12. bölüm / 28
ZULMÜN ÇİÇEĞİAĞITSIZ SON
Bölümler 28Şu an: AĞITSIZ SON
- 1 TANITIM130 kelime
- 2 SOLMUŞ MASAL7.477 kelime
- 3 MÜHÜR6.746 kelime
- 4 SON BEYAZIN FISILTISI12.386 kelime
- 5 KEFEN11.226 kelime
- 6 KADERİN MÜHRÜ10.494 kelime
- 7 KARANLIĞA ESİR12.112 kelime
- 8 BİR IŞIK ESKSİK9.430 kelime
- 9 YARABANDI9.192 kelime
- 10 YENİLGİ9.567 kelime
- 11 SEN ONA AŞIKSIN10.958 kelime
- 12 AĞITSIZ SON10.888 kelime · Okuduğun bölüm
- 13 ÖLMESEN OLMAZ MI?9.631 kelime
- 14 KALBİME AÇTIĞIN MEZAR10.276 kelime
- 15 BİR ZAMANLAR SEN4.448 kelime
- 16 TUTAMADIĞIM ELLER3.488 kelime
- 17 ÖZGÜRLÜĞE VEDA2.196 kelime
- 18 KALBİMDEKİ SANRI3.205 kelime
- 19 ÇOCUKLUĞUMUN KATİLİ2.411 kelime
- 20 İÇİMDEKİ KATİL5.362 kelime
- 21 BİR GÜN DAHA KALAMAZ MISIN?5.080 kelime
- 22 İÇİMDE KALAN SEN5.791 kelime
- 23 BOĞAZIMDAKİ HOŞÇA KAL2.578 kelime
- 24 ANNE2.105 kelime
- 25 MERHAMETİN BEDELİ1.212 kelime
- 26 KENDİ CELLADIM3.423 kelime
- 27 YANLIŞ NEFRET5.138 kelime
- 28 ARTIK SENİ DUYUYORUM6.140 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
"Sessizliğim, fark etmeden tuttuğum bir cenazeymiş."
"Gitme," dedim titrek bir sesle. Bu kelime ağzımdan çıktığı anda boğazım düğümlendi, nefesim yarıda kaldı. Sanki o tek kelimeyle yıllardır içimde biriken bütün korkular, bütün eksiklikler, bütün yarım kalmışlıklar yüzeye çıkmıştı. Annem karşımdaydı. Yine rüyalarıma girmişti ama bu defa sahne aynı değildi. Bu defa sırtını dönmemişti. Bu defa uzak bir siluet gibi değildi. Gözlerimin tam içine bakıyordu. Beni görüyordu. Gerçekten görüyordu. O bakış, çocukluğumdan beri aradığım ama bir daha hiç bulamadığım bakıştı.
İçimdeki küçük kız o an çığlık atıyordu. O kız hâlâ büyümemişti. Hâlâ annesinin gidişiyle donup kalmış, yıllar geçse de o anın içinde sıkışıp kalmıştı. O küçük kız korkuyordu. Çünkü gitmenin ne demek olduğunu çok iyi biliyordu. Gitmek demek yarım kalmak demekti. Gitmek demek bir daha asla tamamlanamamak demekti. Gitmek demek gece uykularında uyanıp boşluğa bakmak, sabahları eksik uyanmak demekti.
"Gitme," derken aslında sadece o ana seslenmiyordum. Geçmişe sesleniyordum. Çocukluğuma, kırılmış hayallerime, annesiz büyümek zorunda kalan o küçük kalbime sesleniyordum. Çünkü o gün gittiğinde benden sadece kendisini almamıştı. Güvenimi almıştı. Sığınacak yerimi almıştı. Dünyanın iyi bir yer olabileceğine dair inancımı almıştı.
Bu defa gitmemeliydi. Bu defa beni yarım bırakmamalıydı. Gözlerimin içine bakıyorken, beni izliyorken çekip gitmemeliydi. Çünkü bir insan, göz göze geldiği birini nasıl terk edebilirdi? Bir anne, çocuğunun gözlerindeki korkuyu görüp nasıl arkasını dönebilirdi?
Ellerim titriyordu. Ona uzanmak istedim ama cesaret edemedim. Ya dokunduğum anda kaybolursa diye korktum. Ya bu görüntü de diğerleri gibi bir anlık yanılsamaysa diye korktum. Çünkü hayat bana güzel şeylerin kalıcı olmadığını öğretmişti. Öğrettiği her ders acı vericiydi.
Annemin yüzünde bir ifade vardı; ne tamamen huzurlu ne tamamen suçlu. Sanki içinde de bir savaş vardı. Gözleri doluydu ama ağlamıyordu. Bu daha çok canımı yaktı. Çünkü ağlamaması, güçlü durmaya çalışması, onun da acıyı içine attığını gösteriyordu. Ve ben onun acısını taşıyabilecek kadar güçlü değildim. Kendi acımı bile zar zor taşıyordum.
İçimdeki küçük kız dizlerinin üzerine çökmüş gibiydi. "Ne olur kal," diyordu sessizce. "Bu defa kal. Bu defa beni bırakma." Çünkü o kız biliyordu; annesi giderse bu karanlık biraz daha koyulaşacaktı. Biraz daha nefessiz kalacaktı. Biraz daha yalnız hissedecekti.
Annem gitmezse her şey düzelir miydi bilmiyorum. Ama bildiğim bir şey vardı; o an gitmesi, içimdeki bütün yaraları yeniden kanatırdı. Ve bazı yaralar vardı ki bir kez daha kanarsa artık iyileşmezdi.
Gitmesini istememem aslında bir vedayı durdurma çabasıydı. Zamanı geri sarma isteğiydi. Bir çocuğun kaderle pazarlık yapmasıydı. Ve ben o an ne güçlüydüm ne de cesur. Sadece korkuyordum. Çok korkuyordum. Çünkü gitmek, benim için her zaman kaybolmak demekti. Ve ben bir kez daha kaybolmak istemiyordum.
"Büyümüşsün," dedi annem titrek bir sesle. O tek kelime havada asılı kaldı, sanki zaman o an yavaşladı. Sesindeki şaşkınlığı, pişmanlığı ve derin bir sızıyı aynı anda hissedebiliyordum. Gözleri beni inceliyordu; yüzümdeki çizgileri, bakışlarımdaki ağırlığı, omuzlarıma çökmüş yorgunluğu. Kızını ilk defa bu hâlde görüyordu. İlk defa büyümüş hâlimle.
Eskiden gözlerinin içine baktığında gördüğü o küçük, masum kız yoktu artık karşısında. Dizleri yara bere içinde kalan, geceleri korkup ağlayan, annesinin sesine sığınan o çocuk gitmişti. Yerine suskunluğu öğrenmiş, acıyı tanımış, hayal kırıklıklarını ezberlemiş bir kadın gelmişti. Benim büyümem zamana değil, yokluğa bağlıydı. İnsan sevgiyle değil de eksiklikle büyüyorsa, büyümenin adı olgunluk olmuyordu; mecburiyet oluyordu.
Annemin gözlerinde bir anlık suçluluk belirdi. Bunu saklayamadı. Çünkü benim büyümem, onun olmayışının kanıtıydı. Benim bu hâlim, onun gidişinin sessiz tanığıydı. Bir annenin çocuğunda görmek isteyeceği türden bir büyüme değildi bu. Ne neşeli ne de umut doluydu. Bu, erken yaşta omuzlara yüklenen ağır bir hayattı.
"Evet," demek istedim ama sesim çıkmadı. Çünkü büyümek benim için övünülecek bir şey değildi. Ben büyümek istememiştim. Ben hâlâ annesinin saçını okşamasına muhtaç o kız olmak istemiştim. Ama kimse bana sormamıştı. Hayat, beni kollarımdan tutup büyüklüğe fırlatmıştı.
Annem bana bakarken gözleri doldu. Sanki içinden "Keşke böyle görmeseydim," diyordu. Keşke kızım hâlâ çocuk olsaydı, keşke onu bu kadar ağırlaştırmasaydım diyordu belki de. Ama keşke'ler geçmişi geri getirmiyordu. Ben çoktan büyümüştüm. Çoktan kırılmıştım. Çoktan kendi kendime yetmeyi öğrenmiştim.
İlk defa fark etti sanırım. Benim artık korunmaya ihtiyacı olan biri değil, korunmayı çoktan bırakmış biri olduğumu. Gözlerimdeki sertlik, duruşumdaki mesafe, sesimdeki temkin... Hepsi yılların bana bıraktığı izlerdi. Ve o izlerin hiçbirinde onun eli yoktu.
Annem karşısındaki kızın artık küçük olmadığını anladığında, benim içimdeki küçük kız biraz daha sessizleşti. Çünkü insan büyüdüğünün fark edildiği anda, geri dönme ihtimalini de kaybederdi. Ve ben o an, büyümüş olduğumu ilk defa gerçekten hissettim.
"Sensiz büyüdüm," dedim. Yüzümde beliren o küçük tebessüm aslında bir gülümseme değildi; acının alışkanlığa dönüşmüş hâliydi. İnsan bazı cümleleri artık ağlayarak değil, alışmış bir sakinlikle kuruyordu. Ben de öyleydim. Büyürken yanımda değildin demek istemedim sadece, sensiz öğrendim yaşamayı demek istedim. Sensiz düşüp kalkmayı, sensiz güçlü durmayı, sensiz nefes almayı.
Ben büyürken o yanımda olmamıştı. İlk yaralarımı sardığında, ilk hayal kırıklığımda saçımı okşadığında, geceleri korkuyla uyandığımda... Hiçbirinde yoktu. Acı çekerken yoktu. Elimi uzattığımda tutacak bir el bulamadığım her an, yoktu. Hayat bana her şeyi tek başıma öğretti. Ayağa kalkmayı da, düştüğüm yerden kalkıp hiçbir şey olmamış gibi yürümeyi de.
Bazen bir çocuğun annesizliği sessiz olurdu. Kimse fark etmezdi. Benimki öyleydi. Çığlık atmadım, bağırmadım, isyan etmedim. İçime kapandım. Ve insan içine kapandığında en çok kendini büyütürdü. Küçük yaşta büyük olmayı öğrendim. Ağlamam gerektiğinde susmayı, sığınmam gerektiğinde kendime sığınmayı öğrendim.
Çünkü beni bu hayata annem bırakmıştı. Sanki sadece doğurmuş, sonra kaderin ortasına bırakıp gitmişti. Hayatla baş başa. Nefes almayı öğretmeden, düşmemeyi öğretmeden. Sanki yaşamak bir cezaydı ve ben o cezayı tek başıma çekmeliydim.
Beni bu dünyaya getirip sonra yok olmak... İnsan buna alışamıyordu. Çünkü anne dediğin, sadece var olmakla yetmezdi. Yanında olması gerekirdi. Benim yanımda olmayan bir annem vardı ama omuzlarımda onun yokluğunun ağırlığı vardı.
Yüzümdeki tebessüm bu yüzden küçüktü. Büyük bir acıyı taşıyan bir insanın gülümsemesi de küçük olurdu zaten. O tebessümün ardında kırılmış bir çocukluk, yarım kalmış bir sevgi, eksik bir hayat vardı.
Ne büyük bir acıydı bu. İnsan bunu yüksek sesle söyleyemiyordu bile. Beni seven tek bir kişi bile yoktu. Hayatımda gerçekten, koşulsuzca, hiçbir beklenti olmadan beni seçen tek bir insan bile yoktu. Bunu fark ettiğim an içimde bir şey kırıldı. Sessizce, kimse duymadan. Annem bile kendi kızını terk edip gitmişti. Dünyaya getirdiği, karnında taşıdığı, kalbinin altında büyüttüğü o küçük kızı geride bırakıp çekip gitmişti. Ve ben yıllarca onu masum sandım. Yıllarca onu güçlü sandım. Yıllarca onu kendini feda eden bir kadın sandım. Oysa gerçek bambaşkaydı.
Beni her gün korumaya çalışan, her an yanımdaymış gibi hissettiren o anne figürü aslında bir hayaldi. Zihnimin bana oynadığı acımasız bir oyundu. Çünkü gerçek olan şuydu; annem beni bu karanlıkta terk edip gitmişti. Kurtların arasına bırakıp arkasına bile bakmadan yürümüştü. Ben düşerken elimi tutmamıştı. Ben korkarken yanımda durmamıştı. Ben küçücükken omuzlarımda koskoca bir dünyanın yükü varken, o kendini bu hayattan kurtarmayı seçmişti.
Ve işin en can yakan yanı şuydu; bunu şimdi anlıyordum. Yıllar sonra. Babam kadar annemin de suçu olduğunu. Hep babama kızmıştım. Hep onun sertliğine, suskunluğuna, sevgisizliğine öfke duymuştum. Ama annemi hep ayrı bir yere koymuştum. Onu temize çekmiştim zihnimde. Oysa gerçek adaletli değildi. Gerçek acımasızdı. Annem isteseydi o tetiği çekmezdi. İsteseydi kalırdı. İsteseydi kızını korurdu. Hayat ne kadar zor olursa olsun bir anne, çocuğunu korumayı seçebilirdi.
Ama o seçmedi.
Kendini bu hayattan kurtarmayı seçti. Kendi acısından kaçmayı seçti. Ve beni burada bıraktı. Yalnız. Savunmasız. Karanlığın tam ortasında. Sanki ben güçlüydüm, sanki ben dayanabilirdim. Sanki bir çocuk, annesizliğe alışabilirdi.
O an anladım. En büyük terk edilişler sessiz olanlardı. Ardında not bırakmayan, açıklama yapmayan, hesap vermeyen terk edilişler. İnsan böyle terk edildiğinde kime kızacağını bilemiyordu. Öfke bile yarım kalıyordu. Çünkü karşında hesap sorabileceğin biri yoktu. Sadece boşluk vardı.
Ve o boşlukta ben büyüdüm. Sevgisizliğin içinde olgunlaştım. Kimsenin beni seçmediği bir dünyada ayakta kalmayı öğrendim. Ama bu bir başarı değildi. Bu hayatta kalma refleksiydi.
Şimdi geriye dönüp baktığımda anlıyorum. Benim kalbim bu yüzden bu kadar yorgundu. Bu yüzden sevildiğime inanmakta zorlanıyordum. Çünkü ilk terk edilişim, en derin olanıydı. Bir annenin gidişiyle başlayan bir yalnızlıktı bu. Ve insan annesi tarafından bırakıldığında, dünyanın geri kalanı hep biraz daha soğuk gelirdi.
"Mecburdum" dedi üzgün bir ses tonuyla. O tek kelime havada asılı kaldı. Mecburdum. Sanki her şeyin üstünü örtebilecek kadar güçlüymüş gibi, sanki yılların yokluğunu, gecelerce içime akıttığım sessiz çığlıkları, kimseye anlatamadığım o eksikliği tek başına açıklayabilirmiş gibi. Ama değildi.
Hiçbir zaman mecbur değildi. Karşısında artık masumca başını eğip her söylenene inanan o küçük kız yoktu. Gözlerinin içine bakıp yalanı gerçeğe çevirebileceği biri de yoktu. Ben büyümüştüm. Yaralarımla, suskunluklarımla, geceler boyu kendi kendime verdiğim sözlerle büyümüştüm. Bana bu yalanları yutturamazdı artık.
"Değildin" dedim. Sesim beklediğimden daha sakindi ama içimde kopan fırtınayı susturmuyordu bu sakinlik. Acı içindeydim ve yine de gülümsemeye devam ediyordum. Çünkü bazı acılar insanın yüzüne yerleşir, gülümseme kılığına girer, kimse fark etmesin diye. Beni kandırmasına ihtiyacım yoktu. Gerçeği duymak istemediğim bir yaşta değildim artık. Ben gerçeği çoktan yaşamıştım. Onun gidişini, yokluğunu, boşluğunu.
Sözlerim onu durdurdu. Gözlerinde bir anlık şaşkınlık belirdi. Çünkü anneler çoğu zaman çocuklarının büyüdüğünü en son fark eder. Hele ki o büyüme acıyla olmuşsa. Benim büyümem sessizdi. Kimse alkışlamadı, kimse fark etmedi. Bir gün uyandım ve artık daha fazla ağlayamayacak kadar yorulmuştum. İşte o gün büyüdüm.
İçimde bir yer hâlâ o küçük kızdı belki. Hâlâ annesinin eteğine tutunmak isteyen, hâlâ gitmemesini dileyen, hâlâ "kal" demeye cesaret edemeyen bir çocuk. Ama o çocuk konuşmuyordu artık. Onun yerine acıyla konuşmayı öğrenmiş bir kadın vardı.
Acıyla yaşamayı öğrenmiştim. Her sabah uyanıp kalbimdeki boşluğu yok saymayı, geceleri sessizce nefes almayı, kimseye ihtiyaç duymadan ayakta durmayı öğrenmiştim. İnsan alışıyordu. Her şeye alışıyordu. Buna da. Peki bu alışmak iyileşmek miydi? Hayır. Bu sadece hayatta kalmaktı.
Artık canım yanmıyordu değil mi? Öyle sanıyordum. Öyle olmasını istiyordum. Çünkü insan bir noktadan sonra acı çekmekten değil, acının hiç bitmeyecek olmasından korkuyordu. Canım yanmıyor gibi davranmayı öğrenmiştim. Ama bu, acının geçtiği anlamına gelmiyordu. Sadece derinlere gömülmüştü. Dokunulmadıkça susan, ama varlığını her an hissettiren bir sızı gibi.
Onun karşısında dururken anladım. Bazı yaralar kabuk bağlamaz. Sadece alışılır. Ve bazı "mecburdum"lar, yıllar sonra bile affedilecek kadar masum değildir.
"Kızım, biliyorsun elimde olsaydı seni bırakıp gitmezdim" dedi. Kelimeleri yumuşaktı ama içi boştu. O cümleyi daha önce de duymuştum sanki; belki rüyalarımda, belki kendi kendimi avutmak için kurduğum hayallerde.
Yalanlarıyla beni kandırmaya çalışıyordu ve bunu o kadar sakin, o kadar doğal yapıyordu ki bir an için inanmak istedim. İnsan bazen gerçeği bilse bile yalanın sıcaklığına sığınmak ister. Çünkü gerçek soğuktur, keskindir ve can yakar.
Ona karşı sert davransam gider miydi? Bu soru zihnimin içinde yankılandı. Eğer sesimi yükseltirsem, eğer kırıldığımı açıkça söylersem, eğer onu suçlarsam... yine arkasını dönüp gider miydi? Annem hep böyleydi. Kırılganlaştığımda değil, güçlendiğimde kaybolurdu. Ben susarsam kalır gibi, ben konuşursam gider gibi. Bu yüzden korkuyordum. Sadece ondan değil, yeniden yalnız kalmaktan korkuyordum.
Bir daha rüyalarıma gelmez miydi? Geceleri uykumun en derin yerinde karşıma dikilen o siluet, saçlarımı okşayan ama hiçbir zaman gerçekten dokunamayan o hayal... Ya o da yok olursa? Ya tamamen silinirse? İnsan bazen gerçek bir anneden çok, zihninde yarattığı anneye tutunur. Çünkü hayal kırmaz, terk etmez, gitmez.
Gitmesini istemiyordum. Bunu kendime itiraf etmek bile ağırdı. Onca acıya rağmen, onca yokluğa rağmen hâlâ onun varlığına muhtaç olmam beni öfkelendiriyordu. Ama insan kalbinin zayıf yerini seçemezdi. Benim zayıf yerim annemdi. Gitmiş olan, ama izini her yere bırakmış olan annem.
Ama kandırılmak da istemiyordum. En çok da buna dayanamazdım. Yıllarca kendimi kandırmıştım zaten. Onun bir gün döneceğine, beni gerçekten sevdiğine, gitmek zorunda olduğuna inanarak yaşamıştım. Şimdi karşımdadaydı ve aynı yalanları tekrar ediyordu. Bu kez fark vardı. Bu kez ben küçücük bir çocuk değildim. Yalanın kokusunu alabiliyordum.
Kalbim ikiye bölünmüştü. Bir yanım ona sarılmak, sesini duymak, kokusunu içime çekmek istiyordu. Diğer yanım ise geri çekiliyordu. Çünkü biliyordum; bir kez daha inanırsam, bir kez daha kandırılırsam, bu defa toparlanacak bir parçam kalmayacaktı.
Korkuyordum. Hem gitmesinden hem kalmasından. Hem susmaktan hem konuşmaktan. Çünkü bazı insanlar giderken de kalırken de acıtırdı. Annem de onlardandı.
"İsteseydin gitmezdin" dedim sert bir sesle. Bu cümle dudaklarımdan çıktığı anda içimde bir şey kırıldı ama yüzüme yansımadı. Acımak yoktu artık, korkmak yoktu. Yıllar önce çoktan tüketmiştim ikisini de. İçimdeki küçük kız çocuğu titriyordu, evet, hâlâ korkuyordu, hâlâ annesinin yeniden kaybolacağından, yine yarım kalacağından, yine arkasını dönüp gideceğinden korkuyordu ama artık onun direksiyona geçmesine izin veremezdim. Bu defa güçlü olan ben olmalıydım.
Gözlerim annemin yüzündeydi. O tanıdık yüz, bir zamanlar bana dünyanın en güvenli yeri gibi gelen ama şimdi yabancılaşmış olan o yüz. Çizgileri derinleşmişti, gözlerinin altındaki yorgunluk saklanamıyordu. Ama yorgun olmak gitmeyi haklı çıkarmazdı. Acı çekmek terk etmeyi mazur göstermezdi. İnsan isterse kalırdı. İnsan isterse çocuğunu ateşin içine bırakmazdı.
Bu cümleyi söylerken sesim titremedi ama içim zangır zangırdı. Çünkü bu sözleri söylemek annemi kaybetme ihtimalini de beraberinde getiriyordu. Gerçeği söylemek bazen en büyük cesaretti. Ben yıllarca susarak onu kaybetmiştim, şimdi konuşarak kaybetmeyi göze alıyordum.
Onun gözlerinde bir anlık şaşkınlık belirdi. Sanki bu cevabı beklemiyormuş gibiydi. Çünkü karşısında hâlâ susan, boynunu büken, her şeye rağmen annesini anlamaya çalışan küçük kız olduğunu sanıyordu. Oysa ben büyümüştüm. Acıyla, yoklukla, sevgisizlikle büyümüştüm. Beni büyüten şey zaman değildi, terk edilişti.
"Gitmek zorundaydım" demesini bekliyordum. Yine aynı cümleleri kurmasını, yine aynı bahanelerin arkasına saklanmasını. Ama artık o cümleler beni ikna etmiyordu. Çünkü zorunda olan insan geriye bakardı. Zorunda olan insan çocuğunun gözlerine bakamazdı. Zorunda olan insan yıllarca susmazdı.
İçimdeki küçük kız ağlıyordu, evet. Dizlerinin üzerine çöküp annesinin eteklerine sarılmak istiyordu. "Gitme" diye bağırmak istiyordu. Ama ben izin vermedim. Çünkü o küçük kız her ağladığında kimse gelmedi. Her seslendiğinde karşılık bulmadı. Onu korumak artık benim görevimdi.
Ben korkmamalıydım. Çünkü korku beni yıllarca olduğum yerde tutmuştu. Korku yüzünden soramadım, hesap soramadım, kızamadım. Korku yüzünden annemi kaybettiğimi kabullenemedim. Şimdi korkarsam yine kaybederdim ama bu kez kendimi.
"O zamanlar elimden bir şey gelmiyordu" dedi uzun uzun düşünerek. Sesinde pişmanlık vardı belki ama pişmanlık her zaman gerçeği değiştirmezdi. Ne düşünüyordu bilmiyordum. Geçmişi mi tartıyordu yoksa kendini mi aklıyordu bilmiyorum. Ama bildiğim tek şey şu an söylediği cümlelerin, yıllar önce sustuğu anların ağırlığını taşımadığıydı. O zamanlar gerçekten elinden bir şey gelmemiş miydi, yoksa elini uzatmaktan mı korkmuştu? İnsan bazen yapamadıklarının arkasına çaresizliği siper ederdi.
Şimdi elinden bir şey gelir miydi peki? Beni kurtarabilir miydi bu cehennemden? Masumluğumu parça parça kaybettiğim, çocukluğumu karanlık koridorlarda bıraktığım bu hayattan çekip çıkarabilir miydi? İçimde bu sorular yankılanırken cevabını çok iyi biliyordum. Hayır. Çünkü bazı cehennemler vardı ki insan oradan kurtulsa bile içinden çıkamazdı. Benim masumluğum bu duvarların arasında kalmamıştı, benim masumluğum insanlarda kaybolmuştu. Ve bir insanın yıktığını bir başka insan onaramazdı.
"Ama şimdi kurtarabilirim seni" dedi kendine güvenerek. Bu güven beni rahatlatmadı, aksine içimde ağır bir boşluk yarattı. Çünkü bu cümleyi duymaya ihtiyacım yoktu. Kurtarılmaya ihtiyacım yoktu artık. Çok geç kalınmış bir kurtuluş, bir iyilik sayılmazdı. Yaralarım kabuk bağlamıştı belki ama izi silinmemişti. Ben o izlerle yaşamayı öğrenmiştim.
O an anladım ki güven denen şey bir anda geri gelmiyordu. Ben güvenimi bir günde kaybetmemiştim ki bir cümleyle geri kazanayım. İnsan kendine bile güvenemezken bir başkasının vaadine nasıl inanırdı? Ben aynaya baktığımda bile kendime şüpheyle yaklaşırken, yıllar sonra karşıma çıkan bir sese nasıl sığınabilirdim?
İçimde bir yerde hâlâ küçük bir umut kıpırdanıyordu belki, inkâr edemem. Ama o umut korkuyordu. Çünkü umut etmek bir kez daha hayal kırıklığına davetiye çıkarmaktı. Ben artık hayal kırıklıklarından yorulmuştum. Yorulmak öyle bir şeydi ki insanı sessizleştirirdi, kalabalıkların ortasında bile yalnız bırakırdı.
Ona bakarken annemi değil, geçmişimi görüyordum. Beni yarım bırakan günleri, kimsenin arkamdan koşmadığı anları, geceleri kendi kendime verdiğim sözleri. Kurtarılmak istemiyordum çünkü kimsenin beni yeniden yarım bırakmasına dayanamazdım.
Belki de en acısı buydu. Bir zamanlar her şeyimi verebileceğim insanlara artık tek bir inancımı bile veremeyecek hale gelmiştim. Güvenimi çoktan kaybetmiştim ve kaybolan şeyler bazen bulunmazdı. Sadece yerini acı bir kabullenişe bırakırdı.
"Nasıl?" dedim titrek bir sesle. Bu kelime ağzımdan dökülürken neden sorduğumu ben bile bilmiyordum. Sanki gerçekten bir cevabı varmış gibi, sanki söyleyeceği birkaç cümleyle içimdeki bütün karanlık dağılacakmış gibi hissetmiştim bir an. Belki de bu sadece insanın çaresizlik anında tutunacak bir dal aramasıydı. Eğer şimdi beni kurtarabilseydi belki nefes alabilecektim, belki göğsümdeki ağırlık biraz olsun hafifleyecekti. Ama bu düşünce bile bana ihanet gibi geliyordu. Çünkü nefesimi kesen onun yokluğu değil miydi zaten? Geceleri uykumdan sıçrayarak uyanmama sebep olan, kalbimin sebepsiz yere hızlanmasına neden olan şey onun gidişi değil miydi?
Küçük bir kız çocuğunun gözlerinin önünde kafasına sıkan ve ardından arkasına bile bakmadan beni o evde, o sessizlikte, o korkunun ortasında bırakıp giden o değil miydi? Benim için zaman orada durmuştu. O an çocukluğumun üstüne kapanmış bir tabut gibiydi. Ne kadar büyürsem büyüyeyim, içimde hep o anın yankısı kaldı. Bir ömür boyu beni o ölümle mühürleyen, her mutluluğun önüne görünmez bir duvar ören kişi oydu.
O günden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Oyuncaklarım sustu, kahkahalarım yarım kaldı, hayallerim korkuyla tanıştı. Çocukluğum dediğim şey birkaç kırık anıdan ibaret hale geldi. İnsanlar babamdan bahsederken ben annemi hatırlıyordum. Çünkü küçüklüğümü, çocukluğumu, safça güvenebileceğim o dünyayı asıl yok eden annemdi. Babam tetiği çekmesini sağlamıştı belki ama annem gitmeyi seçmişti. Ve bazen gitmek, öldürmekten daha ağır bir yaraydı.
Ben o gün yalnız kalmadım sadece, ben terk edildim. Sevilmesi gereken yaşta, korunması gereken bir bedende, dünyayla tek başıma bırakıldım. O yüzden şimdi karşıma geçip beni kurtarabileceğini söylediğinde içimde bir şey kırıldı. Çünkü kurtarılacak bir çocuk kalmamıştı artık. Ben büyümüştüm ama eksilerek büyümüştüm. Güvenmeden, sığınmadan, kimseye tam anlamıyla yaslanamadan.
"Beraber gidelim buradan" dedi gülümseyerek. O gülümseme içimi ısıtmadı, aksine daha da üşüttü. Dudaklarının kenarında beliren o ifade bana bir çıkış yolu değil, bir uçurum hatırlattı. Onunla gitmek kurtuluş değildi, onunla gitmek yok olmaktı. Onunla gitmek, yıllar önce bıraktığı yerden tamamen silinmekti. Kalbim sıkıştı, göğsüm daraldı. Bu bir davet değildi, bu bir kaçıştı. Ve ben kaçmanın ne demek olduğunu ondan çok iyi öğrenmiştim.
"Onunla gitmek ölüm değil miydi?" diye geçirdim içimden. Beni hayata getiren kadın, şimdi beni hayattan koparmaya mı çalışıyordu? Bir anne, kendi kızını ölüme çağırır mıydı? Dudaklarım titredi ama ağlamadım. Ağlamak ona bir zafer olurdu. Bunun yerine kahkaha attım. Sesim bana bile yabancı geldi, kırık ve acı doluydu.
"Ölmemi mi istiyorsun?" dedim. Gülüyordum ama içimdeki her şey paramparçaydı. Sanki söylediklerime ben bile inanmıyordum. Sanki hâlâ bir yerlerde bunun kötü bir şaka olduğunu umuyordum.
"Yaşayıp ne yapıyorsun?" dedi. O an anladım. Bu bir annenin sözü değildi. Bu, kendi karanlığında boğulmuş bir kadının bencilliğiydi. O yaşayamamıştı, o dayanmayı seçmemişti. Ve şimdi benim yaşama tutunmam onu rahatsız ediyordu. O karanlığa gömüldüğü için, benim de orada olmamı istiyordu. O nefes alamadığı için, benim de nefes almamam gerekiyordu sanki. Hayatımı, sırf onun yarım kalmışlığına benzemiyor diye yargılıyordu.
İçimde bir şey koptu. Yıllardır biriktirdiğim, söyleyemediğim, yutkunduğum ne varsa dilimin ucuna geldi. "Keşke annem olmasaydın!" dedim sinirle. Bu cümle bir isyan değildi sadece, bir itiraftı. Keşke annem o olmasaydı. Belki o zaman babam bu kadar karanlığa sürüklenmezdi. Belki evimiz bu kadar sessiz olmazdı. Belki ben geceleri korkuyla uyanmazdım. Belki bir çocuk gibi büyüyebilirdim. Belki hayata hep savunmada durmak zorunda kalmazdım. Yüzünde bir anlık şaşkınlık bekledim. Bir kırılma, bir pişmanlık, bir göz dolması... Ama olmadı. Gülümsedi. O gülümseme canımı yaktı.
"Keşke kızım olmasaydın" dedi. O an kalbime bir bıçak saplandı sanki. İnsan alıştığını sandığı acılarla bile tekrar sınanabiliyormuş. O cümle, yıllardır içimde taşıdığım tüm korkuların somut haliydi. Demek gerçekten istenmemiştim. Demek gerçekten yükmüşüm. Demek gerçekten fazlalıkmışım.
Arkasını döndü. Gidişi ağır ağır oldu, sanki bilerek her adımını hissettirmek ister gibi. Elimi uzattım arkasından. Parmaklarım havada kaldı. Tutamadım. Tutmak istedim ama geç kaldım. Gitmesini istemedim. Beni bu halde bırakıp gitmesini istemedim. Onu affetmek değildi bu, onu seçmek değildi. Sadece yine yalnız kalmaktan korktum. Ama gitti.
Ve ben orada kaldım. Ayakta ama içten içe çökmüş halde. Hâlâ küçük bir çocuk gibiydi kalbim. Yıllar geçmişti ama bazı acılar büyümüyor, sadece ağırlaşıyordu. Göğsümün ortasında bir sızı vardı, dinmeyen, geçmeyen. Demek canım hâlâ yanıyormuş. Demek bazı yaralar kabuk bağlamıyormuş. Demek insan büyüse bile, içindeki terk edilmiş çocuk hiç büyümüyor, sadece susmayı öğreniyormuş.
"Yavrum" diyen bir sesi duyuyordum ama bu ses bu dünyaya ait değildi. Çok uzaktan geliyordu, sanki zamanın içinden, hatıraların arasından süzülüp kulağıma değiyordu. Beni kızı olarak istemeyen o sesin sahibinin artık yaşamadığını biliyordum. Bunu bilmek acıyı azaltmıyordu, aksine daha da ağırlaştırıyordu. Çünkü artık giden biri yoktu geri dönebilecek. Artık terk eden biri yoktu pişman olup kapımı çalabilecek.
Annem gitmemişti sadece, annem kendini benden koparmıştı. Kendi kafasına sıktığı gün beni de bu hayattan vurmuştu aslında. Kafamın içinde yankılanan tek şey o andı. O ses. O silah sesi. Çocuk aklımla anlamlandıramadığım ama ruhumun ezberlediği o korkunç an.
Annemin yere düşüşü değil beni yıkan, gözlerindeki o kararlı boşluktu. Beni görmeden gitmişti. Gözlerimin içine bakmadan. Elimi tutmadan. Bir kelime bile bırakmadan. O gün yalnız kalmamıştım sadece, sahipsiz kalmıştım.
Gitsin istemezdim. Gitmesin isterdim. Beni bu karanlığa sürükleyen oydu ama aynı zamanda sığındığım tek hayaldi de oydu. Ne kadar ironik. İnsan kendini yıkan kişiyi nasıl olur da hâlâ özlerdi. Cevabını biliyordum. Çünkü annem benim tek masum hayalimdi. Hayat ne kadar kirli olursa olsun onun varlığıyla temiz kalabileceğine inandığım tek yerdi. O da kendi kanıyla o hayali kirletmişti.
Yine terk edilmiştim ama bu terk edişin geri dönüşü yoktu. Kapıdan çıkıp giden biri değildi bu. Bir gün pişman olup geri gelebilecek biri hiç değildi. Annem ölümü seçmişti. Ve beni yaşamak zorunda bırakmıştı. İşte asıl ceza buydu. Kendisi kaçmıştı, beni bu cehennemin ortasında bırakmıştı.
Kalbim sıkışıyordu. Sanki göğsüm daralıyor, nefesim yarım kalıyordu. Ama kimse görmüyordu. Çünkü bu acı sessizdi. Çığlık atmıyordu. Yere yıkılmıyordu. İçimde usul usul çürüyor, beni ben olmaktan çıkarıyordu. O gün anladım ki insan her gün ölerek de yaşayabiliyormuş.
Ağlamadım. Çünkü annemin arkasından ağlamak onu haklı çıkarmak gibiydi. Sanki gidişine razıymışım gibi. Oysa içimdeki küçük kız hâlâ o odadaydı. Hâlâ o silah sesini duyuyordu. Hâlâ annesinin yere düşen bedenine bakıp anlamaya çalışıyordu. "Neden beni de yanında götürmedin" diye soruyordu sessizce.
"Mavi uyan!" diye fısıldayan o korku dolu sesi duymamla gözlerimi açmam bir olmuştu. Kalbim göğsümden çıkacakmış gibi atıyordu, nefesim düzensizdi, sanki rüyadan değil de bir felaketten uyanmış gibiydim. Bir an nerede olduğumu anlayamadım. Gözlerim bulanıktı, etraf karanlıktı ama hissettiğim acı fazlasıyla gerçekti. Rüya mıydı gerçekten yaşadıklarım, yoksa geçmiş yine uykumun en savunmasız anında beni yakalayıp boğazımdan mı tutmuştu, ayırt edemiyordum.
Bakışlarım yavaşça netleştiğinde Pamir'i gördüm. Yüzü bana çok yakındı. Kaşları çatılmış, gözleri endişeyle üzerimde dolaşıyordu. Benim için bu kadar korkmuş olması ne garipti. Sanki uyanamamışım gibi hâlâ bana sesleniyordu ama sesi artık daha yumuşaktı, daha kırılgandı. Gözlerim dolu dolu ona baktım. O an ağlamamak için kendimi zor tutuyordum. İçimde biriken her şey boğazıma düğümlenmişti. Bağırmak, hıçkırarak ağlamak, acım geçene kadar durmadan ağlamak istiyordum. Çünkü bu acı sessiz kaldıkça büyüyordu.
Göğsüm yanıyordu. Nefes almak bile canımı acıtıyordu. Yeniden nefes alabilmek istiyordum ben. Sadece hayatta kalmak değil, gerçekten nefes almak. Mutlu olmak istiyordum, en azından acımayacak kadar sakin olmak. Ama neden canım bu kadar berbat yanıyordu, neden kalbim durmak ister gibi sessizleşiyordu, bilmiyordum. Bildiğim tek şey bu yükü artık taşıyamadığım gerçeğiydi.
"İyi misin?" dedi Pamir, sesi titriyordu. O titrek ses bir anlığına beni durdurdu. Benim için mi korkmuştu gerçekten? Bu düşünce kalbimde küçük ama derin bir sızı bıraktı. Gözlerim daha da doldu. Dudaklarımı araladım ama tek bir kelime bile çıkmadı ağzımdan. Sadece başımı hayır anlamında sallayabildim. İyi değildim. Uzaktan yakından bile iyi değildim.
Pamir bunu anlamıştı. Söylememe gerek yoktu. Gözlerimdeki kırıklık, titreyen nefesim, bedenimin kasılı duruşu her şeyi anlatıyordu zaten. Ben hâlâ o rüyanın içindeydim. Annemin sesi hâlâ kulaklarımdaydı, o karanlık hâlâ içimdeydi. Uyanmıştım ama kurtulmamıştım. Çünkü bazı kabuslar uykuda değil, insanın içinde yaşardı. Ve ben o kabusla yaşamaya çoktan alışmıştım.
"Canım yanıyor" dedim sonunda, o cümle dudaklarımdan döküldüğü an içimde tuttuğum ne varsa kırılıp döküldü. Gözyaşlarımı artık tutamıyordum, tutmak istemiyordum da. Güçlü durmaya çalışan, ayakta kalmaya zorlanan o kadın bir anda yok olmuştu sanki. Yerinde sadece çok yorulmuş, çok kırılmış, çok fazla yük taşımış biri kalmıştı. Bu kadar mıydı gerçekten, bu kadar mı canım yanmıştı? Yıllardır sessizce biriktirdiklerim, geceleri yastığa akıttığım ama kimseye göstermediğim o sızı, şimdi bir anda her yerimden taşıyordu.
"Çok mu?" dedi Pamir, sesi titriyordu. O tek kelimede bile bir korku vardı, bir çaresizlik. Sanki benim acım onun içine de sızıyordu. İlk defa birinin benim yanımda bu kadar savunmasız olduğunu hissediyordum. "Çok" dedim, kelime boğazımdan güçlükle çıktı ama içimdeki her şeyi anlatıyordu. O an beni kendine çekti. Sert değil, acele değil; sanki kırılacakmışım gibi, sanki biraz daha yalnız kalırsam tamamen dağılacakmışım gibi sardı beni.
Göğsüne bastırdı başımı. Kalbinin atışlarını duyabiliyordum. Düzenliydi ama hızlıydı. Benim gibi onun da içi karışıktı belli ki. Ağlamam durmak yerine daha da şiddetlendi. Hıçkırıklarım bedenimi sarsıyordu, nefes almakta zorlanıyordum. Yıllardır içimde biriken her şey o an boşalmak ister gibiydi. Annemin gidişi, babamın sessizliği, sevilmemişlik hissi, yarım kalmış çocukluğum, güvende olamamışlığım... Hepsi bir araya gelip gözyaşı olmuştu.
Pamir hiçbir şey söylemedi. Söylese belki dayanamazdım. Sadece kollarını daha da sıkılaştırdı. Avucuyla saçlarımı okşadı yavaşça, sanki beni hayata bağlamaya çalışır gibi. İlk defa biri ağlarken susmamı istemiyordu. İlk defa biri "geçti" demeden, "abartıyorsun" demeden, "güçlü ol" demeden yanımda duruyordu. Ve bu, canımı daha da yakıyordu. Çünkü insan bazen en çok, anlaşıldığını hissettiğinde ağlardı.
Gözlerimi kapattım. Göğsü ıslanmıştı ama umursamıyordu. Ben de artık umursamıyordum. Güçlü görünmek zorunda değildim o an. Kırılabilirdim, dağılabilirdim, çocuk gibi ağlayabilirdim. Çünkü ilk defa biri, benim acımı küçültmeden, kaçmadan, sırtını dönmeden oradaydı. Ağlamam yavaş yavaş azalsa da içimdeki sızı hâlâ duruyordu. Ama artık yalnız değildim. Ve belki de bu, canımı yakan her şeyin içinde tek teselli buydu.
"Bir daha kabuslarıma bile gelmeyecek" dedim, sesim istemsizce incelmişti. Sanki içimde konuşan ben değil de hâlâ karanlıktan korkan küçük bir kız çocuğuydu. Dudaklarım titredi. Kabuslar... Evet, beni parçalayan onlardı ama o kabusların içinde annem vardı. Ne kadar acı verirse versin, onun varlığına tutunmuştum yıllarca.
Defalarca ölümünü gördüm rüyalarımda; silah sesi, yere düşüşü, kan, çığlıklar... Hepsine alışmıştım. Ama bu sefer farklıydı. İlk defa ölümünü değil, arkasını dönüp gidişini görmüştüm. Gözlerimin içine bakıp ölmemi istediğini söyleyerek uzaklaşmasını. Beni isteyerek bırakışını. İşte buna dayanamamıştım. Ölüm bir sondu ama terk ediliş bir seçimdi. Ve o beni seçmemişti.
"Kim?" dedi Pamir, sesi dikkatliydi ama altında gizlenmiş bir sertlik vardı. Sanki yanlış bir isim duymaktan korkar gibiydi. Başımı göğsüne biraz daha bastırdım. Konuşmak istemiyordum. Annem demek istemiyordum. O kelimeyi ağzıma alırsam yeniden parçalanacaktım. Sessiz kaldım. Sessizliğim cevaptan daha ağırdı. Bir an durdu, sonra sesi değişti. Bu defa daha koyu, daha sahiplenen bir tonla konuştu.
"Kim benim karımı rüyalarında rahatsız ediyor?" dedi. O cümle, kalbimin tam ortasına dokundu. Sinirliydi ama bu sinir koruyan bir sinirdi. Tehdit eden değil, siper olan bir öfkeydi. Benim için kızıyordu. Benim uykularımı bölen her şeye karşı duruyordu.
İstemeden, farkına varmadan dudaklarımın kenarı kıpırdadı. Çok küçük bir gülümsemeydi bu, neredeyse utangaçtı. Ama gerçekti. O an acım geçmedi, kabuslarım yok olmadı, annemin boşluğu dolmadı. Ama biri ilk defa beni bu kadar açık bir şekilde sahiplenmişti. Benim kırıklığımı, benim korkumu, benim uykusuz gecelerimi kendine dert edinmişti.
Belki hâlâ içimde yaralı bir çocuktum. Belki annemin gidişi içimde hiç kapanmayacak bir boşluktu. Ama o an, Pamir'in kollarında, ilk defa yalnız olmadığımı hissettim. Ve bu his, her şeye rağmen, kalbimde sessizce filizlenen çok kırılgan ama çok gerçek bir sıcaklık bırakmıştı.
"Annem" dedim titrek bir sesle. O kelime dudaklarımdan döküldüğü an içimde bir yer daha çöktü. Ağlamam yavaşlamaya başlamıştı ama bu bir rahatlama değildi, sadece tükenmişlikti. İnsan çok ağlayınca yorulur ya, işte öyleydim. Gözlerim yanıyor, göğsüm sızlıyor ama içimdeki boşluk yerli yerinde duruyordu.
"Bir anne kendi evladını bırakıp gitmez" dedi Pamir düşünceli bir sesle. Cümlesi yumuşaktı ama içimde sert bir yere çarptı. Çünkü bilmiyordu. Bilse böyle konuşmazdı. Kimse bilmezdi zaten. Bilseler bile gerçekten anlayamazlardı.
Annem gitmişti. Ama öyle arkasını dönüp yürüyerek değil. Bana sarılıp vedalaşarak hiç değil. Annem, kendi evladının gözlerinin önünde kafasına sıkarak gitmişti. Gitmekle kalmamıştı, beni o sahnenin içine çivilemişti. O anı beynime kazımıştı. Bir çocuğun kaldırabileceğinden çok daha ağır bir anı bırakmıştı bana. Ben o gün sadece annemi kaybetmedim, çocukluğumu da kaybettim. Güven duygumu, yarınlara dair masum hayallerimi, birinin beni sonsuza kadar koruyacağına dair inancımı da o gün toprağa gömdüm.
İçimde bir yer acıyla gülümsedi. Bir anne evladını bırakıp gitmezmiş. Peki ya annem? O neydi? Gitmek değil miydi bu? En ağır şekilde gitmek. Ardında cevap bırakmadan, açıklama yapmadan, bir çocuğu suçlulukla, korkuyla, görüntülerle baş başa bırakarak gitmek.
Pamir'in göğsüne yaslıydım hâlâ. O konuşurken ben içimdeki sorularla boğuşuyordum. Kim için ağlıyordum ben? Beni korumayan, beni kurtarmayan, beni bu karanlık dünyanın ortasında yapayalnız bırakan bir kadın için mi? Yoksa hiç büyüyememiş, hâlâ o odada kalmış küçük kız çocuğu için mi?
Belki de ağladığım şey annem değildi. Belki ben, hiç yaşayamamış olduğum o anne kız ilişkisine ağlıyordum. Saçımı okşayan, kabuslarımdan uyandıran, "korkma buradayım" diyen bir anneye. Hiç sahip olmadığım ama içimde eksikliğiyle büyüdüğüm bir hayale.
Nefesim düzensizleşti. Boğazımda düğümlenen kelimeleri yutkundum. Pamir hâlâ bilmiyordu ve belki de bilmemesi daha iyiydi. Çünkü bazı acılar anlatılınca hafiflemezdi, daha da ağırlaşırdı. Bazı gerçekler söylendiğinde insanın üstüne çökerdi.
Benim annem gitmişti. Ama en acı olan neydi biliyor musun? Ben hâlâ onu bekliyordum. Hâlâ rüyalarımda geri dönmesini istiyordum. Hâlâ gitmemesini diliyordum. İşte insanın asıl canını yakan buydu. Seni en çok yaralayan kişiye bile tutunmak zorunda kalmak. Ve o an, Pamir'in kollarında, bunu ilk defa kendime itiraf ediyordum.
"Gider" dedim. Gözyaşlarımı acele etmeden, sanki artık ağlamaya hakkım yokmuş gibi yavaşça sildim ve Pamir'e baktım. Bakışlarımda az önceki kırılganlık yoktu. Sesim keskinleşmişti, soğuktu. "Benim annemse gider" dedim. O an sanki biraz önce onun kollarında dağılan, ağlayan ben değilmişim gibi konuşuyordum. İnsan bazen acıyı susturmak için sertleşirdi. Ben de öyle yapıyordum.
"Senin yüzünden gitmez" dedi Pamir. Teselli etmeye çalışıyordu, bunu hissediyordum. Beni incitmemek için kelimelerini seçiyordu. Ama bazı yaralar vardır ki teselliyle kapanmaz. Üzerine söylenen her güzel cümle, yaranın ne kadar derin olduğunu daha çok hatırlatır. Dudaklarımda küçük bir gülümseme belirdi. Onun dediğini kabul ediyormuşum gibi, inanıyormuşum gibi. O gülümseme bir maskeydi. Yıllardır yüzümde taşıdığım, kimsenin ardını görmediği o maske.
Çünkü ben gerçeği biliyordum. Annemin gitmesinin sebebi bendim. Bunu kimseye söylemesem de, kendime defalarca itiraf etmiştim. O ölümü göze almıştı ve ben oradaydım. Ben vardım. Demek ki beni bırakmak, benimle yaşamaktan daha kolaydı. Demek ki ben onun için bir yüktüm. Koruması gereken, arkasında kalmış, hayatını ağırlaştıran gereksiz bir parçaydım. Eğer değerli olsaydım gitmezdi. Eğer beni gerçekten isteseydi, kalırdı.
Bir anne evladını bırakıp gitmez derler ya... Demek ki ben evlat olacak kadar bile değerli değildim onun gözünde. Bu düşünce içimde yıllar boyunca sessizce büyümüştü. Bazen sustu, bazen çığlık attı ama hiç kaybolmadı.
Pamir'e bakarken içimde iki farklı kadın vardı. Biri onun söylediğine inanmak isteyen, "hayır ben suçlu değilim" demek isteyen o küçük kızdı. Diğeri ise gerçeği çoktan kabullenmiş, kendini suçlayarak hayatta kalmayı öğrenmiş kadındı. Gülümseyen dudaklarımın arkasında işte bu savaş vardı.
Ben değersizdim annemin gözünde. Ve insan, kendini ilk defa değersiz hissettiği yerden bir daha tam olarak iyileşemezdi. O an Pamir'in yanında dimdik duruyor gibi görünsem de, içimde bir yer hâlâ o küçük kızdı. Annesinin gitmemesi için sessizce "beni bırakma" diye yalvaran, ama yine de terk edilen küçük bir kız.
"Bana inanıyor musun?" dedi. Yüzünde hafif bir gülümseme vardı ama o gülümsemenin altında fark etmeden sakladığı bir tereddüt hissediliyordu. Söylediklerine inanmadığımı anlamıştı. İnsan bazen karşısındakinin gözlerine bakarak değil, susuşundan anlardı gerçeği. Benim susuşum da her şeyi anlatıyordu zaten.
Kafamı yavaşça salladım. Evet, ona güveniyordum. Beni koruyacağına, zarar vermek istemediğine inanıyordum. Ama bu başka bir şeydi. Bu, birinin iyi niyetine güvenmekle ilgili değildi. Bu, insanın kendi kaderine duyduğu güvensizlikti. Ben bu konuda kimseye güvenemezdim. Çünkü ne zaman birinin hayatına dokunsam, ardından mutlaka bir yıkım gelirdi. Benim payıma düşen buydu.
İçimde çok eski bir kabulleniş vardı. Sessiz, ağır ve kaçışı olmayan bir kabulleniş. Ben yalnız kalmaya mahkûm biriydim. Kalabalıkların içinde bile yalnız, sevildiğini hissettiği anlarda bile eksik. Yanımda biri varken bile içimdeki boşluk dolmazdı. Çünkü o boşluk bir insanın varlığıyla dolacak bir boşluk değildi.
"Ben kimin hayatına girersem ona ceza olurum" dedim. Dudaklarım yukarı doğru kıvrıldı, gülümsüyordum ama o gülümseme mutluluktan değildi. Acımı gülümsememin içine saklamayı çok küçük yaşta öğrenmiştim. Ağladığımda kimse gelmezdi, bağırdığımda kimse duymazdı. Ama gülümsediğimde insanlar rahatlar, soru sormazdı. O yüzden gülümsemek benim için bir savunmaydı.
Bu sözleri söylerken kendimi suçluyor gibi değildim artık. Bu bir isyan da değildi. Sadece bir tespitti. Hayatım boyunca kim yanımda durduysa, ya zarar gördü ya da yarım kaldı. Benimle aynı yolda yürüyen herkes bir şekilde tökezledi. Sanki ben yürüdüğüm her yere karanlık taşıyordum.
Pamir'e baktım. O an onu sevip sevmediğimi değil, onu kaybetmeye ne kadar hazır olduğumu düşündüm. İnsan sevdiğini kaybetmeye hazır değilse, onu hayatına almamalıydı. Ben kimseyi daha fazla yaralamak istemiyordum. Ne kendimi, ne başkasını.
Gülümsemem yüzümde asılı kaldı ama içimde bir yer daha sessizce çöktü. Çünkü insan kendini ne kadar kabullenirse kabullensin, yine de birinin çıkıp "hayır, sen ceza değilsin" demesini isterdi. Ve ben bunu istemekten bile korkuyordum artık.
"Benim cezam değil ödülümsün" dedi. Sesi sakindi ama bakışları öyle değildi. Gözlerimin içine uzun uzun baktı sanki yıllardır kendime anlatamadığım her şeyi orada görüyordu. Kaçmadı bakışlarımdan, gözlerini kaçırmadı. İnsanlar genelde benim gözlerime baktığında ya acırdı ya da anlamaya çalışmadan vazgeçerdi. O ise bakıyordu. Olduğum halimle. Kırık yerlerimle, suskunluklarımla, geceleri içimde kopan fırtınalarla.
Dudağıma küçük bir öpücük kondurdu. Ne aceleciydi ne de iddialı. Sanki sadece orada olduğunu hissettirmek ister gibiydi. Sonra geri çekildi. O kısacık an kalbimde büyük bir sarsıntı yarattı. Birinin bana böyle dokunması garipti. Canımı yakmadan, bir şey talep etmeden, benden bir karşılık beklemeden.
"Umarım hep öyle olurum" dedim titrek bir sesle. Kelimelerim dudaklarımdan dökülürken içimdeki korku da onlarla birlikte çıkmıştı. Kendime güvenmiyordum. Hiçbir zaman güvenmemiştim. Ben neden birine ödül olayım ki? Hayatım boyunca kimse beni kazanılmış bir şey gibi görmemişti. Ben daha çok katlanılan, idare edilen, mecburen taşınan bir yük olmuştum.
Birinin hayatında gerçekten ne kadar yer kaplayabilirdim? Benim varlığım kimin gününü güzelleştirebilirdi? Kim benimle birlikteyken huzur bulabilirdi? Kendimi böyle soruların içinde boğulurken buluyordum hep. Çünkü geçmişim bana değerli olmayı değil, hayatta kalmayı öğretmişti.
"Hep öyle olacaksın" dedi kendinden emin bir sesle. Bu cümleyi söylerken tereddüt etmedi. Geleceği bilmiyor olabilirdi ama söylediğine inanıyordu. İnsan en çok da buna yeniliyordu zaten. Birinin sana inanmasına.
Gözlerim doldu ama ağlamadım. Ağlamak istemedim. Çünkü bu anı gözyaşlarıyla kirletmek istemiyordum. Birinin beni ödül olarak görmesi, beni kaybetmekten korkması, beni incitmemek için dikkatli davranması alışık olduğum bir şey değildi. Bu yüzden içimdeki küçük kız ürkekti. Ya bu da geçerse diye korkuyordu.
Ama bir yanım da ilk defa susmak istiyordu. Kendini savunmadan, kendini küçültmeden, kendini anlatmaya çalışmadan. Sadece var olarak kabul edilmek istiyordu. Belki de ilk defa biri bana baktığında kırıklarımı değil, hala ayakta oluşumu görüyordu. Ve bu düşünce bile kalbimi ürkütmeye yetiyordu. Çünkü insan en çok, değerli olduğunu fark ettiğinde korkardı. Kaybetme ihtimali o zaman gerçek olurdu.
"Bir gün cezan olursam terk eder misin beni?" dedim. Cümle ağzımdan döküldüğü an yüzümdeki o zayıf gülümseme silinmişti. Bunu sormayı planlamamıştım. Akıl işi değildi bu soru. Kalbin dayanamayıp dile gelmesiydi. Eğer sormasaydım bu soru içimde büyüyecek, geceleri uykumu bölecek, her suskunluğunda beni kemirecekti. Bazı sorular cevaplarından çok ağırlıklarıyla yaşatırdı insanı.
Gözlerim onun yüzündeydi. Vereceği cevaptan korkuyordum. İnsan en çok, umut bağladığı şeyden korkardı. Bir yanım cevabı duymak istiyor, diğer yanım duyacaklarımın beni paramparça edeceğini biliyordu. Çünkü hayat bana şunu öğretmişti. Birine fazla bağlanırsan kaybetmen kaçınılmaz olurdu.
"Ben seni asla terk etmem" dedi. Sesi netti. İçinde en ufak bir tereddüt yoktu. Sanki bu cümleyi sadece bana değil kendine de söylüyordu. Sanki kararını çoktan vermişti ve bu kararın geri dönüşü yoktu.
Kalbim acıyla kasıldı. Garip bir acıydı bu. Mutluluktan mı yoksa korkudan mı olduğunu ayırt edemediğim bir his. Birinin bana böyle kesin konuşması yabancıydı. İnsanlar genelde kapıyı hep aralık bırakırdı. Gitme ihtimallerini saklardı. O ise kapıyı kapatmıştı.
Umarım gitmezdi.
Bu cümle içimden sessizce geçti. Onu sesli söylemeye cesaretim yoktu. Çünkü sesli söylenen her umut, gerçekleşmediğinde daha çok acıtırdı. Kalbimi böylesine attıran adamın hayatımdan gitmesini istemiyordum. Göğsümdeki o ağır taşları fark etmeden yerinden oynatan adamın yokluğunu düşünmek bile nefesimi daraltıyordu.
Bana yavaş yavaş nefes almayı öğreten adamdı o. Kimse fark etmeden. Büyük laflarla değil. Sessiz anlarda. Yanımda durarak. Suskunluğuma kaçmayarak. Yaralarıma dokunmadan ama onları görmezden de gelmeden.
Ben hep tek başıma nefes almaya çalışmıştım. Öğrenememiştim. Her seferinde boğulur gibi olmuştum. O ise fark etmeden ritmimi düzeltmişti. Yanımdayken kalbim daha düzenli atıyordu. Sanki hayatta kalmak bir mücadele olmaktan çıkıyordu.
Ama işte tam da bu yüzden korkuyordum. Çünkü insan en çok, yaşamasını kolaylaştıran şeyi kaybetmekten korkardı.
Ona baktım. Gözlerimde minnet vardı, korku vardı, sevgi vardı ama en çok da kaybetme endişesi. Dudaklarım titredi ama konuşmadım. Çünkü bazı anlar kelimelerle bozulurdu.
Eğer bir gün cezası olursam diye sormuştum. Çünkü kendimi hâlâ birinin hayatına yük olmaya çok yakın hissediyordum. Geçmişim bana bunu fısıldıyordu. Ama o geçmişe inat, şimdide kalmayı seçmişti. Ve belki de ilk defa biri, benim kalbimde açtığım yaraları bahane edip gitmemeyi seçiyordu. Bu düşünce bile gözlerimi yakmaya yetmişti.
Ona yavaşça sarıldım. Acele etmeden, ürkütmeden, sanki bu an fazla hareket edersem dağılacakmış gibi. Kollarımı beline doladığımda içimde bir şey çözülmüş gibiydi. Uzun zamandır sırtımda taşıdığım yükler bir anlığına da olsa yere bırakılmıştı. Gözlerimi kapattım. Karanlıktan korkmuyordum bu defa. Çünkü karanlığın içinde yalnız değildim.
Kolları tereddütsüz bir şekilde beni sardı. Ne geç kaldı ne de eksik. Tam olması gerektiği gibiydi. O an anladım ki, bazı insanlar sarıldığında insan kendini korunuyormuş gibi hissederdi. Sanki dünya dışarıda kalır, kötülükler kapının önünde durur, içeri giremezdi. Göğsüne yaslandığımda kalp atışlarını hissettim. Düzenliydi. Sakindi. Benim karmaşama inat, onun kalbi bana güven veriyordu.
"İyi ki hayatımdasın" dedim. Sesim titredi. Çünkü bu cümle sadece bir teşekkür değildi. Bir itiraftı. Bir sığınaktı. Bir yalvarıştı belki de. Hayatımda ilk defa birine bunu söylerken korkmuyordum. Söylediğim anda kaybetme ihtimali aklıma gelmemişti.
"İyi ki hayatımsın" dedi fısıltıyla. O kelime içime işledi. Hayatım. Birinin hayatı olmak ne kadar büyük bir anlam taşıyormuş meğer. İnsan bunu yaşayana kadar bilmiyormuş. Birinin kalbinde sadece bir anı değil, bir yer edinmek... Vazgeçilmez olmak... Geri dönülen yer olmak... O kelimeyle birlikte içimde yıllardır boş duran bir alan dolmuş gibiydi.
Birinin hayatı olunca insan nefesini buluyormuş gerçekten. Göğsüm ilk defa bu kadar rahat inip kalkıyordu. Sanki ciğerlerim yıllardır yarım çalışıyormuş da şimdi tamamlanmıştı. Acılar bir anda yok olmuyordu belki ama sesleri kısılıyordu. Hatırlatmayı bırakıyorlardı. Yaralar geçmiyordu ama kanamıyordu. İnsan alıştığı o sürekli sızıya bile şükredebiliyordu.
Onun yanında zaman yavaşladı. Gece daha sessizdi. Düşüncelerim bile saygılıydı bu ana. Kendimi zorlamadım. Güçlü durmaya çalışmadım. İlk defa birinin yanında kendimi korumak zorunda hissetmedim. Omuzlarım düştü. Direncim çözüldü. Ve bu, zayıflık gibi gelmedi. Aksine... Güvende hissettirdi.
Başımı göğsüne biraz daha yasladım. Kokusu içime doldu. O koku; korku değil, panik değil, geçmiş değildi. Şimdiye aitti. Bu ana. Bu güvene. Göz kapaklarım ağırlaştığında içimde bir telaş yoktu. "Ya rüya görürsem?" korkusu yoktu. "Ya uyanırsam?" endişesi yoktu. Çünkü yanımdaydı. Varlığı bir teminat gibiydi.
Onun göğsünde uyudum. İlk defa kabuslar görmeden. İlk defa ter içinde uyanmadan. İlk defa geceyi bir savaş alanı gibi yaşamadan. Kalbim korkuyla çarpmadı. Bedenim savunmaya geçmedi. Küçükken öğrendiğim o tetikte olma hali susmuştu. Belki de iyileşmek tam olarak buydu. Ve o gece, ben gerçekten uyudum....
Sabahın ilk ışıkları göz kapaklarıma değdiğinde istemsizce kıpırdadım. O an uyanmak istemedim. Çünkü uzun zamandır ilk defa uykum derindi, huzurluydu, bölünmemişti. Gözlerimi ağır ağır araladım. Odaya süzülen gün ışığı duvarlara yumuşak bir renk bırakmıştı. Bir süre olduğum yerde kıpırdamadan yattım. Yanımı yokladım. Boştu. Kalbim istemsizce sıkıştı ama bu panik değildi. Sadece alışkanlıktı. Yalnız uyanmaya alışmış birinin refleksi.
Yerimde doğruldum. Etrafı dikkatlice süzdüm. Oda sessizdi. Ne bir ses ne bir gölge. Telefonumu elime alıp saate baktığımda öğleni geçtiğini fark ettim. Bir an şaşırdım. Bu saate kadar uyumak benim için alışılmış bir şey değildi. Uykum hep yarım kalırdı. Ya bir sesle ya bir düşünceyle ya da geçmişin ağır hatıralarıyla. Ama bu defa öyle olmamıştı.
Bedenim hafifti. Sanki günlerdir taşıdığım ağırlıklar gece boyunca sessizce terk etmişti beni. Kaslarım gevşemişti. Omuzlarım ilk defa bu kadar rahat duruyordu. Kalkarken başım dönmedi. İçimde o tanıdık yorgunluk yoktu. "Demek böyle hissediliyormuş" diye geçirdim içimden. Dinlenmiş olmak böyle bir şeydi demek.
Yataktan kalkıp banyoya yöneldim. Adımlarım aceleci değildi. Koşmuyordum. Bir yere yetişme telaşım yoktu. Aynanın karşısına geçtiğimde refleks olarak gözlerimi kaçıracak gibi oldum. Kendime bakmak benim için her zaman kolay olmamıştı. Ama bu defa bakışlarımı kaçırmadım.
Karşımdaki kadına baktım. Bir an durdum. Tanıyamadım. Yüzümde alışık olmadığım bir ifade vardı. Sertlik yoktu. Savunma yoktu. Gözlerimdeki o sürekli tetikte olma hali silinmişti. Yerine başka bir şey gelmişti. Parlaklık. Canlılık. Sessiz bir mutluluk. Gözlerim ışıl ışıldı. Ve o gözler bana aitti.
Şaşkınlıkla kendime baktım. Dudaklarımın kenarında beliren o hafif tebessüm bilinçli değildi. Zorlanmış hiç değildi. Kendiliğinden oradaydı. "Ben mutluyum" dedim içimden. Bunu düşünmek bile tuhaftı. Çünkü mutluluk benim hayatımda hep geçici bir misafir olmuştu. Uğrar, biraz oyalanır ve iz bırakmadan giderdi. Ama bu defa gitmeyecekmiş gibi duruyordu.
Duşa girdim. Sıcak su tenime değdiği an derin bir nefes aldım. Sanki sadece bedenim değil ruhum da yıkanıyordu. Omuzlarımdan aşağı akan suyla birlikte gecenin tortusu da akıp gidiyordu. Gözlerimi kapattım. Düşünmedim. Hatırlamadım. Sorgulamadım. Sadece orada kaldım.
Suyun sesi zihnimi susturuyordu. İçimdeki o bitmeyen monolog ilk defa susmuştu. Ne geçmiş konuşuyordu ne gelecek. Sadece an vardı. Sadece sıcaklık. Sadece rahatlama. Uzun süre duşta kaldım. Acelem yoktu. Kendime bu zamanı tanıdım.
Duştan çıktığımda bedenim gevşemişti. Aynanın buğusunu elimle sildim. Yine baktım kendime. O kadın hâlâ oradaydı. Kaçmamıştı. Mutluluk hâlâ yüzümdeydi.
Üzerime bordo renkte bir bluz aldım. Rengi bilinçsizce seçmiştim ama yakıştığını fark edince durup tekrar baktım. Bordo derindi. Güçlüydü. Sanki içimdeki sessiz direnci yansıtıyordu. Altına siyah bir pantolon giydim. Sade ama kendinden emindi. Aynanın karşısında son kez durduğumda başımı hafifçe yana eğdim. İlk defa kendimi beğenmiştim. Başkalarının gözünden değil. Kendi gözümden. Ve bu, her şeyden daha kıymetliydi.
Odadan çıkıp merdivenlere yöneldiğimde evin sessizliği dikkatimi çekti. Bu sessizlik alışıldık bir şeydi aslında. Bu saatte evde kimsenin olmayacağını biliyordum. Yine de insan bazen bildiği şeylere rağmen umut eder. Belki biri mutfakta olur, belki bir ses duyarım diye. Ama hayır. Ev bomboştu.
Merdivenlerden aşağı inerken ayak seslerim yankılandı. Salonun ortasında durup etrafıma baktım. Her şey yerli yerindeydi. Fazla düzenli, fazla sakin. Bu sakinlik içimi huzurlandırmak yerine hafifçe tedirgin etti. Mutfağa doğru yönelmiştim ki dışarıdan gelen sesler kulaklarımı doldurdu. Yüksek sesler değildi ama yeterince sertti. Bir tartışma vardı. Bastırılmış bir öfke.
Adımlarım yavaşladı. Bir an duraksadım. Gelmişler miydi diye düşündüm. Bu kadar erken mi? İçimde sebebini bilmediğim bir huzursuzluk yükseldi. Yönümü değiştirip kapıya doğru ilerledim. Kalbim fark etmeden hızlanmıştı. Kapıya yaklaştıkça sesler netleşti. Erkek sesleri. Gergin. Keskin.
Kapıyı açtığım an nefesim boğazımda düğümlendi. Karşımda babam vardı. Bahçenin girişinde duruyordu. İçeri girmeye çalışıyordu ama korumalar önünü kesmişti. Kollarını iki yana açmış, sert sert konuşuyordu. Yüzü öfkeyle kasılmıştı ama bu öfkenin altında başka bir şey daha vardı. Çaresizlik. Kontrolünü kaybetmiş bir adamın savruluşu.
Dün gördüğüm o adamdan eser yoktu aslında. Vardı ama daha kötüydü. Daha çökmüş. Daha dağılmış. Omuzları düşük, bakışları karanlıktı. Sanki tek bir yenilgi bütün hayatını söküp almıştı elinden. İçimde istemsiz bir soru belirdi. Ne olmuştu ona? Gerçekten bu kadar mı kırılmıştı? Yoksa yıllardır ayakta duran şeyler zaten pamuk ipliğine mi bağlıydı da ben fark etmemiş miydim?
Korumalar beni fark ettikleri an konuşmaları kesildi. Bir anda sessizlik çöktü bahçeye. Babamın bakışları bana döndü. O an göz göze geldik. İçimde tuhaf bir his dolaştı. Ne özlem ne öfke. Sadece ağır bir yorgunluk.
Babam korumaların arasından sıyrılıp hızla önüme geldi. O eski güçlü duruşundan eser yoktu. Gözleri hâlâ sertti ama altı boştu. Bir şey söyleyecek gibiydi. Dudakları aralandı ama kelimeler çıkmadı.
Ben ise geri çekilmedim. Kapıyı arkamdan yavaşça kapattım ve bahçeye çıktım. O eşiği geçerken içimde bir şey daha kapandı sanki. Evle arama bir mesafe koymak ister gibi. Ya da onunla. Hangisi bilmiyorum.
Bahçede durduk. İki yabancı gibiydik. Aramızda yılların biriktirdiği söylenmemiş cümleler, yutulmuş çığlıklar, yarım kalmış hesaplar vardı. Hava ağırdı. Güneş parlıyordu ama içim karanlıktı.
Babam bana bakıyordu. Ben de ona. İlk defa üstünlük kurmaya çalışan taraf o değildi. İlk defa güçlü olan benmişim gibi hissettim. Ve bu his, sandığımdan çok daha ağırdı.
"Neden geldin?" dedim sesim beklediğimden daha sert, daha keskin çıkmıştı. Kelimeler dudaklarımdan dökülürken içimde hiçbir yumuşaklık yoktu. En azından öyle olmasını istiyordum. Karşımda duran adam babamdı ama baba kelimesiyle özdeşleşen hiçbir şeyi taşımıyordu artık. Ne güven vardı yüzünde ne de sığınılacak bir gölge. Sadece yorgun bir adam duruyordu karşımda, hayatın hırpaladığı, yenilmiş, savrulmuş bir adam.
Kendini neden bu kadar küçük düşürüyordu? Bir zamanlar herkesin önünde sesi titremeden konuşan, bakışlarıyla insanları susturan o adam şimdi kapının önünde durdurulmuştu. İçeri girmek için izin bekliyordu. Bu manzarayı görmek içimde beklemediğim bir sızıya yol açtı. Sinirlenmem gerekiyordu, öfkelenmem, yüzüne bile bakmamak. Ama canım yanıyordu. Ve bu beni daha da kızdırıyordu.
Neden onun bu kadar canının yanması benim de canımı yakıyordu? Bunu kendime açıklayamıyordum. Oysa umrumda bile olmamalıydı. Bana yaşattıklarını düşündükçe kalbimin taş kesilmesi gerekiyordu. Geceleri korkuyla uyandığım anları, yalnız kaldığım günleri, yutkunarak büyümek zorunda kaldığım yılları hatırlamalıydım. Sert davranmalıydım. Çünkü karşımdaki adam beni defalarca kırmış, yalnız bırakmış, hayatın ortasında savunmasız bırakmıştı.
Bu aptal kalp neden hâlâ affetmeye meyilliydi? Neden hâlâ onun gözlerindeki o yıkımı görünce sızlıyordu? Affedemezdi. Affetmemeliydi. Bunu kendime borçluydum. Kendimi savunmak, kendim için güçlü olmak zorundaydım. Çünkü beni bu hale getiren adam oydu.
Babam cevap vermedi. Bakışlarını kaçırdı. O an fark ettim, ilk defa gözlerimin içine bakamıyordu. Bu küçük detay bile içimde bir şeyleri yerinden oynattı. Güç dengesi değişmişti ama bu bana zafer gibi gelmiyordu. Aksine daha ağır bir yük gibi omuzlarıma çökmüştü.
Dişlerimi sıktım. Geri adım atmadım. Ona bu zayıflığı göstermeyecektim. Kalbim ne kadar bağırırsa bağırsın, aklım susmayacaktı. Çünkü bazı insanlar affedilse bile, bazı yaralar asla kapanmazdı. Ve bazı sorular vardı ki cevabı ne olursa olsun, insanın içini yakmaya devam ederdi.
"Seni görmek istedim" dedi çaresizce. O an sanki zaman durdu. Bu kadar basit bir cümle nasıl bu kadar ağır olabilirdi? Kelimeler kulaklarımda yankılandı ama kalbime ulaşması gecikti. Şaşırmıştım. Gerçekten beni görmek istemiş miydi? Yıllar boyunca varlığımı yok sayan, aynı evin içinde bile göz göze gelmemeye yemin etmiş gibi davranan adam mı söylüyordu bunu? Çocukluğumdan bugüne kadar yüzüme bile bakmayan, beni insan yerine koymayan, acımı görmezden gelen babam mı beni görmek istemişti?
İçimde bir şeyler kırıldı. Çünkü bu cümleyi duymak, duymamaktan daha çok canımı yakmıştı. İnsan bazen hiç gelmeyen bir şeyi beklemeyi öğrenir ama geldiğinde ne yapacağını bilemez. Ben de ne yapacağımı bilmiyordum. Küçükken kapının önünde beklediğim günler geldi aklıma. Belki bugün bakar diye umut ettiğim anlar, bir aferin duymak için sessizleştiğim akşamlar, gözlerimi kaçırarak var olmaya çalıştığım sofralar. O zamanlar beni görmek istememişti. O zamanlar ben vardım ama onun için yoktum.
Şimdi karşımdaki adam gözlerimin içine bakamadan bunu söylüyordu. Beni görmek istemişti. Ama hangi beni? Yıllar önce terk ettiği, yalnız bıraktığı, acının ortasında büyümeye zorladığı o küçük kızı mı? Yoksa artık ağlamayı öğrenmiş, susarak güçlü kalmayı becermiş bu kadını mı? Hangisini görmek istemişti? Çünkü ben artık o çocuk değildim. Onun bakışlarını arayan, sesine muhtaç olan o kız çoktan ölmüştü.
Kalbimde tuhaf bir sızı dolaştı. Sevinç değildi bu, umut hiç değildi. Daha çok gecikmiş bir pişmanlığın gölgesi gibiydi. İnsan geç kalmış sevgiyi duyunca sevinemiyor, sadece yoruluyordu. Ben de yorulmuştum. Onun bu cümlesi beni onarmadı, aksine yıllardır kapalı tuttuğum yaraların üzerindeki kabuğu kaldırdı.
Beni görmek istemişti. Ama ben bunca yıl görünmeden yaşamayı öğrenmiştim. Şimdi görünür olmak neden bu kadar ağır geliyordu, bunu bile bilmiyordum.
"Neden?" dedim sert bir sesle. Kelime ağzımdan çıkar çıkmaz havada asılı kaldı sanki. Bu soru basit değildi, merak değildi, öğrenme isteği hiç değildi. Bu soru bir savunmaydı. Kendimi korumak için yükselttiğim bir duvardı. Çünkü bir sebebi olmalıydı. İnsan durduk yere yıllar sonra görmezden geldiği kızını görmeye gelmezdi. İnsan durduk yere unuttuğu birini hatırlamazdı. Hele ki beni...
Bakışlarımı ondan ayırmadım. En ufak bir geri adım atmak istemiyordum. Zayıf görünmek istemiyordum. Çünkü zayıf olduğumu anladığı an yine vururdu. Yine canımı yakardı. Yine beni paramparça edip bir kenara atardı. Bunu daha önce defalarca yapmıştı. Bir insanın kalbini tek bir dokunuşla nasıl yerle bir edebileceğini ondan öğrenmiştim. Şimdi yeniden karşıma dikilmişti ve ben iyileşmeye çalışırken gelmişti. Tam nefes almayı öğrenirken. Tam hayata tutunmaya başlamışken.
İçimde bastırmaya çalıştığım bir öfke kıpırdadı. Parmak uçlarıma kadar yayıldı. Dişlerimi sıktım. Çünkü bu kez farklı olmalıydı. Bu kez acı çeken ben olmamalıydım. Yıllarca yıkılan, dağılan, sessizce ağlayan bendim. Yıllarca onun hatalarının bedelini ödeyen bendim. Şimdi sıra bendeydi. Şimdi ben onun hayatına dokunmalıydım. Ama iyileştirmek için değil. Mahvetmek için. Çünkü bazı yaralar affedilmezdi. Bazı insanlar ikinci bir şansı hak etmezdi.
Kendime bunu söylüyordum ama kalbim beni ele veriyordu. Hâlâ atıyordu. Hâlâ sızlıyordu. Hâlâ ondan bir cevap bekliyordu. Bu daha çok canımı yakıyordu. Onu umursamamalıydım. Karşımda duran adam benim için sadece geçmişte kalmış bir gölge olmalıydı. Ama değildi. O gölge hâlâ içimde dolaşıyordu.
Yine de yüzümdeki sertlikten ödün vermedim. Gözlerimdeki duvarları yükselttim. Çünkü bir daha yıkılmaya niyetim yoktu. Ben iyileşmeye çalışıyordum. Ve kimsenin bunu mahvetmesine izin veremezdim. En çok da beni bu hale getiren adamın.
"Çünkü canımsın" dedi yüzünde acı dolu bir gülümsemeyle. O kelime kalbime çarptı, yankılandı, sonra paramparça etti beni. Canı... Ben gerçekten onun canı mıydım? Yıllarca yok sayılan, sesi duyulmayan, gözlerinin içine bakılmayan bir çocuk nasıl birinin canı olabilirdi? Dudaklarım titredi, boğazıma kocaman bir yumru oturdu. İçimde sakladığım o küçük kız başını kaldırıp bana bakıyordu. Hâlâ inanmak istiyordu. Hâlâ bir umut kırıntısına tutunmaya çalışıyordu.
"İnsan en çok canı gibi gördüğünü korumaz mıydı baba?" dedim titrek bir sesle. Bu bir soru değildi aslında. Bu bir hesap sormaydı. Yılların sessizliğinin, içime attığım çığlıkların, geceleri yastığa akıttığım gözyaşlarının tek cümleye sığmış hâliydi. Gözlerimi ondan kaçırmadım. Kaçarsam zayıflayacaktım. Kaçarsam yine o küçük kız olacaktım.
Beni kandırmasına gerek yoktu. O kelimelerin ardındaki boşluğu çok iyi biliyordum. Değerli olsaydım korunurdum. Sevilseydim yarı yolda bırakılmazdım. Bir çocuk annesini mezara uğurlamak zorunda kalmazdı, bir çocuk babasının sessizliğinde büyümezdi. Bunları biliyordum. Aklım biliyordu. Ama kalbim... Kalbim hâlâ inatla atıyordu. Hâlâ onun tek bir cümlesine teslim olacak kadar yaralıydı.
"Özür dilerim kızım" dedi. O an zaman durdu sanki. Dünya sustu. İlk defa... İlk defa benden özür diliyordu. Yıllar sonra gelen bu kelime ağırdı. Çok ağırdı. Omuzlarıma çöktü. Bir özürle geçer miydi yaralarım? Geçmezdi. Hafifler miydi acılarım? Hayır. Çünkü bazı acılar iyileşmezdi, sadece insanı değiştirdi. Ben değişmiştim. Geri dönüşü olmayan bir şekilde.
Yine de kalbim ona ihanet ediyordu. Affediyordu. Nefret etmesi gerekirken sızlıyordu. İşte bu daha çok canımı yakıyordu. Kendime kızıyordum. Bu adam beni defalarca yok etmişti ama ben hâlâ onun bir kelimesine çözülüyordum. Demek ki en derin yaralar sevdiğimiz yerden açılıyordu.
"Git" dedim fısıltıyla. Sesim neredeyse duyulmayacak kadar zayıftı. Ama bu kelimeyi söylemek bile içimde fırtınalar kopardı. Gitmesini istiyordum çünkü kalırsa çökecektim. Gitmesini istiyordum çünkü affedersem kendime ihanet edecektim. Gözlerim dolmuştu. Ağlamamak için dudaklarımı ısırdım.
Mutluluk bana bu kadar fazla mıydı? Daha birkaç dakika önce gülüyordum. Nefes alıyordum. Kendimi iyi hissediyordum. Şimdi ise kalbim yeniden kanıyordu. Demek ki benim mutluluğum hep yarım kalmaya mahkûmdu. Demek ki ne zaman iyi hissetsem hayat bana hatırlatıyordu. Sen buna layık değilsin der gibi.
Başımı dik tuttum. Çünkü ağlarsam kazanacaktı. Ve ben bir daha kimsenin beni kazanmasına izin vermeyecektim.
"Gidemem" dedi. O üç hece, yıllardır duymadığım bir ağırlıkla düştü aramıza. Gözleri dolmuştu, bakışları kaçamak değildi bu defa. Gerçekti. Ya da bana gerçek gibi geliyordu. Hangisi olduğunu ayırt edemeyecek kadar yorulmuştum. "Canını yaktığım kızım beni affetmeden gidemem" dediğinde içimde bir yer çatladı. Affetmek... Sanki affetmek bu kadar kolay bir şeymiş gibi. Sanki affetmek bir cümleye sığarmış gibi. Oysa ben yıllarca affetmek için uğraşmıştım. Her gece yastığa başımı koyduğumda, her sabah gözlerimi açtığımda, her kendimi güçlü göstermeye çalıştığım anda onu affetmeye çalışmıştım. Olmamıştı.
"Çok geç değil mi?" dedim acı dolu bir tebessümle. Bu gülümseme sevinçten değildi, alışkanlıktandı. İnsan acıya alışınca yüzü de alışıyordu. Geçti. Hem de öyle böyle değil. Benim içimdeki çocuk artık yoktu. Onu korumak için kalbimin en derinine gömmüştüm. Kimse incitmesin diye, bir daha ağlamasın diye üzerine toprak atmıştım. O çocuk nefes alamıyordu artık.
"Geç bile olsa deneyeceğim" dedi. Sesi bu defa kararlıydı. Kendinden emin olmaya çalışıyordu ama gözünden süzülen o tek damla yaş her şeyi ele veriyordu. Onu ilk defa bu kadar kırılgan görüyordum. İlk defa güçlü görünmeye çalışmıyordu. Ama bu görüntü içimde bir merhamet doğurmadı. Sadece yorgunluk bıraktı. Çünkü bazı insanlar çok geç anlıyordu. Ve bazı anlayışlar telafi edilemeyecek kadar geç geliyordu.
"Neden?" dedim. Bu soru dudaklarımdan kendiliğinden döküldü. Bir sebebi olmalıydı. Yıllarca susan bir adam bir sabah kalkıp pişman olamazdı. Yıllarca görmezden gelen biri bir anda görmeye başlayamazdı. Hayat böyle çalışmazdı. İnsan kalbimi bu kadar kolay kandıramazdı.
"İnsan hayatındaki değerlisini kaybedince tadarmış çaresizliği" dedi. O kelimeleri söylerken sesi çatladı. "Ben tattım. Sen benim değerlimsin." Pişmandı. Ya da pişman olduğunu sanıyordu. O an gülümsedim. Acı bir gülümsemeydi bu. İçinde umut yoktu. Çünkü bu bir oyundu büyük ihtimalle. Ya da vicdanını rahatlatma çabasıydı. Başka bir açıklaması olamazdı. İnsan değer verdiğini kaybetmeden önce anlar, kaybettikten sonra değil.
"Ben seni affetmeyeceğim" dedim. Bu cümleyi söylerken sesim şaşırtıcı şekilde sakindi. Bağırmadım. Ağlamadım. Titremedim. Son defa ona gülümsedim. Bu gülümseme bir veda gibiydi. İçimdeki acı hafiflemiyordu, geçmiyordu, dinmiyordu. Ama onun karşısında zayıf durmuyordum. Ve bu benim için yeterliydi. Çünkü bazı yaralar affedilerek değil, mesafe koyarak iyileşirdi.
"Öldüğüm güne kadar beni affetmeni bekleyeceğim" dedi kendinden emin bir sesle. Bu kendinden eminlik, yıllardır beni ezen o tanıdık tondu. Sanki yine bir şeyleri kontrol ediyormuş gibi, sanki yine karar veren taraf kendisiymiş gibi. O an anladım değişmemişti. Sadece kaybetmenin korkusu diline pişmanlık kelimeleri sürmüştü. Affedilmeyi hak eden biri böyle konuşmazdı. Affedilmeyi dileyen insan beklemezdi, umut ederdi.
Beklemeyeceğine nedense çok emindim. Çünkü o hiçbir zaman bekleyen olmamıştı. Hep giden, hep bırakan, hep arkasını dönen oydu. Beklemek bana kalmıştı hep. Kapının önünde, karanlık odalarda, kırık gecelerde... Şimdi roller değişmiş gibi yapıyordu ama sahne aynıydı, acı aynıydı.
"Bekleme" dedim. Sesim ne öfkeliydi ne de yalvaran. Sadece yorgundu. İnsan çok yorulunca bağırmayı da bırakıyordu. "Çünkü ben öldüğüm gün bile seni affetmeyeceğim." Bu cümle ağzımdan çıktığında içimde bir şeyin koptuğunu hissettim. Ama bu kopuş acıtmadı. Aksine hafifletti. Yıllardır sırtımda taşıdığım bir yükü yere bırakmış gibiydim.
Gözlerime baktı. İlk defa ne söyleyeceğini bilemeyen bir adam gördüm karşımda. Gücüyle, korkusuyla, suskunluğuyla beni ezen o adam gitmişti sanki. Yerine geç kalmış bir pişmanlık kalmıştı. Ama ben artık geç kalan hiçbir şeye kapı açmıyordum.
Ona son defa baktım. Bu bakış bir kız çocuğunun babasına bakışı değildi. Bir kadının geçmişine attığı son bakıştı. Ne sevgi vardı içinde ne de nefret. Sadece kesinlik vardı. Kesin kararlar insanı özgürleştirirdi.
Arkamı döndüm. Kapıyı açtım. Eve doğru bir adım attım. O adımda geçmişimi dışarıda bıraktım. Ardımda kalan adam, benim hayatımın sadece bir yarasıydı artık. Ve yaralar, kanamayı bıraktığında sadece bir iz olurdu.
Kapıyı kapattım.
Benim hayatımda yeri yoktu artık. Ve ilk defa bu cümleyi kurarken içim acımadı. Çünkü bazı insanlar affedilmediğinde değil, geride bırakıldığında gerçekten biterdi.
Yere çöktüm. Dizlerim beni taşımıyordu artık, bedenim kalbimin ağırlığını kaldıramamıştı. Saatlerce orada kaldım; zaman akmadı, nefes ilerlemedi, dünya durdu sanki. Gözyaşlarım sessiz değildi, içimde biriken bütün yıllar dökülüyordu yanaklarımdan. Bir çocuğun susturulmuş çığlıkları vardı ağlamamda, geceleri yastığına gömülüp ses çıkarmamaya çalışan küçük bir kızın korkusu vardı. Kimse duymasın diye içine akıttığı gözyaşları şimdi yer bulmuştu kendine.
"Baba..." dedim ama sesim bile yabancıydı bana. Bu kelimeyi bu kadar geç söylemek canımı daha da yaktı. Baba, neden bu kadar geç kaldın ki? İçimdeki çocuk öldüğü gün neredeydin? O gün ben büyümedim, ben kırıldım. Bir daha da toparlanamadım. Sen yoktun. Annem yoktu. O karanlıkta tek başımaydım. Korktum ama kimseye söylemedim. Ağladım ama kimse duymadı. Güçlü olmayı öğrendim çünkü başka şansım yoktu.
Pişmanlık... Bu kelime artık neye yarardı? Yıllarımı benden alan, kalbimi paramparça eden acılardan sonra bir özür neyi iyileştirebilirdi? Çocukluğum geri mi gelecekti? O masumiyet, o güven, o saf inanç geri mi dönecekti? Hayır. Ben o gün bir şeyleri kaybettim ve hiçbir pişmanlık onları geri getiremezdi.
Kalbime sordum defalarca; yeniden iyileşir miydin? Bu kadar fazla canın yandıktan sonra hâlâ atmaya devam edebilir miydin? Bazı yaralar kapanırdı belki ama izi kalırdı. İnsan o izlerle yaşardı. Her gülüşte biraz eksik, her mutlulukta biraz temkinli... Sevdiğinde korkarak, bağlandığında kaçış yollarını hesaplayarak.
Ağlarken fark ettim ki, bu sadece babama değildi. Bu, beni korumayan herkeseydi. Susanlara, görmezden gelenlere, "geçer" diyenlereydi. En çok da kendimeydi. Yıllarca güçlü durmak zorunda kalan, ama kimseye güçlü olmak istemediğini söyleyemeyen kendime...
Saatler sonra gözyaşlarım tükendiğinde geriye derin bir yorgunluk kaldı. Ama o yorgunluğun içinde tuhaf bir netlik vardı. Babam geç kalmıştı. Çok geç. Ve bazı kapılar bir kez kapandığında bir daha açılmazdı. Bu bir intikam değildi, bir cezalandırma da değildi. Bu sadece kendimi korumaktı.
Ayağa kalktım yavaşça. Dizlerim titriyordu ama durabiliyordum artık. İçimdeki çocuk ölmüştü belki ama o çocuğun hatırasını ben taşıyacaktım. Kimseye ezdirmeden, kimseye feda etmeden. Çünkü en büyük pişmanlık, insanın kendini yarı yolda bırakmasıydı. Ve ben artık kendimi bırakmayacaktım.
🍂🍂🍂
Saatlerdir odamda hazırlanıyordum. Zaman ilerledikçe aynanın karşısındaki ben de değişiyordu sanki. İlk başta sadece Pamir gelecek diye duyduğum o heyecan vardı içimde, sonra o heyecanın altından başka duygular sızmaya başladı. Bastırmaya çalıştığım, yok saydığım, görmezden geldiğim ne varsa tek tek yüzeye çıkıyordu. Üzgün olduğumu belli etmemeliydim. Mutsuzluğumu kimse görmemeliydi. Hele Pamir hiç görmemeliydi. Güçlü durmalıydım, her zamanki gibi. Çünkü ben zayıf olduğumda kimse kalmıyordu yanımda.
Saçımı düzelttim, yüzüme baktım. Aynadaki kadın sakin görünüyordu ama ben o bakışların ardında neler olduğunu biliyordum. Gözlerim biraz daha derin, biraz daha yorgundu. Yine de dudaklarımı yukarı kıvırdım. Bu gülümsemeyi yıllardır taşıyordum, bana ait olmayan acıları saklamak için. Tam odadan çıkmak üzereyken dışarıdan gelen araba sesleri kalbimi hızlandırdı. Geldiğini anlamıştım. İçimde bir yer umutla çırpındı, bir yerim de korkuyla geri çekildi.
Kapıya yönelmiştim ki kapı açıldı ve Pars içeri girdi. Bir an irkildim ama bunu belli etmedim. "Ben de aşağıya iniyordum şimdi," dedim gülümseyerek. Sesim normal çıkmıştı ama içimdeki telaşı ben bile zor bastırıyordum. Pars bana baktı, gözlerinde alışık olduğum o muziplik yoktu. Daha çok tedirginlik vardı. O da gülümsedi ama gülümsemesi eksikti, sanki tamamlanmamış bir cümle gibiydi.
"Aşağıda ne var ya, biraz burada takılabiliriz," dedi eğlenir gibi. Ama eğlenmiyordu. Bunu hissediyordum. Bir şeyden kaçırmaya çalışıyordu beni ya da bir şeye hazırlamaya.
"Nedenmiş o?" dedim huysuz bir tonla. Aslında huysuz değildim, sadece içimdeki düğüm çözülmek üzereydi ve en ufak dokunuşta dağılabilirdi. Pars'ın beni oyalamaya çalışması hoşuma gitmemişti.
"Aşağıda ne var ki?" dedi bu defa, sorumu cevapsız bırakıp konuyu yine başka yere çekerek. Sesindeki rahatlık fazla yapaydı. Normalde bu kadar dolandırmazdı lafı. O an içimde küçük bir şey kıpırdadı. Pars bir şey saklıyordu. Ya Pamir'le ilgiliydi ya da benimle. İkisi de canımı yakacak türdendi.
"Pamir'in orada olması yeterli diye düşünüyorum," dedim kendimden emin bir ses tonuyla. Bu cümleyi kurarken aslında kendimi de ikna etmeye çalışıyordum. Pamir varsa sorun yoktu, Pamir varsa güvendeydim. En azından kendime bunu söylüyordum. Kapıya doğru ilerledim, elim kapı koluna uzanmıştı ki Pars bir hamlede kapıyı kapattı. O an odanın havası değişti. Daraldı.
"Abimin işi var, bitsin gideriz," dedi sakin görünmeye çalışarak. Ama bu sakinlik fazlasıyla yapmacıktı. Gözlerindeki kıpırtıyı yakalamıştım. Beni burada tutmaya çalışıyordu ve bu hiç hoşuma gitmemişti. Kimse beni bir yere kapatamazdı.
"Pars siz ne iş karıştırıyorsunuz?" dedim sinirle. Sesim yükselmemişti ama içindeki sertlik saklanamayacak kadar netti. Kalbimde hafif bir huzursuzluk dolaşıyordu. Bir şeyler dönüyordu ve ben bunun dışında bırakılmak istemiyordum. Hayatım boyunca en nefret ettiğim şey buydu.
"Ne iş karıştıracağız kızım ya," dedi umursamaz bir ses tonuyla. Gülümsüyordu ama o gülümseme gözlerine ulaşmıyordu. Yalan söylediğini anlamamak için kör olmak gerekirdi. Pars iyi bir yalancı değildi, hele konu beni ilgilendiriyorsa.
Bir an durdum. Sonra yüzüme yumuşak bir gülümseme yerleştirdim. "Tamam o zaman, burada kalabiliriz," dedim sanki gerçekten ikna olmuşum gibi. Rahat bir nefes verdim, omuzlarımı gevşettim. Pars'ın da gevşediğini hissettim. Tam beklediği buydu.
Ama ben hiçbir zaman göründüğüm kadar saf olmamıştım. Bir adım öne çıktım, sanki odanın içinde dolaşacakmışım gibi davrandım. O anlık boşluktan faydalanıp hızla yanından sıyrıldım ve kapıyı açıp kendimi koridora attım. Kalbim hızlanmıştı. İçimde garip bir heyecan vardı. Bakalım ne karıştırıyorlardı.
Koridoru neredeyse koşar adımlarla geçtim. Adımlarım halının üzerinde boğuk bir ses çıkarıyordu ama umurumda değildi. Merdivenlere yöneldiğimde arkamdan gelen hızlı adımları duydum. Pars peşimden geliyordu. Beni durdurmaya çalışıyordu ama artık çok geçti. Merdivenlerden aşağı inerken içimde tek bir düşünce vardı; benden saklanan ne varsa, onu kendi gözlerimle görecektim. Çünkü ben karanlıkta bırakılmaya alışkın olsam da, artık buna izin verecek kadar güçsüz değildim.
Salona adımımı attığım an sanki bütün bedenim yerle bir oldu. Ayaklarım beni taşımıyordu artık, olduğum yere çakılıp kalmıştım. Nefesim göğsümde sıkıştı, kalbim düzensiz bir şekilde atmaya başladı. O gece gördüğüm kadın, Pamir'in hemen yanında oturuyordu. Yan yana. Fazlasıyla yakın. Gözlerim bu manzarayı reddetmek ister gibi birkaç saniye kırpındı ama gerçek değişmedi. O buradaydı. Benim evimde. Benim hayatımın tam ortasında.
Bir an için zaman durdu sanki. Salondaki eşyalar, ışık, duvarlar silikleşti. Geriye sadece o ikisi kaldı. Pamir ve o kadın. O gün Pamir'in aşık gibi baktığı, gözlerinden taşan şeyi saklamaya bile gerek duymadığı kadın. Kalbimin tam ortasına bir şey saplanmış gibiydi. Acı keskin ve tanıdıktı. Ama bu sefer daha derindi. Çünkü bu acıyı bile bile yaşatmıştı bana.
"Senin ne işin var burada?!" dedim sesim kontrolümden çıkarak. Sinirle yükselmişti ama titrek bir kırgınlık da saklıydı içinde. Yüzümde az önce taşıdığım o yapay gülümseme tamamen silinmişti. Dudaklarım gerilmiş, çenem kilitlenmişti. Kalbim öyle bir sızlıyordu ki sanki biri avuçlarının arasına alıp sıkıyordu. O gün nasıl yaralandığımı görmüştü. O bakışların beni nasıl paramparça ettiğini anlamıştı. Buna rağmen bu kadını bu eve getirmişti. Buna rağmen beni yeniden aynı yaranın içine itmişti.
Kadın başını hafifçe eğip bana baktı. Bakışlarında masumiyet yoktu. Tam aksine, sinsice yerleşmiş bir memnuniyet vardı. Dudaklarının kenarı belli belirsiz yukarı kıvrıldı.
"Galiba sizi rahatsız ediyorum," dedi yumuşak ama zehirli bir ses tonuyla. Ardından ekledi, "En iyisi ben gideyim." Bu bir özür değildi. Bu, beni daha da küçük düşüren bir hamleydi. Sanki evin sahibi oymuş da ben fazlalıkmışım gibi. İçimdeki öfke bir anda kabardı. Kalbimin acısını bastıran tek şey sinirdi şu an.
"Kapı orada," dedim hiç düşünmeden. Sesim soğuktu, keskin ve netti. Ne nezaket vardı içinde ne de tereddüt. Defolup gidebilirdi. Bu evde onun yeri yoktu. Benim hayatımda hiç yoktu. O kadını görmek canım yakıyordu ve bu acıyı daha fazla sessizce taşımayacaktım.
"İnci hiçbir yere gitmiyor. Sen de o sesini kesiyorsun" dedi Pamir sinirle. O cümle havada asılı kaldı, sonra ağır ağır üzerime çöktü. Sanki biri kulağıma değil de doğrudan kalbimin içine bağırmıştı. Bir an için ne salonu gördüm ne de karşımda duran insanları. Sadece o cümle yankılandı içimde. Sen de o sesini kesiyorsun.
Ben mi? Sesini kesmesi gereken ben miydim? Bir anda boğazım düğümlendi. Nefes almak zorlaştı. Hani bu hikayenin ikinci kadını ben olmayacaktım? Hani beni o yere koymayacaktı? Hani bana asla bunu yaşatmayacaktı? Sözleri birer birer zihnimde parçalanıp yere düştü. Meğer hepsi boşlukmuş. Meğer verdiği sözler, karanlıkta söylenmiş ve sabah olunca unutulmuş cümlelerden ibaretmiş.
İçimde ince ama keskin bir acı yayıldı. Boşanmak istemiştim. Onunla bu yükü daha fazla taşımak istememiştim. Gitmek istemiştim. Ama izin vermemişti. Ellerimden tutup durdurmuştu. O an bunu sevgi sanmıştım. Sahiplenmek sanmıştım. Meğer beni bırakmaması merhametten değilmiş. Meğer bu bir cezaymış. Babamın yaptıklarının bedelini bana ödetmenin başka bir yoluymuş. Kalbim buna inanmak istemedi ama gerçek tam da buydu. Ona o kadar güvendikten sonra bunu gerçekten yapmış mıydı? Beni, en zayıf yerimden vurarak susturmuş muydu?
Gözlerim istemsizce doldu ama tek bir damla yaş akmasına izin vermedim. Ağlamak ona verilmiş bir zafer olurdu. Pars yanımdaydı. Bunu hissediyordum. Abisine sinirle baktığını, dişlerini sıktığını görüyordum. Ama onun da elinden bir şey gelmiyordu. Bu evde, bu salonda, bu hikayede söz Pamir'indi. Ve Pamir susmamı istemişti.
Yavaşça gülümsedim. O gülümseme ne mutluluktandı ne de kabullenişten. Acının insanın yüzüne kazıdığı o donuk gülümsemelerden biriydi. Kocama baktım. Belki de son defa bu kadar net baktım ona. İçimde ne sevgi kalmıştı ne de umut. Sadece yorgunluk vardı.
Sesimi kesmemi istiyorsa keserdim. Ama bu, susmak değildi. Bu, tamamen gitmekti. Hayatından çıkıp bir daha dönmemekti. Onu bu evde, bu kadınla, bu karanlıkla baş başa bırakmaktı. İçimden sessiz bir yemin geçti. Ben sustuğumda sadece sesim gitmeyecekti. Ben de gidecektim. Sonsuza kadar.
Parmağımdaki yüzüğü yavaşça çıkardım. Metalin parmağımdan ayrılırken bıraktığı o hafif boşluk hissi kalbimdeki boşluğun yanında hiçbir şeydi. Yüzüğü masanın üzerine bıraktığımda çıkan o kısa, keskin ses salondaki sessizliği ikiye böldü. Sanki evlilik dediğimiz şey de o ses kadar kırılgandı. Kimseye bakmadım. Ne Pamir'e ne Pars'a ne de orada oturan kadına. Arkama dönüp yürümeye başladım. Adımlarım titremiyordu, aksine fazlasıyla kararlıydı. İçimde ağlayan bir yan vardı ama onu da yanımda sürükleyip götürüyordum.
"Mavi!" diye bağırdı Pamir arkamdan. Sesi ilk defa bu kadar telaşlı gelmişti kulağıma. Ama çok geçti. Bu yaptığının geri dönüşü yoktu. İnsan bir kez susturuldu mu, bir kez yok sayıldı mı, bir daha aynı yerde duramazdı. Evin kapısını açıp dışarı çıktım. Gece serindi ama içimdeki yangının yanında hiçbir şeydi. Nefesim hızlıydı ama durmadım. Ayaklarım beni nereye götürüyorsa oraya gidiyordu.
Arkamdan hızlı adımların sesi geliyordu. Pamir geliyordu. Sürekli ismimi söylüyordu. Sanki sesini duymuyormuşum gibi, sanki o kelime beni durdurabilecekmiş gibi. Cevap vermemi mi bekliyordu? Oysa sesimi kesmemi söyleyen oydu. Şimdi hangi sesle konuşacaktım onunla? Hangi kelimeyle acımı anlatacaktım?
Kolumdan sertçe tutup beni kendine doğru çektiğinde istemsizce durdum. Fazla yakındık. Nefesini hissediyordum. Kalbi hızlı atıyordu, bunu göğsünün hareketinden anlayabiliyordum. Ama bu, içimdeki fırtınayı dindirmeye yetmedi. Başımı kaldırıp ona baktım. Bakışlarımda ne korku vardı ne de kararsızlık. Sadece öfke vardı. Saf, yakıcı, kontrolsüz bir öfke.
"Hiçbir yere gidemezsin!" dedi Pamir, sesi öfkeyle çatlamıştı. O cümle havada asılı kaldı. Bir kafes gibi üzerime kapandı. Cevap vermedim. Artık kelimelerim yoktu. Zaten çoktan susturulmuştum. Onu itmeye çalıştığım an, zaman paramparça oldu.
Bir silah sesi...
Tek bir patlama.
Ve ardından gelen o ürkütücü sessizlik.
Sanki dünya nefesini tutmuştu. Sesler boğuldu, görüntüler fluya döndü. Kalbimin biraz üstünde yayılan o sıcaklık önce anlam veremediğim bir his gibiydi. Sonra... acı. Yakıcı, derin, geri dönüşü olmayan bir acı. Parmaklarım titredi. Dizlerimin bağı çözüldü.
"Mavi!" diye haykırdı Pamir. Bu çığlık... bir korku değildi sadece. Bu, bir kaybedişin sesiydi. İnsan hayatından kopup giden şeyi geri çağırmaya çalıştığında çıkan o çaresiz ses. Evet, beni kaybetmişti. Hem de sonsuza kadar.
Yere doğru çökerken bedenim beni yarı yolda bıraktı. Düşmedim, yığıldım. Pamir beni tuttu, kollarının arasına aldı. Başım göğsüne yaslandı. Kalbinin nasıl delice attığını hissediyordum. O kalp hâlâ hayattaydı. Benimkiyse yavaş yavaş vazgeçiyordu.
Nefes almak zordu. Her nefes boğazıma diken gibi batıyordu. Ciğerlerim yanıyordu ama konuşmam gerekiyordu. Söylemem gereken son bir şey vardı. Dudaklarımı zorla araladım.
"Sonsuza kadar..." dedim fısıltıya yakın bir sesle. Kelime ağzımdan çıkarken içimdeki her şey çözüldü. Gözlerim karardı ama devam ettim. Çünkü bu benim son cümlemdi.
"Sesimi... kesiyorum."
Bu bir sitem değildi. Bir tehdit hiç değildi. Bu, kabul edişti. Bitirişti.
"Hayır... hayır... hayır..." dedi Pamir tekrar tekrar. Ellerinin titrediğini hissediyordum. Beni sarsıyordu, sanki uyanırsam her şey düzelecekmiş gibi. Böyle olacağını düşünmemişti. O kelimeleri söylerken bu ihtimali aklının ucundan bile geçirmemişti. Ama bazı cümleler vardır, söylendiği anda kader olur.
Gözlerim yavaşça kapandı. Karanlık korkutucu değildi. Aksine huzurluydu. İlk defa canım acımıyordu. İlk defa yorulmuyordum. Ne annemin gidişi vardı bu karanlıkta, ne babamın geç kalmış pişmanlığı, ne de sevilmemenin ağırlığı. Derin bir sessizliğin içine bırakıyordum kendimi. Bu bir kaçış değildi. Bu, kurtuluştı. Ben bu zalim hayattan sonunda kurtulmuştum.
Oysa bilmiyordum; babamla aynı günde, aynı anda, kalbimizden vurulduğumuzu.
DEVAM EDECEK
——————
Ve sezon finali...
Bu duyguyu nasıl anlatırım, hâlâ tam bilmiyorum. Onlardan ayrı kalacağız fikri içime oturuyor. Ama evet, bu sezon finaliyle birlikte Mavi ve Pamir'e küçük bir ara veriyoruz. Yine de bilin, bu bir veda değil. En azından şimdilik değil.
Bu kitabı kapattığımda, finale ne kadar yaklaştığımızı daha net görüyorum. Bir gün gerçekten veda etmem gerekeceğini bilmek tuhaf... Hatta istemiyorum. Çünkü Mavi ve Pamir benim için çok özel. İki yıl önce çıktığımız bu yolculukta, baştan sona değişen, dönüşen iki karakter oldular. Belki de en çok beni dönüştürdüler.
Ama merak etmeyin. Onlara veda etmiyoruz. Şubat ayında yeniden burada olacağız. Yine bu sayfalarda, yine birlikte.
Bizimle kalmayı, bu yolculuğa yeniden eşlik etmeyi unutmayın değerlilerim ❤️🩹🥹
Bölüm etkileşimi
