22. bölüm / 28
ZULMÜN ÇİÇEĞİİÇİMDE KALAN SEN
Bölümler 28Şu an: İÇİMDE KALAN SEN
- 1 TANITIM130 kelime
- 2 SOLMUŞ MASAL7.477 kelime
- 3 MÜHÜR6.746 kelime
- 4 SON BEYAZIN FISILTISI12.386 kelime
- 5 KEFEN11.226 kelime
- 6 KADERİN MÜHRÜ10.494 kelime
- 7 KARANLIĞA ESİR12.112 kelime
- 8 BİR IŞIK ESKSİK9.430 kelime
- 9 YARABANDI9.192 kelime
- 10 YENİLGİ9.567 kelime
- 11 SEN ONA AŞIKSIN10.958 kelime
- 12 AĞITSIZ SON10.888 kelime
- 13 ÖLMESEN OLMAZ MI?9.631 kelime
- 14 KALBİME AÇTIĞIN MEZAR10.276 kelime
- 15 BİR ZAMANLAR SEN4.448 kelime
- 16 TUTAMADIĞIM ELLER3.488 kelime
- 17 ÖZGÜRLÜĞE VEDA2.196 kelime
- 18 KALBİMDEKİ SANRI3.205 kelime
- 19 ÇOCUKLUĞUMUN KATİLİ2.411 kelime
- 20 İÇİMDEKİ KATİL5.362 kelime
- 21 BİR GÜN DAHA KALAMAZ MISIN?5.080 kelime
- 22 İÇİMDE KALAN SEN5.791 kelime · Okuduğun bölüm
- 23 BOĞAZIMDAKİ HOŞÇA KAL2.578 kelime
- 24 ANNE2.105 kelime
- 25 MERHAMETİN BEDELİ1.212 kelime
- 26 KENDİ CELLADIM3.423 kelime
- 27 YANLIŞ NEFRET5.138 kelime
- 28 ARTIK SENİ DUYUYORUM6.140 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
"Ben hâlâ bizi yaşatmaya çalışırken, o çoktan bizim için vedayı seçmişti."
MODEL - DEĞMESİN ELLERİMİZ
♟️♟️♟️
Kalp hemen vazgeçer miydi? Sevmeyi bırakır mıydı? Hiç bırakmazdı. Hafızamın en ücra köşelerinde yankılanan o son ses, odanın soğuk duvarlarına çarpıp bana geri dönüyordu. Gitmişti. Geride bıraktığı boşluk, sadece fiziksel bir yokluktan ibaret değildi; ruhumun duvarlarında onarılması imkânsız çatlaklar, zihnimin ortasında hiç sönmeyecek bir kor bırakmıştı. İnsan, ömrünü adadığı bir yabancıya dönüşen o kadını nasıl unutsun? Bir zamanlar adını fısıldarken tenimin titrediği dudaklar, şimdi hayatımın en derin sızısının müsebbabiydi.
Zamanın durduğunu sandığım o salonda, etrafımdaki eşyalar bile onun eksikliğiyle alay eder gibi sessizliğe bürünmüştü. Koltuğun üzerinde unutulmuş gibi duran şalının kokusu hâlâ havada asılı kalmıştı; sanki birazdan içeri girecek, her zamanki o aceleci adımlarla yanıma yaklaşacak ve "Geçti," diyecekti. Ama gelmeyecekti. Bunu bilmek, göğüs kafesimin altında demirden bir yumru gibi büyüyor, her nefes alışımda boğazımı tırmalıyordu. Affetmek... Kelimesi bile zihnime düştüğünde içimde bir yerler yeniden isyan ediyordu. Çünkü biliyordum ki o kadın karşıma dikilip tek bir kelime etse, gururumu, kırıklarımı, öfkemi bir kenara iter, ruhumu yeniden ayaklarının altına sermekten çekinmezdim. İşte en çok da bu zayıflığıma kızıyordum.
O yüzden bu acımasız oyunu burada bitirmek zorundaydım. İçimdeki o dipsiz boşluğu, onun yokluğunun soğuk betonuyla örmeliydim. Bundan sonra ne o gözlerde bir umut arayacaktım ne de gecenin karanlığında adını sayıkladığım o eski günlerin hatırasını canlı tutacaktım. Bizi terk etmeyi, bu ağır ve zehirli yalnızlığı taşımayı öğrenecektim. Madem ki o gitmeyi seçmişti, bana düşen tek görev, bu enkazın altından yalnız başıma ayağa kalkmaktı. Arkasından gittim bizden vazgeçmem için bunu yapmalıydım. Birkaç adım mesafesinde durdum arkasına bir defa bile olsun bakmıyordu.
"Bitti" dedim sözcüğün ağırlığı, aramızdaki mesafeyi bir anda demirden bir duvara dönüştürdü. Olduğu yerde çivilenmiş gibi durdu; sırtı bana dönüktü ama o duruşundaki gerginlik, zihnimde kopan fırtınanın bir yansıması gibiydi. Nefesimi tuttum. "Gerçekten bitti bu defa," diye fısıldadım, sesim boş odanın duvarlarına çarpıp bana geri döndü. Kendi içimde kurduğum o devasa, sahte kaleye kendimi mi inandırmaya çalışıyordum, yoksa onun arkasından bu acımasız gerçeği kör gözüne mi sokuyordum, bilmiyordum.
Yavaşça, sanki boynundaki o görünmez zincirleri kırarmış gibi başını omzunun üzerinden geriye çevirdi. Gözleri gözlerime değdi; o an zaman, o saniyede donup kaldı. Orada, o ela bebeklerin derinliğinde aradığım pişmanlığı, bir parça olsun sızıyı bulmayı beklerdim. Ama yoktu. Yüzünde, her şeyi küçümseyen o küçük, inanılmaz derecede hafif ve mutlu bir gülümseme belirdi.
"Hiç başlamadık zaten," dedi. O cümle, göğsümün ortasına saplanan keskin bir bıçak gibiydi. Yılların, gecelerin, gözyaşlarının ve adını koyamadığım o büyük bağın üzerine bir çırpıda sünger çekmişti. Ardından hiç arkasına bakmadan, o emin ve hafif adımlarla kapıya yöneldi. Kolu indirdi, kapıyı araladı ve dışarı adımını attı. Ve o son, tok kapı sesi... Evin en ücra köşelerinde, kulak zarlarımı yırtarcasına yankılandı.
Yalnız kalmıştım. Tam anlamıyla, kelimenin en kemikleşmiş ve zehirli haliyle onsuz kalmıştım. Hayatım boyunca kimi sevdiysem, kimin elini tuttuysam, eninde sonunda aynı senaryonun kahramanı olmuştum; hepsi birer birer hayatımdan çekip gitmişti. Bu gidişlere, arkada bırakılışlara, bomboş odalara bakakalmalara o kadar çok alışkındım ki, asıl garip gelen şey kalbimin hâlâ göğüs kafesimde atıyor olmasıydı.
O kapının tok sesi zihnimde çınlamaya devam ederken, adımlarımı sürükleyerek banyoya attım. Aynanın karşısına geçtiğimde, gördüğüm yüzün bana ait olmadığını düşündüm. Arkamı döndüm, lavaboya eğildim ve avuç avuç soğuk suyu yüzüme fırlattım. Su damlaları şakaklarımdan süzülürken tek bir şeyi fısıldayıp duruyordum. Kendime gelmeliydim. Ben kimsenin elinde oyuncak, dilediği zaman gelip dilediği zaman çekip gideceği bir seçenek değildim.
Sürekli bu gidip gelmeler, her defasında umut verip ardından enkaz bırakmalar bana yapılan en büyük haksızlık değil miydi? Onu her bekleyişimde, kendi ellerimle ilk önce kendimi yıkıyordum. İnsan gerçekten sevdiğine kıyar mıydı? Acı çektirir miydi? Eğer seviyorsa, asla yapmazdı. Ben ona tüm yaralarımı, içimdeki en karanlık köşeleri, çekenin kim olduğunu bilmeden yaşadığım acıları anlatmışken; onun bu hikâyeden kaçıp gitmesi ne kadar doğruydu, ne kadar vicdaniydi?
Ondan teselli dilenmemiştim oysa ki. Sadece onun acısını gördüm, omuzlarındaki o ağır yükü paylaştım. Sevmediğim, bilakis ailemin katili olan adamın mezarının önünde, sırf o yalnız kalmasın diye saatlerce bekledim. Kendi ailemin mezarının nerede olduğunu bile bilmezken, yabancı bir adamın toprağının başında onun için dikilmiştim.
Ya kardeşim? Mezarlıktan ödü kopan, karanlıktan ve toprağın o ağır kokusundan bile ürken o çocuğa bunu yapmamış mıydım? Kardeşimin o mezarlık girişindeki kimsesiz, korku dolu ve bana sığınan bakışları zihnimden bir saniye bile silinmiyordu. Benim yüzümden, o dehşet dolu mezarın başına kadar gelip, ailemizin katilinin mezarı önünde o adamın kızını teselli etmek zorunda kalmıştı. Belki ben bu haksızlığı, ona duyduğum kör kuyu sevdası yüzünden kendi kendime yapabilirdim; ama kardeşime yapamazdım. İşte bu düşünce, yüzümdeki soğuk su damlalarını unutturup içimde yeniden bir öfke dalgası kabarttı.
Banyodaki o küçük, buğulu aynada kendi yüzüme son defa baktım; solgun tenime, göz altlarımdaki morluklara ve bu enkaza teslim olmuş ifadenin üzerine bir çizgi çektim. Arkamı döndüm, banyonun kapısını çekip koridoru geçtiğim gibi hızla evden dışarı attım kendimi. Gecenin serin havası yüzüme bir tokat gibi çarptı. Otoparka yürüdüm, arabamın kapısını açıp direksiyona geçtim ve motoru çalıştırdım. Zihnimdeki uğultuyu bastırabilecek tek yere, kendi mekânım olan o gürültülü bara sürdüm.
Arabayı durdurup indim, kapıdaki görevlileri es geçerek içeriye adım attım. İçerisi insan kaynıyordu; binlerce insan rengârenk ışıkların altında dans ediyor, birbirine gülüyor, hayatın akışına kapılmış neşeyle eğleniyordu. Onların bu kopuk mutluluğu midemi bulandırdı. Kalabalığı yarıp geçtim, doğrudan Pars'la ikimize ait olan o özel locaya yöneldim.
Locaya yaklaştığımda, Pars'ın orada, loş ışığın altında tek başına oturduğunu gördüm. Önündeki bardağa viski dolduruyor, peş peşe deviriyordu. Yüzü darmadağındı; yanaklarından süzülen gözyaşları çenesinden aşağı damlıyordu. Etrafa öyle dalgın, öyle kimsesiz bakıyordu ki, tanıdığım o güçlü adamdan eser kalmamıştı.
Adım seslerimi duyup başını kaldırdı. Gözleri bana doğru kaydığında, anında afalladı. Yakalandığını fark eden bir çocuk gibi hızla başını diğer tarafa çevirdi ve parmaklarıyla yüzündeki yaşları aceleyle silip o maskeyi yeniden takmaya çalıştı.
Sesindeki titrek tınıyı bastırmak için yutkundu ve başını kaldırmadan, neredeyse fısıltıyla, "Abi..." dedi, kendini bir şekilde toparlamaya gayret ederek.
Ayağa kalkıp bana yer vermeye yeltendiğinde, elimi omzuna bastırarak onu zorla yerine sarhoş bir ağırlıkla oturttum. Yanındaki loş deri koltuğa bıraktım kendimi. Gözüm masanın üzerinde devrilmiş şişelere, birbirine çarpan boş bardaklara kaydı. Başımı hafifçe sallayarak, "Yine başlamışız" dedim; sesimdeki acı tatlı sitem, yılların verdiği kardeşliğin kahrını taşıyordu. O illeti bırakmak için ne kadar büyük savaşlar verdiğini, gece gündüz nasıl titrediğini biliyordum. Şimdi tekrar o şişelere sarılması canımı yakmıştı. Ve içimdeki o zehirli ses, bu düşüşün asıl sebebinin yine benim hayatımdaki beceriksizlikler olduğunu fısıldıyordu.
Pars, bakışlarını masanın tahta desenlerine dikip düşünceli ve yorgun bir tonla, "Biraz kafam dağılsın istedim abi, hepsi bu..." diye mırıldandı.
Omuzlarındaki o görünmez yükü biraz olsun hafifletebilmek, aramızdaki bu ağır havayı dağıtmak adına zoraki bir tebessüm konuk ettim dudaklarıma.
"O zaman beraber kafamız dağılsın, ne duruyoruz?" dedim, bardağı elime alırken. O da benim bu çabamı karşılıksız bırakmadı ama içine işleyen o hüzün maskesini tamamen atamadı. Dudaklarının kenarında eğreti bir kıvrım oluşurken, "Yenge kızmasın sonra?" dedi, ortamdaki gerginliği dağıtmak istercesine gülmeye çalışarak. Hâlâ canı yanarken bile etrafına ışık saçmaya çalışan o çocuksu hali, kalbimi bir kez daha sızlattı.
Yüzümdeki o sahte yumuşaklığı bir anda silip attım. Bütün neşesini buz gibi bir darbeyle keserek, "Bitti her şey, Pars" dedim, doğrudan gözlerinin içine bakarak.
İşittiği kelimenin ağırlığı altında ezilir gibi bir an soluğu kesildi. Yüzündeki o zoraki gülümseme, karanlıkta sönen bir mum gibi birdenbire yok oldu. Şaşkınlıkla aralanan dudaklarından, "Neden?" kelimesi döküldü. Ve hemen ardından, zihnindeki bin bir şüpheyle, "Yine ne yaptın lan? Yine bir şey mi yaptın?" diye üsteledi.
Onun bu bitmek bilmeyen suçlayıcı ama bir o kadar da korumacı tavrı karşısında sabrım taştı; sinirle soluyarak öne doğru yıkıldım. "Oğlum, ben bugüne kadar ne yapmışım Allah aşkına ya?" diye patladım, sesim gürültülü müziğin arasında bile yankılandı. "Kadın boşanmak istedi, ben de uzatmadım, kabul ettim. Bitti işte, ayrıldık!"
Pars gözlerini iyice kısıp, bana zerre kadar inanmayan o keskin bakışlarını dikti ve, "Ne yaptın da boşanmak istedi bu kız senden abi? Durduk yere kimse elini eteğini çekmez koca bir hayattan" diye sordu.
Kendimi kandırmaya, kendi yalanıma kendim inanmaya çalışarak ellerimi iki yana açtım. "Gerçekten bir şey yapmadım, yemin ederim yapmadım! Olmayınca olmuyor, zorlamanın âlemi yok. Zaten benim bu hayattaki asıl meselem intikamımdı, onu da hallettik bitti gitti işte, daha ne?"
Oysa ne büyük bir yalandı bu. Kendi kendime kurduğum en büyük tuzaktı. Çünkü kalbim, Mavi'yi gördüğü, o narin eline dokunduğu, kokusunu içime çektiğim her saniye o büyük intikam planından fersah fersah uzaklaşıyor, o intikamın kurbanı bizzat kendim oluyordum.
Pars, başını iki yana sallayıp acıyla güldü. "Yalan söylüyorsun abi, atma başından... Seviyordun işte kızı, deliler gibi hem de!" Sesi isyanla titriyordu. Önümüzdeki şişeyi kavrayıp bardaklarımıza sıvı doldururken, "Bizim bu hayatta yüzümüz bir gün bile gülmeyecek mi abi?" diye sordu, içindeki o çocuksu çaresizlik dışarı taşarken. "Gezegendeki bütün acıların çocuğu gibi dolaşıyoruz ortalıkta. Bu nasıl bir hayat, bu nasıl bir lanet böyle?"
Cevap vermedim. Kelimelerin bittiği, boğazımdaki düğümlerin konuşmama izin vermediği o sınıra gelmiştim. Masada duran bardağı kavradım, onun bardağına sertçe vurdum. Çıkan o tok ses, gecenin ve yalnızlığımızın marşı gibiydi. İkimiz de başımızı geriye atıp bardakları kafamıza diktik. Anlaşılan o ki bu gece, ne o acılar dinecekti ne de sabaha kadar ayık kalabilenimiz olacaktı.
Pars, bardağını masaya öyle bir hınçla çarptı ki, kalın camın ortadan ikiye çatlayıp çatlamadığını anlamak için kısa bir an gözlerim o keskin hatta kaydı; çıkardığı o kulak tırmalaycı çınlama, oturduğumuz loş ve duman altı odanın ağır havasına zehirli bir iğne gibi saplandı. Masanın üzerindeki kehribar rengi sıvı, sarsıntının etkisiyle hafifçe dalgalandı. Boğazımdan aşağıya, adeta kor halinde inen o sert içki, midede bir yangın başlatmış olsa da, göğüs kafesimin altında, sol yanımda günlerdir durmaksızın harlanan o ıssız ve dipsiz kederi söndürmeye yetmemişti; aksine, yaktıkça geriye sadece kül ve karbonlaşmış hatıralar bırakıyordu.
Pars, masanın üzerindeki gölgemizin etrafında dönen düşüncelerini zapt edemiyormuş gibi başını öne eğmiş, parmak eklemleri sımsıkı kenetlenmekten kireç gibi beyazlamıştı. Omuzlarına yüklediği, belki de taşımaktan çoktan vazgeçtiği ama bir o kadar da sırtından atamadığı o ağır görünmez yük, zavallı odadaki bütün oksijeni sömürüyor, nefes almayı bile adeta lüks bir eyleme dönüştürüyordu.
Gözlerini yavaşça kaldırdı; uykusuzluktan ve acıdan kan çanağına dönmüş, kıpkırmızı kesilmiş göz bebeklerini doğrudan benimkine mıhladı.
"Böyle gitmez abi, böyle olmaz" dedi, sesindeki o dem demli sarhoşluğun getirdiği pervasızlıkla ama bir o kadar da bıçak sırtı bir netlikle. "Kendini kandırmayı, bu trajikomik tiyatroyu oynamayı ne zaman bırakacaksın? İntikam dedin, yaktın ortalığı, taş üstünde taş omuz üstünde baş bırakmadın; istediklerinin hepsini aldın, en tepeye çıktın. E, eline ne geçti sonunda? Kadın gitti işte. Arkasına bile bakmadan çekip gitti."
Söylediği her bir kelime, gururumun en hassas, en steril yerini keskin bir neşter gibi delip geçiyordu. Canım yanıyordu; hem de ömrümde hiç tatmadığım, tarifi imkânsız bir sancıyla yanıyordu. Ama ne olursa olsun taviz vermemek, o ezeli ve ebedi "güçlü adam" maskesini yüzümden düşürmemek için azı dişlerimi birbirine öyle bir sıktım ki, çene kemiklerimden gelen çatırtıyı kendi kulaklarımda işittim.
"Bazen gitmesi gerekir Pars" dedim, sesimi normalin çok ötesinde, göğsümün en derin mahzeninden söküp alarak kalın ve tavizsiz bir tonda çıkarmaya çalışarak. "Bazı hikâyelerin sonu daha ilk cümlesinden, yazıldığı kâğıdın renginden bellidir. Uzatmanın, anlamı kalmamış bir ilişkiyi zorlamanın ne bana ne de ona bir faydası var." Pars, acı ve alayla karışık, boğuk bir şekilde güldü; o gülüş, genç bir adamın içindeki bütün saf inancın, bütün çocuksu umutların bir bina gibi üzerine çöktüğü enkazdan başka bir şey değildi. Başını ağır ağır iki yana sallarken, gözlerindeki o hayal kırıklığı bana kendi ellerimle döşediğim mayın tarlasını hatırlatıyordu.
"Sen farkında değilsin belki ama asıl kendi kendinle savaşıyorsun abi" dedi, sesi bu kez bir mahkûmun celladına fısıldadığı o aciz itiraf gibi titriyordu. "En büyük zararı yine kendi ellerinle kendine veriyorsun. Ben seni ilk defa böyle, bu kadar darmadağınık, bu kadar kimsesiz görüyorum. Karşında en kanlı düşmanın olsa zerrece acımaz, bir saniye bile tereddüt etmezsin; ama kendi ellerinle, kendi kalbini söküp masaya atıyorsun."
Masadaki kehribar şişesine uzanıp bardağımı yeniden doldururken, titremesine asla mani olamadığım parmaklarım cam şişenin gövdesine çarpıp durdu. Bunu ondan saklamak için elimi hızla çektim. "Kalp dediğin nedir ki Pars? İki günlük misafir işte. Alışır yokluğuna da, açtığı o derin yaraların sızısına da..." Pars, lafımı daha cümle bitmeden, sanki yılların birikimiyle patlamaya hazır bir baraj kapağı gibi hemen kesti. Sesini bu defa bir kardeşten ziyade, benden yaşça büyük, hayata benden daha çok kazık yemiş bir bilge gibi uyarırcasına sertleştirmişti.
"Yalan söylüyorsun!" diye bağırdı neredeyse, boğuk bir hırıltıyla. "Alışmaz! Bak bana, ben unuttum mu? Bizim ailemiz, o karanlık geçmişimiz, sırtımızda taşıdığımız o lanet torba yetmedi mi abi? Her seferinde 'güçlü olmalıyım, ayakta kalmalıyım' derken biraz daha eksiliyoruz, biraz daha ölüyoruz. Bir kadını sevdin lan! Hayatında ilk defa birine gerçekten, hiçbir hesap gütmeden sarıldın ona... Şimdi çıkmış bana 'bitti' diyerek neyi çözüyorsun? Hangi denklemi sağlama alıyorsun?"
Omuzlarım, üzerimdeki tüm paltonun ve kibrin ağırlığıyla birdenbire çöktü. Pars'ın bu denli filtresiz, bu denli doğrudan konuşması, yıllardır zihnimin etrafına ördüğüm bütün o kalın ve aşılmaz duvarları yerle bir etmişti. Çünkü asıl mesele dışarıdaki düşmanlar ya da o kanlı intikam değil, o intikamın hırsıyla yakıp kül ettiğim kendi ellerimdi. Mavi'nin o istasyon platformundaki son bakışı, "Hiç başlamadık ki biz" derken yüzüne yayılan o donuk ve hüzünlü tebessüm, karanlıkta çakan bir şimşek gibi zihnimin duvarlarında çakıp duruyordu.
"Ne yapayım Pars?" dedim, yılların ve kirlenmişliğin katran karası yorgunluğu sesime kusursuzca vururken. "Geri mi döneyim? Hangi yüzle, hangi adımla? Ailemizin katili olarak bildiği, o adamın gölgesinde yaşarken, ben onunla hangi masaya oturayım? Senin o gün mezarlıkta korku dolu bakışlarını unuttun mu yoksa? O mezarlıkta yaşanan o vahşeti... Ben kendime bu haksızlığı, bu alçaklığı yapabilirdim belki ama sana yapamam, buna hakkım yok." Pars derin, göğsünü tamamen dolduran titrek bir nefes aldı; masanın üzerinden aceleyle uzanıp nasırlı eliyle omzumu sıktı. Parmaklarındaki o tanıdık ağırlık, bu koca ve merhametsiz dünyada tamamen yalnız olmadığımı, arkamı yaslayabileceğim bir tek bu kardeşin kaldığını hatırlatan tek ve son gerçekti.
"Bazen abi" dedi, odadaki tüm gürültüyü yutan fısıltıya yakın o kalın sesle, "Bazen gurur dediğin o kibirli şey, insanın kendi elleriyle kazdığı en büyük mezarı olur. Sen o mezarı çoktan kazdın, içine de kendi ellerinle yattın. Şimdi arkada kalanların, özellikle de o kadının ardından öylece bakakalmak... İşte bu, ölümden bile çok daha ağır, çok daha yavaş bir işkence."
Cevap vermedim; veremedim. Kelimelerin bittiği, boğazımdaki o düğümün artık yutkunamayacağım kadar büyüdüğü o noktada, masadaki şişeden ikimizin bardağına da sessizce yeniden doldurdum. Kelimelerin hükmünü yitirdiği, gecenin katran karası karanlığının üzerimize ağır bir yorgan gibi çöktüğü o masada, iki kardeş yine aynı affedilmez kaderin sessiz ortakları olarak öylece sustuk.
"Abi bunu yeniden düşün" dedi, sesinde ne bir isyan ne de eskisi gibi bir öfke kalmıştı sadece sarsıcı bir yalvarış vardı. "Bak, bu işin geri dönüşü olmayacak. Bir kere o kâğıda imza attığın an, onu kendi ellerinle tamamen kaybedeceksin."
Evet, haklıydı. Artık geri dönüşü yoktu, olamazdı da. Biz çoktan bitmiştik; bir daha asla aynı yolda yürüyememek, aynı gökyüzünün altında nefes alamamak üzere bitmiştik. Hayatın en acı kuralıydı. Hiç yan yana gelmemesi, yolları asla kesişmemesi gereken iki insan bir gün kaderin bir oyunuyla buluşunca, ne kadar büyük bir yangın çıkarırlarsa çıkarsınlar eninde sonunda kopmak, ayrılmak zorundaydılar. Onun bana baktığı o son anları düşündüm bana karşı hissettiğini sandığım o yoğun duygu bile belki yalandı, belki de bu karanlık masaldan uyanmak için kendini zorladığı bir hayalden ibaretti.
"Düşünecek bir şey kalmadı kardeşim" dedim, elimdeki kehribar rengi sıvıyla dolu viski bardağından ağır, genzi yakan bir yudum daha alırken. Gözlerimi bardağın dalgalanan yüzeyine sabitledim. "Beni sevmeyen, bu cehennemde bir gün bile kalmak istemeyen bir kadını yanımda zorla tutamam."
Aşk zorla, mecburiyetle ya da kelepçelerle olacak bir şey değildi bunu en iyi ben biliyordum. İnsan kendi rızasıyla yanmak istemiyorsa, sen körükledikçe o sadece uzaklaşır, kül olurdu. Kalp eğer gitmek istiyorsa, mantığın ya da gururun direnmesinin ne anlamı vardı ki? Uzatmanın, bu acıyı hem ona hem kendime her gün yeniden zehir etmenin gereği yoktu. Pars, masanın üzerinden öne doğru eğilip kaşlarını derin bir öfke ve inatla çatarken, sesindeki o sorgulayıcı ton odayı adeta sarstı.
"Nereden çıkardın sen seni sevmediğini?" dedi, kabullenemeyen bir hırsla.
"Kendisi söyledi" dedim, içimdeki bütün kanın çekildiğini hissettiğim halde dışarıdan bakıldığında korkutucu derecede düz ve tekdüze bir sesle.
"Abi..." dedi Pars kelimeler boğazına düğümlenmiş gibi durdu, o da benim gibi söyleyecek mantıklı tek bir cümle dahi bulamamıştı. Birkaç saniyelik ağır bir sessizliğin ardından, omuzları tamamen çökmüş bir halde tekrar sordu. "Boşanma kâğıtları önüne gelince ne yapacaksın peki? Gerçekten vazgeçecek misin abi? O imzayı atacak mısın?"
Pars'ın sesindeki o derin çöküş, göğsümdeki yangını körüklüyordu. Mavi'yle aralarındaki o kısa süreli atışmaları, Mavi'nin ona karşı olan mesafeli ama bir o kadar da içten tavırlarını hatırlıyordum. Pars'ın onu sadece bir yenge olarak değil, koruyup kollaması gereken bir kardeş gibi gördüğünü çok iyi biliyordum. O yüzden onun da bu ayrılığı en az benim kadar sindiremediğini görebiliyordum.
Gerçekten imzalayıp imzalamayacağımı, o kâğıt parçasını elime aldığımda kalbimin bu deli cesaretine karşı gelip gelmeyeceğini ben bile bilmiyordum. Ama zihnimin en kuytu köşesinde, Mavi'nin bugün gözlerimin içine bakarak beni bitiren o cümleleri sarf ettiği an, kulaklarımda çınlamaya devam ediyordu. Vazgeçmek, acıların en büyüğü olsa da belki de ona verebileceğim son ve tek hediyeydi.
"İmzalayacağım" dedim, sesimin en ufak bir titremeyle, en küçük bir zafiyetle beni ele vermesini engellemek için çene kemiklerimi birbirine öyle bir sıktım ki, diş etlerimden sızan o metalik tat ağzıma dolandı.
"Eğer onun huzuru, o korku dolu gecelerden bu azapla kurtulması o tek imza ile mümkünse... Gözümü bir an bile kırpmadan atarım o imzayı, Pars. Bırak hayatına baksın, bırak o mezarların, o kanlı geçmişin ve benim üzerime çöken bu kara gölgenin uzanamayacağı bir yerde, hak ettiği gibi en güzel çiçekleri açtırsın."
İçimde fırtınalar kopsa, gururumu yerle bir etse bile. Beni yıkıp darmadağın etmiş, soluk alamaz hâle getirmiş olsa bile, ona dair zihnimde kalanlar asla kötü bir hatıraya dönüşmeyecekti aksine, hep güzel anılardan ibaret kalacaktı. Hayatıma ömrümün en kurak mevsiminde ansızın bir bahar gibi girmiş, ruhumu yeşertmiş ve şimdi, her şeyi kökünden kurutan acımasız bir sonbaharda terk edip gitmişti.
Loş odanın havası, parmaklarımın arasında ağırlaşarak eriyen sigara dumanından ziyade, buradaki sessizliğe asılmış on yıllık bir infaz kararını andırıyordu. Masanın orta yerine fırlattığım o tek cümle, odanın en karanlık köşelerine kadar sinen zehirli bir sarmaşık gibi yayıldı. Pars, söylediğim şeyin kütlesi altında ezildiğini belli eden bir bakışla yüzümü süzdü; inkar etmek, bunun bir zihin oyunu ya da berbat bir şaka olduğunu görmek ister gibiydi. Sonra başını iki yana salladı, dudaklarının arasından acı, boğuk bir gülüş söküldü.
"Sen harbi kafayı sıyırmışsın abi," dedi. Viski şişesini boynundan kavradığı gibi kendi bardağına, kehribar sıvıyı taşıra taşıra doldurdu. "Gönüllü olarak darağacına çıkıyorsun. Adamın biri çıkıp dese ki 'karını kendi ellerinle başkasına vereceksin', güler geçer, adamı o masaya gömerdin; şimdi kendi elinle imza atıyorsun ha?"
"İç lan" dedim, şişeyi elinden kapıp bardağıma taşkınca doldururken. "Çok konuşma da iç."
Kadehleri bu kez ne bir selamlaşma, ne de bir kutlama için; kör bir öfkenin ve inatla hırslanan bir meydan okumanın çarpışmasıyla birbirine vurduk. Sert alkol boğazımı bıçak gibi keserek inerken, midemin çukurunda kor gibi yanan o yangını körükledi; ama bu defa o acı hoşuma gidiyordu. Zihnimi kemiren, her saniye biraz daha beynimi oyan o kemirgen uğultuyu yavaşça uyuşturuyordu. Pars da aynı hırsla bardağını kafasına dikti, yüzünü iğrenmeyle buruşturarak boşalan bardağı ahşap masaya sertçe bıraktı. Gözlerinin o keskin, her an saldırmaya hazır feri sönmüş, bakışları ağır bir sisin arkasında kalmıştı.
Sarhoşluğun o sinsi, adaletsiz dalgası ikimizin de zihnine aynı anda tırmanıyordu. Pars, boş bardağın pürüzlü kenarıyla oynamaya devam ederken, o demli, kalın sesi bir kat daha yumuşadı ama içindeki o zehirli hırs bir damla bile eksilmedi.
"Biliyor musun abi..." dedi, başını hafifçe öne eğip gözlerini masanın ortasında titreyen mum alevine dikerek. "Biz bu hayatta neyi yanlış yaptık biliyor musun? Çok sevdik. Lanet olsun ki çok sevdik. Sevdiğimiz kadınlar bizi içimizden oymuş, darmadağın ederken; biz oturup onların arkasından şişe devirdik."
"Sadece kadınlar mı Pars?" dedim, bardağıma ikinci kez uzanırken parmaklarım hafifçe titredi. Sarhoşluk, sinir uçlarımdan başlayarak ağır bir zehir gibi damarlarıma yayılıyordu. "Bütün bu hayat, kurduğumuz her hayal, katlettiğimiz her düş... Hepsi baştan aşağı yanlıştı zaten. Biz yanlış bir cümlenin arasında doğduk, yanlış bir hikâyenin celladı olduk."
Pars, bu felsefi ama bir o kadar da çürümüş söze sesli bir şekilde güldü; fakat o gülüşün içinde neşe namına en ufak bir kıvılcım yoktu, aksine boğuk bir hıçkırığı ansızın bastıran cinsten, genzi yakan trajik bir tını vardı.
"Yanlış cümleymiş..." dedi, kafasını geriye atıp deri koltuğun başlığına ağırca yaslanırken. Göz kapakları iyice düşmüştü. "Biz neden hep vazgeçen taraf olduk ki? Mesela sen hiç mi özlemeyeceksin? Evin kapısı çalındığında, içeri giren o rüzgârda hiç mi o geldi diye heyecanlanmayacaksın? Abi sen aşık oldun ya bir kere... Adam gibi sevdin."
"Sus lan," dedim. Sesimde o eski, sorgulanamaz otoriteden eser kalmamıştı; hafifçe yayılan, sarhoşluğun getirdiği o gevşeklikle karışık, yaralı bir sitem vardı. "Bana edebiyat yapma şimdi. Zaten kafam kazan gibi."
"Kazan olsun oğlum, bırak kazan olsun!"
Pars aniden öne doğru sert bir hamle yaptı, dirseklerini masaya dayayıp yüzünü yüzüme yaklaştırdı. Gözleri kıpkırmızı kesilmişti; kelimeler ağzından tükürükler saçarak dökülüyordu.
"Sen şimdi diyorsun ki 'gitsin, mutlu olsun'. Peki ya sen? Sen ne olacaksın ha? Bu adam ne olacak? O barların arka odalarında, sabaha kadar viski şişeleriyle baş başa kalıp kusana kadar içtiğinde o kadın geri gelecek mi? Gelemeyecek! O yüzden atma lan bana bu masalları. Sen de yanıyorsun, ben de senin yüzünden yanıyorum. Senin yüzünden yengemi kaybettim. Senin yüzünden genç yaşımda ölü gibi ortada kaldım!"
Söylediği her kelime, beynimin içinde çınlayan paslı bir çekiç darbesi gibiydi. Haklıydı. Kelimesi kelimesine, acımasızca haklıydı. Ama bunu ona itiraf etmek, o devasa gururumun ve yıllardır ayakta tuttuğum o enkazın son kalıntılarını da kendi ellerimle yerle bir etmek demekti. Başımı ağır bir hareketle salladım, dudaklarımda alaycı ama bir o kadar da yıkık bir kıvrım oluştu.
"Yanıyoruz madem..." dedim, elimdeki bardağı havaya kaldırıp tavanı döven loş ışığa doğru tutarak. "O zaman şerefine olsun, Pars. Bize bu cehennemi layık gören o kaderin de, bizi bu hale getiren o geçmişin de... Anasını sikeyim."
Pars, bu küfür üzerine gürültülü bir şekilde kahkaha attı; ama o kahkaha anında boğazına tıkanan kanlı bir öksürüğe dönüştü. Masanın üzerindeki şişeyi bir kez daha kavradı, bu kez bardağı falan takmadan, doğrudan şişeyi kafasına dikti.
Boğazından gelen o hırltılı yutkunma sesleri, aramızdaki o sessiz ve boğucu odayı tamamen doldurdu. Şişeyi masaya geri bıraktığında, ağzının kenarından sızan ince bir viski damlasını ters eliyle vahşice sildi.
"Şerefsizim..." dedi, nefes nefese kalmış bir halde, kelimeleri damağında geveleyerek. "Biz bu dünyadan göçüp gittiğimizde cennete falan almazlar bizi abi. Bizi doğrudan en dibe, o kazandığımız cehennemin ta ortasına atarlar. Derler ki 'bunlar zaten kendi dünyalarında yeterince yanmışlar, bırakın burada da kendi ateşlerinde kavrulsunlar'."
"Cennet mi kaldı lan?" dedim, ben de bardağımdaki o koyu sıvıyı tek bir hamlede kafama dikerken. Sert içki artık boğazımı yakmıyordu; aksine, içimdeki o buz tutmuş boşluğu uyuşturan tatlı bir zehir gibi yayılıyordu. Gözlerim istemsizce kapanmaya, başım omuzlarıma doğru tonlarca ağırlık biner gibi çökmeye başladı. "Biz cenneti daha çocukken, o evin ve kimsesiz sokakların arasında bıraktık Pars. Ondan sonra ne gördüysek haram, ne tattıysak zehir oldu."
Pars, sarhoşluğun verdiği o son rehavetle iyice koltuğun derinliklerine gömüldü. Başını yana devirmiş, cam gibi parlayan ama hiçbir şeyi görmeyen gözleriyle bana bakıyordu. Göz kapakları neredeyse birbirine yapışacaktı ama hâlâ çenesini titreterek bir şeyler mırıldanmaya çalışıyordu.
"Yine de..." dedi, fısıltıya benzer, zorlukla duyulan o son sesle. "Yine de o imzayı atma abi... Bekle. Belki... belki bir ihtimal döner."
"Dönmez," dedim. Sesim odanın tahta duvarları arasında yankılanıp kaybolup giderken. Gözlerimi kapattım ve zihnimde o son kapı sesinin, o kadının arkasında bıraktığı soğuk rüzgârın yankısı yeniden koptu. "Bazı kapılar bir kere kapandı mı, arkasından gelen sadece rüzgâr olur... Ve rüzgâr, gittiği yeri asla unutmaz."
Pars'tan bir süre başka ses çıkmadı. Başını masanın ahşap yüzeyine doğru bırakmış, derin, hırıltılı ve düzensiz nefesler almaya başlamıştı; viskinin ve yılların getirdiği o ağır yorgunluk, nihayet onu da teslim almıştı. Ben ise loş ışığın altında, elimde yarım kalmış boş bardağımla, o zehirli sessizliğin ve zihnime kazınmış o ela gözlerin ortasında, yavaş yavaş ve hiç acımadan karanlığa gömülüyordum.
Gece yarısını çoktan geride bırakmıştık; motoru henüz yeni stop etmiş olan arabanın kaputundan yayılan hafif çıtırtılar, sokağın üzerindeki o ağır, yapışkan ve kimsesiz sessizliği bölen tek sesti. Sıkıca kapalı camların ardından dışarıya adım attığımız andan itibaren, geceye sinmiş o buz gibi ayaz tenimize iğne ucu gibi batmaya başladı. Kafamın içinde hâlâ çalkalanıp duran o viski kazanını dengelemeye çalışarak adımlarımı dik tutmaya çabaladım, ama ayaklarımın altındaki toprak sanki her an kayacakmış gibi tehlikeli bir şekilde sallanıyordu. Pars, arabanın kapısını omuz havşa vurarak sertçe itip kapattı; aracı kilitleme zahmetine bile katlanmadan arkamdan tökezleyerek, dengesiz adımlarla yürümeye koyuldu. Omuzları tamamen çökmüş, gözleri alkolün ve gecenin getirdiği o yıkıcı yorgunlukla neredeyse kapanma noktasına gelmişti.
"Abi sen de ne kadar çok içmişsin ya," diye yanı başımda homurdanarak söylenen Pars'a sinirle, kan çanağına dönmüş ve öfkeden parıldayan gözlerimi diktim. Bahçenin ortasındaki taş yolda sendeleyerek durdum, dengemi bulmak için ellerimi havaya kaldırdım.
"Senin yüzünden içtim lan!" diye kükredim, sesim gecenin karanlığını bıçak gibi keserek komşu bahçelere ve karanlık pencerelere çarptı. "Yoksa benim ne işim olurdu o lanet bar köşelerinde, o tıklım tıklım olan insanların arasında. Sen bugün oraya gitmeseydin, aklımın ucuna bile gelmezdi o cehennemin kapısından içeri girmek!"
"O yüzden mi benden daha fazla içtin?" diye çıkıştı Pars, toprak yolda dengesini kaybetmek üzereyken kollarını iki yana açıp pis bir sırıtışla yüzüme bakarak. "Bütün şişeyi devirdin resmen, bardak bile kullanmadan doğrudan diktin, şimdi gelmiş bana suç atıyorsun burada!"
"Abiye laf söylenmez," dedim kendimi haklı çıkarmanın o çocuksu, inadına inat ve acınası sarhoşluğuyla göğsümü kabartmaya çalışarak. "Ne dediysem doğrudur, ikile şimdi, kes sesini de önüme geç!"
Benimle bu kafayla tartışmanın, rüzgara karşı tütün yakmaktan farksız olduğunu anlayan Pars, bıkkınlıkla derin ve gürültülü bir nefes vererek kafasını iki yana salladı. Kollarını teslim olur gibi havaya kaldırıp beni evin girişindeki ahşap basamaklara doğru itekledi. Kapının önüne varır varmaz beni içeriye, o karanlık ve boğuk koridora doğru adeta fırlattı; ardından arkasını dönüp kendi ağırlığını bile taşıyamaz bir halde geri döndü. Bahçedeki o eski, yeşil boyası dökülmüş ahşap koltuğa doğru sendeledi ve kendisini doğrudan oraya bıraktı. Gecenin dondurucu serinliği ve omuzlarındaki tonlarca ağırlıktaki sarhoşluk, onu da oracıkta, o daracık koltuğun üstünde derin ve hırıltılı bir uykuya teslim etti.
Dışarıda gece, katran karası bir mürekkep gibi şehrin üzerine dökülmüş, pencerelerin camlarını buzdan parmaklarıyla dövüyordu. İçeride ise zaman, o viski şişelerinin dibinde biriken kehribar rengi tortular gibi ağırlaşıyor, ne akıyor ne de duruyordu. Beynimin içindeki o devasa çarklar kırılmış, dişliler birbirine sürtündükçe kafatasımın içinde sağır edici bir metal sotesi kopuyordu. Kendimde miydim? Bilmiyordum. Damarlarımda dolaşan o sert alkol, bütün sinir uçlarımı uyuşturmuş, ayaklarımı yere zapt edilemez bir yabancının adımlarına çevirmişti. Salona doğru ilerlerken, yerin ayağımın altından kaydığını, duvarların üstüme üstüme geldiğini hissediyordum. Tam o sırada, o keskin ve tok kapı sesi boş koridorun yankısıyla zihnimi yardı.
Kafamı iki yana sallayarak, sarhoşluğun getirdiği o ağır sisin içinden sıyrılmaya çalıştım ama ne fayda; dünya bir kar küresi gibi etrafımda dönüyordu. Adımlarımı sürükleyerek koridoru aştım, kilidi çevirdim ve kapıyı ardına kadar ittim. Karşımdaydı.
Omuzlarına attığı kabanın yakalarından süzülen gece ayazı, yüzüne vuran loş koridor ışığıyla karışmıştı. Mavi gözleri, her zamanki o inatçı ve mesafeli parıltısıyla doğrudan benimkine saplanmıştı. Nefesim kesildi. Gözlerimi birkaç kez kırpıştırdım, ellerimi gözlerime götürüp ovaladım. Hayır, bu gerçek olamazdı. O kapıyı çarpıp gitmiş, o tok sesle aramızdaki her şeyi demirden bir duvarla örmüştü. Geriye dönmek yoktu. Gitmişti. O halde gördüğüm şey...
"Yok artık," diye mırıldandım sarhoşluğun verdiği o pervasız sırıtışla başımı sallayarak. Kapıyı yüzüne kapatır gibi hafifçe itip arkamı döndüm, ayaklarımı sürüyerek yeniden salona yürüdüm. Kendimi o derin, deri koltuğun kucağına bir çuval gibi bıraktım. Gözlerimi tavana dikip acı acı güldüm.
"Sanrılar görmeye başladım galiba... Harika. En dibi de gördük."
"Sanrılar görmüyorsunuz beyefendi." Ses... O tını, o hafifçe titreyen ama ta ruhun en derinlerine işleyen o ton... Yan taraftan, loş köşeden gelen bu ses, zihnimi bir bıçak gibi ortadan ikiye kesti. Başımı yavaşça, paslanmış menteşeleri olan bir kapı gibi o tarafa çevirdim. Gerçekten o muydu? Yoksa viski şişelerinin beyin hücrelerimde yarattığı o son, en acımasız oyunu muydu bu?
"Saçmalık," dedim başımı iki yana sallayıp aptalca sırıtarak. "Sen buraya gelmezsin ki... Sen beni terk ettin Mavi. Kapıyı çarptın, gittin. Arkana bile bakmadın." Sesimdeki o çocuksu sitem, boğazımdaki yanıkla birlikte dışarı taştı. "Kesinlikle kafayı yiyorum ben. Harika. Kafayı yediriyorsun artık bana Mavi'nin sanrısı."
Kafamı tekrar geriye, koltuğun başlığına yasladım. Gözlerimi kapatıp kendi kendime mırıldanmaya devam ettim. "Kızın hem kendisi bana zarar... hem de hayali..."
"Zarar mıyım sana?"
Soru, odanın orta yerinde bir tüy gibi havalandı. Gözlerimi yavaşça araladım. Gerçekten tam karşımdaydı; kabanını çıkarmış, o ince kazağı ve üzerindeki o ele avuca sığmaz duruşuyla masanın kenarına yaslanmıştı. Mavi gözleri, bendeki bu darmadağınık, aciz enkazı inceliyordu. O an içimdeki o kör kuyu sevdası, bütün gururumu, bütün o intikam yalanlarını bir kenara itti. Gözlerim onun gözleriyle buluştuğunda, aramızdaki o mesafenin aslında ne kadar yalan, ne kadar geçici olduğunu anladım.
"Zararsın dersem..." diye fısıldadım, sarhoşluğun getirdiği o tehlikeli dürüstlükle sesimi alçalttım. "...gidecek misin?" Gözlerini kırpmadan, o tekdüze ve inatçı tonuyla cevap verdi.
"Gideceğim." İşte o kelime, göğsümün ortasına inen bir balyoz gibi soluğumu kesti. Eğer 'git' dersem, o hayal bile yok olup gidecekti. O buz gibi gerçek, beni bu boş odada, bu viski şişeleri ve duman altı hatıralarla baş başa bırakacaktı. Öne doğru yığıldım, ellerimi dizlerime dayayıp ona doğru uzandım. Sesimdeki o alaycı sarhoşluk yerini, ömrümde ilk defa bu kadar saf, bu kadar çıplak bir yalvarışa bıraktı.
"O zaman zarar değilsin," dedim, gözlerimden süzülmek üzere olan o inatçı yaşı saklama gereği duymadan. "Gitme... bari hayalinle yaşayayım."
"Yaşayamazsın" dedi tekdüze bir sesle. Sesi o kadar net, o kadar gerçekti ki zihnimdeki o viski bulutu bir an için dağılır gibi oldu. "Çünkü ben hayal falan değilim" dedi bu kez sesindeki o gizli öfkeyi saklayamayarak.
Biraz bana doğru yaklaştı, elindeki o ince kâğıt parçasını önümdeki sehpanın üzerine, bilgisayarın yanına bıraktı. "İmzala gideyim" dedi, kelimeleri birer kurşun gibi önüme dökerek.
Gözlerim masanın üzerindeki o kâğıda kaydı. Elim istemsizce uzandı, o soğuk sayfayı parmaklarımın arasında kavradım ve başlığı gördüm. Boşanma yazısı. Siyah cetvelle çizilmiş gibi duran o satırlar, sanki hayatımın üzerini çizen birer idam fermanıydı. Gerçekten benden boşanmak istiyordu. Kâğıttaki o imza hanesi, beni bu dünyadan silip atmanın en yasal yolu olarak suratıma çarpıyordu.
İçimdeki o zehirli öfke, sarhoşluğun getirdiği o uyuşukluğu bir anda yakıp kül etti. Ayağa kalktım. Hırsla, dizlerimin bağını çözen o viski sızısını bir kenara iterek üzerine yürüdüm. Her bir adımımda o biraz daha geriye, arkasındaki koyu renkli duvara doğru sinmeye başladı.
"Sen beni gerçekten hiç mi sevmedin?" dedim sinirle, soluğum boğazıma tıkanırken. Elimdeki o boşanma evrakını buruşturarak odanın bir kenarına fırlattım; kâğıt sessizce yere süzüldü, tıpkı aramızdaki o devasa yıkım gibi.
"Sevmemişim demek ki" dedi o da bana inat, gözlerimi delercesine bakarak. O buz gibi kayıtsızlığı, içimdeki en hassas yeri yerle bir ediyordu.
"Ben hayatım boyunca hiç kimseyi böylesine sevmezken..." diye bağırdım, sesim odanın duvarlarına çarpıp yankılanırken göğsüm körük gibi inip kalkıyordu. "...sen bana karşı hiç mi bir şey hissetmedin?!" Cevap vermedi. Sadece gözlerindeki o inatçı parıltı derinleşti.
"Neden?" dedim, sesimdeki o hırs yerini tarifi imkânsız bir sızıya bırakırken. "Neden sevmedin ki?"
Çocuksu bir edayla, mantığın ve gururun o kalın duvarlarını tamamen yıkmış bir halde üzerine yürümeye devam ettim. O, sonunda kaçacak hiçbir yeri kalmamış gibi sırtını duvara yasladı. Ben ise tam önünde, aramızda nefes alacak bile bir mesafe bırakmadan, kollarımı iki yana dayayarak durdum. Teninin kokusu, o yağmur kokulu kabanının serinliği yüzüme çarpıyordu.
"Pamir, sarhoşsun" dedi, az önceki o sert ve dik başlı kadından eser kalmamış gibi birdenbire yumuşak bir sesle. Gözlerindeki o keskin buzlar erimeye yüz tutmuştu. "Yarın konuşuruz bunları git uyu sen" diye devam etti, ellerini göğsüme hafifçe bastırıp aramızda mesafe açmaya çalışarak ama kıpırdayamadım.
"İstemiyorum, şimdi konuşalım" dedim, çocuksu ve inatçı bir ses tonuyla, başımı hafifçe omzuna doğru eğerken. "Şimdi konuşmazsak... yarın benden gideceksin."
"Pamir" dedi bana gözü dolu bakarak; sesi, o demirden duvarların ardında saklanan tüm kırılganlığı ve yalnızlığı tek bir nefeste dışarı sızdıran bir fısıltı gibi odanın içinde yankılandı.
Göz bebeklerindeki o hafif titremeyi, kirpiklerine tutunup düşmek için sabırsızlanan o tek damla yaşı gördüğüm an, içimdeki bütün o mantık kırıntıları, gururun o kalın surları bir çırpıda yerle bir oldu. Daha fazla beklemedim. Yavaşça ona biraz daha yaklaştım, başımı hafifçe yana eğdim ve dudaklarımı onun dudaklarıyla buluşturdum.
İlk başta şaşkınlıkla aralanan dudakları, saniyesinde yerini kelimelerin anlatamayacağı derinlikte bir teslimiyete bıraktı. Sertçe, hiç durmadan, aramızdaki o uzun gecelerin, o acımasız veda cümlelerinin ve zehirli mesafelerin intikamını alır gibi öptüm onu. Soluksuz bir açlıkla, ruhumu ruhuna dikercesine dudaklarımı onunkilerden ayırmadan, sağ elini belinden kavradım ve onu sırtını yasladığı o soğuk duvardan hızla ayırdım. Göğsüm göğsüne yaslandı; nefesimiz nefesimize karıştı.
Onun elleri ise ilk anın o şaşkınlığıyla havada kaldıktan sonra, sıkıca omuzlarımda yerini aldı. Parmakları kazağımın kumaşına öyle bir gömüldü ki, sanki benden koparılıp alınmaktan korkan bir çocuğun tutunduğu tek dal gibiydi.
Dudaklarımı birkaç saniyeliğine ondan ayırdım; alnım alnına dayalı, ikimiz de ciğerlerimize dolan o acı ve taze nefesi paylaşırken, gözlerinin içine baktım.
"Ben senden vazgeçmem" dedim, sesimdaki o sarsılmaz inat ve kararlılıkla, ve kelimeler boğazımda düğümlenmeden hemen önce dudaklarımızı yeniden birleştirirken zamanı bir kez daha durdurduk.
Yavaşça dudaklarını benden çekti. Aramızda kalan o nefes, sanki o an ruhumun da bedenimden yavaşça sökülüp alındığı o soğuk ve sessiz boşluğa karıştı. Gözlerini gözlerimin içine öyle bir kenetledi ki, o bakışlardaki keskinlik, ruhumun en derin mahzenlerine saplanan zehirli bir hançerden farksızdı.
"Ama ben senden vazgeçerim" dedi. Gözleri doluydu; o mavi bebeklerde parıldayan o tek damla yaş, düşmemek için kirpiklerine tutunurken sesi öyle düz, öyle tavizsizdi ki içimdeki bütün o coşkulu nehirlerin önü bir anda kesildi, kurumuş bir nehir yatağına döndü. "Eğer beni seviyorsan... o evrağı imzala."
Yüzümde küçük, acı, her şeyi kabullenmiş ve dünyadaki bütün haksızlıklara alay eder gibi duran o minik tebessüm belirdi. Artık neye gülüp neye ağlayacağımı bile bilmeyecek kadar yorgundum. Zihnimdeki o viski dumanı dağılmış, geriye sadece çırılçıplak kalmış o acı gerçek kalmıştı.
Yavaşça ondan ayrıldım; kollarım belinden gevşeyerek yana düştü. Aramızdaki o sıcak, nefes nefese mesafe bir anda buz kesti. Tek kelime etmedim. Ne bir isyan, ne bir yakarış... Eğildim ve az önce öfkeyle yere fırlattığım, o köşede buruşup kalmış boşanma evrağını aldım. Parmaklarım tir tir titriyordu ama dışarıdan bakıldığında bunu belli etmemek için kendimi sıktım. Masanın üzerine serdim o lanet kâğıdı. Yanındaki kalemi kavradım.
O an, kâğıdın üzerine attığım her bir çizgi, sadece bir imza değil; ömrümü adadığım o kadının elleriyle yazdığı mezarımın mühürlenişiydi. Gençliğimi, çektiğim onca acıyı, o mezarlık köşelerinde döktüğüm gözyaşlarını ve ona duyduğum o kör kuyu sevdasını tek bir hamleyle tarihe gömdüm.
Kalemi ve o imzalı evrağı masanın soğuk ahşabı üzerine bıraktım. Yavaşça başımı kaldırıp ona döndüm. Gözlerindeki o anlık şaşkınlığı, beni bu kadar kolay, bu kadar sessiz teslim olmaya hazır bulmamasının yarattığı o derin irkilmeyi net bir şekilde gördüm. Sanıyordu ki direnecektim, sanıyordu ki ayaklarına kapanıp yalvarmaya devam edecektim. Bilmiyordu ki bir insan, en çok sevdiği tarafından defalarca öldürüldüğünde artık canı acımaktan korkmazdı.
"Seni seviyorum" dedim, sesim odanın içinde yankılanırken ne bir titreme ne de bir tereddüt barındırıyordu; sadece kelimelerin taşıyamayacağı kadar ağır bir hüzün vardı. "Ama eğer bu kararında ciddiysen... senden vazgeçmesini de bilirim." Gözlerimi bir an olsun onun gözlerinden ayırmadan o sahte, o demirden kaleyi yeniden ördüm etrafıma.
"Bir daha hayatıma girme" dedim, sesim bıçak gibi keskinleşirken. "Karşıma dahi çıkma."
Arkamı döndüm. Adımlarımı, yerdeki o ağır basıçla birlikte merdivenlere doğru yönelttim. Her bir basamağı tırmanırken sırtımda hissettiğim o yük, omuzlarımda taşıdığım bütün dünyadan daha ağırdı. Odama çıktım, arkamdan kapıyı çekerken çıkan o tok ses, az önce aşağıda duyduğum kapı sesinin adeta bir ikizi gibiydi. Karanlığın ortasında, odanın ta ortasında öylece durdum.
Ben hâlâ, o soğuk odalarda, o çıkmaz sokaklarda, o kanlı geçmişin ve lanetli anıların arasında bizi yaşatmaya, bizi ayakta tutmaya çalışırken; o, daha ilk adımda, çoktan bizim için vedayı seçmişti. Ve ben, bunu kabullenecek kadar çok sevmiştim onu.
Bölüm etkileşimi
