Smyrna Yanarken kitap kapağı

3. bölüm / 6

Smyrna Yanarken

İkinci Bölüm

Vaveyla Yazarı: Sena Gülşen

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 6Şu an: İkinci Bölüm

10 Nisan, 1995, İtalya
İtalya’nın mütevazı komun ilçesi Scilla’nın huzurlu sahilinin üzerine bu huzuru korumaya yemin etmiş şövalye gibi dikilmiş kaleye giden Arnavut kaldırımlı köprüde Lorenzo
düzenlediği ilk fotoğraf gezisinde ekibinin arkasından yürüyordu. Scilla, göz alabildiğince uzanan deniz manzarasının yemyeşil dağlarla buluştuğu, kendinizi ve gerçek hayatta nasıl biri olduğunuzu bir süre unuttuğunuz tatil köylerinden biriydi.
Fotoğraf ekibi çoğunlukla üniversitedeki öğrencilerin fotoğrafçılık kulübünden derlenmiş gibi dursa da orta yaşlı, hayatında farklılık arayan hanımefendiler ve beyefendiler de
mevcuttu. Lorenzo keyiften yaratım gücünün çıktığına inandığından; ekibi sabah denize giriyor, öğlen sıcağında otel odalarında şekerleme yapıyor, akşam gün batımında denize doğru
batarken insanı başka bir dünyaya ışınlayan güneşi farklı açılardan çekmek için tatlı bir telaşa düşüp; güneşin, denizin ve karanın buluştuğu noktalara akın ediyordu.
Lorenzo, on kişilik ekibindeki her bir katılımcının kullandığı kameraları iyi tanımları ve farklı açılardan alınan karelerin gücünü öğretmek için harcadığı bir haftanın ardından
bugünün üçüncü durağı olan kaleye yürürken ellerinde duran eski yol arkadaşı ağır kamerasını sol elinde dengeleyip sağ elini kaşınan sakallarına götürdü. En son ne zaman tıraş olduğunu hatırlayamıyordu.
Oluşturduğu ekibin de kendi içinde ayrı ayrı ekipler haline geldiğini uzaktan anlayabiliyordu. Kimler birbiriyle flört ediyor, kimler buradan ayrılsa da yıllarca kopmayacak
dostlar haline gelmişti kestirebiliyordu. Köprünün ucunda durup önünde yürüyen ekibine baktı. Omuzlarını geriye atıp göğsünü şişirdi. Soluna döndüğünde denizin dalgalarına
yansıyan güneş ışıklarına baktığında, bundan daha iyisi olamaz, diye düşündü.
Ekibi bir soru sormak istediğinde ona gelebilirdi, yıllarca birine gölgeleri açıları ve bilinen tüm fotoğraflık terimlerini de öğretseniz doğru kareyi yakalattıran o bakış açısı içten gelen bir sihirdi. Lorenzo’nun ekipten uzaklaşıp kendi tutkusunu yaşamamak için hiçbir sebebi yoktu.
Kamerasındaki lensini ayarladıktan sonra Chianalea Anıtı’nın duvarına zıpladı. Körfezin yanında yer alan anıtın boz duvarları metrelerce uzanıyordu. Ön cephesinde minik heykeller ve çeşitli oymalar vardı. Lorenzo boynunda asılı olan kamerasını sol eli ile destekledi.
Etrafında tam bir dönüş yaptıktan sonra Tiren Denizi’ne siper olan yarımadanın dağlarını çekmeye karar verdi. Dizlerini kırıp yere çömeldikten sonra sol gözünü kırpıp sağ gözünü
kamerasının merceğine yerleştirdi ve nefesini tutarak deklanşöre bastı. Duvardan atladıktan sonra sol elinde kamerasını tutup sağ elini güneşten rengi açılmış kumral saçlarında
dolandırdı. Çektiği kareye baktı, pek içine sinmedi, daha farklı bir açıdan yeniden çekmek isterken yanına ekipten genç bir kadın kocaman gülümseyerek Lorenzo'ya yanaştı.
‘‘Dikkatli ol, değerli rehberimize zarar gelsin istemeyiz.’’ dedi duvarın ardındaki denize doğru olan büyük boşluğu süzerek.
‘‘Ekibe zarar gelmesin diye gözetmesi gereken kişinin ben olduğunu sanıyordum.’’ dedi Lorenzo zoraki bir gülümseme ile.
‘‘Biliyorum ancak yükünüzü hafifletirim diye düşündüm.’’ dedi kadın Lorenzo’nun koluna dokunarak. Lorenzo, ekipteki yaşlı çiftin çektikleri neredeyse her kareyi kendisine göstermeye çalışmasını yorucu bulsa da, şuan onu bu yersiz yoruma cevap verme külfetinden kurtardıkları için minnettar oldu ve koşar gibi büyük adımlar atarak yanlarına gitti.
Bir saate kalmadan güneş denizin arkasında kaybolurken sıcak kollarını sahilden çekti.
Kalenin duvarında çekilmeye başlayan ışığıyla beraber, sahilde bir duvardan diğerine sıralanmış sarı ampuller görüldü. Lorenzo uzak barlardan gitarların akort seslerini ve kendi
müziğini oluşturmuş insan seslerini duydu. Doğa kendini uykuya çekerken insanların yeni uyanan enerjisi sahili dolduruyordu. Köprünün altından bakıldığında meddücezirle hızlanan
ve kuvvetlenen dalgalar görülüyordu. Ekip otele geri dönmek için toparlandı. Otele doğru inerken sokak aralarında maviye boyanmış çerçevelerin önüne saksılarca begonviller serpilmişti. Dar ve çiçek kokulu sokaklardan geçerken ekip gezi dışındaki yaşamlarından
bahsediyordu. Lorenzo hariç herkesin dönmek istediği bir yaşamı vardı anlaşılan.
Kaldıkları otel denizin yanına dikilmiş eski bir apartman gibi duruyordu. Otel olarak kullanılmasına rağmen eski yapısını düzeltmemeyi seçtikleri için Lorenzo seviniyordu. Bu eski bina ve sakin denizin birleştiği bir kare çekmek istedi ancak ışık yeterli değildi. Yarın sabah mutlaka bir kare çekmesi gerektiğini kendine hatırlatarak grubun arkasından otele girdi.
Danışmaya yaklaşıp kendisine arama gelip gelmediğini sordu. Danışmadaki görevli Lorenzo için yazdığı notu kendisine verdi. Babası aramıştı ve en kısa sürede kendisini aramasını
istiyordu. Herkes içerisinde babası ile konuşmak istemedi, ses tonunu onunla konuşurken sakin tutması zordu. Odasındaki sabit hattan aramaya karar verdi. Merdivenleri ayaklarını sürükleyerek çıkarken ekipten bir kaç kişi akşam yemeğinden sonra bir iki kadeh içki için kendisine seslendi. Lorenzo yarım bir gülümseme ile söz vermeden kabul ederek yukarı odasına çıktı.
Dar odasında tek kişilik bir yatak, küçük bir dolap, sağ tarafında bir şifonyer bulunuyordu.
Otelin ortak tuvalet ve banyosunu da göz önünde bulundurunca oda alışık olduğundan hallice küçük kalıyordu ancak deniz manzarasına açılan Fransız kapılar ve bir sandalye atılabilen küçük balkon bu odanın basitliğini ziyadesiyle telafi ediyordu.
Sırtındaki büyük gezi çantasını çıkarıp omuzlarını ovdu. Gün içinde ne kadar ağır olduğunu fark etmemişti. Çantayı kapının girişine koyduktan sonra şifonyerin üzerinde duran sabit telefona yöneldi. Kendini yatağa bırakıp aile evinin numarasını çevirdi. Telefonu annesi açtığı için derin bir nefes verdi.
‘’Bir tanem, Lorenzo’m, nasılsın?’’ dedi annesinin ağlamaklı sesi.
‘’İyiyim annecim. Babamın notu endişelendirdi, birine bir şey mi oldu?’’ dedi Lorenzo.
‘‘Andreas… Kalp krizi geçirdi dün gece şimdi durumu iyi ancak gelsen iyi olur diye düşünüyoruz.’’ dedi annesi. Lorenzo bu isteğin ondan gelmediğini ses tonundan anladı.
Andreas babasının dedesiydi. Lorenzo’nun karnı sıkıştı, fark etmeden yine nefesini tuttu.
Büyük büyük babasını çok severdi. Andreas ne kadar yaş alırsa alsın onun hafızasında hep dinç ve enerjikti. Bu yüzden onun hasta yattığını düşünmek garip ve kabul edilemezdi.
‘‘Ben-ben-’’ Lorenzo cümle kuracak gücü kendinde bulamadı.
‘‘Andreas güçlü bir adamdır. Eminim bunun da üstesinden gelir, bir tanem.’’ dedi annesi hattın diğer ucundan. Lorenzo danışmadan verilen kâğıdı elinde büzüp sıkıştırarak küçülttü.
‘‘Ben bu geziyi düzenlemek için çok uğraştım, annecim biliyorsun. Yoksa-’’
‘‘Biliyorum küçüğüm. Ben babanla konuşurum merak etme, yola çıkamayacak kadar hastaymış derim.’’ diye fısıldadı annesi. Lorenzo kafasını sağa sola sallayıp elindeki kâğıdı
duvara fırlattı.
‘‘Hayır, hayır annecim ben halledeceğim, yine ararım sizi.’’ diyerek kapattı telefonu.
Balkona yöneldi. Yıldızlar üçer beşer belirlemeye başlamıştı. Şifonyerin çekmecesinden çıkardığı sigarasını otelin logosunun bulunduğu küçük kibrit kutusundan çıkardığı cılız bir
kibrit ile yaktıktan sonra derin bir nefes çekti. Ciğerine batan nefesinden kurtulmak istiyordu.
Ellerini demir korkuluğa dayayıp denize ve bulutların arkasında saklanan aya baktı. Sırtınıbalkonun köşe demirine yaslayıp arka cebinden cüzdanını çıkardı. Cüzdanından hiçbir zaman
ayrılmayan kenarları kıvrılmış ve lekeler ile eskimiş polaroid fotoğrafına baktı. Daha kendisi bile farkında değilken Andreas, Lorenzo’nun fotoğraf makinalarına olan ilgisini anlamış ona
ilk polaroid makinasını almıştı.
Andreas 10 yaşındaki Lorenzo’ ya ilk makinasını verirken içinde bir kıvılcım yaktığını biliyor muydu acaba? Fotoğrafta, ailecek gittikleri tatilden babası, annesi ve ablası mayolarıyla taşlı sahilde yer alan kayaların birine oturmuşlardı. Kameranın arkasında minik
Lorenzo vardı. İlk çektiği fotoğrafı cebinden ayırmayan Lorenzo hatıralarındaki küçük haline
uzaktan baktı. Ne garip, dedi, o günden sonra hep böyle oldu, onlar ve ben.
Parmaklarının arasında kendi kendine eridiğini fark etmediği sigarasından son bir nefes alıp korkulukta söndürdü. Kendini yatağa attığında ne yemek yemeye ne de aşağıdaki neşeli
kalabalığa karışacak enerjisi olmadığını fark etti.
***
Sabah esintisiyle üşüyerek uyandı. Fransız kapıların bahar rüzgârının hareketiyle çıkardığı hafif gıcırtıyı duydu gözlerini aralarken. Gece izleyerek uyuduğu yıldızların yerini pamuk şeker gibi kabarık bulutlar ve yeni uyanan güneş almıştı. Yataktan atlarcasına kalkıp rahat bir şort giyerek koşuya çıktı. Otelden yat limanına kadar koştu. Denizin kenarında durup derin bir nefes aldı. Dün gecenin boğucu havasından eser yoktu. Eğilip bakıldığında deniz, dibindeki taşları gösterecek kadar temizdi. Teknelerinde ve botlarında, ağlarıyla ve kovalarıyla günün ilk avlarına çıkan kadınlara ve adamlara baktı. Herkes kendi âleminde sürdürdüğü irili ufaklı
maceralarıyla yaşama telaşındaydı, ancak Lorenzo cennetten ayrılma vakti geldiğini biliyordu.
Otele dönüp soğuk bir duş aldıktan sonra ekibini aşağıda kahvaltıda buldu. Kendinden sonra en yetkili olan, bu turun gerçekleşmesinde kendisine destek olan üniversitedeki hocalarından biri Feodras’ı buldu gözleriyle. Öğrencileriyle beraber kocaman bir masanın etrafında toplanmış onlara hikâyeler anlatıyordu.
‘’Bende yaşlı adama dedim ki, sakin ol dostum bu sadece kocaman bir balık.’’ dedi ve masadaki herkes kahkahaya boğuldu. Lorenzo yüzünde zoraki bir gülüş ile masaya yaklaştı.
Feodras’ı kenara çekip durumu anlattı. Bu ekibi ve geziyi ancak ona emanet edebileceğini söyledi. Lorenzo, Feodras'ın bu gezinin çoktan onun yönetiminde olması gerektiğini
düşündüğünü biliyordu ancak şimdi karşısında anlayışlı adam rolleri kesmesine izin vermesi gerekiyordu. Yaşlı adam Lorenzo’ ya ilk gezisi olmadığını hatırlattı. Kolaylıkla hallederdi, gözü geride kalmamalıydı. Tabi ki aile her şeyden daha önemliydi. Bu durumda hayallerimden de, diye düşündü Lorenzo, Feodras'ın elini sıkarken.