Bölümler 28Şu an: Altıncı Bölüm
- 1 Prolog222 kelime
- 2 Birinci Bölüm1.252 kelime
- 3 İkinci Bölüm1.303 kelime
- 4 Üçüncü Bölüm2.148 kelime
- 5 Dördüncü Bölüm1.349 kelime
- 6 Beşinci Bölüm2.999 kelime
- 7 Altıncı Bölüm2.266 kelime · Okuduğun bölüm
- 8 Yedinci Bölüm2.025 kelime
- 9 Sekizinci Bölüm1.462 kelime
- 10 Dokuzuncu Bölüm2.799 kelime
- 11 Onuncu Bölüm2.671 kelime
- 12 On Birinci Bölüm1.728 kelime
- 13 On İkinci Bölüm1.460 kelime
- 14 On Üçüncü Bölüm1.891 kelime
- 15 On Dördüncü Bölüm1.708 kelime
- 16 On Beşinci Bölüm1.891 kelime
- 17 On Altıncı Bölüm1.729 kelime
- 18 On Yedinci Bölüm2.640 kelime
- 19 On Sekizinci Bölüm2.617 kelime
- 20 On Dokuzuncu Bölüm1.284 kelime
- 21 Yirminci Bölüm2.085 kelime
- 22 Yirmi Birinci Bölüm1.255 kelime
- 23 Yirmi İkinci Bölüm2.669 kelime
- 24 Yirmi Üçüncü Bölüm1.551 kelime
- 25 Yirmi Dördüncü Bölüm2.805 kelime
- 26 Yirmi Beşinci Bölüm1.870 kelime
- 27 Yirmi Altıncı Bölüm1.180 kelime
- 28 Epilog287 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
16 Nisan 1995, Birgi Köyü
Umay geceyi otelde geçirme fikrini dile getiremeden konağın bir odasına yerleştirilmişti bile. O kadar yol gelmişti, koca evde ona yer yok muydu, gönlün sığdığı yere beden de sığardı, otel falan ne biçim laflardı. Umay itiraz edemedi. Beyaz sabun kokulu çarşaflara ve kadife kılıflı ağır yün yorgana sarılarak uzun zamandır çekmediği kadar güzel bir uyku çekti.
Sabah kuş cıvıltılarıyla ve yağda pişen hamur kokusuna uyandı. Evin kadınları çoktan kalkmış kahvaltı merasimine başlamıştı. Umay’ın kahvaltıları ayaküstü yenilen simit ve poğaçalardan ve otelde misafirlerden sonra atıştırılan soğuk ikramlardan ibaretti. Aşağıda hazırlanan kahvaltının kokusu bile içini çocuksu bir neşe ile doldurdu ve yatağından zıplarcasına kalkıp giyindi.
Aşağı inecekken merdivenin korkuluğundan kendini geri ittirip Peyker’in odasına yöneldi. Kapıyı çalıp içeri girdiğinde Peyker’i çoktan uyanmış vaziyette tuvalet masasında otururken buldu. Yaşlı kollarını yavaşça kaldırıp ağır ağır saçlarını tarıyordu. Umay yavaşça odaya girip Peyker’i selamladı. Peyker bu kadar erken uyanmasına şaşırmış, rahat yatmadığını düşünerek endişe etmişti. Umay köyün temiz havasının onu ne kadar dinç uyandırdığından bahsedip endişe etmemesini rica etti. Porselen üzerine gül motifleriyle işlenmiş ağır tarağı alıp Peyker’in yumuşacık saçlarını taradı. Umay yaşına rağmen Peyker’in saçlarına ayrı, yılların eskitemediği antika tarağın güzelliğine ayrı hayran kaldı.
‘‘Rahmetli eşimin hediyesidir.’’ dedi Peyker. Yaşlı gözleri hatıralara daldı. ‘‘Çok güzelmiş.’’ dedi Umay.
‘’Saçını örmemi ister misin?’’ diye sordu yeterince taradığına inanınca. Aynadan birbirlerine bakarken, Peyker güneş lekeli elini Umay’ın omzundaki elinin üzerine koyup sıktı.
‘‘Zahmet etme kuzucum, Münevver gelir şimdi saçımı topuz yapar, köyden bir kızımız, yardımcı olur bana, annesi Hatice de yıllardır de evi çekip çevirir sağ olsun. Zaten uzun bir saçım da yok. Seninkiler gibi belime döküldüğü zamanlar çeşit çeşit örer bir de deniz kabuğu takardım. Nazar değmesin diye.’’ dedi Umay’ın saçlarına bakarak. Umay babası ile sahilde deniz kabuğu topladıkları ve saçına tek tek tutup hangisinin daha çok yakıştığını tarttıkları tatil günlerini hatırlayarak gülümsedi.
‘‘Ne güzel düşünmüşsün, belki de ben de takmalıyım.’’ dedi yatağın ucuna otururken.
Peyker tuvalet aynasının çekmecesinden deniz kabuklarının gövdelerinde açılan boşluklardan geçilerek dikilmiş dantel işlemeli bir saç lastiği çıkarıp ona uzattı. Umay bu nazik hediyeyi alıp hızla saçını örüp ucuna bu tokayı tutturdu. Aynadan birbirlerine bakıp bakıp güldüler.
‘‘O zaman sizi aşağıda bekliyorum.’’ dedi Umay kapıya yaklaşıp. ‘’Ben burada yiyorum genelde.’’ dedi Peyker.
‘‘Yalnız mı?’’ diye sordu Umay kaşlarını çatarak. Koskoca konak onun iken neden bu odaya tıkalı kalmıştı?
‘‘Yalnız olmam kızlardan biri olur illaki. Doktorum olabildiğince yataktan çıkmamamı tembih etti. ’’ dedi Peyker parmakları ile konsolunun üstündeki tozları savuştururken. Umay’ın içine sinmemişti. Kapıdan uzaklaşıp Peyker’in yanına çöktü.
‘‘Aşağıdan nefis kokular geliyor, bu kadar insan sizin için toplandı. Bu sefercik aşağıda
yiyin.’’ diye teklif etti. ‘‘Benim hatırım için.’’ diye de ekledi küçük bir kızın babasına naz yapışı gibi. Peyker gibi bir hanımefendi böyle nazik bir teklifi geri çeviremezdi. İki kadın birbirlerine tutunarak gıcırdayan merdivenleri yavaşça indiler. Aşağıda koridorun başından kapı ağzına kadar uzanan büyük ceviz masada sultanlara layık bir sofra kurulmuştu.
Umay mutfaktan girip çıkan kadınlara, sofraya konan çeşit çeşit lezzetlere ve etrafta koşuşturan çocuklara baktı. Evdeki bayram havası yadırganamazdı. Peyker’in aşağı indiğini gören ev ahalisine bir sessizlik çöktü. Koşuşturan çocuklar bile susturulmuştu. Adnan dedesi yaklaşıp annesinin yanağını öptü ve Peyker’in kolundan tutma görevini Umay’dan devralarak annesini masanın başköşesine oturttu. Ev telaşlı seslere ve kahkahalara boğuldu tekrar. Peyker de Umay da uzun zamandır yaptıkları en keyifli kahvaltının tadını çıkarırken, Peyker kat kat olmuş yaşlı gözlerini kısa bir süre kapatarak başıyla Umay’a sessiz bir teşekkür etti.
***
Yemekten sonra Umay yine Peyker’in koluna girip onu tekrar odasına götürdü. Dedesi, annesi ve birçok insan doldurdu o odayı sırayla. Herkes Peyker’in elini öptü hatırını sordu. Peyker ailesinin ilgisinden pek bir mesut olsa da, Umay’ın gözlerindeki sabırsızlığı da çok iyi okuyordu. Sonunda tatlı bir azar çekerek Umay ile yalnız kalmayı istedi. Göğsünün üzerinde taşıdığı bir zinciri çıkarıp ucundaki anahtarı uzattı Umay’a. Yatağın karşısındaki büyük ahşap gar dolabın en arkasına gizlenmiş kutuyu çıkarmasını istedi. Umay dolabın önünde diz çöküp oturdu. Beyaz perde kumaşlarına işlenmiş nakışlarla dolu çeyiz bohçalarını tek tek kendine çekip arkalarında gizlenmiş kutuyu ortaya çıkardı. Kutuyu ayağının dibine koyup aynı özenle bohçaları yerleştirdikten sonra, kutuyu kucağına alıp yatağın ucuna oturdu. Sırtını yatağın dört bir ucundan tavana kadar uzanan tahta direklerinden birine dayadı. Zamanında üzerine tüller örtülüp bir peri yuvasına dönüştürülen bu yatakta artık ne o günlerin büyüsü ne de tüller vardı.
Umay kutuyu açmadan kucağında tutup sonraki talimatı için Peyker’e baktı.
‘’Sen hiç âşık oldun mu kuzucum?’’ diye sordu Peyker kutuya bakmadan. Umay beklenmedik bu soruya nasıl cevap vereceğini düşündü. Dürüst olmanın daha doğru olacağına karar verip içinden geçenleri söyledi.
‘’Henüz değil’’ deyip duraksadı. ‘’Bir ara gerçekten yaklaştığımı sanmıştım ancak yanılmışım.’’ dedi pencerenin önünden gözüken limon ağacının kıpırdayan yapraklarına bakarak.
‘’Aşk bir parfüm kokusudur kuzucum. Bazısı o güzel kokuyu ömür boyu burnunda taşıma şansına sahiptir. Bazısının ise bir ömür burnunda tüter.’’ dedi Peyker yorgun bir iç çekişin ardından. Umay’ın kucağındaki kutuyu açmasını rica etti verdiği anahtar ile. Umay eski kutuyu açtığında içinde kutudan da eski ve yıpranmış duran mektupları gördü. İlk bakışta yabancı bir isim okuyabildi.
‘‘Ben öldüğümde bu evdeki her eşya dağıtılacak. Sanki ben hiç yaşamamışım gibi. Buna
gücenmiyorum, hayatımı yaşadım artık gitme vaktim geldi. Ancak güceneceğim tek bir şey var. Elinde tuttuğun kutudaki mektuplar benim için çok değerli. Ben öldükten sonra eşyalarım kurcalanırken bu özel mektupların okunup ağızdan ağıza dolaşmasını istemedim. Yıllar boyu kocama sadık bir kadın olarak hayatımı geçirmişken, solmuş bir aşkın hikâyesi ile arkamdan edilecek lafları düşününce… Bu hikâyeyi sana emanet etmem gerektiğini de rahmetli annemin göründüğü rüya ile anladım.’’ diye açıkladı Peyker. Umay aklı karışık halde bir mektuplara bir Peyker’e baktı. İçindeki merak duygusu büyürken ilk mektuba uzanıp zamanın gazabına uğramış sararmaya yüz tutmuş zarfından çıkarıp okumaya başladı.
28 Temmuz 1923
Sevgili Peyker;
Nerden başlasam bilemiyorum. İki yıldır o kadar şey oldu ki. Bu mektubun sana ulaşıp ulaşmayacağını bile bilmezken bu satırlara kalbimi dökmek ne kadar doğru bilmiyorum ancak yüreğimden taşanları yazarak huzur bulmaya çalışıyorum.
O gün benimle gelmeni istediğimde öyle yoğun duygular içerisindeydim ki senin de benim kadar yoğun hissiyatlar içinde olduğunun farkına varamadım. Gençliğin verdiği o toy heyecana bir de savaş alanında olmanın umutsuzluğu eklenince kalan her günümü seninle geçirmek istememi anlarsın diye ummuştum. Şimdi uzaktan bakınca anlıyorum. Uzun zaman çok kızdım kendime. Sussaydım dedim, daha yeni acını yaşarken böyle bir teklif duyman…
Yunanistan’a döndüğümde ilk yaptığım oradan gitmek oldu. Demiştim ya ben bile ülkemi affedemedim. İtalya’ya taşınıp kendime yeni bir hayat kurdum. Savaş sonrası iş bulmak zordu.
Bir hayat kurmaya çalıştım kendime. Ceviz ağacının altında kollarımda ağlayan kızı unutmaya çalıştım. Olmadı. İnsan görmediği, dokunmadığı birini sevebilir mi Peyker? Ben ne zaman kendimi seni artık sevmediğime inandırmaya çalışsam o gün rüyamda seni görüyorum ve anlıyorum ki bu çabamın bir manası yok.
Sen şimdi o adamın kollarındasın. Ben senin özleminle yanarken o adamın öylesine kolayca her gün seni görüp kokunu alıyor olması ne büyük şansızlık değil mi? O adam, o aptal adam ne kadar şanslı olduğunun inan farkında değil. Nerden biliyorsun dersen,
yürekten sevenlerin kelimelere ihtiyacı yoktur Peyker. O adam senin gülüşünü, kokunu, delip geçen bakışlarını özlemenin ne demek olduğunu bilmiyor, ama ben biliyorum.
Ne kadar yıl geçerse geçsin, bana çık gel desen iki elim kanda olsa da gelirim. Ancak biliyorum, demeyeceksin. Diyemezsin.
Lozan Antlaşmasını imzaladığınızı okudum geçenlerde. Artık özgür bir ülkesiniz. İnan o kadar sevindim ki. Sen de ülken kadar özgür müsün? Özgürsen lütfen bana yaz. Senden
gelecek bir yarım kartpostala bile razıyım. Bu mektubu senin adına bile gönderemiyorum, ne acı. Kadir’in sana iletmesini umarak yazıyorum.
Seni hala seven ve hep sevecek olan adam
Andreas Georgiou Reggio Calabria, İtalya
Umay’ın aklı mektubu okumadan önceki halinden daha karışıktı. Kafasında bir şeyleri birleştirmeye çalışsa da bilmediği çok şey vardı. Meraklı gözlerle Peyker’e baktı. Peyker
savaşı anlattı ona. Andreas’ı. O gün nasıl evet demek istediğini ancak diyemediğini ve hayatı boyunca bunun pişmanlığını yaşadığını anlattı.
‘’Ölümle karşı karşıya geldiğinde anlıyorsun. Kendini yapmaktan alıkoyduğun her şey pişmanlık olarak geri dönüyor. Onunla gidebilir tüm dünyayı, herkesi geride bırakabilirdim. Ona bir mektup bile yazamadım ve bu korkaklığımın bedelini yıllarca o gün eğer evet deseydim şimdiki hayatım nasıl olurdu diye düşünerek geçirdim. Yıllar aktı geçti, aklımın köşesinde o ihtimal kaldı.’’ dedi Peyker gözyaşları arasında.
Umay da şaşkınlık ve gözyaşları içinde hikâyeyi dinliyordu. Elindeki mektubu göğsüne bastırıp kafasını iki yana salladı, o gün Peyker’in yaptığı gibi.
‘‘Ama gidemezdin, o bir Yunan.’’ dedi düşünmeden. Peyker kaşlarını çattı. Neredeyse belirsiz buruk bir gülümseme belirdi ağzının kenarında.
‘‘Evet kuzucum. Ancak ahir zaman gelip bu dünya dediğimiz yanılmacadan çıkınca hepimiz tekrar Yaradan’ın çocukları olacağız.’’ Umay duyduklarını mantık çerçevesine oturtamadı. O biliyordu. Babası ona kimin dost kimin düşman olduğunu öğretmişti. Her şeye rağmen verdiği kararın doğru olduğunu düşündü.
Peyker masanın yanında duran sehpaya uzanıp cam bardağını aldı, bir kaç yudum su içtikten sonra anlatmaya devam etti.
‘‘Andreas ayrıldıktan bir kaç gün sonra benim de eve dönmemi emrettiler. Savaş bitiyordu artık terhisler başlamıştı ancak benim dönecek bir yuvam kalmamıştı. Birgi’ye o zaman
geldim. Halam bu köydeydi. Eniştem ile onun yanına gidebilirdim sadece. Ben ailemden son kalan insanların yanına sığındığımı sanırken öksüz bir kız çocuğunun bir yuvası olamayacağını anlamamıştım, velev ki onlar benim için tüm ayarlamaları yapmıştı bile.Teğmen İskender Bey benim için en uygun adaydı. Tez vakit kendi yuvamı kurmam şarttı. Nasıl karşı çıkabilirdim ki Umay’cım? Acıdan uyuşmuş, tüm ailesini kaybetmiş eski savaş hemşiresi nereye gidebilir? Biliyor musun, savaş olmasaydı öğretmen olmak istiyordum.’’ Umay’ın gözleri aydınlandı.
‘‘Eminim çok güzel bir öğretmen olurdunuz. Fırsat olsaydı ben de…’’ dedi ve kaldı Umay, hevesle başladığı cümleyi kırgınlıkla yarıda bıraktı.
‘‘Sen de çok güzel bir öğretmen olurdun kuzucum. Seni en iyi ben anlarım. Savaştan sonra ailemin acısını yaşarken öyle dağılmış haldeydim ki evliliğimin ilk bir yılı benim için sisle kaplı. Düşünüyorum da ben de senin gibi o halde bir sınava girmek durumunda olsaydım ben de…’’ Peyker, Umay’ı kırmamak için durup kelimelerini seçmek istedi.
‘‘Demem o ki, sen de benim gibi yapman gerekeni yaptın ve hayatına devam ettin.’’
Peyker’in bu sözleri Umay’a iyi gelmişti. Yaşadıklarını, birbirlerini kelimelere ihtiyaç duymadan anlıyorlardı. Hiç dert yaşamamış birisine saatlerce de anlatsan anlamazdı ancak seninle aynı acıyı yaşamış birine derdini anlatmak için sessizlik bile yeterdi.
‘‘Bu mektup gelmeden bir kaç hafta evvel ilk göz ağrım Meleğe hamile olduğumu öğrenmiştim. Mektup gelince anladım. Her şey için artık çok geçti. Artık anneydim ve öyle
davranmalıydım. Sessizce pencerenin önünde oturup yas tuttuğum günler bitmişti çünkü artık içimde bir can taşıyordum.’’ Peyker pencereden dışarı bakıp anılara daldı. Umay elindeki mektubu katlayıp zarfına koyup kutuya geri koydu. Kutunun kapağını kapatacakken Peyker başını sallayıp anılardan sıyrıldı ve Umay’dan ikinci mektubu okumasını rica etti. Umay yavaşça yataktan kalkıp yatağın yanındaki tekli koltuğa oturdu. Kutuyu kucağına koyup ikinci mektubu çıkardı yavaşça. Derin bir nefes alıp okumaya başladı.
14 Mart 1925
Sevgili Peyker;
Bir kadınla tanıştım. İsmi Valeria. Bir aydır beraberiz. Sanırım doğru günde doğru restorana girmişim. Napoli’ye iş için gelmiştim aslında. Bir dostumun yardımı ile San Carlo Operasında sahne arkasında çalışmak için. Oyuncularla, sahne ekibi, kostüm ekibi,yazar ve yönetmen ile röportajlar yapıp, buraya gelecek kadar şanslı olamayanlara atmosferi ve oynan oyunu en iyi şekilde anlatacaktım. İşimi yapacak, paramı alacaktım ve eve tek başıma gidip yatağımda yine uyumadan önce seni düşleyecektim. Ancak Tanrı’nın benim için farklı planları varmış.
Napoli gerçekten romantik bir şehir. Oturmuş etrafta aşklarını kutlayan insanları izleyip yalnızlığımla daha çok yüzleşiyordum. Bir restorana oturmuş etrafa bakınırken mutfağın kapısından hızla çıkan Valeria’yı gördüğümde elimde olmadan etkilendim. Hafif buğday teni, ela gözleri ile dikkatimi çekmişti. Şimdi bu satırları sana yazarken biraz utanıyorum. Sana başka bir kadından bahsetme cesaretini gösterdiğim için beni affet. Ancak nasıl bir yalnızlığın ve kederin içerisinden beni çıkardığını anlamanı isterim.
Bir ay boyunca beraber Napoli sokaklarını el ele turladık. Sayamayacağım kadar çok sanat sergisine katıldık. Yemek ve şarap tattık. Onunla vakit geçirmenin ne kadar harika olduğunu düşünüyordum ve uzun bir süre sonra hayattan keyif aldığımı hissetmiştim. Düne kadar… Dün Valeria, Cappella’ ya gitmek istedi. Havanın güzelliğinden, deniz kenarında yürümenin ne kadar harika olacağından bahsetti. Kıramadım bende kabul ettim. Doğrusu insan aşk (ya da yaşam neşesi) sarhoşu iken pek düşünemiyor… Ellerimizde ayakkabılarımız sahilde yürürken Valeria birden neşeyle durup bulduğu deniz kabuğunu alıp bana uzattı.
Deniz kabuğunu elime aldığımda her şey durdu Peyker. Ufacık bir deniz kabuğu ile kalbim deli gibi atmaya başladı. Nefes alamıyorum sandım. Gözlerin ve saçların vurdu kalbimi.
Saçlarının ucuna taktığın deniz kabuğu canlandı gözümde. Bittiğini sandığım o özlem beni tekrar boğmaya başladı.
Valeria’ dan gizleyemeyeceğim bir ruh haline girdim. Ona anlattığımda şaşırtacak bir sakinlikle dinledi beni. Savaş zamanında olanın o zamanda kalacağına, insanın o duygu yoğunluğu ile yaşadıklarının gerçek hayatta pek karşılığı olmadığını düşünüyordu. Haklı
mıydı Peyker? Biz bir büyü halinde mi o günleri, o duyguları yaşamıştık? Sen inanıyor musun Valeria’ ya? Senden başkasını sevebilir miyim? Tanrı biliyor ya, içimden kısık bir ses bitmesini istiyor bu ıstırabın. Beni affet Peyker; seni, sensiz sevmek çok zor.
Andreas Georgiou Napoli, İtalya
Umay mektuptan başını kaldırıp Peyker’e baktığında gözlerinin dolduğunu gördü. Belki yıllar sonra ilk defa duyduğu kelimelerin ağırlığını yaşıyordu. Umay bir şey söyleyemeden içeri yaşlıca bir kadın girdi. Umay hızlıca elindeki mektubu katlayıp kutuya atıp kapattı. ‘‘Günaydın hanımım.’’ dedi Peyker’e bakarak. Umay’ın da odada olduğunu görünce bir ona bir Peyker’e baktı.
‘‘Maşallah aynı sizin gençliğiniz bahsettiğiniz kadar varmış, ne iyi oldu sizi gördüm Küçük Hanım, ben Hatice.’’ dedi kadın kendini tanıtarak. Umay, Peyker’in sabah bahsettiği kadını hatırladı. El sıkışıp memnun olduğunu söyledi. Hatice, Peyker için yıllardır nasıl çalıştığını, Peyker’in ne kadar vicdanlı ve asil bir kadın olduğundan bahsedip durdu.
‘‘Lütfen Hatice Hanımcım böyle şeyler söylemeyin sizin kadar güvenebileceğim birini bulduğum için ben şanslıyım.’’ dedi Peyker de Hatice Hanımı haksız çıkarmayacak bir asillikle.
‘’Hatice Hanım herkesten önce yoldaş oldu.’’ diye de ekledi. Hatice Hanım yılların alışkanlığı, Peyker’in odasındaki perdeleri düzeltmeye, Peyker’in üzerindeki battaniyeyi havalandırmaya girişti. Umay bu iki kadının bakışlarından dostluklarını anlayıp iki yaşlı ağaçlar gibi yıllarca birbirlerine sarılmış olmalarına sevindi. Kendi dostu Arya’yı hatırlayıp en kısa sürede onu araması gerektiğini düşündü. Peyker’in hayatında destek alabildiği bir kadının olması hoşuna gitti. Yaşadığı onca şeyden sonra, diye düşündü hızla mektupların kutusunu tuvalet aynasının çekmecesine saklarken.
Bölüm etkileşimi
