Bölümler 28Şu an: On Altıncı Bölüm
- 1 Prolog222 kelime
- 2 Birinci Bölüm1.252 kelime
- 3 İkinci Bölüm1.303 kelime
- 4 Üçüncü Bölüm2.148 kelime
- 5 Dördüncü Bölüm1.349 kelime
- 6 Beşinci Bölüm2.999 kelime
- 7 Altıncı Bölüm2.266 kelime
- 8 Yedinci Bölüm2.025 kelime
- 9 Sekizinci Bölüm1.462 kelime
- 10 Dokuzuncu Bölüm2.799 kelime
- 11 Onuncu Bölüm2.671 kelime
- 12 On Birinci Bölüm1.728 kelime
- 13 On İkinci Bölüm1.460 kelime
- 14 On Üçüncü Bölüm1.891 kelime
- 15 On Dördüncü Bölüm1.708 kelime
- 16 On Beşinci Bölüm1.891 kelime
- 17 On Altıncı Bölüm1.729 kelime · Okuduğun bölüm
- 18 On Yedinci Bölüm2.640 kelime
- 19 On Sekizinci Bölüm2.617 kelime
- 20 On Dokuzuncu Bölüm1.284 kelime
- 21 Yirminci Bölüm2.085 kelime
- 22 Yirmi Birinci Bölüm1.255 kelime
- 23 Yirmi İkinci Bölüm2.669 kelime
- 24 Yirmi Üçüncü Bölüm1.551 kelime
- 25 Yirmi Dördüncü Bölüm2.805 kelime
- 26 Yirmi Beşinci Bölüm1.870 kelime
- 27 Yirmi Altıncı Bölüm1.180 kelime
- 28 Epilog287 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
18 Nisan 1995, Antalya
Lorenzo önemli haberi beklerken günlerini bir ritme oturtmayı başarmıştı. Her gün, güneş doğmadan kalkıyor ve Deniz’in ona öğrettiği rotadan koşmaya başlayarak, Kaleiçi’nden sahile kadar tüm şehri içine çekerek beş kilometre koşuyordu. Koşarak ısıttığı bedenini serin
denize attığında yaşamın ferah enerjisinin tüm damarlarına dolduğunu hissediyordu. Denizden çıkıp kurulandıktan sonra bu sefer de kaldığı pansiyona geri dönüş için yaptığı koşu başlıyordu.
Denizin serinliği ile hafif titreyen bedeni koşu yapıp ısınmaya daha istekli oluyordu. Bu yorgunluğun üzerine çektiği uyku, huzursuz ve bölük gece uykusundan daha değerliydi.
Geceleri beyninde dönüp duran onlarca farklı soru tilkisinin ona huzur verdiği çok nadirdi. Kadir’in torunu mektupları bulabilecek miydi? Ona ne zaman ulaşırdı? Doğru numarayı vermişti değil mi? Peyker’i gerçekten bulabilecek miydi? Peki, bulduğunda ona ne diyecekti?
Zihninde hazırladığı monolog tekrar tekrar dönerken Andreas’ın neşeli sesini ne kadar çok duymayı özlediğini fark ederek ona sevinecek bir haber vermenin heyecanı ve zamansız
huzursuzluğu ile doluyordu. Sonunda bir işe yaracaktı. Verdiği sözü tutacak ve uzun yıllarca Andreas’a yük olmuş vicdanını rahatlatmanın haklı gururunu yaşayacaktı. Gerçek aşkın önünde kendi çabasının durduğunu bilmek karnına ağrılar sokuyordu ve geceleri yatağın içinde sağdan sola, soldan sağa dönmekle geçiyordu.
Bugün de diğer günler gibi, yarı uykulu bir halde sabahın ilk ışıkları ile uyanıp, yüzüne soğuk su çarptıktan sonra kendini sokağa atıp koşmaya başladı. Kaleiçi’ndeki dükkân
sahiplerine selam vererek yavaş ritimde koşarken onları izlemeyi seviyordu. Her gün yaşlıca kadınlar ve adamlar yıllardır emek verdikleri dükkânlarının önünü süpürüp küçük
dükkânlarına sığdırdıkları ürünlerin bazılarını sokağa koydukları minik masalara çıkarıp alıcılarını bekliyorlardı. Kaleiçi’nin duvarları eğer bir dükkânın karşısında yer alıyorsa, üstüne çakılmış birkaç yamuk çivi ile el dokuma çantalar ve yolluklar ile bezenebilirdi.
Zanaat işi yapıp yüksek sesli makineler ile çalışanlar ise diğer dükkânlara saygılarından öğleden sonraya kadar makinelerini çalıştırmazdı. Lorenzo bu yapılan sessiz anlaşmaya hayrandı. Elinde büyük çay tepsisi taşıyan bir adam her gün dükkânlara sıcak çay dağıtıyordu. Lorenzo’yu da her gördüğünde çay ikram etmeyi ihmal etmiyordu. Lorenzo her seferinde gülerek reddetse de bir gün gerçekten kabul edip bir dükkânın önünde oturup hiç tanımadığı bu insanlarla çay içmeyi düşünüyordu.
Lorenzo dükkânların önünden çayı ve simidi ile kahvaltı yapanların ve her şeyden evvel ayak ayaküstüne atıp gazetesini okuyan insanların önünden baş selamı ile geçti. Kaleiçi’nden çıktığında Kale içinde olan yavaş ritim hızlı bir şekilde tersine dönüyordu. Arabaların ve otobüslerin motor ve korno sesleri, işe ve okula yetişmek için koşuşturan insanların seslerine karışıp sokakları dolduruyordu. Lorenzo bu fare yarışı içine çok fazla gömülmeden çıkabildiği için ne kadar şanslı olduğunu düşünerek sahil yoluna giden rotasına girdi.
Bugün deniz diğer günlerden daha sıcaktı. Tuzlu suyu ve sabahın dingin dalgaları vücudunu sarınca kendini sırtı üstü bırakıp derin bir nefes aldı. Gözlerini kapatıp güneşi yüzünde hissettiğinde, bir yerlerde denize girmenin veya su içinde olmanın, insana anne rahminde olma hissini hatırlattığı için bu kadar huzur verdiğini okuduğunu anımsadı. Ne kadar da doğru, diye düşündü.
Günlerdir denizden çıkıp hızlıca kurulanarak pansiyonuna geri dönüş koşusuna başlıyordu çünkü sabırsızlıkla Kadir’in torunundan gelecek aramayı bekliyordu. Kadın ne demişti?
Kızının evindeydi ve kendi evine dönüp mektuplara bakması gerekiyordu. Ancak şimdiye dönmüş olması gerekmez miydi? Yoksa Lorenzo’yu ve mektup işini tamamen unutmuş muydu? Bir yabancı bana gelip dedeme ait savaş zamanından kalma mektupları sorsa ölsem unutmam, diye düşündü.
Bugün ise kendiyle bir anlaşma yaptı. Denizde olabildiğince çok kalacak, suyun ve havanın tadını çıkaracak ve gelecek aramayı unutacaktı ki döndüğünde beklediği arama çoktan gelmiş olsun. İnsan zihni çaresiz olduğunda böyle küçük oyunlara başvurabiliyordu.
Öğleye doğru pansiyona vardığında resepsiyon görevlisinin genç yardımcısı Lorenzo’yu kocaman bir gülüşle karşıladı. Lorenzo onun için geliştirmekte olduğu dil yetenekleri adına mükemmel bir araçtı. Lorenzo da bu genç adama elinden geldiğince yardımcı oluyor, onun cümle kurabilmesi için sorular soruyor ve oyalanıyordu. Genç adam elinde bir not kâğıdı ile arkasında durduğu bankodan çıkıp tavşan misali hoplayarak yanında bitti.
‘’Bay Georgiou size bir mesaj var, bu numaradan arandınız efendim.’’ Dedi elindeki notu uzatarak. Lorenzo heyecanla kâğıda uzandı.
Kâğıda uzandığında nottaki numarayı gördüğünde hemen tanıdı. Andreas’ın ev numarasıydı. Avcunun içi ile alnına vurarak hayıflandı. Andreas için çıktığı bu yolculukta Andreas’ı aramayı unutmuştu. Hem totemi tutmamıştı hem de en sevdiği insanı ihmal ettiğini utanarak fark etti. Lorenzo’nun suratını gören genç adamın omuzları gerildi.
‘’Bir sorun mu var efendim?’’ dedi Lorenzo’ ya bakarak. Lorenzo kafasını sallayarak yarım ağızla gülümsedi.
‘’Sorun yok, not için teşekkür ederim.’’ Dedi bir elini genç adamın omzuna koyarken. Çifter adımlarla merdiveni çıkıp odasına vardı. Odasındaki sabit telefondan numarayı çevirirken haftalar önce yaşadığı anı hatırlayıp kendini bir dejavu hissinin içinde buldu ve sözleşmiş gibi yine telefonu açan annesi oldu. Hızlıca dün geceden beri Andreas’ın iyi olmadığını ve kendisi ile konuşmak istediğini anlatıp telefonu Andreas’a uzattı. Lorenzo telefonun el değiştirdiği çatırtılı sesi duyduktan sonra derin bir nefes alıp ahizeye doğru konuştu.
‘’ Propappoús, iyi misin, bir şey mi oldu?’’
‘’ Agori mou! Artık eve dön oğlum, bu işin peşini bırak, seni oralara göndermemeliydim ama artık bitti.’’ Dedi yorgun bir sesle. Lorenzo ahizeden gelen ağır nefeslerin arasında seçtiği kelimelere anlam veremiyordu.
‘’Propappoús bir şey mi oldu? Benim için endişelenmene gerek yok ben burada iyiyim. Sana haber vermedim özür dilerim ama çok yaklaştım propappoús inan bana.’’ Dedi ardı ardına
kendini savunurcasına.
‘’ Ochi, ochi, agori mou! Bitti artık evine dönmelisin.’’
Lorenzo’nun cevap vermek için aldığı derin nefes, ahizenin el değişme sesi ile yarıda kaldı. Annesi Lorenzo’ ya Andreas’ın dün geceden beri ateşli bir uyku içerisinde olduğunu, aynı cümleleri tekrar ettiğini ve neler olduğunu anlayamadığını yaşlı gözlerle anlattı. Lorenzo elinden geldiğince annesini sakinleştirmeye çalışıp en kısa sürede döneceğine dair söz verdi.
Ahizeyi yerine koyduğunda boşta kalan elleri saçlarına gitti. Derin bir nefes vererek kendini yatağa bıraktı. Tavandaki sıva boşluğuna gözleri sabitlendi ve daldı. Şimdi ne
yapacaktı? Dönme vakti gerçekten gelmiş miydi? Hem de bunca yolu gelmişken? Hem fiziki hem manevi bu kadar yol aştıktan sonra nasıl elinde bir şey olmadan dönerdi? Hayır, hissediyordu, çok yaklaşmıştı. Şimdi dönemezdi.
Andreas’ın yatağında ateşler içinde döndüğü düşüncesi onu kahrediyordu. Onu nasıl o halde yalnız bırakabilirdi? Evet, yalnız değildi ailesi yanındaydı ancak Lorenzo da orada olmalıydı. Ama dönemezdi. Ona bir söz vermişti. Hayatının aşkını bulacaktı. Kendine bir söz vermişti. Sonunda bir işe yarayacaktı. Verdiği sözü tutacaktı. Bu kadar yaklaşmışken dönmesi mümkün değildi. Andreas bitti derken ne demek istemişti?
Lorenzo yanındaki yastığa uzanıp suratını yastığa gömdü. İçten içe ne yapması gerektiğini biliyordu. Kendini sürükleyerek yataktan kalktı. Hızlıca bir duş aldıktan sonra huzursuzca eşyalarını çantasına tıkıp balkondan şehre baktı. Bu şehre veda etmeye hazır olmadığını düşündü. Tüm bunlar sona erdiğinde, başka bir macera için tekrar döneceğine dair kendisine söz verdi. Umarım daha umutlu bir macera için, diye düşündü.
Devasa sırt çantasını sırtlayıp odasından ayrıldı. Odanın anahtarını resepsiyona iade etmek için yöneldi. Görevli kaldığı günlerin ücretini hesaplayıp hesap makinesine numara yazıp Lorenzo’ ya gösterdi. Belli ki bu adam sayıların nasıl söylendiğini bilmiyordu ancak dolar olarak olduğunu belirtmeyi biliyordu. Lorenzo ödemesini yaparken genç adam belirdi. Elinde bir not kâğıtla Lorenzo’ ya tekrar bir arama yapıldığını söyledi. Lorenzo bu sefer kâğıdı eline aldığında suratı neşe ile doldu. Sevinçle bir kahkaha atarak genç adamın omuzlarından tutarak, başının üzerinde toplanmış görünmez kara bulutları dağıtmak istercesine neşe ile zıplamaya başladı.
Hiç tanımadığı bu genç adam, getirdiği bu haber ile Lorenzo’yu nasıl bir yoldan
çevirdiğinin ve kaderin dallanan yollarında nasıl bir yolun önünü açtığının farkında değildi. Yine de genç adam da Lorenzo’nun omuzlarını tutarak zıpladı. Olanlardan habersiz Lorenzo’nun neşesini karşı konulamaz buldu. Bu iki adamı uzaktan gören tuttukları takımın gol attığını sanırdı çünkü böyle bir sevince başka bir anlam bulamazlardı. Lorenzo sonunda sakinlediğinde art arda teşekkürlerini sunarak pansiyondan ayrıldı. Büyük adımlarla taş yolda ödemeli telefona doğru yürürken içinden Hz. İsa’ya onu kolladığı için teşekkür etmeyi ihmal etmedi.
***
Deniz’in motorunun arkasında Kadir’in torununun evine doğru yola çıkmışken Lorenzo kaskının görüş alanından baktığında şehrin ve manzaranın her zamankinden daha güzel olduğunu düşündü. Aldığı güzel haberden sonra sanki hayatın renkleri canlanmış, içine doldurduğu hava ferahlamıştı. Merkeze yakın olan eve ulaşmaları uzun sürmeyecekti ancak öncesinde uğramaları gereken bir yer vardı.
Deniz, doğru sitenin önünde olduklarından emin olduktan sonra motoru kapatıp Lorenzo’ ya yolu gösterdi. Kadir’in torunu apartmanın önündeki kamelyada komşu kadınlarla heyecanla Deniz ile Lorenzo’yu bekliyordu. Bu iki adamın yaklaştığını gördüğünde başörtüsünü düzelterek ayağa kalktı. Kamelyadaki masada yer alan mektupları toplayıp onları yarı yolda karşıladı. Deniz yaşlı kadına yaklaşıp elini öpüp alnına koydu. Lorenzo da saygısını göstermek için doğru yaptığından emin olamadan Deniz’in hareketini tekrarladı. Lorenzo’nun elini öpmesi kadını çok neşelendirdi. Gülerek sırtını sıvazladı. Elindeki mektupları Deniz’e uzatıp Lorenzo ile onları yalnız bıraktı. Lorenzo kadının ve komşularının bakışlarını üzerinde hissetti. Onlar için yeni çekilen, hikâyesini ancak yarım bildikleri bir dizi gibiydi bu çevirmen ve garip sırt çantalı kumral yabancı.
Deniz mektupları inceledikten sonra Lorenzo’ ya Peyker Hanım’ın başka bir şehrin bir köyünde yaşadığını, tarihi en yakın mektubun oradan geldiğini bir günlük bir yolculukla o şehre ulaşabileceğini açıkladı.
Lorenzo, Peyker Hanım’ın kısa sürede hayran olduğu bu şehirde bir yerlerde olduğunu umut etmişti. Uzak bir ihtimal de olsa. Ancak başka bir şehirde olması dert değildi.
Türkiye’deki üçüncü şehrine de giderdi beşinci şehrine de onuncusuna da. Sonuçta ilk ikisinde şansı o kadar yaver gitmişti ki üçüncüde de şansın onunla olduğuna inanıyordu ve amacına ulaşmak için kaç şehir dolaştığının bir önemi yoktu.
İşleri bitip şehir merkezine geri dönmeye karar verdiklerinde, Lorenzo Kadir’in torununa yanaşıp ağır çantasını önünde indirdi. İçinden onun için bastırıp çerçevelettiği fotoğrafı
çıkardı. Geçen gün kendi kızı ve torunu ile kamaraya gülümsediği fotoğrafı gören kadın çok sevindi. Deniz onlar için çeviri yapmadan, bu iki insan bakışları ve jestleri ile birbirlerine ne kadar minnettar olduklarını anlattılar. Onları izleyen kamelyadaki kadınlar da memnuniyet belirten sesler çıkararak başlarını salladır. İzledikleri sahne onları duygulandırmıştı. Ancak hiçbiri Lorenzo kadar memnun olamazdı.
Merkeze döndüklerinde, Lorenzo’nun her gün denize girmek için koştuğu sahile bakan falezlerin üzerindeki bir piknik masasına oturup olan biteni konuştular. Deniz, Lorenzo için aldığı haritayı kat kat açarak masanın üzerine yayıp tükenmez bir kalem ile şuan nerede olduklarını ve Lorenzo’nun nereye gitmesi gerektiğini işaretleyip parmağı ile gösterdi. Peyker’in köyüne nasıl varacağını da anlatmayı ihmal etmedi. Lorenzo, Deniz kadar ilgili bir çevirmeni bulduğu için ne kadar şanslı olduğunu düşündü.
‘’Deniz, bu yolculuğa çıkarken bu kadar çok yardım alacağımı hiç düşünmemiştim. Gerçekten ülkeniz inanılmaz derecede misafirperver insanlarla dolu. Bu mektupları ararken bir çevirmen tutmamdaki amaç dil bariyerini yıkmaktı ancak bu yolda bir dost edineceğimi
düşünmemiştim. Ne kadar minnettar olduğumu anlatamam.’’ Dedi önünde serili olan haritaya bakarak. Deniz önünde elini sallayıp güldü.
‘’Lafı mı olur be abi! Ben çok keyif aldım. İnşallah Peyker Hanımı en kısa sürede bulacaksın.’’ Dedi.
‘’İnşallah.’’ Dedi Lorenzo da yabancı aksanı ile. Bu tabir yeni öğrendiği ancak anlamını şimdiden çok sevdiği kelimelerdendi çünkü aralarında en umutlusuydu. Kaderinin akışının artık Tanrı’nın ellerine bıraktığını, O isterse olacağını belirtmek Lorenzo’nun omuzlarından görünmez bir yükü kaldırıyordu.
Bölüm etkileşimi
