaz kesilmişti. Pars'ın göğsü hızla inip kalkıyordu. İkisinin de gözlerinde aynı yangın vardı ama farklı yanıyordu. Pamir'in öfkesi sessizdi; insanı tek bakışıyla öldürebilecek kadar derin ve boğucuydu. Pars'ın öfkesi ise taşan bir nehir gibiydi; her an önüne gelen her şeyi yıkabilecek kadar kontrolsüz görünüyordu.
İçimde taşıdığım son umut kırıntısı da o bakışları gördüğüm anda paramparça oldu. Göğsümün ortasına görünmez bir bıçak saplandı sanki. Nefesim kesildi. Pars'ın gözleri yavaşça Polat'tan bana kaydı. Hayatımda ilk defa bana böyle bakıyordu. O bakışta ne sıcaklık vardı ne şefkat ne de eskiden bana "yengem" derken taşıdığı o içten samimiyet. Karşısında tanıdığı kadına değil, hayatını mahvetmiş bir yabancıya bakıyordu. Dudaklarını güçlükle araladı.
"Senin..." Sesi öylesine soğuktu ki bütün depoyu dondurabilecek gibiydi. "Senin haberin var mıydı bundan?" O soru kulağıma değil, doğrudan kalbime saplandı. Boğazımdaki düğümü yutmaya çalıştım. Nefesim titriyordu. Yalan söyleyemezdim. Artık hiçbir şeyi saklayamazdım. Titreyen dudaklarımı araladım.
"Haberim vardı..." dedim güçlükle. Pars'ın yüzündeki ifade daha da sertleşti. Hemen devam ettim. "Ama yalnızca sizinle konuşmak istediğini söyledi. Size tuzak kuracağını bilmiyordum. Annemle ilgili söylediklerine inandım. Bana sizi görmek istediğini, yıllardır pişman olduğunu anlattı. Yemin ederim bilmiyordum. Vallahi bilmiyordum. Size zarar vereceğini bilseydim asla..." Sesim tamamen dağıldı. "Asla sizi buraya getirmezdim."
Gözyaşlarım çenemden damlayıp beton zemine düşerken Pamir'in üzerimde dolaşan bakışını hissettim. Başımı kaldırmaya cesaret edemedim ama onun nefes alışını bile duyabiliyordum. Sessizliği, bağırmaktan daha korkunçtu. Sonunda konuştu. Sesi ne yüksekti ne de öfkeyle titriyordu. Aksine, öylesine sakindi ki o sakinlik insanın iliklerine işliyordu.
"Hayatımı..." dedi yavaşça. "Hayatımızı..." Kısa bir duraksadı. O küçücük sessizlik bile ciğerimi parçalamaya yetmişti. "Bu kadar kusursuz mahvetmeyi nasıl başarıyorsun sen?"
O cümle duyulduğu anda dünya üzerime çöktü. İçimde kalan son nefes de sanki o kelimelerle birlikte sökülüp alındı. Başımı kaldırıp ona baktım.
Gözlerinde artık sevdiğim adam yoktu. Bana inanan adam yoktu. Her düştüğümde beni ayağa kaldıran adam yoktu. Yalnızca tükenmiş, kırılmış ve benden iğrenen bir adam vardı. Pars da bana aynı nefretle bakıyordu. O an ilk kez, onların gözlerindeki yıkımın aynasının ben olduğumu gördüm. Ve o gerçeğin ağırlığı altında, beton zemine çökmüş bedenimden önce ruhum dizlerinin üzerine yıkıldı.
Bölüm etkileşimi
