2. bölüm · Teslimiyet
Bölüm 1- Sessizliğin İçinde
Kasaba yıllardır aynıydı.
Dar sokakları, eski taş evleri, akşam olunca soba dumanıyla kaplanan çatılar… İnsanlar birbirini tanırdı ama kimse kimseye tam güvenmezdi. Çünkü bu kasabada eski meseleler kolay kolay unutulmazdı.
En büyük mesele ise Fırtına ailesiyle Koçari ailesi arasındaki düşmanlıktı.
Kimse bu kavganın nasıl başladığını tam bilmiyordu artık. Büyükler anlatırken hep eksik bırakıyor, konu açıldığında sesler bir anda değişiyordu. Ama herkes şunu biliyordu: İsmail Fırtına ile Fadime Koçari aynı yerde bulunsa hava bile geriliyordu.
Fadime bütün bu nefretten yorulmuştu.
Daha yirmili yaşlarının başındaydı ama sanki yıllardır omzunda görünmez bir yük taşıyordu. İnsanların bakışlarından sıkılmıştı. Çarşıya çıktığında konuşmaların aniden kesilmesinden… Arkasından edilen fısıltılardan… Herkesin ona ailesinin kavgası yüzünden yaklaşmasından…
Bir insan sadece kendi gibi yaşayamaz mıydı?
O sabah erkenden uyandı.
Pencereden dışarı baktığında hava daha yeni aydınlanıyordu. Gökyüzü açık maviydi. Uzakta görünen orman sabah sisiyle kaplanmıştı.
Fadime uzun uzun dışarıyı izledi.
Ev sessizdi. Abisi daha uyanmamıştı. Sobanın içindeki közler hafif hafif çıtırdıyordu.
İçinde tuhaf bir sıkışma vardı.
Yavaşça yatağından kalktı. Yüzünü yıkadıktan sonra aynanın karşısında birkaç saniye durdu. Gözlerinin altında hafif morluklar oluşmuştu.
“Ben böyle yaşamak istemiyorum…” diye fısıldadı.
Üzerine kalın hırkasını geçirdi. Saçlarını topladı. Sonra kimseye haber vermeden evden çıktı.
Sabahın erken saatlerinde sokaklar boş olurdu. Yalnızca birkaç dükkân yeni açılıyordu. Fadime ağır ağır yürüdü. Ayaklarının altındaki taşlar hafifçe ses çıkarıyordu.
Kasabanın çıkışına geldiğinde durdu.
Karşısında uzanan patika doğrudan ormana gidiyordu.
Bir an tereddüt etti.
Çocukken annesi ona sürekli ormanın derinlerine gitmemesini söylerdi. “İnsan yolunu kaybeder,” derdi hep.
Ama Fadime bugün sadece yalnız kalmak istiyordu.
Derin bir nefes aldı ve yürümeye başladı.
İlk başta her şey sakindi.
Rüzgâr hafif esiyordu. Ağaçların yaprakları birbirine sürtünüyor, kuş sesleri dalların arasında yankılanıyordu. Toprak kokusu insanın içini rahatlatıyordu.
Fadime yürüdükçe içindeki sıkıntının biraz azaldığını hissetti.
Kasabadaki gürültü yoktu burada.
Kimse ona kötü gözle bakmıyordu.
Kimse fısıldaşmıyordu.
Bir süre sonra küçük bir dereye rastladı. Eğilip elini suya soktu. Su buz gibiydi. Hafifçe gülümsedi.
Belki de ilk kez gerçekten huzurlu hissediyordu.
Bir kayanın üstüne oturup etrafı izlemeye başladı. Zaman yavaş akıyordu. Rüzgâr saçının birkaç telini yüzüne savuruyordu.
Ama fark etmediği bir şey vardı.
Yürüdükçe geldiği yolu unutmaya başlamıştı.
Ormandaki ağaçlar birbirine benziyordu. Patikalar dallarla kapanıyor, yeni yollar ortaya çıkıyordu.
Fadime bir süre sonra ayağa kalktı.
“Hava kararmadan döneyim,” dedi kendi kendine.
Geldiği tarafa doğru yürümeye başladı.
Ama birkaç dakika sonra önüne hiç görmediği büyük bir kaya çıktı.
Kaşlarını çattı.
“Ben buradan geçmemiştim…”
Başka bir yöne döndü.
Bu kez de kuru ağaçlarla kaplı farklı bir yere çıktı.
Kalbi hafifçe sıkıştı.
Yine yürüdü.
Dakikalar geçti.
Orman gittikçe sessizleşiyordu.
Kuş sesleri azalmıştı artık.
Rüzgâr bile durmuş gibiydi.
Fadime adımlarını yavaşlattı. Etrafına bakındı. İlk kez korkmaya başlamıştı.
“Tamam… sakin ol…” diye mırıldandı.
Ama hangi yöne bakarsa baksın aynı görüntüyü görüyordu.
Uzun ağaçlar.
Karanlık dallar.
Sessizlik.
O sırada uzaktan bir dal kırılma sesi geldi.
Fadime aniden arkasını döndü.
Kimseyi göremedi.
Bir süre öylece bekledi.
Belki bir hayvandır diye düşündü.
Yürümeye devam etti ama artık adımları eskisi kadar rahat değildi.
Akşam yavaş yavaş çökmeye başlıyordu.
Gökyüzü turuncudan griye dönmüştü.
Ormanın içi kararıyordu.
Fadime bu kez gerçekten paniğe kapıldı.
Çünkü artık kaybolduğunu anlamıştı.
Köyde ise saatler ilerledikçe Adil endişelenmeye başlamıştı.
“Sabah çıktı, hâlâ dönmedi…”
Komşular önce sakin olmaya çalıştı.
“Birazdan gelir.”
“Akrabasına gitmiştir.”
Ama hava tamamen kararınca insanlar huzursuzlandı.
Bir adam kahvede oturanlara dönüp:
“Galiba ormana gitmiş,” dedi.
Kahvenin içi bir anda sessizleşti.
Masanın kenarında oturan İsmail Fırtına başını yavaşça kaldırdı.
Hiçbir şey söylemedi önce.
Sadece adamın yüzüne baktı.
“Kesin mi?” diye sordu sonra.
“Sabah orman yolunda gören olmuş.”
İsmail sandalyesine yaslandı.
Yüzü sert görünüyordu ama gözlerinde farklı bir düşünce vardı.
Yıllardır herkes onun Fadime’den nefret ettiğini sanıyordu.
Belki o da kendini buna inandırmaya çalışmıştı.
Ama Fadime’nin kaybolduğu fikri içine garip bir ağırlık bırakmıştı.
Kahvedeki konuşmalar devam ederken İsmail sessizce ayağa kalktı.
Ceketini aldı.
Masaya bıraktığı çay hâlâ sıcaktı.
Yaşlı kahveci şaşkınlıkla baktı.
“Nereye gidiyorsun?”
İsmail kısa bir süre durdu.
Sonra sakin ama sert bir sesle cevap verdi:
“Ormana.”
Ve kimsenin bir şey demesini beklemeden kapıdan çıktı.
Dışarıda gece iyice çökmüştü.
Rüzgâr sertleşmeye başlamıştı.
İsmail ormanın girişine geldiğinde birkaç saniye boyunca karanlığa baktı.
Sanki orman içine giren herkesi yutacak kadar derin görünüyordu.
Ama yine de durmadı.
Yavaş adımlarla karanlığın içine doğru yürümeye başladı…
