18. bölüm / 28
SOĞUK NEŞTER VE MOR SARMAŞIKBÖLÜM 18: ŞÖMİNEDEKİ KÜLLER VE BUZUN ERİYİŞİ
Bölümler 28Şu an: BÖLÜM 18: ŞÖMİNEDEKİ KÜLLER VE BUZUN ERİYİŞİ
- 1 BÖLÜM 1: ÇELİK VE STERİL ELDİVENLER695 kelime
- 2 BÖLÜM 2: EVDEKİ ZİYAFETİN ZEHRİ650 kelime
- 3 BÖLÜM 3: GİZLİ MUAYENE VE İLK ÇATLAK507 kelime
- 4 BÖLÜM 4: BİLEKTEKİ SOĞUK ZİNCİR566 kelime
- 5 BÖLÜM 5: CAMDAN KAFES VE İLK İSYAN523 kelime
- 6 BÖLÜM 6: MASADAKİ SOĞUK SAVAŞ499 kelime
- 7 BÖLÜM 7: STERİL BİR İNFAZ478 kelime
- 8 BÖLÜM 8: KÜLLERİN ÜZERİNDEKİ TAHT328 kelime
- 9 BÖLÜM 9: SERBEST DÜŞÜŞ VE PARÇALANMIŞ MUCİZE611 kelime
- 10 BÖLÜM 10: GRİ ŞEHRİN SOĞUK KALESİ607 kelime
- 11 BÖLÜM 11: ZEHİRLİ SARMAŞIĞIN SON HAMLESİ420 kelime
- 12 BÖLÜM 12: KALP PENCERESİ VE ÇELİK İNFAZ360 kelime
- 13 BÖLÜM 13: ÇELİK TAHTIN SAHİBİ430 kelime
- 14 BÖLÜM 14: ISSIZ DAĞIN GÖLGESİ481 kelime
- 15 BÖLÜM 15: PARMAKLIKLARIN ARDINDAKİ YANGIN401 kelime
- 16 BÖLÜM 16: BEYAZ DEHŞET VE BİR DAMLA KAN462 kelime
- 17 BÖLÜM 17: AMELİYATHANEDEKİ MUCİZE VE VİCDANIN NEŞTERİ364 kelime
- 18 BÖLÜM 18: ŞÖMİNEDEKİ KÜLLER VE BUZUN ERİYİŞİ446 kelime · Okuduğun bölüm
- 19 BÖLÜM 19: TAZE ÇAY KOKUSU VE İLK SABAH388 kelime
- 20 BÖLÜM 20: YENİ BİR SAYFA VE SOĞUK GÖLGE348 kelime
- 21 BÖLÜM 21: MUCİZENİN ADI VE İLK KELİME352 kelime
- 22 BÖLÜM 22: GÜVENLİ LİMAN VE EVİN DİREĞİ303 kelime
- 23 BÖLÜM 23: İSİMSİZ BİR DOĞUM GÜNÜ VE GECE LAMBASI527 kelime
- 24 BÖLÜM 24: PASTADAKİ MUM VE SİYAH ZARF458 kelime
- 25 BÖLÜM 25: DEMİR PARMAKLIKLAR VE ZİHİN SAVAŞI410 kelime
- 26 BÖLÜM 26: MASADAKİ DOSYALAR VE KADINLARIN GÜCÜ354 kelime
- 27 BÖLÜM 27: İKİ NEŞTER, TEK YÜREK438 kelime
- 28 BÖLÜM 28: KAHVE MOLASI VE DAĞ EVİNDEN YÜKSELEN SESLER395 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Küçük Gece’nin hastanedeki son kontrolleri yapılıp taburculuk işlemleri tamamlandığında, Acil Servis ve Çocuk Servisi koridorlarında adeta bir sessizlik yemini edilmiş gibiydi.
Alaz, kucağında pembe battaniyeye sarılı küçük Gece ile hastanenin ana nizamiyesinden çıkarken, koridordaki tüm hemşireler, hasta yakınları, asistanlar ve hatta temizlik görevlileri bile durup onları izliyordu.
Bir yanda kocası tarafından senelerce psikolojik şiddete uğramış, mesleği ve çocukları elinden alınmaya çalışılmış dev bir kadın cerrah; diğer yanda ise onu yok etmeye çalışan o zehirli adamın patlamada kimsesiz kalmış yetim akrabası...
"Siz nasıl bir insansınız Dr. Alaz..." diye fısıldadı yaşlı bir hasta yakını, gözyaşlarını başörtüsünün ucuyla silerek. "O adam size cehennemi yaşattı, siz onun kanından gelen yetime kucağınızı açtınız... Kurban olayım senin gibi hekime, senin gibi anaya..."
Koridordaki genç hemşireler ve Peri gözyaşlarını tutamıyor, sessizce ağlıyorlardı. "Ayyy hocaya bak... Bu nasıl bir asalet, nasıl bir yürek!" fısıltıları koridorda bir ninnileşip yükseliyordu. Alaz ise kimseye bakmıyor, kucağındaki küçük kıza sıkıca sarılmış, Ankara’nın o dondurucu ayazına doğru adımlarını dik tutarak yürüyordu.
Gece yarısını geçmişti. Bağlum’daki o ıssız dağ evinde derin, ağır bir sessizlik hakimdir.
Alaz; kendi çocukları Defne ve Ateş ile yeni gelen küçük Gece’yi üst kattaki odalarına yatırmıştı. Üçünün de üzerini örtmüş, Gece’nin minik elini son bir kez tutup üzerini koklamıştı. Onlar mışıl mışıl uyuyordu.
Alaz ağır adımlarla alt kata indi. Salondaki tek ışık kaynağı, şömineden yükselen turuncu ve zayıf alevlerdi. Üzerindeki o jilet gibi siyah ceketi çıkardı. Cerrahi önlüğü yoktu. Başhekimlik unvanı yoktu. Buz Ankası zırhı yoktu.
Sadece Alaz vardı.
Şöminenin önündeki berjerin yanındaki halıya, dizlerinin üzerine yavaşça çöktü. Kucağına aldığı sıcak kahve kupasını yere bıraktı. Ellerine baktı... Yıllarca neşter tutan, yüzlerce insanı ölümün kıyısından çekip alan, tetikçinin bileğindeki siniri tek hamlede kesen o güçlü, çelik gibi ellerine...
Şöminenin çıtırtısı salonda yankılanırken, Alaz’ın göğsünden birden boğuk, yırtıcı bir iç çekiş koptu.
Gözlerinden süzülen ilk damla yaş, pürüzsüz yanağından akıp çenesinden yere düştü. Ardından bir damla daha... Ve bir damla daha...
Alaz sessizce, omuzları sarsıla sarsıla ağlamaya başladı. Bu ağlayış Karan’a bir ağıt değildi. Bu ağlayış korkudan ya da zayıflıktan da değildi.
Alaz, kendi kayıp gençliğine ağlıyordu.
Yıllarca o karanlık evde "Çocuklarım uyanmasın" diye sesini çıkaramadığı, Karan’ın hakaretlerine karşı gıkını bile çıkaramadan yuttuğu o zehirli gecelere ağlıyordu. Yıllardır bir cerrah olarak herkesi iyileştirmiş, herkesin yarasını dikmiş ama kendi ruhundaki o devasa yarığı tek bir neşterle bile kapatamamıştı. Kendine ağlamaya hiç vakit bulamamıştı.
Sırf çocukları yaşasın diye kendi kadınlığını, kendi neşesini, gençliğini o soğuk odalarda nasıl gömdüğünü hatıraladıkça gözyaşları hıçkırıklara dönüştü. Elleriyle yüzünü kapattı. Şöminenin alevleri Alaz’ın titreyen bedenine vuruyordu.
O gece, Ankara’nın en güçlü, en ulaşılmaz, en çelik kadın cerrahı; Bağlum’un o yalnız dağ evinde, şöminenin başında kendi çocukluğuna ve çalınmış yıllarına çocuk gibi ağladı.
Buz erimişti. Ama altından çıkan şey zayıflık değil, saf ve katıksız bir insandı.
