2. bölüm / 6
Smyrna YanarkenBirinci Bölüm
Bölümler 6Şu an: Birinci Bölüm
- 1 Prolog222 kelime
- 2 Birinci Bölüm1.252 kelime · Okuduğun bölüm
- 3 İkinci Bölüm1.303 kelime
- 4 Üçüncü Bölüm2.147 kelime
- 5 Dördüncü Bölüm1.349 kelime
- 6 Beşinci Bölüm2.999 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
14 Nisan, 1995, Antalya
Akdeniz’in ışıltılı sularının çoğuna ev sahipliği yaptığı Antalya’da deniz kenarına sırayla dizilmiş falezlerin üstünde, bir zamanlar şehri korumak için yapılmış Kaleiçi’ndeki kafelerin
birinde Umay denize en yakın masaya oturmuştu. Sırtına vuran güneş içini ısıtırken yüzüne vuran bahar rüzgârı tam da ihtiyacı olan şeydi. Sandalyesini denize doğru çevirmiş, eli
çenesinde, falezlere vuran dalgaları izlerken günlerdir tekrar tekrar gördüğü rüyayı düşündü.
Bir rüyanın zihnini ne kadar bulandırdığına şaşırdı.
Rüyasında mavi bir kuş kendisinden uzaklaşıp uçarak yüksek bir ağacın dalına konuyordu.
Ormanın içinde ne kadar yürürse yürüsün bir türlü kuşa yaklaşamıyordu. Bu kuşun babası
olduğuna inanmak istedi ancak babası olsaydı kudretli bir kartal olurdu diye düşündü. Ne mavi kuş ne de kudretli bir kartal babasını gördüğü onunla biraz da olsa vakit geçirip sohbet
edebildiği rüyaların yerini tutmazdı. Yine de bu mavi kuşun ne anlama geldiğini bilmek isterdi.
Deri ceketinin cebinden anahtarını çıkarıp avucunda anahtarlığa baktı. Polis Derneği’nin 1980 yılında dağıtmış olduğu anahtarlığın yazısını okşadı başparmağı ile. Derin bir iç çekip denize baktı tekrar. Zihni falezlere vuran denizköpükleri gibi dağıldı.
Garson elinde sipariş ettiği filtre kahvesi ile geldiğinde, onu karmaşık düşüncelerinden çıkardığı için minnettar oldu. Kahvesi genzini yakarken, gözlerini kaldırdığında ev arkadaşı Arya’nın kafeye girdiğini gördü. Kumral saçlarını ensesinde toplamış yuvarlak yüzünü ortaya
çıkarmış, minik dudaklarına da gül kırmızısı bir ruj sürmüştü. Bileğindeki çantayı ve elindeki defterleri masaya fırlatır gibi koyarken konuşmaya başladı.
‘‘Geç kaldım dimi Umay’cım kusura bakma, öğrenciler rahat vermedi, bu ne sıcak yahu sanki yaz geldi.’’ dedi kendini eliyle yellerken. Sandalyesine yerleşirken Umay onu izleyip
gülümsedi,
‘‘Hızlı yürüdüysen ondan sıcak geliyordur,’’ diye cevap verdi iki ekiyle kahve fincanı tutup sıcaklığı ile elini ısıtırken. Arkadaşı kahvesine bakınca küçük bir isyanda bulundu.
‘‘Hani öğle yemeği yiyecektik, e sen kahve söylemişsin.’’ dedi ceketini çıkarırken.
‘‘Kahveme karışma'' dedi Umay ''yeriz yine de'' diye ekledi dayanamayıp. Arya çoktan bu konudan uzaklaştığını belirtircesine elini salladı.
‘‘Tahmin et gelirken kimi gördüm?’’
Umay kahvesini yudumlarken cevap vermesine izin vermeden devam etti.
‘‘Tuncay’ı'' dedi gözlerini ayırarak, ''hem de kolunda başka bir kadınla.’’
Umay’ın eski sevgilisiydi Tuncay. Her ayrılıktan sonra insanın peşini bırakmayan bir kara bulut olurdu; pişmanlık. Şöyle yapsaydım, böyle deseydim, bunu yapmasaydım, şunu
söylemeseydim… Ancak Umay başka kadın olmasına şaşırmadı. Bir yanı her zaman biliyordu başkası olduğunu. Pişmanlık denilen kara buluttan kurtulalı çok olduğundan, kendisinden bir tepki bekleyen arkadaşına bakarken gözlerini devirdi.
‘’ O defter benim için çoktan kapandı.’’ dedi denize dönüp. Arya arkadaşının değişmez sakinliğine çoğu zaman hayran olsa da böyle zamanlarda sinir oluyordu. Böyle bir an tepki verilmesi gereken bir andı. Arkadaşının yüzüne şaşkınlıkla baktı.
‘‘Sana pes diyorum vallahi, dedi, inandım inat-'’ bu sefer geçiştirme sırası Umay’da idi.
‘‘Ne yiyorsun seçtin mi?’’ dedi gözleriyle menüyü gösterirken.
Umay kendisinden bekleneni biliyordu. Üzülmeli, ağlamalıydı belki de. Sinirlenmeliydi ya da. Umay hiç yaşanmamış saymayı seçti. İçinde yanan köze su damlaları akıtmayı seçti.
Yüzünü güneşe dönüp gülümsedi. Bahar yeni başlangıçlar getirecekti biliyordu. Garip bir şekilde izlendiğini hissedince anlamsızca etrafa bakındı ancak göz göze geldiği biri olmayınca
yüzünü denize dönüp kahvesini yudumladı.
Yemekten sonra Arya öğrencilerine Umay da yönetici olduğu otele döndü. Öğleden sonrasını evrak işleriyle geçirdi. Yaz sezonuna hazırlık sürüyordu ancak henüz başlamamış
olan yoğun yaz sezonuna kıyasla bu sıralar sevdiği sakinlik vardı.
Eve döndüğünde Arya’nın ondan önce geldiğini ve bir salonun içinde, bir dış kapının önünde dolandığını gördü. Yüzündeki endişe hayra alamet değildi. "Annen aradı." diyebildi sadece. Umay elindeki çantaları kapı eşiğine bırakıp salonda köşede duran telefonun ahizesine sarıldı. İkinci çalışta annesi telefonu açtı. Ağladığı sesinden belli oluyordu.
‘’Ne oldu anne sakince anlat.’’ dedi Umay önüne düşen siyah saçlarını arkaya atarken.
‘‘Büyük annen fenalaştı kızım. Kendine gelir gelmez de seni istedi.’’ dedi annesi burnunu çekerken. Peyker’den bahsediyordu. Peyker, dedesinin annesiydi. Ailenin yaşayan en büyük
üyesi olarak herkes tarafından saygı duyulur el üstünde tutulurdu. Farklı şehirlerde olduklarından onu sadece bayramdan bayrama görüyordu ancak ona dair ilk hatırası hep ona çocukken ilk bisikletini aldığını gündü. O gün korktuğunda onu nasıl sakinleştirdiğini tatlı bir sıcaklıkla hatırlıyordu. ‘’Sen çok cesur bir kızsın’’ demişti Umay’a. Umay ise minik gözlerini annesine çevirmişti. Peyker elleri belinde annesi Canan’a baktıktan sonra ellerini dizlerinde
birleştirip Umay’a doğru eğilip,
‘’Evden uzaklaşmasını da eve dönmesini de öğreneceksin kuzucum.’’ demişti.
Sonraları yıllarca sadece uzaktan gördüğü nenesini pek de yakından tanımadığını, onunla yeterince vakit geçirmediğini düşünen Umay annesine neden diye sormadan edemedi. Neden
beni istesin ki?
‘‘Bir bilsem kızım. Son isteği gibi davranıyor Allah korusun… Bir bakışı var bilmem hatırlar mısın, Umay, gelmen lazım.’’ Umay derin bir nefes verdi.
‘‘Çok isterdim annecim ancak işimi bırakamam biliyorsun, öyle birden-’’ sözü yarım kalmıştı, ahizenin diğer tarafından annesinin iç çekişleri duyuluyordu.
‘‘Öleceğim diyor kızım’’ dedi iç çekerek, ‘' Kaç yaşında olursa olsun babaannem o benim, özellikle istemese yerinden eder miyim seni yani, üzme anneni lütfen.’’ Umay annesinin ağlamasına dayanamazdı. Bu tonla ne söylese yapacaktı ancak tutamayacağı bir söz vermek istemedi.
‘‘Tamam, annecim, üzülme, ben seni arayacağım tekrar.’’ deyip annesiyle vedalaşarak ahizeyi yerine koydu.
Akşam yemeğini arkadaşı ile hazırlarken, Arya Umay’a hiçbir şey sormadı. Arkadaşını yıllardır tanıyordu. Böyle anlarda içine kapanıp tek laf etmeyecekti. Yemek hazırlanıp
mutfaktaki masaya oturduklarında Umay dökülmeye başladı.
‘’ Nasıl hayatımı bırakıp apar topar İzmir’e gelmemi bekler ki, yıllardır ne kadar çok çalıştığımı biliyor, sen de biliyorsun-’’ Arya nefes arası lafa girmezse hiçbir zaman konuşamayacağını biliyordu.
‘‘Tabi ki biliyorum arkadaşım, işte bu yüzden en çok izini sen hak ediyorsun yıllardır biriken yıllık izin haklarını kullansan,’’ Umay yemeğini karıştırırken artık daha sakin bir tondaydı,
omuzlarına binen ağırlıkla çöktü.
‘‘Bilmiyorum, Arya. Ya benden daha bilgili biri gelirse diye çekiniyorum…’’
‘‘Sana kaç kere diyeceğim, üniversite okumamış olman seni bilgisiz yapmaz, liseden beri dişini tırnağına takıp çalıştın, o müdür bozuntusundan daha çok iş bildiğini herkes biliyor.’’
‘‘Evet, ama-’’
‘‘Aması yok, Umay, izin almak senin de hakkın, hem ailevi bir durum kim ne diyebilir ki?’’
‘‘Öyle tabi, ama-’’
‘‘Yani kaç yaşında kadın o kadar aile üyesi arasında seni istemiş vardır illaki sebebi, kaç
yaşındaydı hakikaten biliyor musun?’’
‘‘Doksana yaklaştı sanırım’’ dedi Umay ikisi de ağızlarını yemekle doldururken gözlerini kocaman açıp kafa salladılar.
‘‘Belli mi olur’’ dedi Arya salataya kaşık atarken ‘‘Belki de sana bir miras bırakacaktır.’’
Miras düşüncesi ikisinin de hoşuna gitmişti. Evde uzun zamandır bozuk olup da yaptıramadıkları ya da yenisini alamadıkları eşyaları sıralayıp gülüştüler. Arya’nın bu huyunu seviyordu, her durumda gülünecek bir şey bulurdu ve ancak gerçek bir dostun varlığı insana güven ve huzur verirdi.
Gece odasına çekildiğinde yarın sabah müdürüne söyleyeceklerini tekrar tekrar düşündü.
Müdürünün vereceği tepkileri hesap edip her birine nasıl cevap vereceğini tarttı kafasında. En sonunda olumsuz cevap almayacağına inandığı konuşmayı kafasında tekrar ettikten sonra içini gıdıklayan merak duygusuna odaklanabildi. Koca ailesinin her bir üyesini düşündüğünde
Peyker'in onu çağırması ona garip bir şekilde bir başarı gibi geliyordu. Neden kazandığını anlayamadığı bir madalya gibi.
Yatakta bir o yana bir bu yana dönerken gözü birden odasında çalışma masasında duran mavi kuş biblosuna daldı. 9 yaşındayken anneannesinin bağ evinin çatısından gelen kuş seslerini merak etmiş, anneannesi ise oraya girmemesini söylemiş kapısını kilitlemişti.
Yasaklı bir şeyden daha çekici ne vardır ki? Hemen bahçeden bulduğu merdivene tırmanmaya çalışmış ancak eski merdiven Umay’ı taşıyamamıştı ve Umay ile birlikte yere düşmüştü.
Umay çatıyı görememişti bile. Ertesi gün kolunda alçısıyla bahçedeki döşekte otururken dedesi bu kuş biblosunu getirmişti.
‘‘Kuş görmek istediğinde buna bakarsın deniz gözlü güzel kızım.’’ demişti saçlarını okşayıp.
Yatağında tavanı izlerken köyünü özlediğini fark etti. Yeşillikler arasında ciğerini genişleten çocukluğun masum anıları yetişkinliğin baskıcı sorumluluklarına üstün gelmeye
çalışıyordu. Bir tarafı valizleri toplayıp çekip gitmişken diğer tarafı otelde ondan direktif bekleyen insanları, onay vermesi gereken süreçleri ve karar vermesi gereken seçimleri
düşünerek onu burada tutuyordu.
Köyün taşlı yollarında sek sek oynadığı günleri anımsayarak gülümserken yatağında yan
döndüğünde Umay çıkacağı bu yolculuğun onu çocukluğunun tatlı anılarına değil ölüm döşeğinde bir kadına götüreceği gerçeğinin boğucu havası ile baş başa kaldı.
