5. bölüm / 6
Smyrna YanarkenDördüncü Bölüm
Bölümler 6Şu an: Dördüncü Bölüm
- 1 Prolog222 kelime
- 2 Birinci Bölüm1.252 kelime
- 3 İkinci Bölüm1.303 kelime
- 4 Üçüncü Bölüm2.147 kelime
- 5 Dördüncü Bölüm1.349 kelime · Okuduğun bölüm
- 6 Beşinci Bölüm2.999 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
11 Nisan 1995, İtalya
Lorenzo turdaki herkesle vedalaştıktan sonra büyük gezi çantasını sırtladı. Oteldeki bir görevliden kendisini limana bırakmasını rica etti. Görevlinin güneş yanıklı yeşil Volkswagen Beetle’ında deniz manzaralı kıvrımlı yolu izlerken buradan ayrılıyor olmanın hüznü çöktü içine. Andreas dünyanın öteki ucuna da çağırsa giderdi ancak sanki hayatında bir defa gelecek bir fırsatı kaçırıyormuş gibi hissetti. Bir kalp atımı sonrasında da böyle düşündüğü için kendine kızdı. Feodras haklıydı, aile her şeyden daha önemliydi, özellikle Andreas. Başka fırsatlar da olacaktır, diyerek kendini avuttu.
Lorenzo limana vardığında sonraki Kalamata gemisinin kalkmasına yarım saat olduğunu gördü. Koşarak eski büfeye gidip 07:42’de kalkan gemiye bir bilet aldı. Gözü, büfeden tüm limana şekerli kokusu yayılan hamur işlerinde kalsa da gemide yiyecek bir şeyler olacağını umut ederek gemiyi limana bağlayan kalın halatların yanında uzanan ince köprüye doğru koştu. Köprünün ucundaki görevli biletini kontrol ederken biraz ötesinde tutkulu bir şekilde öpüşen çifte gözü takıldı. Ayrılmak istemedikleri her hallerinden belliydi. Sabah geçtiğini sandığı hüzün onu tekrar bulmuştu.
Lorenzo’yu uğurlamaya gelen birileri olmamıştı. Karşılamaya gelen birileri de olmayacaktı. Bir limanda, vedalaşmak için bile bir sevdiğinin olması ne büyük lükstü. Ya da seni karşılayacak sevgi dolu bir ailenin olması. Gerçi bunun bir lüks olduğunu Lorenzo çocukluğundan beri biliyordu.
Kamarasını bulduktan sonra yaptığı ilk şey ağır sırt çantasını odaya bırakıp içerisinden kamera çantasını çıkarmak oldu. Şuan ona heyecan veren tek şey güvertede yakalayacağını umduğu nefis çekimlerdi. Yeni kareler yakalamanın heyecanı tüm vücudunu doldurup ruhunu sıcak bir balon gibi yükseltiyordu. Aklındaki harika pozu yakaladıktan sonra ancak yemek yemeyi düşünebilirdi. Sabah serinliğini araba yolculuğu boyunca hissetmişti. Şişkin gezi çantasından ceketini çekiştirerek çıkardı. Cebine cüzdanını ve sigarasını atıp kamera çantasını aldığı gibi güverteye çıktı.
Denizin tuzlu kokusunun geminin her köşesine sinip küflü bir ağır koku oluşturduğunu fark etti. Ancak güverteye çıktığında göz alabildiğince İyon denizi vardı ve rüzgâr sadece ferah tuzlu havayı taşıyordu. Geminin ters tarafında durduğunda yanık motor yağı kokusu da aldığı oluyordu ancak doğru noktasında, dünyada olduğuna inanılmayacak bir manzara ve zihni açan bir hava vardı.
Lorenzo etrafına bakındı. İnsanları izledi. Mas mavi deniz ve geminin siyah sırtının zıtlık oluşturduğu bir kaç poz aldıktan sonra güverteye kollarını dayamış sigara içen bir adamı çekti. Adama fotoğrafı gösterip beğenisini alınca çakmağını rica edip kendi sigarasını yaktı. Lorenzo dumanını üfleyip etrafına bakarken, çakmağını aldığı adamın sadece siyasetten bahsetmek istediğini anlayınca sessizce adamı kendi içinde olduğu karanlık bulutun içinde bırakıp uzaklaştı. Sırtını soğuk korkuluğa dayayıp etrafına bakmaya devam etti. Bir babanın bağcığı çözülmüş çocuğuna yardım ettiğini gördü. Görünürde bir anne olmamasının ve baba olan büyük adamın çocuğu olduğunu tahmin ettiği küçük adamın önünde eğilmesinin iç kabartan bir tezatlık olduğunu düşündü, bir iki adım geri gittikten sonra hafif eğilerek aklındaki pozu yakaladı. Artık şimdi yemek yiyebilirim, diye düşündü.
Geminin lokanta kısmında peynirli bir omlet yedikten sonra sol elinde kamerası sağ elinde sigarası ve avucuna sıkıştırdığı sert espresso fincanı ile güverteye geri döndü. Oturacak bir yer bulduğunda kamerasını sol yanına kahvesini sağına bırakıp yüzünü güneşe döndü. Güneş,
kemiklerine kadar ısıtıp içini canlılıkla dolduruyordu. Sağ elini dizine dayadı, yine sigarası parmaklarının arasında kendi kendine yanarken o düşüncelere daldı. Sol eli ile tişörtünün içinden haç kolyesini çıkararak öptü. Tanrım ailem ile yüzleşmek için bana güç ver, diye
fısıldadı gökyüzüne. Sağındaki kahveye uzanıp tek içişte bitirdikten sonra içinde kalan tortuda sigarasını söndürdü.
***
Bir kaç saat sonra gemiden ağır adımlarla inerken, manasız olduğunu bildiği halde gözleri ile kendisini karşılayacak birilerini aradı. Sadece birbirlerine sarılan, valizlerini ve çuvallarını sürükleyen yabancı insanları gördü. Biraz yürüdükten sonra tanıdık bir yüzle karşılaştı.
Andreas’ın çiftliğinde yetişen, etli mor zeytinleri çeşitli ülkelere ihracat eden ortaklardan biriydi. İşçilerinin aksine haylice kilolu olan bu adam, geniş yüzünde yer edinmiş sigarasını ağzından çıkarma gereği duymadan, sinirle kollarını savurarak deniz dalgaları ile savrulan teknenin önünde çalışanlarına bağırıyordu. Lorenzo en son iki yıl önce kendisini gördüğünden tanıdık bir yüz görmenin sevinci ile adama yaklaştı. Adam da patronun kaçkın torununu gördüğüne çok sevindi ve hemen çalışanlarından bir araç ayarlayıp Lorenzo’yu çiftliğe
bırakmasını emretti.
Tanımadığı bir adamla, neredeyse çalışmamak için yalvaran gürültülü kamyonetin arkasında evin yolunu tutan Lorenzo, limandan güneye doğru yarım saat uzaklaştıktan sonra sık ağaçların arasından çiftliği gördü. Çiftliğin girişinde bulunan koca demir kapının önünde durdu kamyonet. Lorenzo çantasını alarak güvenliğe selam verdikten sonra çift katlı taş
villaya doğru yürüyemeye başladı. Terakota kaplı ev öğlen güneşinin yansımasında uzaktan pembe şirin bir kaleye benziyordu. Ancak Lorenzo bu davetkâr kalenin içerisinde hiç de
davetkâr olmayan muhafızların yaşadığını biliyordu. Ayakları geri geri giderken geldiği yolu geri dönmemek için kendini zor tuttu. Adımlarını sert sert basarak kendi kendini teskin etmeye çalışıyordu. Kaçmak yok, yürü.
Güneş gözlüğünün ardından sağına baktığında nizami bir şekilde sıralanmış, göz alabildiğince uzanan, bu aileye nesillerdir ekmek kapısı olmuş zeytin ağaçlarını gördü.
Aralarında bir kaç insanın budama ve ilaçlama işleriyle uğraşıyordu. Birazdan öğle dinlenmesi için işi bırakacaklardı. Eve doğru giden uzun yolda, ayağının altındaki çakıl taşlarının gıcırtısını duydu. Eve yaklaştıkça yoğun leylak kokusu Lorenzo’yu sarhoş ediyordu. Taş villanın önünde yer alan ve villanın davetkâr havasına devamlı akan su sesi ile destek olan mermer fıskiyenin etrafından dolaşıp eve yaklaştığında annesi ve babasını verandada
kahve içerken gördü. Annesi evladına hızla yürürken babasının yerinden kalkmadan gazetesini yavaşça katladığını da acı bir şekilde fark etti.
‘’Ah, moró mu, seni nasıl özledim’’ dedi annesi Lorenzo’yu sıkıca sararken. Lorenzo annesine doğru eğilip ona sarıldı.
‘’Bende seni özledim annecim.’’ dedi sessizce. Annesinin omzunun üzerinden babasına bakıyordu. Babası yerinden oynamaya inat etmiş gibi, Lorenzo’nun ona gelmesini bekliyordu. Lorenzo verandaya çıkan bir kaç adımı attıktan sonra babasına selam verdi. Babası sırtına sertçe vurarak sarıldıktan sonra ilk söylediği şey sakallarının fazla uzadığı olmuştu.
Lorenzo ailesinin yanında oyalanacak gücü kendinde bulamadı. Yorgun olduğunu bahane ederek içeri kaçtı. Villaya girer girmez Andreas’ın odasına doğru ikinci kata çıktı.
Dinleniyorsa onu rahatsız etmek istemiyordu ancak bütün bu yolu da onun için geldiğinden nasıl olduğunu görmeliydi. Odasının kapısını araladığında her zamanki neşeli Andreas’ı görünce göğsünden bir yük kalktığını hissetti. Andreas onu görünce neşeyle bağırdı. ‘’Oğlum gelmiş!’’
Lorenzo Andreas’ın yaşlı kollarının arasına kendisini atıp sıkıca sarıldıktan sonra yatağının yanındaki tekli koltuğa kendini bıraktı. Eski koltuktan kendisi ile beraber bir toz yığını kalkıp içeri giren güneşin ışıkları arasında uçuştu. Koltuğun yanında duran sehpada her zamankinden daha fazla ilaç vardı. İlaçları görünce Lorenzo endişe ile kaşlarını çattı.
‘’O suratı düşürme bakayım. İyiyim ben. Seni de turundan alı koydular.’’ dedi Andreas yatağına yerleşirken. Lorenzo hızla yerinden kalkıp,
‘’Alı koymadılar propappoús, gelmeseydim aklım sende kalacaktı.’’ dedi Andreas’ın sırtına yastık koyarken.
‘’Eh madem geldin bu yaşlı herife katlanacaksın artık.’’ dedi Andreas gülerek. Lorenzo uzun zaman sonra kendi kahkahasını duydu. Eski koltuğa geri yerleşip sağ bacağının bileğini sol dizine attı.
‘‘Sakal yakışmış.’’ dedi Andreas beyaz bıyıklarının altından gülümseyerek.
‘‘Kusura bakma kesmeye fırsatım olmadı.’’ diye Lorenzo sakallarını kaşırken. Andreas elini önemli değil manasında salladı.
‘‘Sana bakınca hep kendi gençliğim gözümün önüne geliyor.’’ dedi duvardaki düğün fotoğrafına bakarak.
‘’Öyle mi?’’ dedi Lorenzo gülümseyerek.
‘’Ölüme yaklaştığımdan daha çok düşünür oldum gençliğimi.’’ dedi Andreas gözlerini fotoğrafa sabitleyerek. Lorenzo böyle konuşmamasını söylediğinde Andreas yine elini sallayarak onu susturdu.
‘‘Benim yaşıma gelince anlarsın. İnsan bakacağı bir geleceği olmayınca hep geçmişine bakıyor.’’ dedi. Duraksayıp ellerine baktı. Buruşmuş güneş lekeli ellerini her gördüğünde daha çok fark ediyordu ölüme yaklaştığını. Ömrünü doldurmuş bir çiçeğin yavaş yavaş solması gibi soluyordu yaşamı gözlerinde.
‘’İlk çocuğumu kucağıma alışım, ilk torunum, torunumun torunu. Seni... Yıllar su gibi. Bak karşımda koca delikanlı oldun. Senin yaşında ben iki çocuk sahibiydim.’’ dedi acı bir gülümseme ile.
‘’Bu bana artık evlen deme şeklin mi?’’ dedi Lorenzo. Andreas ile kahkahaları birbirine karıştı. Kahkahalar kendi doğasında söndüğünde Andreas bir süre Lorenzo’yu izledi.
‘‘Âşık olduğun zaman evlenmelisin agori mou, daha önce değil.’’ dedi Andreas yüzünden eski bir hüzün rüzgârı geçerken. Duvardaki fotoğrafa bakarken konuşup konuşmamak arasında kararsızmış gibi derin bir nefes aldıktan sonra Lorenzo' ya döndü.
‘‘Sana Türkiye’deki savaş anılarımı anlatmıştım değil mi?’’ diye sordu Andreas hafızasını yoklarken.
‘’Evet, bacağındaki yarayı aldığın savaş.’’ dedi Lorenzo ezberden.
‘’Doğru, ancak anlatmadığım bir hikâye daha var.’’ dedi Andreas geçmişin tozlu anılarına dalarken. Lorenzo kaşlarını çatarak Andreas'ı izledi. Rahatsız bir şekilde yatağında kıvranan haline bakıp ne anlatacağını merak etti. Andreas ise yeşil gözlerini kucağındaki ellerine sabitlemiş, ellerinden akıp giden geçmişini izliyordu.
‘‘Bu hikâyede savaşın öyle anları vardı ki, dünya yanıp bitecek sandığımızda umut filizleri yeşeriyordu. Her şey bitti sanmışken birçoğu aslında yeni başlıyordu. Düşmanlık da vardı, dostluk da. Acımasızlık da vardı, merhamet de. Nefret de vardı, aşk da…’’
