13. bölüm / 28
SOĞUK NEŞTER VE MOR SARMAŞIKBÖLÜM 13: ÇELİK TAHTIN SAHİBİ
Bölümler 28Şu an: BÖLÜM 13: ÇELİK TAHTIN SAHİBİ
- 1 BÖLÜM 1: ÇELİK VE STERİL ELDİVENLER695 kelime
- 2 BÖLÜM 2: EVDEKİ ZİYAFETİN ZEHRİ650 kelime
- 3 BÖLÜM 3: GİZLİ MUAYENE VE İLK ÇATLAK507 kelime
- 4 BÖLÜM 4: BİLEKTEKİ SOĞUK ZİNCİR566 kelime
- 5 BÖLÜM 5: CAMDAN KAFES VE İLK İSYAN523 kelime
- 6 BÖLÜM 6: MASADAKİ SOĞUK SAVAŞ499 kelime
- 7 BÖLÜM 7: STERİL BİR İNFAZ478 kelime
- 8 BÖLÜM 8: KÜLLERİN ÜZERİNDEKİ TAHT328 kelime
- 9 BÖLÜM 9: SERBEST DÜŞÜŞ VE PARÇALANMIŞ MUCİZE611 kelime
- 10 BÖLÜM 10: GRİ ŞEHRİN SOĞUK KALESİ607 kelime
- 11 BÖLÜM 11: ZEHİRLİ SARMAŞIĞIN SON HAMLESİ420 kelime
- 12 BÖLÜM 12: KALP PENCERESİ VE ÇELİK İNFAZ360 kelime
- 13 BÖLÜM 13: ÇELİK TAHTIN SAHİBİ430 kelime · Okuduğun bölüm
- 14 BÖLÜM 14: ISSIZ DAĞIN GÖLGESİ481 kelime
- 15 BÖLÜM 15: PARMAKLIKLARIN ARDINDAKİ YANGIN401 kelime
- 16 BÖLÜM 16: BEYAZ DEHŞET VE BİR DAMLA KAN462 kelime
- 17 BÖLÜM 17: AMELİYATHANEDEKİ MUCİZE VE VİCDANIN NEŞTERİ364 kelime
- 18 BÖLÜM 18: ŞÖMİNEDEKİ KÜLLER VE BUZUN ERİYİŞİ446 kelime
- 19 BÖLÜM 19: TAZE ÇAY KOKUSU VE İLK SABAH388 kelime
- 20 BÖLÜM 20: YENİ BİR SAYFA VE SOĞUK GÖLGE348 kelime
- 21 BÖLÜM 21: MUCİZENİN ADI VE İLK KELİME352 kelime
- 22 BÖLÜM 22: GÜVENLİ LİMAN VE EVİN DİREĞİ303 kelime
- 23 BÖLÜM 23: İSİMSİZ BİR DOĞUM GÜNÜ VE GECE LAMBASI527 kelime
- 24 BÖLÜM 24: PASTADAKİ MUM VE SİYAH ZARF458 kelime
- 25 BÖLÜM 25: DEMİR PARMAKLIKLAR VE ZİHİN SAVAŞI410 kelime
- 26 BÖLÜM 26: MASADAKİ DOSYALAR VE KADINLARIN GÜCÜ354 kelime
- 27 BÖLÜM 27: İKİ NEŞTER, TEK YÜREK438 kelime
- 28 BÖLÜM 28: KAHVE MOLASI VE DAĞ EVİNDEN YÜKSELEN SESLER395 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Karan’ın cezaevine gönderilmesinin üzerinden altı ay geçmişti. Ankara’ya ilkbahar gelmişti ama Bağlum’daki dağların tepesinde hâlâ o bildik, sert ayaz duruyordu. Alaz için zaman artık bir felaket maratonu değil, milimetrik hesaplanmış bir zafer takvimiydi.
Sabahın ilk ışıklarıyla hastaneye adım attığında, koridordaki tüm personel saygıyla kenara çekiliyordu. Artık o sadece Türkiye’nin en iyi travma cerrahlarından biri değildi; emekliye ayrılan Haluk Hoca’nın yerine oy birliğiyle seçilmiş, hastanenin en genç ve ilk kadın Başhekimiydi.
Üzerindeki cerrahi önlüğün üzerine giydiği jilet gibi siyah ceket, ona tam bir kraliçe havası katıyordu.
"Günaydın Sayın Başhekimim," dedi Peri, elinde yeni günün ameliyat ve idari toplantı listesiyle arkasından yürürken. Peri de artık kıdemli asistan olmuş, Alaz’ın sağ kolu haline gelmişti.
"Günaydın Peri," dedi Alaz. Adımları hastanenin mermer zemininde yankılanıyordu. "Vakalar ne durumda?"
"Acildeki iki trafik kazası tamamlandı. 3 numaralı ameliyathanede hazırlıklar bitti, sizin girmenizi bekliyorlar. Bir de..." Peri duraksadı. "Cezaevi revirinden resmi bir dilekçe geldi hocam. Karan Soykan' ın avukatı, müvekkilinin kronik panik atak ve psikolojik çöküş gerekçesiyle hastanemizin psikiyatri servisine sevk edilmesini talep ediyor."
Alaz adımlarını bozmadan Başhekimlik odasının kapısına vardı. Sadece o soğuk ve keskin bakışlarıyla Peri’ye döndü. Yüzünde en ufak bir nefret veya öfke kırıntısı bile yoktu. Karan onun zihninde artık bir düşman bile değildi; masadan kesilip atılmış, biyolojik atık kutusuna gönderilmiş zehirli bir dokudan ibaretti.
"Talebi reddedin Peri," dedi Alaz. Sesi ameliyathanedeki neşter kadar pürüzsüz ve soğuktu. "Biz bir travma merkeziyiz. Ruhundaki sahte yaraları iyileştirecek bir tedavi bu hastanede mevcut değil. Adalet Bakanlığı’nın kendi hastanesine sevk etsinler."
"Anlaşıldı hocam," dedi Peri, yüzünde gizleyemediği bir tatmin duygusuyla.
Alaz odasına girdi. Üzerindeki siyah ceketini çıkarıp askılığa astı; altında beyaz gömleği ve çelik gibi dik duruşu kaldı. Dev ahşap masasının arkasındaki yüksek koltuğuna oturdu. Masanın üzerinde iki fotoğraf çerçevesi duruyordu: Biri çocukları Defne ve Ateş’in gülümseyen resmi, diğeri ise Ankara’nın o sisli, dağlık manzarasının fotoğrafı.
Telefonu çaldı. Arayan avukatıydı.
"Alaz Hanım, boşanma davası ve çocukların tam velayeti kararı bugün kesinleşti. Artık hukuki olarak da tamamen özgürsünüz."
Alaz gözlerini pencereden dışarıdaki o gri Ankara gökyüzüne dikti.
"Teşekkür ederim," dedi Alaz sakince. Telefonu kapattı.
Cebinden çıkarıp masanın üzerine bıraktığı şey, ilk gün ameliyathanede kullandığı o 10 numara neşterin sapıydı. Zihnini uyuşturan yeşil reçeteli haplar yoktu, hayatını mahveden zehirli bir adam yoktu, vicdan azabı yoktu. Sadece kendi elleriyle kazıdığı bir zafer ve çocuklarına bıraktığı lekesiz bir isim vardı.
Alaz ayağa kalktı. Masasındaki neşter sapına son bir kez baktı, ardından odasındaki giyinme alanına geçip üzerindeki sivil kıyafetleri çıkardı. Yeşil cerrahi kombinasyonunu giydi.
Odasından çıkıp doğrudan ameliyathanenin sterilizasyon ünitesine geçti. Kollarını dirseklerine kadar yıkayıp steril önlüğünü giydi, maskesini burnunun üzerine kadar çekti.
O, küllerinden doğan Buz Ankası’ydı. Ve bu şehir, onun çelikten krallığıydı.
