Bölümler 28Şu an: Yirminci Bölüm
- 1 Prolog222 kelime
- 2 Birinci Bölüm1.252 kelime
- 3 İkinci Bölüm1.303 kelime
- 4 Üçüncü Bölüm2.148 kelime
- 5 Dördüncü Bölüm1.349 kelime
- 6 Beşinci Bölüm2.999 kelime
- 7 Altıncı Bölüm2.266 kelime
- 8 Yedinci Bölüm2.025 kelime
- 9 Sekizinci Bölüm1.462 kelime
- 10 Dokuzuncu Bölüm2.799 kelime
- 11 Onuncu Bölüm2.671 kelime
- 12 On Birinci Bölüm1.728 kelime
- 13 On İkinci Bölüm1.460 kelime
- 14 On Üçüncü Bölüm1.891 kelime
- 15 On Dördüncü Bölüm1.708 kelime
- 16 On Beşinci Bölüm1.891 kelime
- 17 On Altıncı Bölüm1.729 kelime
- 18 On Yedinci Bölüm2.640 kelime
- 19 On Sekizinci Bölüm2.617 kelime
- 20 On Dokuzuncu Bölüm1.284 kelime
- 21 Yirminci Bölüm2.085 kelime · Okuduğun bölüm
- 22 Yirmi Birinci Bölüm1.255 kelime
- 23 Yirmi İkinci Bölüm2.669 kelime
- 24 Yirmi Üçüncü Bölüm1.551 kelime
- 25 Yirmi Dördüncü Bölüm2.805 kelime
- 26 Yirmi Beşinci Bölüm1.870 kelime
- 27 Yirmi Altıncı Bölüm1.180 kelime
- 28 Epilog287 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
5 Mayıs 1995, Antalya
Lorenzo o gün gözünü Patara plajındaki çadırında açtı. Rüzgârın esintisi ile hışırdayan çadırın plastik sesine, sahilde yüzeye yakın yüzme hatasına düşen balıkları avlayan erkenci kuşların çığlıkları karışıyordu. Lorenzo çadırın fermuarını açıp sabahın nefis tuzlu kokusunu ciğerlerine doldururdu. Yaklaşık iki hafta sürmüş olan uzun yolculuğunun son gününün bugün olmasının hüznü ile geriye dönüp baktığında bitirilmiş bir gezinin verdiği başarı hissinin ortak sevgisini yüreğinin derinliklerinde hissediyordu.
Bundan iki hafta önce yüreğinin ağırlığı ile nereye kaçacağını bilememiş halde İzmir’in bir köyünde kıvranırken Deniz’in yaptığı teklif onu buz gibi sulardan çıkarmış kendisine yaşama tutunma sıcaklığı vermişti. Üniversiteden kurduğu ekip ile Batı Likya Yolu’nu yürüyecek olan Deniz’e eşlik etmek Lorenzo’nun bugüne kadar aldığı en iyi karardı.
Turlarına Lorenzo için bu ülkeye ilk adımını attığı ve tüm hikâyenin başlangıç noktası olan Kayaköy’den başlayacaklarını duymak bu geziye çıkmanın ne kadar doğru bir karar olduğuna dair ilk işaretti. Evren ona yeniden başlama şansı ve yürüdüğü yolları bu sefer daha emin adımlarla atma şansı veriyor gibiydi. Bu sefer yolun sonunda hayal kırıklığı ve pişmanlık olmayacaktı.
Peyker’in ve Andreas’ın hikâyesinin peşine düşerken kendini unutmuş, benliğini kaybeder olmuştu. Öyle bir telaşla koşturmuştu ki durup bulunduğu toprakların ne derece büyüleyici olduğunu fark etmemişti bile.
Muğla’da Peyker’in izlerini aradığı ilk durak olan Kayaköy aslında tarihi ve manzarası ile öyle şahane bir köydü ki, orada bulunduğu anlarda fotoğraf çekmeyi bile aklına getirememiş olması aslında benliğinden ne kadar uzaklaştığının ilk emaresiydi. Ne yazık ki, Lorenzo o an bunu göremeyecek kadar büyük bir at gözlüğü takmış ve sonunda onu büyük bir hüzne götürecek yoluna odaklanmış haldeydi.
Yüreği dağılmış halde Ödemiş Köyü’nden İzmir’e döndüğünde ilk yaptığı şey Muğla’ya giden bir otobüse atlamak olmuştu. Şehre vardıktan sonra, ülkeye adımını attığı ilk andan itibaren büyük bir yüreklilikle kendisine karşılıksız yardımı dokunmuş olan ilk kişiye de uğramadan edemezdi.
Levent Lorenzo’yu gördüğünde öyle çok sevindi ki, Lorenzo bir kez daha buraya dönmenin ne kadar doğru bir karar olduğunu anladı. Levent çıkacağı geziyi duyduğunda Lorenzo’ya karşılıksız ihtiyaç duyacağı bütün ekipmanı sunmaya hazırdı. Kendisi de zamanında dostları ile antik yolu takip ederek yürüyüş rotaları oluşturmuş, gençliğinin en güzel günlerini Batı Toros Dağları’nda kamp yaparak geçirmişti. Lorenzo daha Deniz ile buluşmadan Levent abisinden çıkacağı rotanın tarihçesine dair çok şey öğrenmişti.
Likya Medeniyeti Lorenzo için lisede duyduğu uzak hatıralarında yer etmiş soluk bir ders kitabı bilgisi iken, Levent gibi yaşadığı toprakları tüm kalbiyle seven bir adam için tarihçesini bilmemek kabul edilebilir bir şey değildi. O da bildiği her şeyi Lorenzo’ya anlatmak için büyük bir şevk duyuyordu. Levent sayesinde Lorenzo çıkacağı rotanın 2000 yıllık antik bir yol olduğunu, zamanında farklı medeniyetler tarafından ticaret, askeri rota, insan ve hayvan ulaşımı için tekrar tekrar kullanıldığını ve günümüze gelene kadar dağların arasında farklı medeniyetlerin katmanlarını incisini saklayan bir midye gibi saklayan bir yol olduğunu
öğrenmişti.
20 Nisan’da güneş yavaş yavaş Ege denizine doğru kaybolurken Lorenzo ve Levent, Deniz ve ekibi ile buluşmuş, Levent’in lokantasında masalar birleştirilmiş, birbirinden farklı
kültürde ve kişilikte çeşit çeşit insan birleşen masaların etrafında çıkacakları gezinin planlarını yapmak için bir araya gelmişti.
Lorenzo Deniz’i ilk gördüğünde uzun zamandır görmediği kardeşine sarılır gibi sarılmış ve onu gördüğüne ne kadar minnettar olduğunu belirtmeden edememişti. Deniz ekibinde yer alan çeşitli alanlarda uzmanlıkları olan profesörleri, farklı ülkelerden gelmiş ve uzun yıllarını dünyanın çeşitli yerlerinde yürüyüş rotaları bitirerek geçirmiş insanları, Lorenzo ve Levent ile tanıştırmıştı. Nerede ve nasıl büyüdüklerinden bağımsız, dokuma bir halının rengârenk ipleri gibi tek bir amaç için bir araya gelmiş bu insanlar, hem kendi kültürlerinin renkli dokusunu üstünde taşıyor hem de aynı zamanda birbirlerini bilgileri ile dokuyarak renk katıyorlardı.
Lorenzo bu ülkeye gelirken vazgeçmek zorunda kaldığı geziyi hatırlayarak hayatın karşısına, vazgeçtiğinden kat kat daha güzelini karşısına çıkarmasını büyük bir sevinçle fark ediyordu. Ekipteki uzman yürüyüşçülerin her biri amatör bir fotoğrafçıydı ve Lorenzo gibi bir uzmandan alacakları ipuçları için heyecan duyuyorlardı. Hayatlarında yapacakları en zorlu ve en güzel yolculuğu, gelecekteki benlikleri ve memleketlerindeki aileler için daha kaliteli bir hatırat olarak saklayabilmeleri için büyük bir fırsattı. Lorenzo çıkacakları geziye dair hiçbir şey bilmese de bildiği en iyi şey üzerine konuşurken resmen benliği parıldıyor ve sonunda işe yarar olmanın haklı gururunu yaşıyordu.
Uzun uzadıya sohbetlerle, planlamalarla, kahkahalarla ve bir dolarken bir boşalan çay bardaklarıyla geçen bir akşamın gecesinde Deniz ve ekibi ayarladıkları pansiyona geçerken, Levent Lorenzo’yu bırakmayı reddetmiş, geceyi evinde geçirmesi için ısrar etmişti. Gece Levent’in eşi tarafından onun için özenle hazırlanan yatağa uzanmadan önce, gezide ihtiyacı olacağı çoğu şey Levent tarafından bulunduğu odanın ortasına yığılmış, Lorenzo’ya da her biri birbirinden kıymetli bu ekipmanları çantasına sığdırmak için dikkatlice yerleştirmek kalmıştı.
Lorenzo odanın ortasına oturmuş minnettar bir şekilde çantasını doldururken, bir yandan da bulunduğu odanın duvarlarını süsleyen hatıratlara bakıp cömert dostunun hayatına şahitlik ediyordu. Levent’in eşi ve minik kızı ile çekindiği bir fotoğrafa bakıp gülümserken, Levent’in minik kızı utangaç bir şekilde tanımadığı bu adama annesi tarafından elçi olarak seçilmiş, annesinin mutfakta hazırladığı kuruyemiş poşetlerini, kuru şekilde saklanabilen erzakları Lorenzo’ya getiriyor, aynı utangaçlıkla hızla odadan kaçarak annesinin yanına mutfağa dönüyordu.
Bu minik kovalamacanın birinde küçük kız durup Lorenzo’yu izlerken Lorenzo Türkçe olarak öğrendiği şekilde ismini sordu.
‘’Mila.’’ Dedi küçük kız. Lorenzo isminin çok güzel olduğunu söylemek istedi ancak Türkçe olarak nasıl söylenir bilmiyordu. Levent kızının arkasından belirip koruyucu bir melek gibi kızını sarıp öperken Lorenzo ona ne kadar şanslı olduğunu söylemekten kendini alamadı. ‘’Mila çok güzel bir isim.’’ Dedi Levent’in yardımı ile Türkçe olarak. Küçük kız Lorenzo’nun telaffuzuna kıkırdayarak gülüp tekrar annesinin yanına mutfağa kaçtı.
‘’Eşimin ailesi Bulgar göçmeni, Bulgarcada sevgili anlamına geliyor.’’ Diye açıkladı Levent kızının arkasından hayranlıkla bakarken.
Lorenzo başını sallayarak hüzünlü bir şekilde gülümsedi. İçinde bulunma şansı elde ettiği bu sıcak aile ortamında güvende ve huzurlu hissederken bir yandan da elinde olmadan o sinsi kıskançlık hissinin de içinde bir yerlerde cılız bir sesle kendisine seslendiğini duyabiliyordu. Keşke benim de böyle tatlı bir kızım, bana sevgiyle bakan bir eşim ve içinde huzur dolduğum bir yuvam olsa…
Lorenzo o gece başkasına ait de olsa, misafiri olarak ödünç aldığı aile huzurunun içinde, bulunduğu salonun kanepesinde huzurla uyudu. Ertesi gün ev sahiplerine veda edip Deniz ve ekibi ile buluşup uzun yolculuklarına başladılar.
Yolculuğun her bir durağı birbirinden güzel manzaralara ev sahipliği yapıyordu.Kayaköy’ün hüzün ve acı dolu tarihi ekibin adımlarına da yansımış, bu uzun yola başlamış olan ham ayaklarına bir ağırlık katmıştı. Ancak günün devamında antik yolu takip ederek Ölüdeniz’e vardıklarında denizin ferah kokusu yüreklerine ferahlık getirmiş, antik yoldaki adımlarına canlılık katmıştı.
Lorenzo ilk günlerde henüz sadece Deniz’i tanıdığı için yolun büyük bölümünde Deniz’in yanında yürüyor, Deniz ekibindeki diğer arkadaşları ile ilgilenmek zorunda kaldığında ise ekibin arkasında yalnız kalıp manzara fotoğrafları çekmek için duraksıyordu.
Kendisinden önce atılmış her adımla yüzyıllar içinde oluşmuş bu antik yolda attığı her adım, benliğinin yeni bir katmanını kaldırıyor, geçmişinde arkasında ağır yükler ittirerek kapattığı kapıları kendiliğinden aralanıyordu. Ayakkabısının altında ezilip tatlı bir müzik oluşturan çakıl taşlarının sesi, zihninde oynayan filme fon müziği oluyordu.
Gündelik hayatın koşuşturmasında yok saymanın kolay olduğu hatıralar, doğa ile baş başa kalınca ister istemez kendini yüzeye atıyordu. Lorenzo bu durumun sadece kendisinde olmadığını, ekibin yürüyüş başladıktan bir süre sonra sessizleşip kendi içlerine döndüğünü görünce anladı. Yemek ve su ihtiyaçları için durdukları kısa sürelerde oturdukları ağır taşların üzerinde, gökyüzüne bu kadar yakın olmanın hafifliği ve uzun yürüyüş temposunun ciğerlerinde sıkıştırdığı nefes ile tek söyleyebildikleri gördükleri manzaraların ne kadar şahane olduğu oluyordu.
Ağır çantaların omuzlarında ve sırtlarında yol boyunca değişen ağırlığı da sık sık bahsediliyordu. Yükleri aynı olsa da yolun iniş ve dik çıkışları ile yükleri bir hafifliyor bir ağırlaşıyordu. Yol ne kadar zorlayıcı olursa olsun, koca kayaların arasından inatla fışkırmış küçük bir çiçeği fark etmek, yüzyıllardır bu dağlara tutunmuş zeytin ağaçlarının hala aynı şevkle meyve verdiğini görmek, baharın gelişinin müjdesini bin bir çiçeğin farklı kokusu ile almak sırtlarındaki ağırlığı unutturuyordu.
Gün batımında Faralya’ya varıp Kelebekler Vadisi’nin üzerindeki nefes kesen manzarada geceyi geçirmek için çadır kurmaya başladıklarında, Deniz’in ilk yaptığı gün boyu sessiz kalan Lorenzo’nun yanına gelip onun iyi olup olmadığını sormak oldu. Lorenzo derin bir nefes aldıktan sonra hem de hiç olmadığım kadar diyebildi.
Çadırlar kurulup sırtlarındaki ağır yükler çadırların içine atıldıktan sonra grupta sesler çoğalmış, gün sonunda yiyecekleri ilk büyük öğün olan akşam yemeği hazırlamak için beklenmedik bir enerji gelmişti. Ekipteki birkaç kişi gece etrafında derin sohbetler dönecek olan ateş çukurunu hazırlarken, diğerleri de kamp alanından biraz uzakta pişecek yemek için ateşi ayarlıyordu.
Lorenzo Deniz’in oradan oraya koşuşturmasını izlerken, bir yandan önünde yer alan şahane gün batımını farklı açılardan çekiyor bir yandan da yol boyu çekilen amatör fotoğrafları incelettirmek ve yorumunu duymak için yanına gelen ekip üyeleri ile sohbet ediyordu. Fotoğrafçılığa olan tutkusu, farklı insanların kendi yaşamlarında yaşadıkları olaylarla iç içe geçen bakış açılarının aynı manzara üzerinde ne derece çekim farklılığı yarattığını her seferinde şaşırarak fark ediyordu.
Zeytin ağaçlarının kuruyan dallarında piştiğinden midir, uzun bir yolun ardından dağın serin havasında yendiğinden midir bilinmez, o akşam ekip yedikleri en güzel yemeği yediklerini hissetti. Lorenzo gün boyu zihninde kendi ile yaptığı yüzleşmelerin ağırlığını, yemeğin ardından ateş çukurunun etrafında yapılan kahkaha dolu sohbetlerle bırakabilme fırsatı bulmuştu. Ateşin kırmızı ışığı ile aydınlanan yüzlere baktığında içinde duyduğu minnettarlığın benzer yansımalarını görebiliyordu.
Günün ilk ışıkları ile başlayan ertesi günü bir önceki günden daha zorlu bir rota takip etse de, yolcuğun çoğu günü tempoya alışan ve güçlenen vücutları sayesinde nispeten daha kolay geçiyordu. Günlerce uyanıp, yürüyüp, yiyip içip uyuyup, uyandıktan sonra yine aynı şeyleri yaptıkları bir rutine girmiş gibi gözükseler de, yolcuğun her bir gününde bir öncekinden daha farklı yapacak bir olay illaki oluyordu.
Dağda sadece birbirlerini görmeye alışmış olan keçi ve çobanlarının şaşkın bakışlarını,onlar kadar şaşırmış olan köylüler takip ediyordu. Kışın hayatta kalmaları dağdan topladıkları ile mümkün olan köylülere dağa sadece keyfi bir yürüyüş için çıkan insanları görmek elbette garip geliyordu ancak farklı ülkelerden gelmiş bu insanların topraklarına ve tarihlerine olan ilgileri de onları gururlandırıyor, ellerinden geldiğince dağlarda yürüyen bu ekibe yardımcı olmak için ellerinden geleni yapıyorlardı.
Lorenzo Türk misafirperverliğine artık bir nebze alışkın olsa da yine de her seferinde bir yabancı olarak kendisine karşılıksız gelen yardımlara hayran kalmadan edemiyordu. Yol üstünde denk geldikleri hanelerin büyük bir cömertlikle sofralarını, erzaklarını, bahçelerini ve hatta yeri geldiğinde evlerini bu yabancı ekibe açıyor olmaları, Lorenzo’nun gözünde hafife alınacak bir şey değildi ve elinden geldiğince tanıştığı her insanı fotoğraf makinasının lensinin ardında sonsuza kadar yaşatmak için elinden geleni yapıyordu.
Antik yolu takip ederek Sidyma, Pınara, Ksantos ve Letoon Antik Kent’lerini görme şansı elde ettiler. Nefes kesen manzaraları ile ziyaret ettikleri antik kentlerin en sonuncusu olan Patara Antik Kenti’ne vardıklarında iki haftalık yolculuğun da sonuna gelmiş oldular.
Lorenzo o gün erkenden uyanıp deniz kenarında günün ilk sigarasını içerken Deniz de onunla beraber ekipte uyanan ilk kişi olmuştu. Yanına çöküp elini dostunun omzuna atarak kocaman gülümsedi.
‘’Yolun sonuna geldik ha?’’ dedi kendi sigarasını yakarken. Lorenzo’nun yüzünde de aynı hüzünlü gülümseme vardı.
‘’İnan hiç gelelim istemedim Deniz. Ne kadar yorucu olsa da, sırtımızdaki çantalar ne kadar ağır gelse de, gerçek hayata dönüp Andreas’a yaşatacağım hayal kırıklığı kadar ağır olmayacak.’’ Dedi ufkun ardında yükselen güneşe bakarak. Deniz’in tek derdi uzun aradan sonra işe dönmek iken dostunun derdinin en sevdiği insanla yüzleşmek olması Deniz’e söyleyecek teselli cümleleri bulmakta zorluk yaşatıyordu. Tüm bunlara rağmen Deniz kolay kolay vazgeçen ve umutsuzluğa kapılan bir adam değildi.
‘’Canını sıkma! Bak daha yaşaman gereken bugün var. Hem kim demiş hemen geri dönmen gerek diye? Güzel bir kahvaltı yapalım sonra benimle çalıştığım otele gel, hem çalıştığım yeri görürsün, bir duş alırsın, uzun zamandır taşın toprağın üzerinde uyuyoruz bu geceyi yumuşak bir yatakta geçirmek insana nasıl iyi bir bakış açısı katar tahmin edemezsin. Acelen yok ya, ertesi gün dönüş yoluna geçersin, bugünden hemen karalar bağlama.’’
‘’O ne demek?’’ diye sordu Lorenzo şaşkınlıkla. Deniz bazen konuşurken onun kendi dilinden çevirdiği tümcelerin anlamlarını tam oturtamıyordu. Deniz de yaptığı hatayı fark ederek kahkaha attı.
‘’Hemen üzülme demek. Dur bakalım hayat karşına neler çıkaracak bilemezsin.’’ Diyerek açıklamaya çalıştı. Lorenzo omuz silkerek sigarasından bir nefes alıp manzarayı izlemeye devam etti.
Deniz’in bahsettiği gibi şahane bir kahvaltıdan sonra kısa bir otobüs yolculuğu ile Deniz’in çalıştığı otele varmışlardı. Yolculuğun son durağında dağılan ekipten geriye kalan birkaç kişi de Lorenzo ve Deniz’e eşlik edip otelde dinlenmeyi seçmişti. Ekibin ilk yaptığı da günlerdir yorulmuş bedenlerini her fırsatta yaptıkları gibi denize atmak olmuştu.
Lorenzo ve Deniz onlara eşlik etmeyi düşünerek sohbet ederken Deniz uzaktan bir kadını görüp yanından uzaklaşmıştı. Lorenzo kadının kalem eteğinden ve jilet gibi ütülenmiş gömleğinden bu otelde bir yetkili olduğunu anlamıştı. Sahile uzanan tahta yolda topukluları ile dengede durmaya çalışarak dikkatle yürürken, Deniz’le olan konuşmalarından samimi oldukları ve birbirlerini uzun süredir tanıdıkları anlaşılıyordu. Lorenzo ikileye dik dik bakıp rahatsız etmek istemese de gözlerini kadının üzerinden alamıyordu.
Birkaç dakika sonra Deniz kasılarak yürüyüp Lorenzo’nun yanına dönüp koca bir kahkaha attı.
‘’Lorenzo sen var ya çok şanslı bir adamsın!’’ dedi neşeyle. Lorenzo ne olduğunu anlayamadan bir Deniz’e bir de otele doğru uzaklaşan kadın baktı. Lorenzo henüz farkında değildi ancak hayatında ilk defa olması gereken zamanda olması gereken yerdeydi.
Bölüm etkileşimi
