Bölümler 28Şu an: On Beşinci Bölüm
- 1 Prolog222 kelime
- 2 Birinci Bölüm1.252 kelime
- 3 İkinci Bölüm1.303 kelime
- 4 Üçüncü Bölüm2.148 kelime
- 5 Dördüncü Bölüm1.349 kelime
- 6 Beşinci Bölüm2.999 kelime
- 7 Altıncı Bölüm2.266 kelime
- 8 Yedinci Bölüm2.025 kelime
- 9 Sekizinci Bölüm1.462 kelime
- 10 Dokuzuncu Bölüm2.799 kelime
- 11 Onuncu Bölüm2.671 kelime
- 12 On Birinci Bölüm1.728 kelime
- 13 On İkinci Bölüm1.460 kelime
- 14 On Üçüncü Bölüm1.891 kelime
- 15 On Dördüncü Bölüm1.708 kelime
- 16 On Beşinci Bölüm1.891 kelime · Okuduğun bölüm
- 17 On Altıncı Bölüm1.729 kelime
- 18 On Yedinci Bölüm2.640 kelime
- 19 On Sekizinci Bölüm2.617 kelime
- 20 On Dokuzuncu Bölüm1.284 kelime
- 21 Yirminci Bölüm2.085 kelime
- 22 Yirmi Birinci Bölüm1.255 kelime
- 23 Yirmi İkinci Bölüm2.669 kelime
- 24 Yirmi Üçüncü Bölüm1.551 kelime
- 25 Yirmi Dördüncü Bölüm2.805 kelime
- 26 Yirmi Beşinci Bölüm1.870 kelime
- 27 Yirmi Altıncı Bölüm1.180 kelime
- 28 Epilog287 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
17 Nisan 1995, Kalamata
Konstantina güneşin doğuşu ile beraber zeytin tarlasında ağaçların arasında dolaşırken ellerinin tersi ile gözlerine bastırarak kendini uyandırmaya çalıştı. Dünün yorgunluğunu atamamışken bugün yapılacaklar listesinin uzunluğu omuzlarını çökertmeye yetiyordu.
İşçiler yavaş yavaş ana kapıdan girerken ellerinde o gün için kendilerine hazırladıkları yemekleri, terledikçe değiştirmek için taşıdıkları yedek kıyafetleri ve fidanların sıralandığı kasalar vardı. Her biri saygı ile Konstantina’ yı selamladı. Şimdiye kadar işveren olarak kimsenin hakkını yememiş, çalışanların sağlığına ve ailelerine her zaman değer vermişti. Pek gülümsediği görülmemişti. Ancak çoğu işçi herhangi bir günde hakkaniyeti güler yüze tercih ederdi.
Andreas da aynı saatlerde, gece içi daralınca açıp unuttuğu pencereden giren sabah serinliği ve gün ışığı ile kas katı bir şekilde uyandı. Yatağında doğrulduğunda sıkışan kalbini tuttu. Nefesini düzeltmeye çalışırken yatakta oturmanın faydası olmadığını düşünerek yavaş adımlarla yerinden kalktı. Odasının balkonuna çıktığında Konstantina’ yı gördü. Balkonun tırabzanlarına tutunarak boğuk ve çatlak bir ses ile bağırdı.
‘’ Kaliméra i kóri mou! Nerelerdesin günlerdir?’’
Konstantina kırmızı şapkasını çıkarıp kafasını kaldırıp balkondaki Andreas’a baktı. ‘’Buralardayım propappoús, işler yoğun.’’ Dedi. Andreas genç torununun çatık kaşlarını bu mesafeden görebiliyordu.
‘’Mutfağa gel.’’ Dedi Andreas kadına ve cevap beklemeden arkasını dönüp içeri girdi. Kadın reddetmek için açtığı açık ağzından derin bir nefes bıraktı. Arkasına dönüp uzun tarlaya
baktıktan sonra isteksiz eve girdi. Andreas üzerine gömleğini geçirip, minik düğmelerini titreyen elleri ile düğümledikten sonra bel kısmını pantolonuna geçirdi. Odadan çıkmadan bastonunu alarak merdivenin tırabzanlarına tutunarak yavaş ve ağır adımlarla aşağı indi. Merdivenin ucunda Konstantina bekliyordu. Merdivenden iner inmez elindeki bastonu alıp koluna girerek onu mutfağa götürdü. Konstantina Andreas’ın buruşmuş ellerini tutarken o ellerin taşıdığı anıları düşünmeden edemedi.
Şimdilerde kendisine kalmış işleri yıllarca Andreas günbegün yorulmadan yapmıştı. Babası Nikolas tarla işlerini okumuş adam işi olarak görmeyip kendine yakıştırmazken, Andreas’ın yaşadığı hayal kırıklığını Konstantina telafi edercesine üstlenince Andreas’ın gözlerindeki gururu hiçbir zaman unutmayacaktı. Aralarındaki bağ sadece aynı ailenin birkaç nesil genç ve yaşlı üyeleri olduklarından değil, yüzbinlerce yıldır insanlara yaşam kaynağı olan aynı toprağı işliyor olmanın verdiği kadim bağdan dolayı güçlüydü. Lorenzo ile bağlarını kendi yüreğinde kıyasladığında Konstantina, Lorenzo’nun sevgisini bir fotoğraf gibi daha açık gösterebildiğini ancak kendi sevgisinin toprak kadar sessiz tabii daha derin olduğunu düşünürdü.
Andreas mutfağın mermer tezgâhına tutuna tutuna kahve makinasına yürüyüp düğmesine bastı. Konstantina mermer adanın etrafındaki taburelerden birine oturup şapkasını yanındaki tabureye koydu. Kahve makinasının demliği sıcak sudan geçen kahve ile dolarken, Andreas buzdolabından geniş bir kâse içerisinde duran zeytinleri çıkarıp adaya koydu.
‘’Kahvaltı etmeyeceğim propappoús.’’ Dedi Konstantina. Andreas arkasını dönüp baktı. Bu bakış yeterli bir cevaptı. Kahvaltı atlanılacak bir öğün değildi. Konstantina iç geçirip
yerinden kalkarak tezgâhta Andreas’ın dilimlediği ekmekleri kızarttı. Büyük büyük dede ve torun mermer adaya yaslanarak kızarmış ekmeklerini zeytinyağına batırırken kahveleri hazır olmuştu bile. Kızarmış ekmeklerin son parçalarını keçi peynirleri ve tezgâhta duran yeşillikler ile süslediler. Andreas mutfaktan terasa ağır adımlarla çıkarken Konstantina arkasından ikisinin kahvelerini getirdi. Konstantina kahvesini kucağında dengelerken kafasını yaslamak için tokasını saçından çıkardı. Andreas torununun ne kadar güzel bir genç kadına dönüştüğünü böyle anlarda fark ediyordu. Kendisini hapsettiği sıkı kırılmaz kabuktan çıktığı birkaç küçük saniyede. Andreas torununa bakıp saçlarının açık halinin çok güzel olduğunu böyle daha çok kullanması gerektiğini söyleyecek oldu ancak onu terslemesinden çekinip gülümsemekle yetindi.
‘’En son ne zaman tatil yaptın acaba?’’ diye sordu. Konstantina bu soruya alaycı bir gülüşle cevap verdi. Kahvesini yudumlarken ela gözlerini önündeki tarlaya çevirdi. Gözleri ile her bir ağacı saydı. Sanki dün gece biri ayaklanıp gidebilirmiş gibi. Her bir ağacın rüzgârda nereye yattığını, ne kadar su istediğini, hangisine daha çok böcek dadandığını biliyordu. Buradan
oturup baktığında her bir öğrencisinin huyunu bilen bir öğretmen gibi hissetti kendini. Her bir öğrencisinin ona ihtiyacı vardı. Her gün.
‘’Bu kadar yıpratma kendini i kóri mou, senin de dinlenmeye ihtiyacın var. Bir gün dinlendin diye bu ağaçlar solup gitmeyecek, onlar hep burada. Yüzyıllardır buradalar, yarın da burada olacaklar.’’ Dedi Andreas. Konstantina kafasını sallayıp kaşlarını çattı. Andreas bu kadına inadını nereden aldığını hatırlatmak ister gibi devam etti.
‘’Bugünü tatil et. Beraber albümlere bakarız. Dinlenirsin biraz, hem belki Lorenzo’yu ararız.’’ Diye önerdi Andreas. Konstantina kahve bardağını oturduğu koltuğun yanına sertçe bıraktı.Dalgalanan kahve, bardağın kenarından süzülüp beyaz mermerde iz yaptı.
‘’Şimdi anlaşıldı. Asıl derdin Lorenzo tabi. Ben sana kaldığı pansiyonun numarasını veririm sen arayınca o ilk çalışta açar zaten. Bana ihtiyacın yok.’’ Dedi. Ardından sinirli bakışlarını yaşlı adamın üzerinden alıp tarlaya çevirdi. Andreas dilini şaklattı.
‘’Olur, mu öyle şey! Sana tabii ihtiyacım var. Bana dostluk etmene ihtiyacım var. Lorenzo ile dostluğumuz ayrı, seninle ayrı. Onunla fotoğraf çekmek üzerine ortak bir tutkumuz var.
Ancak seninle de fotoğraflara, albümlere bakmak üzerine bir tutkumuz vardı. Hatırlar mısın? Beraber saatlerce albüm bakardık, sana o fotoğrafların hikâyelerini anlatırdım.’’ Dedi.Konstantina gözlerini devirip kahve bardağını eline aldı.
‘’Evet, propappoús, ben çocukken. Artık çocuk değilim.’’ Dedi. İç geçirme sırası Andreas’ da idi.
‘’Doğru, değilsin. Ancak bu hızda gidersen motoru yakacaksın benden söylemesi.’’ Dedi Andreas. Sıkışan göğsünü tutarak derin bir nefes aldı. Sol elindeki kahve bardağını sıkarken dudaklarından ıslık gibi çıkan derin bir nefes verdi. Konstantina hızla yerinden kalkıp kahve bardağını Andreas’ın elinden aldı. Yüzüne düşen saçlarını kulağının arkasına atarken hızla Andreas’ın bileğini tutup nabzını ölçmeye başladı.
‘’Biliyor musun belki de bugün ikimizin de bir tatile ihtiyacı vardır ne dersin?’’ dedi Andreas’ın gönlünü almak için. Andreas başını sallayıp gülümsedikten sonra acı ile tekrar başını geriye atıp Konstantina’ nın söylediği gibi derin nefesler almaya devam etti.
Andreas’ın nefesleri düzelince bahçeye geçmeye karar verdiler. Konstantina soğumuş kahveleri lavaboya döktü. Kendine sütlü kahve yapmaya karar verdi. Andreas’a da bitki çayı yapacaktı. Yorgun kalbini daha fazla kafeinle yormak istemedi. Andreas yavaş adımlarla evin her köşesinden ve bastonundan destek alarak bahçedeki masaya çıkarken, Konstantina da Andreas’ın odasında bulduğu tüm albümleri getirdi. Andreas sabah rüzgârının taşıdığı nefis çiçek kokularını içine çekip yavaşça kendini bahçe masasının sandalyesine bırakırken, Konstantina bulduğu albümleri masaya yaydı.
Andreas’ın gençliğinden başladılar. Andreas’ın kendi ailesine ait çok az fotoğrafı vardı.Şimdi çoktan toprak olmuş aile üyelerinin olduğu siyah beyaz fotoğrafa bakarak iç geçirdi ve boynundaki hacı tutarak ölmüş olan aile üyelerinin ruhları için bir dua etti. Konstantina, Andreas’ın dua ettiğini anladığında o da kendi boynundaki kolyeyi tutarak bu sene bereketli bir hasat için dua etti.
Albümde sayfalar ilerledikçe Türkiye’deki savaş anılarına ve İtalya’da çalıştığı yıllara geldi. Andreas en çok bu sayfalarda takılı kaldı ve en çok bu sayfalarda gözyaşı döktü.
Lorenzo’ ya anlattığı hikâyeyi asla Konstantina’ ya anlatamayacak olsa bile, özlenen gençliği anlatmak için pek de sözlere ihtiyaç yoktu. Konstantina savaş anılarının konuşulmayacak
kadar acıklı olduğunu düşünüyordu. Çocukken ne zaman babasına savaş dönemleri ile ilgili sorular sorsa cevabı o zamanlar kötü zamanlardı konuşulmaya değmez olduğu için Andreas’a da o dönemde yaşadıklarını sormaya çekiniyordu. Oysa sorsa anlatılacak ne çok hikâye vardı.
Konstantina’ yı en çok heyecanlandıran fotoğraflar Valeria ile Andreas’ın düğün fotoğrafları oluyordu. Konstantina çocukluktan beri en çok dikkatini çeken o fotoğrafa daha yakından bakabilmek için bükmeden yavaşça albümden çıkardı. Valeria’nın uçuş uçuş elbisesi ile ne kadar güzel gözüktüğünü, mihrabın altında jilet gibi ütülü takımı ile Andreas’ın ne kadar yakışıklı durduğunu düşünüp iç geçirdi. Valeria aşk ile Andreas’a bakarken, Andreas buruk bir gülümseme ile o ana şahit eden konuklara dönmüştü.
‘’Düğün fotoğraflarınıza bayılıyorum, propappoús, filmlerden kopan sahneler gibi duruyorlar. O kadar güzel ki. Âşık olduğun kadın ile evlenmiş olmak güzel olmalı.’’ Dedi. Fotoğrafı yüzüne yaklaştırıp uzun uzun hiç sahip olmayacağını düşündüğü bir aşka bakarken Andreas ses etmedi. Konstantina yüzünü ona doğru dönünce boğazında bir şey varmış gibi öksürdü.
‘’Öyle tabi. Aşk her şeyi daha güzel yapar.’’ Dedi sonunda. Konstantina başını sallayıp fotoğrafı tekrar albüme geri koydu.
Sayfalar ilerledikçe Konstantina ailesinin büyüme hikayesini bir kolaj gibi izliyordu.Dedesinin ve büyük halasının bebeklik hallerini, ellerinden tutulan yaşlardan kollarına girilen yaşlara gelişini gördü. Çokça düğünler, eğlenceler, yoğun hasat dönemi şansına birinin eline kamera alıp koşuşturan insanları çektiği anlar, dedesinin kucağında kundakta uyuyan babası, babasının büyüyüp askere gitmesi, mezuniyeti ve annesi ile düğünü… Kendisine ve kardeşine varana kadar kaç aile üyesinin bu dünyadan gelip geçtiğini görmek Konstantina’ nın içini minnet ve gururla doldurdu. Kendisinden önceki her bir değerli yaşam, her doğum, her bir gülüş, ağlayış, kaybedilenler ve kazanılanlar, her bir seçim ve her ölüm onun şuan var olmasına yol açmıştı. Derin bir iç çekerek Andreas’ın yaşlı gözlerine baktı. Sıra dağlar gibi uzanan gözlerinin etrafındaki kırışıklıklar kat kat gözlerini saklamıştı. Gözlerinin içine baktığında ikisi de zamanın farklı katmanlarında yer almanın sevimli hüznünü duydu.
Rüzgâr vişne ağacının pembe çiçeklerinden birkaçını uçurup albümlerin üzerine kondurdu. Konstantina ve Andreas çiçeklere bakıp gözlerindeki yaşları silerek güldüler. Konstantina babasını evin arka verandaya açılan kapısında gördü.
‘’Ne yapıyorsunuz siz orada bakayım sabah sabah?’’ dedi elini gözlerinin üzerine koyup canlı sabah güneşini engellerken. Sanki yanlış bir şey yaparken yakalanmış çocuk gibi Konstantina çiçekleri hızla elinin tersi ile albümün sayfalarından masaya doğru süpürüp albümleri kapattı. Geçmişi geçmişte bırakmalı ve şuana dönmeliydi. Hızla saçlarını sıkıca ensesinde topladı.
Kırmızı şapkasını geçirip yerine oturduğundan emin olup ayaklandı. İşçiler Konstantina’ yı görmezse ne iş yapacaklarını bilirler miydi? Ağaçlar düzgün budanır mıydı? Doğru ilaçları katılır mıydı? Sevkiyat faturaları doğru kesilir miydi? Burada böyle miskin miskin oturmaya vakti yoktu ki onun… Albümleri üst üste yığarak Andreas’a baktı. Eğilip yanağını öptükten sonra uzaklaşmak için geri adım attı.
‘’İşler beni bekler, sen yine de dinlen olur mu?’’ dedi ağır kargo pantolonlarını düzeltirken. Babası masaya yaklaştığında Konstantina çoktan tarlanın yolunu tutmuştu. Andreas bir şey söylemeden arkasından baktı. Nikolas yanındaki sandalyeye çökerken güzel torununu ürkek bir kedi gibi kaçıran adama ters ters baksa da, kendisi dışında kimsenin duygularıyla pek
ilgilenmediği için Nikolas, Konstantina’ nın neden gittiğini de Andreas’ın neden ona ters ters baktığını da anlamadı. Sol göğüs cebine uzanıp purosunu çıkardı. Andreas çakmak ile puroyu elinden kapıp kendisi için yaktı. Konstantina’ nın ardından göz alabildiğince uzanan tarlaya baktı. Albümlerin ağırlığı ortada büyük bir taş gibi iki adamın arasında kaldı.
***
Andreas güneşin batışına kadar arka bahçedeki sandalyesinden kımıldayacak gücü kendinde bulamadı. Evin fertleri gelip gitti. Oturduğu masaya sofralar kurulup kaldırıldı ancak o bunca hareketin içinde bir nehir yatağı kadar durgundu. Üzerinden akıp giden hayatın da suyun ağırlığının da farkındaydı ancak hiçbir şey yapamayacak kadar güçsüzdü. Güneşin son dalgaları gökyüzünü pembemsi şeftaliye boyarken sıkışan kalbini rahatlatmak için bastonuna dayanıp ağır ağır yerinden kalktı. Nikolas ona yardım etmek için hareket eder gibi yapsa da Andreas elini kaldırarak sessizce reddetti.
Ağır yüreğini ağır adımlarla tarlaya götürdü. Zeytin ağaçlarının arasında yürümeyi daralan nefesine bir çare olarak gördü. Her bir adımında vücudu ona ihanet ediyor, diğer adımı atacak gücü kendinde bulamıyordu. Bir eli ile bastonuna yaslanırken diğer eli ile yaklaştığı zeytin ağacına tutundu. Ulu ağacın yıllara dayanmış gövdesinden güç almak istedi. Zeytinin pütürlü gövdesini nasırlı avucunda hissetti. Ağaçlardan yayılan taze yeşilin kokusu ekşi elmayı anımsattı.
Andreas elini zeytin ağacından çektiği anda duvara toslamış gibi bir hisle durakaldı.Gözleri karardı. Göz kapaklarını sıkıp tekrar açtığında sarı beneklerin gözlerinin önünde dans ettiğini gördü. Kalbi sanki kulaklarında atıyordu. Umutsuz bir çaba ile kesik bir nefes doldurmaya çalıştı ağzından. Bahar rüzgârı yanaklarını okşarken gözünden süzülen yaşlar tenini serinletti. O an anladı. Onu bu dünyaya bağlayan son bağın koptuğunu anladı.
Sersemleyerek en yakınındaki ağaca tutunup yanına çöktü. Sisli bir gölgenin ardından, yetmiş üç yıl önceki halini gördü. Sırtı yine bir ağaca dayanmış, ömründe hiç ağlamadığı kadar ağlayan o genç adamı gördü. Zamanın katmanları arasından teselli olmak ister gibi fısıldadı genç adama.
‘’Artık bitti.’’
Ciğerlerindeki nefesi tüketene kadar ağladıktan sonra kafasını kaldırıp etrafına baktığında olduğu ana dönmüştü. Ancak bir farklılık vardı. Ömrü boyunca omuzlarına yük olmuş ağırlık altında ezilmiyordu. Yüreğine ferahlık gelmişti. Artık yapabileceği hiçbir şey yoktu ve bu hiç sanmadığı kadar özgürleştirici bir histi.
Güneş lekeli yaşlı elleriyle gözlerini sildi. Bastonundan ve ağacından destek alarak ayağa kalktı. Taş villaya doğru yürürken günün son güneş ışıklarını içlerine çeken ağaçlar Andreas’ın tekrar tekrar aynı cümleyi mırıldanışını duydu.
‘’Tanrı’m benim ruhumu da al. Tanrı’m benim ruhumu da al.’’
Bölüm etkileşimi
