Smyrna Yanarken kitap kapağı

8. bölüm / 28

Yedinci Bölüm

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 28Şu an: Yedinci Bölüm

11 Nisan 1995, Kalamata

Lorenzo, Andreas’ın hikâyesini dinlerken yerinde duramadı. Odada bir oraya bir buraya yürüdü alt dudağını ısırarak. Hala yatağında oturan Andreas da Lorenzo’nun haline bakıp yüzündeki ifadeden endişe ediyordu.
‘’Böyle iş mi olur? Neden hiç gitmedin Türkiye’ye? Neden bulmadın o kadını? Progiagiá! Ona yazık değil mi?’’ Lorenzo ses tonunun yüksekliğini son cümlesinde fark edip suçluluk ile yatağın yanındaki koltuğa gömüldü. Andreas genç adamın tepkisini anlıyordu. Yıllarca kimseyle paylaşmadığı tozlu anlara ait anıları şimdi ölüme yaklaşmışken ortaya çıkarıp kimseyi rahatsız etmeye hakkı yoktu.
‘‘Sakin ol, agori mou! Hiddetlenme hemen. Büyük anneni tabii sevdim ama insan bir kez âşık olur ve o aşk insanı bazen istediğinden daha çok yıpratır.’’ Andreas o kadar mutsuz ve pişman duruyordu ki Lorenzo üstüne gitmek istemedi.
‘’Hiç cevap yazmadı mı sana?’’ diye sordu sonunda. Andreas hüzünle başını sağa sola salladı. Yatağının yanındaki komodine uzanıp, çekmecesinden üst üste dizilmiş ve hasır bir iple bağlanmış mektupları çıkarıp Lorenzo ’ya verdi.
‘’Ben hep Kadir’e yazdım. O ne kadarını iletti bilmiyorum.’’ dedi yıpranmış mektuplardan gözlerini alıp bahçeye çevirirken. Uzakta öğle yemeğinden dönen işçileri görebiliyordu. ‘’Sana niye yardımcı olsun ki?’’ dedi Lorenzo mektupların tarihlerini incelerken.
‘’ Demiştim ya dostluğunda da düşmanlığın da beraber var olduğu yerdir savaş alanı diye. Gitmeden önce adreslerimizi paylaşmıştık. Saf bir umutla yolladım anlayacağın.
Gönderdiğimiz mektupları yedeklemek de alışkanlıktı o zamanlar. Sanırım koca ömrümün elbet bir gününde o mektupları kendi ellerimle vereceğimi hayal ettim hep.’’ Andreas’ın yorgunluğu gözlerine yansıyordu. Lorenzo her zaman neşeli görmeye alışık olduğu adamın bu halini öyle yadırgıyordu ki ömrü boyunca yaslandığı tek sağlam taşın uçurumdan düşüşünü izliyordu sanki.
‘’Sence hala yaşıyor mudur?’’ dedi Lorenzo fısıldarcasına. Andreas omuz silkip tekrar dışarı baktı. Lorenzo içinde bir şeyler kıpırdandığını hissetti.
‘’Onu senin için bulacağım.’’ Diye atıldı sonunda. Andreas’ın gözlerinin aydınlanışını yanaklarına can gelişini izledi ve söylediğinin arkasında durmak için cesaret buldu. ‘’Yaptığım son şey de olsa bulacağım.’’ dedi. Andreas içinde sönmek üzere olan umudun yeniden alevlenmesine izin vermeden bu gencecik adama yüklediği sorumluluğun ağırlığını düşündü. Hiç bilmediği bir ülkede, sadece bir isimle uzaktan bir adres ile böyle bir maceraya atılmak akıl karı değildi.
‘’ Óchi, agori mou! Senden bunu isteyemem. Ben sadece ölmeden hikâyemi sana emanet etmek istedim.’’ diye itiraz etti Andreas. Lorenzo onu pek dinlemiyor gibiydi. Zümrüt gözlerinin arkasında çarklar dönmeye başlamış, zihninde bir plan belirmişti bile.
‘‘Önce Kadir’i bulurum. Ardından Peyker’i.’’ dedi Andreas’a. Hiç gitmediği ama hep merak ettiği doğuya gitmek, fotoğraflayabileceği o kadar mekânı düşünmek ve Andreas için bu yolculuğa çıkmak içinde farklı bir heyecan uyandırdı. Tabi Kadir’i bulsa bile yaşamıyor olabilirdi. Peyker’in soyadını bile bilmiyordu. En kötü ihtimal de Peyker’i bulamamaktı.
Bulsa bile… Lorenzo kötü düşünceleri kafasını sallayarak savurdu. Heyecanı ve gururu daha üstün çıktı.
‘‘Sana çok büyük borçlandım.’’ dedi Andreas ihtiyar bir gülüş ile. Lorenzo düşüncelerinden uzaklaşıp Andreas’ın gözlerine baktı. Babasından her azar yediğinde, her başı belaya girdiğinde onun önüne geçip ailesi ile arasında bariyer oluşunu hatırlardı. Hiç kimse destek olmazken onun tereddütsüz güveni her bir yaşında Lorenzo’ ya yol göstermişti.
‘’ Asla, propappoús, sen asla bana borçlu olamazsın.’’ dedi. İki adam birbirine minnetle gülümsedi.
***
Andreas’ı dinlenmek için odasında bırakıp evin arka kapısından çıkıp sigarasını yaktı. Sabahtan beri sanki bir hız trenine binmişti ve bütün karmaşık duygular yüzüne rüzgâr gibi vuruyordu.

Sigarasından derin bir nefes alıp başını kaldırdığında o tanıdık kırmızı şapkayı gördü. Elini kızgın güneşin ışıklarını engellemek için gözüne siper edip gözlerini sıkıp uzaklara baktı.
Geniş omuzları ve tüm ihtişamı ile ablası Konstantina zeytin tarlasında dolaşıyordu. Lorenzo yarım sigarasını ayakkabısının altında ezip ablasının yanına yürüdü. Ablası onu gördüğünde şaşırmadı.
‘‘Bu sakallar ne böyle mağara adamına benzemişsin.’’ dedi elindeki bahçe makasını belindeki bol haki kargo pantolonun büyük ceplerinden birine sokarken.
‘‘Seni görmek de güzel ablacım.’’ dedi Lorenzo. Bir şey demeden sarıldılar. Ablası gururla ağaçlarına baktı. Yıllardır onlarla tek başına ilgileniyordu, bakımından hasadına kadar her
daim onlarlaydı. Gözü gibi baktığı lezzetli mor zeytinlerin emekle baktığı dallardan sofralara gidene kadar her adımında eli olmalıydı.
“Biliyor musun ağaçlar birbirleriyle konuşur kardeşim. Bir tehlike olduğunda yer altında uzanan derin ağlarla birbirlerini uyarırlar. Tabi doğaları gereği kaçamazlar ancak bir ağaç diğerini ayakta tutmak için kendini feda edebilir. " dedi ablası ve sonra yanında durduğu ağacın yaprağını inceledi. Yaprağı takip eden kuru dala bakıp hemen kalın bahçe makası ile kesti. O dal ne kadar ağacın bir parçası da olsa ağacın doğasına zarar veren her şey ortadan
kaldırılmalıydı. Lorenzo hiç bitmeyen imaların altında ezildi. Demek istediği her şey boğazına dizildi. Ablası önden yürürken arkasından ağaçtan kopardığı yaprağı okşadı. Yaprağın tüylü yapısını hissedip derin bir iç çekti.
‘‘Akşam yemeğine Maria gelecek.’’ diye ekledi ablası. Lorenzo’nun önceki söylediklerine cevap vermeyeceğini biliyordu. ‘‘Ona nazik olsan iyi olur. Anne babası çok eski aile dostumuz.’’
Sanki Lorenzo bilmiyormuş gibi. Lorenzo, Maria ile çocukken ağaçların arasında koştukları günleri anımsadı. Yine bu ağaçların arasında paylaştıkları ilk öpücüğü düşündü sonra. ‘‘Maria’yı sevdiğini bilmiyordum.’’ dedi Lorenzo gözlerini ayırarak.
‘‘Hayır, ancak seni evde tutabilme ihtimalini sevmiştim.’’ dedi ablası Lorenzo’ ya bakarak. Lorenzo’nun imalı gülüşünü paylaşmıyordu. Aynı hızla sert bakışlarını yine zeytin ağaçlarına çevirdi.
‘‘Herkes evleneceğinizi umdu. Ben de seni adam eder diye ummuştum. O zaman bütün bunlar sadece benim sırtıma yıkılmazdı… Sanırım her açıdan aileye hayal kırıklığı olmak zorundasın.’’ dedi ablası Lorenzo’nun sabrını tüketmek istercesine.
‘‘Sanırım sen de her açıdan babamıza benzemek zorundasın.’’ dedi Lorenzo dişlerinin arasından. Olduğu yere çakıldı kaldı. Geniş omuzlarının bile babasının silueti olması sinirini bozuyordu. Önden aceleyle yürüyen ablası ilk defa durup Lorenzo’ ya döndü. Lorenzo ufacık bir an ablasının gözlerinde şefkat gördüğünü sandı ancak geldiği gibi kaybolan bir acıma duygusuna daha çok benziyordu.

***

Güneş yavaş yavaş uzak dağların arkasında kaybolurken, evin arka bahçesine uzun bir masa kurulmuştu. İki ağaç arasına gerilmiş sarı lambalar gökyüzünden sarkan yıldızlar gibi sarkıyordu uzun masanın üstüne. Annesi ve bir kaç çalışan mutfak ve masa arasında mekik dokuyup çeşit çeşit meze ve soğuk başlangıçları masaya diziyordu. Tabii masaya yakışan bir şişe şarap ve bir şişe Ouzo seçmek Lorenzo’nun babasına aitti.

Lorenzo uzaktan ailesini izliyor baktıkça daha da uzaklaşma isteği duyuyordu. Masa etrafında dönen karmaşa ve bağrışmalardan başının ağrıdığını hissedince on adım kadar atıp köşede duran limon ağacına yaklaştı. Yapraklarına parmaklarını sürüp parmaklarını kokladı. Acı narenciye kokusunu içine çekti. Büyümekte olan limonlara baktı. Şimdiki gibi ihtişamlı bir ağaç olmadan önce evin balkonunda saksı içinde fidan olarak durduğunu hatırladı Lorenzo. Bir gün yüreği öyle çok sıkışmıştı ki, gecenin bir yarısı limon ağacına içini dökmüştü. Ertesi gün, annesinin solmuş yapraklara bakıp ne kadar şaşırıp üzüldüğünü hatırladı. O gün anlamıştı Lorenzo, ağaçlar etrafındaki insanlardan daha canlıydı. Onlar duyuyordu. Kimse dinlememişken bu küçük fidan dinlemişti derdini. Ancak onu yapraklarını solduracak kadar derde boğmaya hakkı yoktu. Lorenzo o günden sonra ağaçlarla konuştuysa da onları üzmemeye gayret etti.

Etrafa şöyle bir bakıp cebinden sigarasını çıkardı. Sigarasını yakıp bir nefes çektikten sonra sakalını kaşıdı. Kaybolmuş güneşin ardında kalan mor halenin üzerinde yıldızlar belirmeye başlamıştı.
‘‘Bıraktığını sanıyordum.’’ dedi bir kadın. Lorenzo sesin sahibini tanıdı. Başını çevirdiğinde eski sevgilisi Maria’yı gördü. Sarı saçlarını kısacık kestirmiş, çiçekli bir elbise giymişti.
Ellerini önünde birleştirmiş koca gözleriyle Lorenzo’ ya bakıyordu.
‘‘Sanırım artık bırakmış gibi davranmama gerek yok.’’ dedi Lorenzo yarım gülüşle. Maria yanaktan bir öpücük için Lorenzo’ ya uzandı. Lorenzo yanağını çevirirken elindeki sigarayı yere atıp ayağı ile toprakta ezdi.
‘‘Geleceğinizden haberim yoktu.’’ Diye yalan söyledi Lorenzo söyleyecek başka bir şey bulamayınca. Uzakta masaya yerleşen Maria’nın ailesine bakarak.
‘‘Andreas’ı duyduk. Bilirsin hepimiz çok severiz Andreas’ı.’’
‘’Evet, bilirim.’ ’dedi Lorenzo gözlerini kaçırarak. Maria Lorenzo’yu süzdü. ‘‘Sakal yakışmış. Gözlerinin yeşilini ortaya çıkarmış garip bir şekilde’’ dedi elini Lorenzo’nun sakallarını okşamak için uzattığında. Lorenzo kendini geri çekti. Maria’nın eli adamın omzuna düştü. Acı bir gülüş ile kendini geri çekti. Lorenzo ayaklarına bakıp ayakkabısı ile yerdeki taşları oynatırken bile Lorenzo’ ya bakmaya devam ediyordu.
‘‘Azıcık çabalasaydın çok güzel bir hayatımız olabilirdi, Lorenzo.’’ dedi kadın kollarını önünde bağlayıp başı ile uzaktaki masada gülerek içki tokuşturan ailelerini göstererek. ‘‘Aramızdaki her neyse bitmeye mahkûmdu.’’ dedi adam. Uzaktan ne kadar neşeli gözüküyordu ailesi. Yakından ise her şey çok farklıydı.
‘‘Bu kadar korkak olmasaydın.’ ’diye fısıldadı Maria. Lorenzo’nun yüzüne baktı uzunca. Lorenzo'da onun yüzüne bakacak güç yoktu.

Ağacın yanında hallice karanlıkta kalmışlardı. Maria, uzaktan gelen ışıkla aydınlanan Lorenzo’nun çatılmış kaşlarına baktı. Neyden korktuğunu düşündüğünü bile sormayacağından öylesini emindi ki gözlerini devirip masaya doğru yürüdü. Lorenzo birkaç adım arkasından yürüyüp ışığa yaklaştıkça kafasını eğip gözlerini ışığa ve masadaki coşkuya alıştırdı. Sarı lambaların büyülü bir hava kattığı masada çoktan çakır keyif olmuş babası bile yeterince neşeli gözüküyordu. Maria’nın annesi sıkıca sarıldı Lorenzo’ ya. Kendi oğlu gibi seviyordu onu. Zorla yanına oturtup neler yaptığını, nerelerde olduğunu anlattırdı. Lorenzo ne zaman yan gözle Maria’ya baksa Maria’nın gözlerini devirip şarabından koca bir yudum aldığını gördü.

***
Gece misafirler kalkıp ev ahalisi odalarına geçtiğinde Lorenzo eski odasındaki ebeveyn banyosunda sakallarını kesti. Güya Andreas’ı görmeye gelmiş olan misafirlerin odasında yorgun bir şekilde uzanan Andreas’ı hiç görmemiş olmalarının nasıl bir ikiyüzlülük olduğunu düşündü elindeki jileti boynunda kaydırırken.

İşi bittiğinde aşağı mutfağa indi. Ses yapsa bile kimsenin o kadar içtikten sonra uyanmayacağından emindi. Lorenzo mutfaktaki küçük sarı ışığı yaktığında kendine yetecek
bir aydınlık elde etmiş oldu. Kendini etrafı incelemekten alıkoyamadı. Valeria öldüğünden bu yana evin hiç değişmediğini fark etti. Mutfak dolaplarındaki eşyaların yeri, mutfak adasında hep aynı köşede duran meyve kâsesi, kahve makinasının yanında elindeki sepette fındıklar yerine şeker küpleri tutan sincap biblosunun yeri bile aynıydı. Annesi artık evin hanımı olmasına rağmen Valeria’ dan kalan düzeni değiştirmeye cesaret edememişti. Valeria’nın
hayaletinin göz bebeği biblosunu neden attığını sormak için gelmesini istemezdi herhalde, diye düşündü Lorenzo. Kendi düşüncesine gülerek buzdolabına yöneldi. Çocukken mutfak
adasının yanındaki sandalyeye oturup adanın soğuk mermerine yaslanarak progiagia’sını çok kez yaparken izlediği sandviçi yapmak için malzemeleri çıkardı. Valeria’nın her yemek hazırladığında değişen hikâyelerini düşündü. Bir gün Altın Saçlı Güzel Anthousa gibi bilindik masalları anlatırken diğer gün annesinin yaptığı yemeği yemediği için hastalanan oğlan çocuğunun hikâyesi gibi anlık revize edilmiş masallar anlatırdı. Lorenzo o günleri yüzünde bir gülümseme ile hatırlarken çıkacağı yolculuğun nedenini hatırlayarak Valeria’nın ruhundan özür diledi. Valeria’yı seviyordu ancak Andreas’a olmasa şimdi olduğu adam olamazdı.
Yüreğindeki tartıda ister istemez ona duyduğu minnet daha ağır basıyordu.

Lorenzo hazırladığı sandviçi bir poşete geçirip büyük sırt çantasına atarken
merdivenlerden ağır ağır Andreas’ın indiğini gördü. Lorenzo’nun yanına yaklaşıp çantasını gördüğünde Lorenzo’nun sabahı beklemeyeceğini anladı. Mermerden destek alarak mutfak adasının sandalyesine oturdu. Hiçbir şey demeden avucunda sıkı sıkı tuttuğu yüzük kutusunu mermerde sürükleyerek Lorenzo’ ya uzattı. Lorenzo kutuyu açtığında içinde oval kesim safir taşlı bir yüzük buldu.
‘‘O gün benim vermem gerekirdi bu yüzüğü ona ancak belki de sana nasiptir.’’ dedi Andreas. Lorenzo Andreas’a tutamayacağı bir söz vereceğinden korktu.
‘‘Ben-’’dedi Lorenzo yüzüğe bakıp.
‘‘Telaş etme, agori mou! Eğer onu bulamazsan kendi müstakbel eşine hediye edersin. Kim bilir, denizin öbür kıyısında aşkı bulmak belki de kaderimizde vardır.’’ dedi Andreas muzipçe gülerek. Lorenzo Andreas’a hayranlıkla baktı. Kafasını eğip kutuyu çantasında güvenli bir iç cebe koydu.
‘‘Son olarak,’’ dedi Andreas mermere daha önce gördüğü iple bağlı mektupları koydu ve temiz bir zarfı da ona doğru sürdü. Lorenzo zarfın içindeki bozdurulmaya hazır çekleri görünce başını iki yana salladı.
‘‘Kabul edemem bunları.’’ dedi zarfı geri ittirerek. Zarf tekrar Lorenzo’ ya doğru sürüklendi. ‘‘Bal gibi de edeceksin. Bu ailede başka kim benim için böyle bir yolculuğa çıkardı?
Anlatacak olsam babanın domuz suratındaki ifadeyi düşünmek bile istemiyorum. Onun babası da öyle suratsızdı.’’ dedi Lorenzo dilini şaklatarak.
‘‘Ama senin yerin çok ayrı Lorenzo… Yüce İsa’nın bana hediyesi.’’ dedi Andreas boynundaki hacı öptükten sonra Lorenzo’nun eline uzanırken. Eline bir iki kere vurup sıktıktan sonra yaşlı ellerini tezgâha dayayıp oturduğu yerde kalkmak için kendine destek olarak kullandı.
Lorenzo mektup ve zarfı da çantasında güvenli bir yere koyduktan sonra anne babasının odasına girdi yavaşça. Babasına sırtını dönmüş uyuyan annesine baktı. Saçlarına ufacık bir
öpücük kondurup geldiği gibi sessizce evden çıktı. Ağır sırt çantasını belinde dengelerken son kez dönüp eve baktı. Ufka bakınca güneşin doğmaya yakın olduğunu anladı. Birazdan çiftlik canlanacak yine işçiler gelip arkasında bıraktığı zeytin ağaçlarını budayacaktı. Ablası çatılmış kaşları ve iri adımları ile çiftlikte rüzgâr estirecek, babası da evde annesine minik fırtınalar yaratacaktı. Annesi her ikisini de idare edecek hiç şikâyet etmeyecekti. Lorenzo kaç yıl uzak kalırsa kalsın her döndüğünde aynı bozulmaz tabloyu bulacaktı.

Evden çıktığı andan itibaren geri dönmeyi düşündü. Dönmek mümkün müydü? Gittiği yolda geri yürüyerek evin yolunu bulabilir miydi? Aştığı dağlar, yürüdüğü yollar, geçtiği denizler, vardığı limanlar ona yuva olabilir miydi?

Yeni uyanan doğanın, nemli toprağın kokusunu içine çekti Lorenzo. Aydınlanan hava ile canlanan kuşların sesi onu sakinleştirdi. Andreas’ın son sözlerini düşündü. O yüzüğü sahibine teslim etmeliydi. Ne olursa olsun Andreas’ın gençlik aşkını bulmalıydı.
‘’Ölü ya da diri.’’ dedi sessizce.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

29okunma 2beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…