6. bölüm / 6
Smyrna YanarkenBeşinci Bölüm
Bölümler 6Şu an: Beşinci Bölüm
- 1 Prolog222 kelime
- 2 Birinci Bölüm1.252 kelime
- 3 İkinci Bölüm1.303 kelime
- 4 Üçüncü Bölüm2.147 kelime
- 5 Dördüncü Bölüm1.349 kelime
- 6 Beşinci Bölüm2.999 kelime · Okuduğun bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
1 Eylül 1922, Uşak
Savaş bitiyordu. Andreas bunu damarlarında hissediyordu. Büyük umutlarla bu topraklara gelmiş ancak mağlup olmuş Yunan Küçük Asya Ordusu ile muzaffer Türk ordusu arasında saflar arası kovalamaca başlamıştı. Birliklerin bütün halde geri çekildiği haberleri dört bir yandan duyuluyordu. Dünkü çatışmaların artık yavaşladığı saatlerde, Andreas düşman hattı ile göz göze iken her fırsatta yaptığı gibi bir köşeye çöküp tütün sigarasını sarıyordu. Etrafındaki koşuşturan erler sayısız kasaya mühimmat dolduruyordu. Hırslı komutanlarının emirleri üzerine elleri boş dönmek istemiyorlardı. Savaştan geriye ne kaldıysa koparma peşindeydiler; silah, mermi, kavanoz yiyecek, su mataraları.
Tüm bunları bir yabancı gibi izleyen Andreas ise, yarbay dayısından Smirna’daki yalısına gitmesini ve ardından hızla Sakız Adasına geçip ilk gemi ile evine geri dönmesi gerektiğine dair iki gün önce gönderilmiş mektubu yeni almıştı. Dudağında sigarasını oynatarak yerine oturttuktan sonra, hızla katlandığı daha kurumadan bulaşmış mürekkebinden belli olan mektubu okudu. Havada dağılan tozlar ve sigarasının dumanı mektubuna düşerken titreyen elinin tersiyle kâğıdı temizlemeye çalıştı. Mektupta gördüğü adres ile derin bir nefes çekti. Şimdilik dönmeyecekti ancak gerektiğinde gidecek bir yeri olması bir nebze de olsa içini rahatlattı.
Geri dönmesi gerektiğini biliyordu ancak tüm dünyanın gözü kulağı burada iken savaşın kalbinin attığı noktada bulunması gerektiğini hissediyordu. Savaştan en son haberleri veren kendisi olsun istiyordu. İsmini dünyaya tanıtacak haberi ancak buradan yazabilirdi. En sıcak haberleri dünyanın en çok okunan gazetelerine iletmek için fırsat kollarken, bir yandan da savaş sahasında şahit olduğu dehşete hayıflanmadan edemiyordu.
Savaş uzaktan okuduğunuz gibi değil diyordu, en son makalesinde. Barut kokusundan burnunuz yanarken, yoğun kan kokusu teninize kadar işlemişken, keşif uçaklarının bıraktığı bombaların tek bir atışla binlerce adamı yakıp uzuvlarını dört bir yana savurduğunu izlerken ne kadar yüce bir görevde olduğunu pekâlâ unutabilir bir adam…
Utanarak hatırlayacak insanlık acı içinde ölmüş bir askerin son sözlerinin ne kadar doğru olduğunu:
Dostum, umutsuz bir şan ve şöhret için yanıp tutuşan çocuklara Bu kadar büyük bir şevkle anlatmazdınız, Eski Yalanı;
Dulce et Decorum est Pro patria mori. (Tatlı ve Şereflidir Ölmek Vatanın İçin)
Başını mektubundan kaldırdığında makalede bahsettiği bombardıman uçakların sarı gökyüzünde uçtuklarını gördü. Günlerdir havada süzülen duman ve topraktan ötürü gökyüzü asıl rengini unutturacak kadar sarıydı. Uzaklara düşen bombanın yankısını duyunca kollarıyla kafasını gizleyip yere çömeldi ve kendisini küçük bir top yapana kadar küçülttü. Bombanın
bıraktığı yankı kulaklarını çınlatırken gözlerini açıp kafasını kaldırdığında Türk askerlerin cepheye doğru koştuğunu gördü. Yunan askerine toparlanacak vakit tanımak istemiyorlardı anlaşılan.
Andreas cebinden çıkardığı beyaz peçeyi kalbi güm güm atarken sol koluna bağladı. Hızla yaklaşan düşmana tarafsız bir gazeteci olduğunu göstermek istiyordu. Panik halinde koşuşturan askerlerin arasından kaçıp yürümeye başladı. Böyle bir durumda kendisini bu siper içerisinde güvende tutamazdı, buradan çıkıp saklanması gerekiyordu. Gözlerinin önündeki dumanı kafasındaki şapkayı çıkararak savurdu. İki metre ötede siperden çıkması için kullanacağı merdiveni gördü. Titreyen elleriyle siperdeki merdivenin iki yanını sıkıca kavradı. Tam tepeye çıktığı anda toz dumanın arasından bir süvari yanaştı. Andreas’ın ani çıkışı atı ürkütmüştü. Atın kişnemesi ile beraber, Andreas ne olduğunu anlayamadan merdivenle birlikte sipere geri düşerek kafasını çarptı, sol dizi siperde kullanılan dikenli tele takılıp derisini yırttı ve bilincini kaybetmeden önce gördüğü son şey Türk askerin kırmızı hilal yaması oldu.
***
Andreas gözlerini açtığında ilk gördüğü yine kırmızı hilal oldu. Ancak bu sefer beyaz bir başlığın üzerindeydi. Gözlerini biraz başlıktan aşağı kaydırıp başlığı takan kadının yüzünü gördüğünde yüreğine işleyen camgöbeği mavisi gözler ile kalbinin teklediğini hissetti. Uzun zamandır unuttuğu gökyüzünün asıl renginin ne olduğunu hatırlatır gibi parlıyordu. Gözlerini sıkıp geri açtığında hemşiresi bilincinin yerine geldiğini anlayıp kendini çekti. Andreas telaşla olduğu yerde toparlanmaya çalıştı.
‘‘İremía!’’ dedi kömür siyah saçları ensesinde toplamış hemşire. Yüzünde sinirli bir bakış hâkimdi. Andreas’ın yüzüne bakıp İngilizce olarak tekrar sakin olmasını söyledi. Anladığına dair küçük kafa sallamasından sonra ortak dilde konuşmaya devam etti. Zarif ellerinin aksine pek de zarif olmayan ses tonu ile Andreas’ı bilgilendirdi. Kolundaki kanlanmış beyaz kumaşı işaret etti.
‘‘Tarafsız bir gazeteci olduğundan Türk ordusu tarafından tedavi ediliyorsun. Kafanı vurdun ama sözlerimi algılıyorsan iyisin demektir.’’ Andreas zonklayan ağır kafasını aşağı eğerken vücudunda eksik bir parça olmaması için dua etti. Eksik bir uzvu olmadığını ve yaralarının sarıldığını gördüğünde başını aşağı yukarı salladı. Hemşire de bir asker selamlar gibi kısa ve hızlı bir hareketle kafasını eğdi. Andreas’ın gözlerine uzun süre bakmıyordu. Bacağının
yanına oturup devam etti.
‘‘Bacağını yaralamışsın. Şimdilik temizleyip sardık.’’ dedi hafif kanlanmış sargıyı kontrol ederken, bandajın henüz değiştirilme gerekmediğine karar verdi.
Andreas hemşirenin güzelliğinden mi kafasını vurduğundan mı başının döndüğünü anlayamadı. Onun büyüsüne kapılmıştı ve nefessiz konuşmasını dinliyordu. Zarif ellerini teninde hissettiğinde içinden bir ürpertinin geçtiğini hissetti. Öyle büyülenmişti ki ne olduğu yerin ne de durumunun farkındaydı.
‘’Adın ne?’’ diye sordu Andreas fısıldayarak. Sesinin normal çıkmadığını anlayınca boğazını temizlemek istedi ancak bir öksürük krizine tutuldu ve kendi balgamında boğulmaya başladı. Kadın cevap vermek yerine Andreas’a su getirdi. Andreas can havli ile hemşirenin elleriyle birlikte tutarak günlerdir bir yudum alamadığından şerbet gibi gelen suyu kana kana içti. Son yudumunu aldıktan sonra hemşirenin gözlerine bakarak ilk nefesi ile tekrar sordu.
‘‘Pos se léne?’’ Kadın ellerini hızla geri çekti. Etrafına baktı. Derin bir nefes verdikten sonra cevapladı.
‘’Peyker.’’
‘’Peykar?’’ dedi Andreas duyduğu sözcüğü tekrar etmeye çalışarak.
"Peyker.’’ diye tekrar etti kadın biraz daha vurgulu. Andreas yutkunup kafasını geriye yasladı. Başı öyle ağrıyordu ki gözlerini açık tutmaya zorlanıyordu.
‘‘Efcharistó̱, Peyker’’ dedi kısık bir sesle. Peyker, Rum komşularından dolayı Yunanca anlıyordu ancak çok fazla konuşmazdı ve bu adamın da konuşmasını istemiyordu. İngilizceyi de yine Rum komşuları sayesinde öğrenmişti. Düşman ile kendi dilinde konuşmak bir hakaret gibi algılandığından dünya çapında şimdiden ortak dil kabul edilmiş İngilizce ile konuşmak daha orta yolluydu.
‘‘Savaşın bu tarafında tarafsız olduğuna inanmamızı istiyorsan Yunanca konuşmamalısın.’’ dedi Peyker dişlerinin arasından, sargı bezlerini ve ilaçları hızla kutusuna toplarken.
Peyker arkasını dönüp yaralı çadırından çıkmak üzereyken Astsubay olduğunu anladığı bir asker Peyker’e yanaştı.
‘’İyileşmedi mi bacım?’’ diye sordu. Peyker asker ile aynı memlekettendi. İkisi de Muğla’da aynı köyde büyümüştü. Savaş boyunca Peyker’i kız kardeşi gibi benimseyip kollamıştı. ‘’Yok, Kadir abi, kafasını vurmuş, yeni uyandı ’’diye açıklama yaptı Peyker. Kadir Andreas’a baktı. Belinden çıkarıp sağ elinde tuttuğu tabancayı tanıdı hemen Andreas.
‘‘Üzerinde bunu bulmuşlar.’’ dedi adam, Peyker’e.
‘‘Söyle kendisine burada olduğu sürece tabancasını geri almayacak.’’ Peyker askerin söylediklerini çevirdiğinde Andreas kafasını sallayıp kabul etti. Gazeteci de olsa Yunan olduğu için düşman konumunda olduğunu ve tabii kendisine silah verilmeyeceğini biliyordu.
Savaş alanında bağımsız kabul edilip öldürülememek dışında, gazeteci olmanın artı yönlerinden biri de, insanları okumak konusunda daha dikkatli olabilmekti. Andreas
Peyker’in bakışlarından konuştuğu asker ile tanışık olduklarını anlayınca, ayağının ucunda duran ceketinin iç cebine uzanıp babasının savaşa gitmeden önce hediye ettiği işlemeli yassı demir sigara kutusunu çıkarıp içinden iki tane sigarayı askere uzattı. Bu kutuyu
düşürmediğine sevindi. Savaş alanında bir sigaranın kendisine getirdiği avantajları hatırladı ve bilincini kaybetmeden sardığı sigaralar ile Türk askere beyaz bayrak tuttuğunu göstermek istedi. Asker Andreas’a çok da yanaşmadan ucundan tutarak sigaraları aldı. Bir şey demeden kendi iç cebinden mendile sarılmış iki tane hurma çıkarıp Peyker’e uzattı ve hızla arkasını dönüp çıktı. Peyker avucundaki hurmayı Andreas’ın avucuna bırakırken Andreas ilk defa Peyker’in gülümsediğini gördü ve sanki dünya tekrar umutla doldu.
O gün ilerleyen saatlerde Peyker, Andreas ile yaralıları kontrol etmek için yaralı çadırına bir kaç kez geldi. Andreas, her içeri giren çıkan olduğunda kafasını defterinden kaldırıp umutla Peyker’in içeri girmesini bekliyordu. En son beklediği olduğunda ve Peyker ona doğru neredeyse süzüldüğünde dünyanın durduğunu ya da daha yavaş döndüğünü sandı. Deniz gözlerini görünce yeni yetme bir çocuk gibi heyecanlandı. Oturduğu yerde doğrulup kendini dikleştirdi. Peyker bir şey demeden bileğine uzanıp nabzını kontrol etti. Peyker sessizce sayarken oynayan dudaklarını izledi. Andreas’ın kendisine ünlü bir film aktrisi görmüşçesine daldığını fark edince Peyker bileğini bıraktı.
Andreas kendine hâkim olamadı. ‘‘Çok güzelsin.’’ dedi Peyker’e.
‘‘Karanlık gecede parlayan bir ay gibi.’’ diye ekledi sessizce. Peyker şaşıp kaldı. İlk defa bir erkekten güzel olduğunu duyuyordu. Köydeki teyzelerden veya annesinden duyması gibi bir şey değildi bu. Farklıydı. Karnının kasıldığını hissetti. Adama baktı. Kaşları çatıldı. Ne cüretle onunla böyle konuşuyordu? Şapşal bir şekilde gülümseyen suratına tokat atsa yeriydi. Ancak Peyker’in ilk yaptığı etrafına bakmak oldu. Kendisinden başka kimsenin duymamış olduğunu umut etti. Dikkat çekmek istemedi. Bir anlık aptallığı yüzünden canından olmasın, diye düşündü. Hiçbir şey demeden bacağının yanına oturup sargıyı yenilerken Andreas hızla
defterini kapıp bir şeyler karaladı. Peyker kalemin defterde hızlı hızlı kaydığını duydu ancak kafasını kaldırıp hiç ondan tarafa bakmadı. İşi bittiğinde kalkarken Andreas hızla yazdığı sayfayı yırtıp bileğini tuttuğu Peyker’in avucuna kâğıdı tutuşturdu. Peyker bir Andreas’a bir tuttuğu koluna baktı. Öyle bir bakıştı ki Andreas elini mahcup bir halde kolundan çekti.
Gözleri buluştuğunda ‘‘Lütfen oku’’ diye fısıldadı Peyker’e. Peyker duymamış gibi yapsa da Andreas diğer hastalara doğru uzaklaşırken notu cebine koyduğunu gördü. Yüreği avcundaymış gibi sıcacık oldu.
***
Ertesi gün güneş sıcak kollarını soğuk savaş alanına uzatmışken güneşle beraber uyandı Peyker. Kollarını sabah soğuğuna siper edercesine kendine sarmışken, karşı taraftan dağılan toz ile beraber ne kadar boş alan olduğuna baktı. Düşman kaçmıştı. Cephenin karşısında toprak kirliydi, ancak artık onlarındı ki bu her şeye bedeldi. Peyker gün içinde yapılması gerekenleri ve çatışmadan kalan yaralıları düşündü. Yaralılar arasından en çok zihnini kurcalayan bir tanesi vardı. Çadıra rutin kontrollerini yapmak için gittiğinde Andreas’ın döşeğinin boş olduğunu gördü. Kıyafetleri de yoktu. Peyker midesi bulandığını hissetti. Kaçtı, diye düşündü. Ne olacağını sanmıştım ki zaten, diye kızdı kendine. Andreas Yunandı.Düşmandı. Sahanın bu tarafında ona yer yoktu. Kalbinde de olamazdı. Böylesi daha iyiydi.
Eteklerini savurarak hışımla çıktı çadırdan ve etrafına bakındı. Kadir abisini aradı gözleri. O bilirdi ne olup bittiğini. Kadir’i sırtı dönük bir sandıkta oturup gülerken gördü. Ona doğru yaklaşırken diğer erler ile kâğıt oynadığını düşündü. Askerler kafa dağıtmak için sadece böyle şeyler yapabiliyorlardı. El altından dönen sigaralar ve bilek güreşi onları rahatlatan nadir anlardandı. Kadir’e yaklaştıkça sırtının üzerinden gördüğü şeye inanmadı.
Andreas kaçmamıştı. Kadir abisi onunla bilek güreşi yapıyordu. Andreas Peyker’i görür görmez gözleri aydınlandı. Bir iki saniye daha direnir gibi yaptıktan sonra bileğini gevşek bıraktı. Kadir kasanın diğer tarafına Andreas’ın bileğini çarptıktan sonra neşeyle haykırdı.
Etrafındaki Türk askerler de ona katıldı. Kadir Türk gücü ile ilgili nidalar atarken Andreas ne söylendiğini çevirmene ihtiyaç duymadan anlayabiliyordu. İstedikleri kadar galip sevinci yaşayabilirlerdi çünkü Andreas'ın tepkisini önemsediği tek bir kişi vardı.
Kadir, sevinç nidalarının arasından Peyker’i fark edince büyük gülümsemesinin yerini ciddi asker ifadesi aldı. Ceketini düzeltip etrafındaki erleri dağıtmak için bağırdı. Peyker’in yanına geldi.
‘’Gece kuyuya gidip bize 10 testi su taşımış kerata, kendince teşekkür ediyor, şeytan tüyü var herifte bilemedim bacım.’’ Diyerek Peyker’in şahit olduğu sahneyi açıkladı Kadir kendince. Başıyla selam verdikten sonra dağıttığı erlerin ardına düşerek uzaklaştı.
Andreas yerinden kalkıp sekerek Peyker’e yaklaştı. Yakınında durduğunda Peyker bir iki adım geri atıp kollarını önünde birleştirdi. Yükselen güneşle beraber mor ve pembe bulutların oluşturduğu ebruli gökyüzüne baktı.
‘‘Sen ayağın bu haldeyken nasıl o kadar suyu taşıdın?’’ diye sordu Andreas’a bakmadan. ‘‘Seni düşünmekten uyku tutmadı.’’ diye itiraf etti Andreas. Peyker donakaldı. Vücuduna bir ürperti geldi. Bu adamın cüretine inanmıyordu. Nasıl bu kadar kolay duygularını açık ediyordu?
‘‘Bu şekilde konuşmamalısın’’ diye sertçe uyardı Peyker. Yine eteklerini savurarak hızla uzaklaştı. Andreas topuğunun üzerinde dönüp onun gidişini izledi. Sağ elini göğsünün soluna götürüp vurdu ve derin bir nefes verip iç çekerken uzaklaşan hemşiresini izledi.
Peyker ise yeterince uzaklaştığını düşününce bir köşeye sinip döşünden buruşmuş bir kâğıt çıkardı. Dün kalbinin üzerinde uyumuştu kâğıt. Teninin sıcaklığı geçmişti sanki. On kere okuyup ezberlese de sanki okudukları bir rüyaymış ve gerçek olduğuna inanması için tekrar okuması gerekiyormuş gibi kağıdı avcunun içinde açtı.
Eğer rüzgâr tatlı kokunu taşıyorsa/ Alsın götürsün beni./ Eğer binlerce güneş beni yakacaksa/ Bir sevgili dokunuşuna değer./ Senin topraklarında sıla özlemi ile ölmeyi kabul ederim/Eğer yanımda sen olacaksan/Çünkü olmak istediğim tek şey senin olmak/Sadece senin.
***
Andreas öğleden sonrayı çadırda dinlenerek ve yeni makalesinde yazacağını düşündüğü birkaç şeyi karalayarak geçirdi. Türk askerine ve kültürüne bu kadar yakın olmuşken yazacağı çok şey vardı. Dışardaki gürültünün arttığını duyunca bir şeyler olduğunu anlamıştı. Çok geçmeden bir asker gelip Andreas’a kalkmasını işaret etti başıyla. Andreas ile iletişim kurmaya vakti olmayan asker Andreas’ın kolundan tutup sürüklemeye başladı. Andreas çadırdan çıkarılıp bir iki adım daha sürüklendikten sonra kolunu sertçe askerin kolundan çekip önünde uzattı. Askeri takip edecekti, çekiştirmesine gerek yoktu.
Çadırdan üç dört metre uzaklaştıktan sonra daha büyük bir çadırın önünde durdu asker. İçeri girmeden kıyafetini çekiştirip düzeltti. Andreas’a dönüp bakıp yeterince derli toplu durmadığına karar verince gömleğini düzeltip yeleğini ilikledi. Asker iki eliyle hızla Andreas’ın ceplerini yokladı. Silahı olmasının imkânı yoktu ancak Andreas cebinde bir taş bile olsa bu askerin başının belaya gireceğini tahmin etti. Daha içeri girmeden anladı. Onu görecek kişi öylesine biri değildi.
Başlarını eğip çadıra girdikten sonra yanındaki asker anında selam duruşa geçip bağırmaya başladı. Andreas ne dediğini anlayamadı ancak kendisini tanıttığını tahmin etti. Andreas’ın gözü karanlığa alıştıktan sonra ilk gördüğü kâğıtlarla ve haritalarla dolu büyük bir çalışma masası ve başında duran bir asker oldu. İlk başta kim olduğunu anlayamadı. Yanındaki asker çıkıp da çadırda yalnız kaldıklarında adam başını kaldırıp Andreas’a baktığında Andreas’ın gözleri şaşkınlıkla kocaman oldu. Gazetelerde onlarca kez gördüğü heybetli Paşa şimdi ruhunu titreten buz mavisi bakışlarla ona bakıyordu. Başını öne eğip selam verdikten sonra konuşmasını bekledi.
‘‘Talihsiz yaranız nasıl oldu, Bay?’’
‘‘Georgiou. Andreas Georgiou.’’ Paşa çalışma masasına otururken Andreas’ın sorusunu yanıtlamasını bekledi.
‘‘Çok daha iyi. Minnettarım.’’ dedi Andreas acele ile. Telaş yaptığında İngilizcesinin ne kadar aksanlı duyulduğunu fark etti. Paşa kafasını memnun bir şekilde sallayıp önündeki evraklara baktı.
‘’General Nikolaos Trikupis ve bölüğündeki askerler esirimizdir.’’ dedi başını kaldırıp. Andreas’ın yüzündeki tepkiyi okumak istiyordu. Sonsuz kadar gelen sessizlikten sonra devam etti.
‘‘Son makalenizi okudum Bay Georgiou. Çanakkale ve Troy Savaşı benzetmenizi beğendim.’’
Andreas konuşmak istese de sesi çıkmadı. Canını iki dudağı arasında tutan adamın nabzını ölçmek zordu. Boğazını temizleyip kısık bir sesle teşekkür etti.
‘‘Akşama kadar başka bir makale daha yazacaksınız. Size verdiğim bilgi ile beraber Türk ordusunun galibiyetine geniş bir yer vermenizi istiyorum. Savaşın sonuna geldik ve bu bilgiyi ilk yayımlayan muhabir olmak istersiniz diye düşündüm. Yarın ilk iş Smirna’ya gidip bu haberi İngiliz dostlarınıza iletmenizi istiyorum.’’ dedi Paşa. Bu bir rica değil, emirdi. Son cümleyi reddetmek istedi Andreas.
‘’İngilizler benim-‘’ Paşa elini kaldırıp Andreas’ı susturdu.
‘’Bir koyunun yönettiği aslan ordusundan korkmam; bir aslanın yönettiği koyun ordusundan korkarım.’’ dedi Paşa Yunanca. Kendi dilinde tarihin en ünlü generalinden alıntı yapan bir komutana nasıl cevap verebilirdi ki? Başını eğerek geri geri çekilerek çıktı çadırdan.
***
Andreas çadırdan çıktığında kelimenin tam anlamı ile dağılmıştı. Tahminleri doğruydu ve savaş gerçekten de bitiyordu. O kadar uzun sürmüştü ki, bir zaman gelmişti ve sanki hep böyle gidecek sanmıştı herkes. Ama bitiyordu işte. İçi umutla doldu. Aldığı nefes içinde sıkışmıyor da ciğerlerini tamamen dolduruyordu artık. Çadırdan hayallere dalmış bir halde uzaklaşırken nereye gittiğini anlayamadı. Kafasını kaldırıp Peyker’i Kadir’in önünde ağlarken görünce tüm umutlu hayalleri rüzgârda uçup dağıldı ve başından aşağı kaynar sular döküldü.
Peyker elinde tuttuğu kâğıda bakarak ağlarken Kadir bir eli arkada diğer eli Peyker’in omzunu okşuyordu. Andreas Kadir’in bile gözlerinin dolduğunu görünce iyiye işaret olmadığını anladı. Ne yaptığını bilemez halde yanlarına yanaştı. Peyker Andreas’ı görür görmez elini ağzına kapatıp daha içli ağlamaya başladı ve hızla oradan uzaklaştı. Kadir Andreas’a hiddetle baktı. Andreas ağzını açıp bir kelime dahi edemeden Kadir Andreas’ın soluna doğru toprağa tükürüp o da Peyker ile aynı hızda başka bir yöne uzaklaştı.
Andreas’ın tüm benliği o anda gururu ile beraber dağıldı. Gözlerini kapatıp dişlerini sıktı.Sonunda gözlerini açıp soluna baktığında Peyker’in epeyce uzaklaştığını gördü. Yapmaması gerektiğini bildiği halde içindeki son güç kırıntısı arkasından gitmesini söylüyordu. Yaralı ayağını sürükleyerek âşık olduğu kadının arkasından çaresizce yürürken, Andreas beş adımda bir arkasını dönüp bakıyordu.
Andreas Peyker’i uzun bir süre takip etti. Bir iki kilometre kadar çalılığın ve toprağın içinde koşan Peyker sonunda yorgun düşüp bir tepedeki ceviz ağacının dibine çöktü. Dizlerini karnına çekmiş yüzünü ellerine gömmüştü. Kendi hıçkırıkları ve gümbür gümbür akan nehrin gürültüsünden Andreas’ın geldiğini anlamadı. Andreas Peyker’in önünde dizlerinin üstüne çöktü. Ne olduğunu soracak cesareti yoktu.
Sağ eli titreyerek Peyker’in saçlarına doğru gidecek oldu, Peyker hiddetle kafasını kaldırıp Andreas’ın elini sol eli ile ittirip sağ eli ile okkalı bir tokadı suratına geçirdi. Yaptığına inanamaz gibi ellerini geri çekip dudağına götürdü. Kaşları hüzün ile çatıldı. Andreas bir şey demeden kafasını öne eğdi.
‘‘Yunanlar köyümü yakmış.’’ diyebildi Peyker sonunda tıslar gibi iki dişinin arasından. Andreas başını kaldırıp Peyker’e baktı. Bir şeyler söylemek için dudaklarını araladığında Peyker izin vermedi, kafasından düşen başörtüsü ile Andreas’ın omzuna vurdu.
‘‘Hepsi sizin yüzünüzden!’’ diye bağırdı gözyaşları yanaklarına dökülürken. ‘‘Babam hastalıktan, küçük kardeşim cephede öldü şimdi annemi de kaybettim. Sizin
yüzünüzden! Kimsem kalmadı. Anlıyor musun? Kimsem kalmadı benim artık!’’ Elindeki başörtüye yüzünü gömüp ağlamaya devam etti.
Andreas da ağlıyordu. Nasıl ağlamazdı? Kollarıyla Peyker’in tüm bedenini sararak kafasını omzuna gömdü. Tekrar tekrar özür diledi. Tüm dünyanın kötülüğü için, açgözlülüğü için,kayıpları için özür diledi. Savaş boyunca tek bir kurşun sıkmamış olsa da kendini suçlu
hissetti. Âşık olduğu kadının yüzünden düşen her damla gözyaşı için sorumluydu. Peyker bir iki ittirecek olsa da gücü yoktu.
‘’Çok üzgünüm. Çok üzgünüm Peyker’’ dedi Andreas gözyaşlarının arasından.
‘‘Keşke bu savaş hiç çıkmasaydı. Gencecik çocukların ölüşünü izlemedim günlerce. Ölümün ağır ellerini hissettim ensemde. O kadar çok isterdim ki barış içinde yaşayalım o kadar isterdim ki… Onları ben bile affetmeyeceğim, inan bana.’’ dedi kendini çekip Peyker’in gözlerinin içine bakarak. Peyker onlar derken kendi ülkesini mi yoksa onları piyon eden
ülkeden mi bahsettiğini anlamadı.
Peyker elinin tersi ile gözyaşlarını sildi. Kederini bir tozmuş gibi üzerinden silkti.
Yakındaki nehre yaklaşıp suratına soğuk sudan çarpıp eteklerindeki tozu süpürdü.
‘‘Geri dönmeliyiz.’’ dedi Andreas’a bakmadan. Andreas hızla önüne geçip Peyker’in ellerini tuttu.
‘‘Yarın Smirna’ya gidiyorum. Sana yalvarırım benimle gel. Sakız Adası’na geçeriz oradan sen nereye istersen. Seninle dünyanın her köşesine giderim. Tüm bunlardan her şeyden uzaklaşıp yeni bir hayat kurabiliriz. O güzel yüzüne bir daha asla bir gözyaşı düşmemesi için her gün çalışırım. Seni çok mutlu ederim.’’ diye söz verdi Andreas.
Peyker’in dudakları titredi. Andreas’ın gözlerinde özlemini duyduğu evi gördü. Limon ağacına bakan bir evin önünde huzurla kahve içtiklerini, sarı saçlı al yanaklı bir oğlanın önlerinde koşuşturduğunu gördü. Yavaşça ellerini çekti. Gözlerini kapattı ve başını sağa sola salladı. Bunlar bu dünyaya ait hayaller değildi. Peyker gözyaşları içinde Andreas’ın yanından ağır adımlarla yürüyüp giderken Andreas’ın kalbini de alıp götürdü.
Andreas’ın tüm bedeni kasıldı. Peyker’in arkasından bakakaldı. Gözyaşları ile bulanıklaşan silueti artık görünür olmadığında, ayaklarını sürükleyerek ceviz ağacının altına çöktü. Hiddetle bağırıp kaderine küfrederken ellerinin uzandığı otları kaderin düğümlerini sökercesine çekiştirdikten sonra eline geçen ilk taşı yakındaki nehre sinirle fırlattı. Hızla yükselip inen göğsüne uzanıp demir kutusundan çıkardığı sigarasını titreyen elleri ile yaktı. Onun aşkı başka bir bahara, başka bir hayata aitti ve kanla yıkanmış bu topraklarda savaş son bulduğu sırada Andreas’ın kaderi ile olan savaşı yeni başlıyordu.
