Bölümler 28Şu an: Onuncu Bölüm
- 1 Prolog222 kelime
- 2 Birinci Bölüm1.252 kelime
- 3 İkinci Bölüm1.303 kelime
- 4 Üçüncü Bölüm2.148 kelime
- 5 Dördüncü Bölüm1.349 kelime
- 6 Beşinci Bölüm2.999 kelime
- 7 Altıncı Bölüm2.266 kelime
- 8 Yedinci Bölüm2.025 kelime
- 9 Sekizinci Bölüm1.462 kelime
- 10 Dokuzuncu Bölüm2.799 kelime
- 11 Onuncu Bölüm2.671 kelime · Okuduğun bölüm
- 12 On Birinci Bölüm1.728 kelime
- 13 On İkinci Bölüm1.460 kelime
- 14 On Üçüncü Bölüm1.891 kelime
- 15 On Dördüncü Bölüm1.708 kelime
- 16 On Beşinci Bölüm1.891 kelime
- 17 On Altıncı Bölüm1.729 kelime
- 18 On Yedinci Bölüm2.640 kelime
- 19 On Sekizinci Bölüm2.617 kelime
- 20 On Dokuzuncu Bölüm1.284 kelime
- 21 Yirminci Bölüm2.085 kelime
- 22 Yirmi Birinci Bölüm1.255 kelime
- 23 Yirmi İkinci Bölüm2.669 kelime
- 24 Yirmi Üçüncü Bölüm1.551 kelime
- 25 Yirmi Dördüncü Bölüm2.805 kelime
- 26 Yirmi Beşinci Bölüm1.870 kelime
- 27 Yirmi Altıncı Bölüm1.180 kelime
- 28 Epilog287 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
17 Nisan 1995, Birgi Köyü
Umay önceki günü Mustafa’nın üniversitedeki anılarını dinleyerek geçirdi. Ara tatilinde Umay’ın burada olduğunu öğrenince onu görmek için buraya gelmişti. Akşamı ailecek mutfakta çay içerek ve sohbet ederek geçirdiler. Çayın sıcak dumanı baharın serinliğini yumuşatmış, konu konuyu açarken kimse üşüdüğünün farkına varmamıştı. Umay Peyker’i o akşam tekrar görmedi. Yorgun olduğunu öğrendi Hatice Hanım’dan. Dinlenmesi için kimse ikinci kata çıkıp onu rahatsız etmek istemedi.
Ertesi gün Umay sabah ezanının sesi ile odasında uyandığında başucundaki sehpaya dün bir kupanın içinde koyduğu bahar çiçeklerinin solduğunu gördü. Çiçeklerin bu kadar çabuk solmasının üzüntüsünü duydu içinde. Yanlış su mu koydum, güneş mi görmediler, saplarını mı kesmeliydim diye düşünürken karnının kasıldığını hissetti. Düşünmeden duramayan beyni hiç istemediği bir bağlantı kurarak çiçeğin solması kendisine solup giden başka bir hayatı hatırlattı. Çıplak ayaklarını acele ile yatağın ucundaki terliğe geçirip, sırtına attığı hırkaya sarılarak Peyker’in odasının önüne geldi. Gıcırdayan tahta kapıyı hafiften aralayıp Peyker’in uyuduğunu görünce derin bir nefes verip odasına döndü.
Kahvaltıdan sonra öğlene doğru tekrar Peyker’in odasına gitti. Peyker’in doktoru tansiyonunu ölçüyordu. Doktor Hanım, Peyker ile konuşup talimat verirken Umay sessizce dinledi. Doktoru odadan çıktığında Umay da odadan çıkmak için yeltendi. Peyker’in yatağında ne kadar yorgun gözüktüğünü görünce onu geçmişin anılarıyla yormak istemedi ancak Peyker hikâyesinin sonunu anlatmak istiyordu.
‘’Seni de yordum biliyorum güzel kızım ancak fırsatım varken bitirmek istiyorum.’’ Dedi Peyker derinden gelen ağır bir sesle. Umay, Peyker’in nefesinin ciğerinden hırıltı ile çıktığını duymaktan nefret ediyordu. Yatağının başlığına yaslanmış yarı oturur halde duran Peyker, Umay’ın yatağın yanındaki koltuğa oturmasını bekledi.
‘’Lütfen böyle söylemeyin, ben yarın da gelirim mektup için bugün biraz dinlenin.’’ Dedi Umay. Peyker’in ağzının kenarının kıvrıldığını gördü.
‘’Bugünün işini yarına bırakma diye boşa dememiş atalarımız.’’
Umay ağır adımlarla tuvalet aynasının çekmecesinde duran küçük tahta kutuyu çıkarıp göbeğine dayayarak sarıldı. Aynadan yansımasına baktığında Peyker’in sesini düzeltmek için boğazını temizlediğini gördü. Gözlerini yerdeki işlenmiş halıya çevirip yavaşça yatağın
yanındaki koltuğa yürüdü. Her an kalkacakmış gibi koltuğun ucuna oturup Peyker’in yaşlı gözlerine baktı. Peyker iğne oyası ile işlenmiş mendilini ağzına bastırıp öksürüklerini yumuşatmaya çalışırken, gözleri ile Umay’ın ihtiyaç duyduğu onayı verdi. Umay kutusundan son mektubu çıkarıp okumaya başladı.
7 Ocak 1932
Sevgili Peyker;
6 yıl boyunca sana yazma isteğime karşı koymuştum. Ta ki seni hatırlatacak o yazıyı görene kadar. Geçen gün gazete okurken ülkelerimizin antlaşma imzalandığını gördüm.13 yıl sonra Karaada’ ya tekrar kavuşmuşsunuz. Muğla’nın bir adası olduğunu görünce sanki ada sana verilmiş gibi hissedip sevindim.
Yıllar nasıl geçiyor inan anlamıyorum. Küçük kızım artık 6 yaşında ve bana laf
yetiştiriyor. Onunla ilgilenmediğimde küsüyor. Seninle koca insan gibi konuşuyor Peyker görmen gerek. O kadar güzel bir kız ki. Geçen sene 5 yaşına girip de bize eskisi kadar ihtiyaç duymadığında Valeria’nın babası ‘aşkımızı yenileme’ adına bizi Roma’ya gönderdi. Aşk Şehri’ ne. Oraya gittiğimizde oradaki atmosferden midir yoksa ilk defa bağrışmalar, bebek bezleri, bebek mamaları, yaralar ve ağlamalar olmadan birbirimizin yüzüne bakıp konuştuğumuzdan mıdır bilmiyorum ama onu sevdiğimi hissettim Peyker. Belki aşk değil belki saf bir sevgi değil ancak karı-koca olmanın getirdiği bağ. O bağ, o sahipleniş, o alışkanlık bir farklı oluyor. Eminim İskender ile aranda böyle bir bağ vardır… Umarım vardır. Bunca sene sonra bir evliliğin içinde yalnız kalmanın ne kadar kötü bir his olacağını tahmin edemiyorum bile. Dünyaya bir insan getirmenin ve onu bir birey olması için büyütmenin verdiği ortak
sorumluluk da olabilir sadece. Ancak bundan ötesi olması için dua ediyorum.
Roma’daki yakınlaşmamızdan bir oğlum oldu. İki çocuk. 26 yaşında iki çocuk. Bazen tüm bu hayat bana ağır geliyor. Finansal olarak (biliyorsun ekonomi tüm dünyada çökmüş durumda onlarca arkadaşım Amerika’ya göç etti),ruhsal olarak, fiziksel olarak onlara yetememekten korkuyorum. Valeria’nın babasının zeytin çiftliğine taşındık. Valeria memleketine döndüğü için çok mutlu. Ben de bir baba olarak evlatlarımın geleceğinden endişe duymak zorunda kalmadığım için mutluyum.
Bazen kendimi düşünmekten alı koyamıyorum. O ceviz ağacının altında bana evet demiş olsaydın şuan nasıl bir hayatım olurdu diye. Seninle olsaydım bu kadar kaygılı olamazdım gibi geliyor. Çünkü sana baktığımda tüm kaygılarım yok oluyordu. O kara savaş günlerinin ortasında bile anlamlandıramadığım bir şekilde için ferahtı. Çünkü gözlerin Peyker, gözlerinde anlamlandıramadığım bir huzur vardı. Gözlerinin içinde hiç sahip
olamayacağımız bir hayatın ışıltısı vardı. Bunları düşünerek kendime işkence etmeyi bırakmalıyım sanırım.
Oğlumla beraber tüm o sorumluluklarının altına geri girdim. Tüm o karmaşa geri döndü.
Ne zaman olacak bilmiyorum ancak sanki bir gün gelecek ve ben bunların ağırlığı altında boğulacakmışım gibi geliyor. Belki de hayat düşüncelerime ve geçmişime dalıp kederlenmemem için beni en iyi şekilde oyalayacak bir amaç veriyor. Evlat Peyker, evlat insana tüm bunların bir anlamı olduğunu, onca senenin boşa gitmediğini hissettirdiği için bile minnet duyulacak bir şey değil mi?
Valeria’ ya baktığımda nasıl bu kadar sabırlı ve güçlü olduğuna şaşırıp hayran kalıyorum.
Belki içten içe oda isyan ediyordur, bilmiyorum. Ama eğer öyle ise bile bunu saklamakta gerçekten çok iyi. Umarım benim kadar çaresiz durumda değilsindir ve hayatınla mutlusundur. Mutlu olmanı kendi mutluluğumdan daha çok istediğimi bilmelisin.
Andreas Georgiou Kalamata, Yunanistan
Umay mektubu okumayı bitirdiğinde başını kaldırıp Peyker’e baktı. Andreas’ın eşi, yeni çocuğu ve İskender dedesi ile aralarındaki ilişki konusunda yaptığı yoruma karşın vereceği cevabı bekliyordu. Peyker ise gözlerini yatağın ucuna sabitlemiş öylece bakıyordu. Bu iki kadın için zaman farklı akıyordu. Peyker anılarında yaşadığı için şuanda bulunduğu zaman onun için bitmek bilmiyordu. Umay ise daha genç olduğundan şuan ki zaman çok çabuk
geçiyordu. Umay’a çok uzun hissettiren bir duraklamadan sonra Peyker anlatmaya başladı. ‘’Mektubu aldığımda kızım Canan’a hamileydim. Andreas’ın yazdıklarını okuyunca İskender ile biz de uzun zaman sonra aynı telaşa gireceğimizi fark edip heyecanlandığımı hatırlıyorum. Hem artık yaşlandığım için bebeğe yetişemeyeceğimden hem de yine yaşımdan dolayı rahat bir doğum olmayacağından korkuyordum. Korktuğum olmadı. Canan’ım bir nefeste doğuverdi. Yaşayacak çok şeyi var gibi…’’ Peyker duraksayıp göğsünde sıkışan nefesi bırakmaya çalıştı. Ne kadar yıl geçerse geçsin acı hala çok tazeydi.
‘’Öyle güzel bir bebekti ki, Umay. Babasının gözlerini almıştı. İkimizde de olmayan nereden geldiğini anlamadığımız gamzeleri vardı. Melekler öpmüş derdim. Öyle tatlı gülerdi ki… Üçüncü yaş dönümünü kutlayacaktık. İskender görevden dönmüştü onun için. Ailecek bir arada olacaktık. Ama olmadı. Rabbim bana mutluluğu çok gördü.’’ Umay, Peyker’in acısını hissetmekten kendini alamıyordu. Bir kadın başka bir kadının acısını yüreğinin en derininde hissetmesi için yaşadığını yaşaması gerekmiyordu. Yüz binlerce yıl paylaşılmış olan annelik ruhu her kadının ruhuna işlenmişti. Umay da sessizce gözyaşı döküyordu, hiç tanımadığı ve sahip olmadığı bir bebeğin ölümü için. Hıçkırıkları ve ağır nefesleri birbirine karıştı.
‘’Hiçbir evlat annesinden önce ölmemeli... Canan’ım, benim masum meleğim ateşler içinde öldü, ama ben o gün buz kestim Umay. Sanki koca bir buz kalıbının içine koydular beni.
Dondum kaldım. ‘’ Peyker’in yaşlı elleri yüreğinin üzerine gitti. Başını yukarı kaldırıp nefes almaya çalıştı. Umay ne yapacağını bilemez halde Peyker’e doğru gelecek oldu. Peyker elini kaldırınca Umay geri yerine oturdu. Gözlerini yukarı doğru kaldırıp gözyaşlarını engellemeye çalıştı. Peyker de gözlerini sıkıp son gözyaşlarının düşmesine izin verdikten sonra yanaklarını sildi.
‘’O kara savaş günlerinde yüzlerce insan gözlerimin önünde öldü, ailemi kaybettim birer birer, âşık olduğum adamın gitmesine izin verdim, hiç tanımadığım bir adamla görücü usulü evlendirildim, sonra o adamla bir aile kurmaya çalıştım. Ancak hiçbiri evladını toprağa vermenin acısına denk değilmiş. Toplamı bile olamazmış… Bir anne evladı her düştüğünde, her ağladığında canı yanar. Ama ölüm… Ölüm bir başka Umay’cım. Öyle perişan bir haldeydim ki artık ne Peyker idim ben ne anne ne de bir eş. Hiçbir şeydim. Koskoca bir hiçlik içinde kayboldum.’’ Derin bir nefes verdikten sonra devam etti.
‘’Biz ne kadar ölmek istersek isteyelim hayat devam ediyor. Biz donup kalsak da hayat etrafımızda akmaya devam ediyor. Aylar sonra Adnan gelip kucağımda ağladı. Anne biz seni çok özledik, ben seni çok özledim, ne olursun tekrar annem ol, söz veriyorum yaramazlık yapmayacağım dedi bana. Bir evladın acısı ile kedere boğdu hayat beni ancak diğer evlatlarımın sevgisi ile çıktım yine kederlerin içinden. Acılar içinde kıvranıp ölsen bile sen bir annesin dedim kendime. Kederimi içime gömdüm. O kederli buzun içinden çıkınca İskender’in acısını başka bir kadının kollarında dindirdiğini öğrendim. Tek bir laf edemedim. Tek bir lafıma, sen de kocana eş olsaydın, diyecek bir ordu çıkacaktı karşıma. Ne o ordu ile savaşacak gücüm vardı ne de zorla topladığım bedenimi öfke ile dağıtacak gücüm vardı. Önce anne oldum, sonra Peyker, sonra yine eş.’’ Peyker başını kaldırıp Umay’a baktı. Gençliğini fotoğraflardan görmek anılarını kafanda canlandırmak çok başka, kanlı canlı bir halde
karşında görmek çok başka bir histi. Umay’ı ne kadar üzdüğünü fark edince gülümseyip üzüntüsünü dağıtmaya çalıştı.
‘’Ne yazık ki, sevdiğini kaybetmenin nasıl bir acı olduğunu sen de biliyorsun Umay’cım. Ancak şimdi sona yaklaşmışken okuduğun mektuplardan, bu yaşlı kadının keşkelerinden ve iyikilerinden öğreneceğin bir şey varsa o da bu olsun; zaman dağıtır, zaman toparlar kuzum. İyikilerinin keşkelerinden çok olduğu bir yaşamın olsun isterim.’’ Dedi Peyker gülümseyerek. Umay hızla kalkıp Peyker’in yatağına oturup Peyker’e sarıldı sıkıca. Peyker bir eli ile Umay’ın saçını okşarken diğer eli ile sırtını sıvazlıyordu. Umay o an anladı. Ne yaşamış olursa olsun bu kadın dünyaya bir anne olmak için gelmişti. Her evladına yeten sevgisinden kısmetini alabildiği için Umay ister istemez huzurla doldu.
***
Umay yataktan kalkma gücünü kendinde bulunca okuduğu mektupları toparlayıp eski kutusuna geri koydu. Bu tarihten sonra neden mektup gelmediğini düşünse de Peyker’e soracak cesareti kendinde bulamadı. Peyker’in yorgun yüzüne baktığında ona dinlenmesi için zaman tanımak istedi. Peyker sonunda hikâyesini anlatmış olmanın verdiği rahatlama ile şiltenin altına gömüldü.
Umay gıcırdayan tahta merdivenlerden inerken merdivenin ucunda annesini gördü. Peyker ile ne konuştuklarını, neden odaya kapandıklarını, neden bir şey anlatmadığını, aç olup olmadığını sorduktan sonra Umay’ın tek cevabı gülüp annesine sarılmak oldu. Peyker ile konuştuklarını belki de ömrü boyunca bir başka insana anlatmayacaktı, ona emanet edilen sırrı saklayacaktı ancak şimdi karşısında hem meraklı hem endişeli annesine iyi olduğunu söyleyerek onu rahatlatmayı annesine çok görmek istemedi.
‘’Mustafa da seni bekliyordu.’’ Dedi annesi ayrılırken. ‘’Ablasını gezdirecekmiş.’’ Dedi kocaman gülümseyerek kafası ile kardeşinin olduğu tarafı işaret ederken. Avluda babası ile oturan Mustafa’yı kapının açıklığından görebiliyordu Umay. Yukarıda Peyker ile paylaştığı anların ne kadar kıymetli olduğunu bilse de aynı zamanda üzerine çöken kasvetin de farkındaydı. Derin bir nefes verip o da gülümsedi.
‘’Ne güzel düşünmüş.’’ Dedi. Kapının yanındaki askıdan kot ceketini alıp avluya fırladı. ‘’Beni gezdiriyormuşsun.’’ Diye bağırdı avlunun karşısına doğru ayakkabısının arkasına basarak ayağına oturturken. Mustafa ayağa fırlayıp birkaç adımda yanına geldi.
‘’Ehliyetimi aldım ya, babam izin verdi arabasını alıp gezelim dedim.’’ Dedi Mustafa da elinde oynattığı araba anahtarını göstererek. Umay Mustafa’nın omzundan Mehmet’e baktı. Onun başı ile onay verdiğini görünce ikna oldu. Mustafa’nın sekerek avludaki eşikten atlayıp evin dış kapısından çıktığını görünce Umay kahkaha attı. Biraz kafa dağıtmaya, temiz hava almaya ne kadar çok ihtiyacı olduğunu fark etti.
Yarım saat sonra Gölcük Gölü’nün etrafındaki tırabzanlara dayanmış çam ağaçlarının kokusunu içlerine çekiyorlardı. Gölün birkaç noktasında yer alan sazlıklardan gelen çekirge sesleri ve kuş cıvıltıları Umay’ın daralmış yüreğine ferahlık getirdi. Güneş ise sıcaklığını esirgemeden içlerini ısıtıyordu. İlk konuşan Mustafa oldu.
‘’Peyker teyze çok tatlı birine benziyor ancak saatlerce odasında ne konuşuyorsunuz anlamadım.’’ dedi. Umay güneş gözlüğünü burnuna indirip buz mavisi gözlerini Mustafa’ya dikti.
‘’Sen niye merak ettin şimdi?’’ dedi gülümseyerek.
‘’Hiç, yani sence de biraz garip değil mi?’’ dedi Mustafa. Umay sohbetlerinin asıl içeriğini açıklama gibi bir niyeti yoktu. Güneş gözlüğünü gözlerine ittirip gölü izlemeye devam etti. ‘’Annemin elinden yediğin nasıl belli. Aynı merak, aynı sorgu şekli. Yoksa o mu tembihledi bunları sormanı?’’ dedi Umay yan yan Mustafa’ya bakarak. Mustafa dayanamayıp kafasını sallayıp bakışlarını göle doğru kaçırdı.
‘’Hayır, canım öylesine sordum. Hem Canan teyze merak etse ne olmuş?’’ Umay buna burnundan gülerek cevap verdi.
‘’ Biliyorsun dimi Canan teyze seni çok seviyor.’’ Dedi Mustafa. Umay’a göre annesinin
garip bir sevgi anlayışı vardı. Mustafa ise kaç yaşında olursa olsun hala küçük bir çocuğun saf kalbini taşıyordu.
‘’ Anneme anne dediğini duydum Mustafa, bana karşı da diyebilirsin, sonuçta sana bana
yaptığından daha çok annelik yaptı.’’ Dedi Umay uzaktaki ağacın dalına konan kuşa bakarak. Kuş dala konduğu gibi geri zıplayıp kaçtı.
‘’Alışkanlık sanırım… Biliyor musun, bazen kahve içerken senin çocukluğunu anlatır bize, ilkokulda babanla seni izledikleri gösterileri anlatırken seni ne kadar özlediğini
görebiliyoruz.’’ Dedi Mustafa babası ile kendini ima ederek. Umay, Milli Bayram gösterilerinde annesinin, babasının koluna sarılıp kendisini izlediğini daha dün gibi hatırlıyordu. Gösteri bittikten sonra ailecek dışarıda yemek yer akşamı da pastaneden aldıkları şerbetli tatlı ile bitirirlerdi. Umay çocukken çok üzerinde durmadığı anların yaş aldıkça ne kadar kıymetli olduğunu anlıyordu. Çocukluğunun en neşeli anıları bir daha
tekrarlanmayacağını bildiğinden zihninde en acı anılara dönüşmüştü. Umay Mustafa’nın tırabzanda duran kolunu tutup sıktıktan sonra başını bir anlığına omzuna koydu. Bu kısa anın ardından elini kendi kolları ile birleştirip ağırlığını tekrar tırabzana verdi.
‘’Bilmiyorum, bana sevgisi hep samimi gelmiştir.’’ Dedi Mustafa bir cevap alamayınca. Umay tuttuğu derin nefesi bıraktı. Mustafa’yı anlıyordu. O annesinin sevecen hayat dolu dönemine denk gelmişti. Acı çeken ve varlığı ile yokluğu bir olan Canan’ı görmemişti.
Peyker’in anlattıklarını düşününce Adnan dedesini içten içe takdir etti. Nasıl da güzel konuşup annesinin sevgisini istemişti. Belki de ben de öyle yapmalıydım, diye düşündü Umay. Her şeyi tek başıma sırtlamamalıydım. Benim de anneme ihtiyacım vardı.
İnsan talep etmediği sevginin yokluğunu eleştirebilir miydi? Ancak onun annesi de bir eşten önce anne olamaz mıydı?
‘’Pamuk şeker!’’ arkalarından bağırarak geçen satıcı Umay’ı daldığı düşüncelerden kurtardı. ‘’Hadi sana bir kahve ısmarlayayım.’’ Dedi Umay oldukları yerden ayrılmak için. Gölün etrafındaki işletmelerden birine oturup kahvelerini içtiler. Bu sefer ikisi de pek konuşmadı. Kahvelerini içerek gölün manzarasını seyrettiler.
Bir sonraki durakları Çakırağa Konağı oldu. Konak, mimarisi ve duvar işlemeleri ile dikkat çekiciydi. Gölün sakinliğinin aksine burası yerli ve yabancı turist ile doluydu. Üç katlı ahşap konağın avlusu rengârenk bahar çiçekleri ile bezenmişti. İlk kat da taşlık, ahır ve misafir bekleme odası ve mutfak olan konağın ikinci katı kışlık üçüncü katı ise yazlık olarak
kullanılıyordu. Mustafa bu bilgileri el broşüründen okumakla meşgulken Umay etrafına hayranlıkla bakıyordu. Odalara girip şöminedeki yanmış kül izlerini gördüklerinde Umay sanki her an ev sahipleri içeri girecekmiş gibi hissetti. Sanki dün orada ısınmak için odun yakılmıştı.
İnsanın ardında bıraktığı izlerin yaşamla bağlantısını düşündü Umay. Bir gün birisi bu şömineyi son kez yakmıştı. Bir gün son kez o mutfakta ailecek yemek yenmişti. Bir gün son kez biri uyanıp şimdi hayranlıkla baktıkları tavan işlemelerini görmüştü. On yıllarca belki de yüzyıllarca çeşitli yaşamlara ev sahipliği etmiş bu konak şimdi yabancılar için ziyaret durağıydı. Umay ister istemez on yıl sonra Peyker’in konağının ne durumda olacağını düşündü. Bu konağa kıyasla Peyker’in konağı daha mütevazı kalırdı ancak boyutu ne olursa olsun o konak da yılların anılarını ve tarihi barındırıyordu her bir taşında ve tahtasında. Umay bu konağı gezerken ne kadar zevk alsa da Peyker’in konağının da bir gün yabancılar tarafından gezilen bir yere dönüşebileceğini düşünmek ona rahatsızlık verdi.
‘’Konağın ağasının iki eşi varmış. Biri İzmirli biri İstanbulluymuş. Hanımları memleket hasreti çekmesin diye odalarına İzmir ve İstanbul’un manzaralarını yaptırmış.’’ Diye okudu Mustafa broşürden İstanbul manzaralı olan odaya adım attıklarında.
‘’Ne kadar da düşünceli bir eş.’’ dedi Umay gülerek. Mustafa da Umay’ın gülüşü ile kıkırdasa da ikisi de duvardaki boğaz manzarasının ne kadar etkileyici olduğunu itiraf etmeden duramadı. İzmir manzaralı odayı da gördükten sonra hangisinin manzarasının daha iyi çizildiğine, hangisinin daha iyi korunduğuna dair ufak bir tartışmaya girdiler. Sohbetleri
derinleşince konağın geri kalanını hızlıca gezip bitirdiklerinin farkında olmadılar. Konağın yazlık katından köyün manzarasına bakarken batmakta olan güneşi görünce geri dönmeye karar verdiler. Bu keyifli gezi ikisini de acıktırmış, bu sefer de Peyker’in konağından hangi yemeğin kokularının geleceğini tahmin ettikleri küçük bir oyuna başlamışlardı.
Eve dönüş yolunda köyün yeşilliklerinde bahar güneşi ile adım başı çıkmış papatyalardan toplamak istedi Umay. Mustafa da ablasını kırmayıp arabayı kenara çekerek dörtlüleri yaktı. Umay yere çöküp tek tek topladığı papatyaları sol elinde biriktirdi. Bunları Peyker’e verdiğini kadının mutlulukla gülümsediğini hayal etti. Annesine de vermesi gerektiğini düşünerek elindeki demete birkaç dal daha ekledi. Elinde yeterli bir demet biriktiğine karar verince keyifle arabaya geri bindi. Mustafa’ya bakıp bu güzel gün için kendisine teşekkür etti. Ne iyi etmişti de abla kardeş gezmişlerdi. Bu keyifli günün yorgunluğu avlunun püfür püfür rüzgârının altında sıcacık çay içerek nasıl da güzel atılırdı.
Eve yaklaştıklarında yüzlerine yayılmış neşeli gülüşleri, yaprakları koparılmış bir papatya gibi soldu. Umay’ın evin önündeki kalabalığı ve batan güneşin ardında bıraktığı karanlığı,keskin bir bıçak gibi yaran ambulansın ışıklarını görmesi ile kendini henüz fren yapmış arabadan atması bir oldu. Arabadan kalabalığa doğru koşarken, kabalığı yarıp insanların kendilerini hem olayın içinde hem de ölümden sakınırcasına dışında tuttukları o açıklığa
geldiğinde, sedyenin üzerinde tüm vücudu beyaz örtü ile kapatılmış siluetin kim olduğunu anladığında kaskatı kesilen kolları uyuşuk bir şekilde iki yanına düştü. Aralanan
parmaklarının arasından sapları ezilmiş papatyalar kum saatinin içindeki son taneler gibi döküldü.
Bölüm etkileşimi
