Smyrna Yanarken kitap kapağı

18. bölüm / 28

On Yedinci Bölüm

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 28Şu an: On Yedinci Bölüm

13 Eylül 1922, İzmir

Birgi Köyü’nde halasının iki göz odalı evinde, içi geçmiş sobanın yanındaki yer döşeğinde uyandı o sabah Peyker. Gözlerini açtığında ilk gördüğü şey yastığın yanına düşmüş olan kınalı eli oldu. Dün gece köyün en yaşlı teyzesi tarafından kına gecesinde dualarla sürülmüştü parmaklarının uçlarına ve avucuna. Parmakları ile gözlerini ovuşturduğunda kınanın toprak kokusu içine nüfuz etti. Çocukken ne çok severdi bu kokuyu. Şimdi çok uzaklarda olan kendi köyünde genç bir kız evlenirken diğer tüm çocuklar gibi o da gelinin etrafında toplanır, çamur gibi olan kınanın içine gömülmüş mumların ışığında gözü yaşlı kıza bakar ve ondan sonra kendi avucuna kına sürdürmek için beklerdi. Daha düne kadar hafızasında çocukluğunun masum anılarını saklayan kına kokusu artık değiştiremeyeceği kaderi gibi kokuyordu.

Sabahın soğukluğu ağır yorganın içinden çıkardığı kollarını sarınca ürperdi. Başını kaldırınca döşekte uyuyan halasının küçük kızını gördü. Kendi neyse de küçük kıza kıyamadı. Dışarıdan odun almak için pabuçlarını ayağına geçirdikten sonra sırtına hırkasını giydi.
Ayaklarını sürükleyerek evden odunluğa doğru çıktığında sol köşedeki ağaca bağlanmış geviş getiren süslü oğlağı gördü. Dün sabah damadın ailesi tarafından bugün düğün yemeğinde kesilip yenilmesi için getirilmişti. Boynuzlarından renkli boncuklar ve kumaşlar sarkıyordu. Kafasını her salladığında boynundaki bakır zil ötüyordu. Etrafındaki tüm çimleri gece boyunca yemişti.

Peyker oğlak ile göz göze geldi. Hayvanın boğazına bağlanmış ırgan ipi sanki kendi boğazındaymış gibi hissetti. Elini boğazına götürüp ovaladı. Bahçeyi arşınlarcasına büyük adımlar atarak hızla hayvanın yanına vardı. Ağaca sıkıca bağlanmış ipinin düğümünü çözmeye başladı. Gözlerine dolan yaşlar ile bulanıklaşan ipin son düğümünü görebilmek için gözlerini sıktı. Gözlerinden yaşlar sabah çiyi gibi yere dökülen yapraklara düştü. Son düğümü açtıktan sonra ileriye doğru fırlatıp oğlağa gösterdi. Geri çekilip hayvanın özgür olduğunu
anlamasını bekledi. Çoktan mağlubiyeti kaybetmiş hayvan boş gözlerle Peyker’e baktı. Peyker hayvanı kalçasından ittirdi.
‘’Git.’’ Dedi fısıldayarak. Arkasına dönüp evden kimsenin çıkmadığından emin olmak için baktıktan sonra hızla hayvana döndü. Hayvan ayaklarını oynattıysa da olduğu yerden kıpırdamadı.
‘’Git!’’ dedi hırsla Peyker dişlerinin arasından. ‘’Gitsene! Özgür ol! Çözdüm seni, haydi git!’’

İtelenen hayvan Peyker’e yine aynı boş gözlerle baktıktan sonra etrafına bakındı ve birkaç adım ötede hala yenmemiş olan otları gördü. Oraya doğru ilerleyip başını otların arasına gömdü. Başının yanlarından iğne oyalı kumaşlar yere doğru sarktı. Ağzını kapatmadıkça hayvanın bir şikâyeti yoktu. Peyker, halasının evin kapısından gelen tiz sesini duydu.
‘’Kız ne bakıyorsun tutsana! İpini çözmüş kaçacak namussuz.’’ Dedi halası ayaklarına yarı geçirilmiş pabuçları ile bahçede hayvana doğru koşarken. İpini çekiştirip aynı ağaca geri bağladı hayvanı. Hayvanın tek derdi ise taze otları yemekti. Halası işi bittiğinde süslü oğlak gibi olduğu yere mıhlanmış olan Peyker’e baktı. Peyker’in yaşlı gözlerini görünce kızmak için açtığı ağzını oflayarak kapattı.

‘’Hadi geç içeri soğuk hava, zaten başın açık çıkmışsın.’’ Dedi Peyker’e, elini eve doğru sallarken. Peyker almak için çıktığı odunları unutup kolları ile kendini sararak başı önde, kendi mağlubiyetini kabullenmiş bir vaziyette eve girdi.

***

Andreas ise o sabah gözünü açtığında ilk gördüğü şey sıvası dökülmüş duvar oldu. Yarbay dayısının iki katlı, denize bitişik eski yalısında uyandığında, tuzlu suyun çürüttüğü Fransız tahta pencerelerin altından rüzgârın ıslığını duydu. Şöminedeki ateş çoktan sönmüştü ancak ne kalkıp da ateşi tekrar yakacak hali vardı ne de kolunu kaldıracak mecali.

Bir zamanlar hizmetlilerle, bahçıvanlarla, dayısının karısı ve dört çocuğu ile gürültünün eksik olmadığı yalıda, tek gecede terk edilmiş hayatın boğuk sessizliği vardı. Andreas kolay ısınsın diye yalıdaki en küçük odayı kendine seçmişti.

Kendine reddetmeyeceği kadar güçlü bir adam tarafından verilmiş zafer haberini gerekli mecralara ilettikten sonra dayısının talimatlarına uyup yalıda onun için bırakılmış parayı alıp Sakız adasına geçmeliydi. Ardından evine dönebilirdi. Ancak Andreas gidemezdi. Dört gün önce Kadir’e tekrar mektup yazmıştı. Kötü bir adam değilim ben, demişti mektupta. Yemin ederim Peyker’e mutluluk ve sevgiden başka bir şey vaat etmiyorum. Onun güzel yüreğinin bir daha kederle dolmasına izin vermeyeceğim. Hüzünlü bir anın siniri ile verilmiş bir ret cevabını kabul etmek istemiyordu. Gözlerinde görmüştü, Peyker de onu seviyordu. Güzel bir hayatları olabilirdi. Tek istediği Kadir’in Peyker’e onu nerede beklediğini söylemesiydi.Karar Peyker’in idi.

Yatağın sert yayı beline batmaya başlayınca zorla kendini kaldırdı. Yatağın ucunda oturup pencerenin tüllerinin ötesindeki dalgalı denize baktı. İnsanın denize bakıp da kötü hissetmesi mümkün değildi. İçini anlamsız olduğunu bilse de bir umut kapladı. Bugün o gün olabilirdi.
Bugün Peyker gelebilirdi. İçinde kımıldayan hisleri bastıramıyordu. Genç zihni onu olasılıkların sevinci ile meşgul ediyordu. Çıplak ayaklarına terlik geçirip yataktan bir hışımla kalkıp pencerenin önüne geldi. Güneş ışıldıyordu, bugüne uyanmıştı ve hala umut vardı.
Odanın köşesindeki porselen derin kâsede duran soğuk suyu yüzüne çarpınca kendine geldi. Kafasını sallayıp aşağı inmek için hızla arkasını döndüğünde denizin ötesinde hızla yayılan dumanı görmedi bile.

Aşağı inip mutfağa doğru yöneldi. Mutfağın küflü ve karanlık kilerine girdi. Ev sahiplerinin arkada bıraktığı ve henüz farelerin bulmadığı bir çörek buldu raflardan birinde.
Çöreği sarılı olan kâğıdı ile alıp evin bahçesine doğru yöneldi. Bahçedeki çardağın üzerini kaplayan bereketli asmada sallanan kızıl üzüm salkımlarından koparıp ekmeğin yanına koydu. Çörek ve üzüm ile karnını doyurdu. Günlerdir yaptığı gibi, evde kalan yiyeceklerle beslenirken eve çöreklenmiş bir yabancı gibi hissediyordu. Çocukluğunda birkaç yazını bu yalıda geçirse de artık sahipsiz olan bu evde kalmak garip hissettiriyordu.

Akşamları yaktığı şöminenin dumanı ve mumun ışığı olmasa evin çoktan yağmalanacağını biliyordu. Oturduğu çardaktan eve doğru baktığında kırılmış panjurların ve bakımsız bahçenin hüznü içini kapladı. Gözüne bahçenin köşesindeki limon ağacı ilişti. Artık onu kimse sulamayacaktı. Andreas da bu evi terk ettikten sonra boş olduğu anlaşılan bu eve gâvur evi
diyeceklerdi ve hiç bir Müslüman oturmak isteyemeyecekti. Belki Yahudi bir tüccar büyük bir anlaşma ile kendini tatmin edecek bir fiyata aldıktan sonra bir bakanı olurdu limon ağacının.
Ancak bu kargaşada tıpkı kendi kaderi gibi limon ağacının kaderi de belirsizdi.

Bunları düşününce iştahı kaçtı. Parmaklarındaki ekmek kırıntılarından ellerini çırparak kurtulduktan sonra göğüs cebine uzanıp sigara kutusunu çıkardı. Tütünün dumanı etrafında dolanırken gökyüzüne baktı. Beyaz bulutları görmeyi beklerken sisli bir dumanın ağır ağır yaklaştığını görünce kaşlarını çattı. Bir oğlan çocuğunun bağıran sesini duydu sokaktan.
"Fotia! Fotia!"

Yangın.

Hem de öyle bir yangın ki.

***

Peyker oğlaktan daha süslü bir halde kat kat tüllerin ve kumaşların altında emanet gibi durduğu yatağın ucunda oturuyordu. Düğün için çoktan buğday kaynatılmış, pişmiş etin kokusu evin içine kadar dolmuştu. Peyker bir oturuyor bir kalkıyor, ne yapacağını bilemez halde odanın içinde dolanıyordu.

Kaçmalıyım diye düşündü. Nereye, dedi aynı hızda kendine. Gidecek hiçbir yeri yoktu.Sığınacak kimsesi yoktu. Muğla’ya kendi köyüne dönebilirdi belki. Komşuları tanırdı, severdi onu. Birkaç gün ona evini açarlardı, oradan sonra da başının çaresine bakardı. Nasıl çıkacaktı bu evden, çok geç kalmıştı. Nefesini bile takip ediyordu herkes. Geç kalmıştı, gece kaçmalıydı, birkaç eşya alıp yola düşmeliydi. Kadın başına mı?

Gözyaşlarına boğuldu Peyker. Kulağında atan kalbinin gümbürdeyen sesinin arasından hıçkırıklarını duyuyordu. Andreas’ın gözleri geldi gözlerinin önüne. Söyledikleri zihninde yankılandı. Dokunuşunun verdiği ürpertiyi, kendisine yazdığı şiiri gizli gizli okurken heyecanla atan kalbini hatırladı. Öyle bir hata etmişti ki, yersiz bir öfke ile ihtimallerle dolu bir aşkı nasıl geride bırakmıştı? Koca bir milletin hatasını nasıl bir adama yüklemeyi akıl etmişti? Andreas masumdu. Tek suçu Peyker’i sevmek ve ona başka bir hayatın mümkün olduğunu gösterecek cesareti olmasıydı.

Peyker ne çok yanılmıştı. Ailesini kaybetmenin acısının yasını geriye kalan tek aile üyesi ile tutabilir sanmıştı. Oysa halasının ilk yaptığı şey onu hiç tanımadığı bir adama ömür boyu mahkûm etmek olmuştu. Yüzünü bile görmediği, sesini işitmediği, huyunu suyunu bilmediği ve en vahimi sevmediği bir adama.

O zaman acısından fark etmemişti ancak şimdi anlıyordu. Andreas’ı sevmişti. Sevgiyle bakan gözlerini aklından hiç çıkaramamıştı. Neden ona inanmamıştı ki? Neden onun peşinden gidecek cesareti olmamıştı? Haklıydı, çok güzel bir hayatları olabilirdi. Hayat onlara güzel günlerin kapısını açabilirdi. Savaş alanından beraber kaçıp olasılıklarla dolu yenidünyalara doğru el ele koşabilirlerdi. Bir yuvası olabilirdi. Sevdiği adamla bir yuva kurabilirdi. Belki doğduğu topraklardan uzak kalırdı ama en azından yüreğini ısıtan adamla olurdu. Artık çok geç, diye fısıldadı kendi kendine. Yüzünü avuçlarına gömüp içinden kopan çığlıkları bastırmaya çalıştı.

Evin bir odasında Peyker kendi kaderine yanarken, aynı evin dış duvarlarında onun acısının dışında bir hayat akıyordu. Kapının önünde köy sakinleri düğün yemeğini yiyor akşam yapılacak eğlence için ev sahipleri oradan oraya koşturuyordu.

Kadir sora sora bulduğu evin kapısına varmadan durdu. Bir eve bir elindeki mektuba baktı.Peyker’i görmek için iki eli kanda olsa da gelirdi ama şimdi elinde bir bomba gibi tuttuğu emaneti getirmekle iyi edip etmediğini sorguluyor, vicdanının ağırlığı altında eziliyordu. Mektubu vermenin kime ne yararı olacaktı ki? Akşama düğün vardı, kaçacak değildi ya, Peyker akıllı kızdı, yanaşmazdı öyle bir şeye. Mektubu vermeli kendi yükünden kurtulmalıydı, zaten Peyker okur okumaz yırtıp atardı mektubu o da düğünden sonra evine dönerdi. Kendi kendine söylediklerine inanmadı Kadir. Peyker’in bu yabancı köye gelin gitmesine, çocukluğunu bildiği kızın şimdi evinden çok uzaklarda kalacak olmasını kabullenemiyordu. Mektubu vermeliydi, Peyker gitmek isterse de yardım etmeliydi, ona bu kadarını borçluydu.

Kadir kendi vicdanı ile olduğu yerde donakalmış bir vaziyette içinde daha yeni çıktığı savaştan daha yoğun bir savaş verirken, arkadaşlarıyla evin köşesinde sigara içen İskender bu yabancı adamın neden dakikalardır eve bakarak olduğu yerde durduğunu merak etti.Ağzındaki sigarayı yere atıp Kadir’e yaklaştı.
‘’Selamın aleyküm birader, birine mi bakmıştın?’’ dedi bir adama bir elindeki mektuba bakarak. Kadir boğazını temizleyip İskender’e baktı.
‘’Peyker’e bakmıştım, Muğla’daki köyünden abisi sayılırım, evlendiğini duyunca gelmek gerek dedim.’’ Diye cevap verdi elindeki mektubu arkasına saklayarak.
‘’İyi demişsin birader, ben İskender.’’ İki adam el sıkışıp kafalarını komutana selam veren asker sertliği ile salladı.
‘’Ben de Kadir, Peyker bacım nerede?’’ dedi Kadir gözleri ile evin bahçesini tararken. Kadir’in endişeli bakışlarından ve aceleci tavrından huylanan İskender gözleri ile mektubu işaret etti.
‘’Mektup Peyker’e mi?’’ diye sordu. Kadir bir adım geriye atarak yeni tanıştığı bu adamı süzdü. Cevap veremeden İskender arkasında sakladığı mektuba hızla uzandı. Yeni tanıştığı bu adamla elinde sıkıca tuttuğu mektup için itişip kakışmaya başladı. Hakaretler savrulmaya başlanınca köşeden izleyen İskender’in arkadaşları hızla ikilinin arasına girip Kadir’i engelledi.

İskender yırtarcasına açtığı mektubu çattığı kaşlarının altında hızla oynayan gözleriyle okudu. Askeri eğitimde öğrendiği yabancı lisan ile ne yazdığını anlayınca yanakları sinir ve utançtan al al oldu. Arkadaşlarının yanında olanları açık edip kendini küçük düşürecek hali yoktu. Gülerek Kadir’e döndü.
‘’Kimmiş bu Andreas, Kadir kardeş?’’ dedi. Kadir sinirle sıktığı çenesini açıp bir şey söyleme niyetinde değildi. Hışımla mektuba uzansa da İskender’in arkadaşları izin vermeyecekti.
İskender el çabukluğu ile mektubu yırtarak okunmayacak küçük parçalara ayırdı. Kâğıdın küçük parçaları üflenmiş karahindibanın beyaz tozları gibi havada uçuştu. İskender kafası ile işaret verip arkadaşlarını uzaklaştırdı. Kadir’e yaklaşıp gözlerinin ta içine baktı.
‘’Peyker benim zevcem. Bu adam her kim ise, söyle ona geç kaldı Kadir kardeş, bu da böyle biline.’’ Dedi. Kadir’in omzuna hafifçe vurduktan sonra gülümseyerek hiçbir şey olmamış gibi arkadaşlarının yanına dönüp yeni bir sigara yaktı.

Kadir beladan kurtulmak istercesine yakasını silkip eve doğru ağır adımlarla yürüdü. Evin önünde Peyker’in halasını köyün diğer kadınlarıyla buldu. Yazları Muğla’ya geldiğinden Kadir’i tanıyordu. Biraz lafladıktan sonra onu Peyker’in odasına götürdü. Odanın kapısını hafif aralayıp kafasını sokarak Peyker’in uygun olduğundan emin olduktan sonra Kadir’e odaya girmesi için izin verdi. Peyker tanıdık bir yüz görmenin neşesi ile doldu.
‘’Hoş geldin Kadir abi, iyi ki geldin!’’ dedi boynu bükük oturduğu yataktan zıplarcasına kalkıp. Kadir kat kat tüllerle örtülmüş Peyker’in yüzünü neredeyse zor görüyordu. ‘’Gelmem mi Peyker bacım, böyle bir günde hem de. Fırsat olsa tüm köy gelirdik de işte, benimle idare ediver gari.’’ Dedi Kadir de yüzüne yerleştirdiği sahte mutlulukla. Peyker sonunda yalnızlığının biraz dağıldığını hissettiği için yüzündeki ifadeye hiç dikkat edemedi. ‘’Onca yolu benim için gelmişsin abi sağ olasın.’’ Dedi minnetle.
‘’İyi gördüm seni.’’ Dedi Kadir Peyker’i omuzlarından tutarak. Peyker ne diyeceğini bilemedi. Duraklayıp iç çektikten sonra nefes verir gibi cevap verdi.
‘’İyiyim abi, merak etme.’’ Dedi paylaşılmayacak yükünün ağırlığında ezilerek. Biraz köydekilerden biraz Kadir’in ailesinden konuştuktan sonra Kadir artık gitmesi gerektiğini söyledi. Kendisini abi olarak da görse genç bir adamın taze gelinin odasında çok durması yakışık almazdı. Kapıya yönelmişken vicdanı onu durdurdu. Eli kapıda dönüp Peyker’e uzunca baktı.
‘’Bir şey mi söyleyecektin Kadir abi?’’ diye sordu Peyker ceylan gibi gözlerini Kadir’in ruhuna dikerek. Kadir boğazına dizilmiş tüm sözleri kurşun yutar gibi zorlanarak yuttu. ‘’Çok güzel olmuşsun Peyker bacım, kaderin de senin gibi güzel olsun inşallah.’’ Diyebildi sonunda.

***

Her şey o kadar hızlı ilerlemişti ki, Andreas ne ara iki parça eşyasını ve onun için ayrılmış parayı ufak el çantasına koyup kendini limana attığını anlayamadı. Alevler hiç kimsenin beklemediği kadar hızlı yayılmıştı. Ateşin sıcaklığı altında kavrulan şehirde, sıralanmış onca ev çatır çatır yanarken, insanların çığlıklarına yanan evlerin içler acısı yıkıntı sesleri eşlik ediyordu. On yıllardır yaşadıkları evlerini, bin emekle aldıkları eşyalarını ve hatıralarını bırakmak şehrin Rum sakinlerine, Andreas’a olduğundan daha zor gelmişti. Şiddetli rüzgâr ile evden eve atlayan kıvılcımların arasında insanlar hızla bir içeri bir dışarı koşarak kurtarabildiklerini evlerinin önüne yığıyordu. Andreas’ın tutunacağı ne hatırası ne de ona ait bir eşyası olduğundan kurtarması gereken tek şey olan canını alıp çıktı.

Daha iki hafta öncesinde savaş alanında bulunmuş bir adamdan şuan savaş alanını aratmayan şehrin karmaşasında yolunu daha rahat bulması beklenebilirdi. Ancak patlayan bomba seslerinin ve uçuşan kurşunların arasında hayatının aşkı ile tanışıp da, dayısının evinde kuş sesleri ile uyanıp sevdiği kadını beklemeye kadar geçen delice zıtlıkta dağılmış olan sinir sistemi Andreas’a hiç yardımcı olmuyordu. Tüm bedeni titriyor, etrafına bakınıp ne
yapacağını düşünüyor, kararsız bir düşünce yumağı halinde sürüklenirken ona çarpanların şiddeti ile savrulacak kadar güçsüz hissediyordu.

Etrafına baktığında savaş alanında alışık olmadığı bir manzara ile karşılaştı. Savaş alanında sadece adamlar olurdu. Öfkeli, hırslı, yaralı, aç ve aciz adamlar. Rol yapan adamlar. Rol yapamayacak kadar perişan adamlar. Onlara yüz çevirmek ve kendi derdi ile meşgul olmak daha kolaydı. Ancak şimdi etrafına baktığında koca bir şehrin aynı anda yanan bir şehirden kaçışına tanık oluyordu. Bulduğu ilk çaputu kafasına bağlamış kadınlar ağlayan çocuklarını çekiştirirken sırtlarına attıkları bohçalarının ağırlığı ile eziliyordu. Hayatlarında hiçbir
zorlukla yüzleşmemiş varlıklı kadınların, eldivenli ellerini nereye koyacaklarını bilemedikleri şaşkın hallerini ve yine her işi başkası tarafından halledilmiş varlıklı kocalarının eşlerine tutunurken yüzlerine hâkim olan gizlenemeyen korkuyu görüyordu. Yaşlı karı kocaların birbirlerine ve ellerindeki sopalara tutunarak iki büklüm halde kendilerine yol açmaya çalışmalarını görüyordu. Kasa kasa eşya taşıyan erkek çocukları görüyordu. Kendi içlerine ve annelerinin eteklerine sinmiş kız çocuklarını görüyordu.

Gözlerinden zihnine aktarılan her bir yüz şuan bulunduğu şehirden ilk kalkan gemi ile ayrılması gerektiğini söylese de yüreği henüz gitmeye hiç de hazır değildi. Şehre yayılan pis duman kokusu ile daralan göğsünde kendi acısı ile kıvrılan kalbi kabuğuna sığamaz olmuş,
Andreas’ın kulağında ve ağzında atıyordu sanki. Bugün hiç böyle olmamalıydı. Bugün Peyker gelecekti ve el ele çıkacaklardı bu şehirden. Nasıl olurda kaderi onu böyle bir felaketin içine sürüklerdi? Bu kıyamet gününde Andreas nasıl sevdiği kadını bulabilirdi ki? Mantığı çoktan vazgeçmişse de kalbi el vermiyor, panik ve korku ile üç adım ileri atıyorsa da umutsuzca iki adım geri atıp arkasına bakıyor ve bunca kalabalığın arasında o iki safir gözü arıyordu.

Gökyüzünün zehir rengini yansıtan koyu denizdeki dalgalar şehrin kıyısını döverken, panik içindeki insanlar denizin şiddetli sallantısına rağmen gemilerden karaya doğru uzatılmış merdivenlere sıkı sıkı tutunarak kendilerini her geçen saniye daha çok yanıp kül olan bu şehirden kurtarmaya çalışıyorlardı. Ölümle yaşam arasındaki çizgi inceldikçe birbirlerini ezen insanların yüzlerinde yok olan insanlığın da emareleri görülüyordu.

Andreas ne olduğunu anlayamadan kendini çoktan ayrılmış bir geminin arkasında hızla dolan diğer bir geminin yolcu sırasında buldu. Etraftaki gürültüyü bastırmaya çalışan bir görevli çürümüş dişlerinin arasından tükürükler saçarak Andreas’a bilet parasını sordu. Felç olmuş bir yavaşlıkta göğüs cebinden çıkardığı banknotlar ellerinden koparılırcasına alındı ve gemiye bağlanmış sallanan merdivene doğru itildi.

Önündeki ve arkasındaki insanların hareketleri ile savrulan Andreas her fırsatta dönüp arkasındaki limana ve oradaki kalabalığa bakıyordu. Gördüğü her siyah renkli saçta, her deniz renkli gözde nefesi kesiliyordu ancak umutları da zamanı gibi hızla azalıyordu. Yosun kokulu güverteye adım atıp geminin en ucunda kendine zar zor bir yer bulduğunda, siyah dumanların arasında boğulan şehri son bir kez gördüğünde artık her şeyin bittiğini kabullendi. Gitme vakti gelmişti. Yüreğini, umutlarını, gençliğini ve yaşama dair tüm heveslerini bu yanan şehirde bırakacaktı.

Son yolcularını alan gemi Sakız adasına doğru yola çıkarken, tiz düdüğü Andreas’ın kulaklarında bir çığlık gibi yankılandı. Daha fazla tutamadığı gözyaşları yangın dumanının isinden kararmış yanaklarına döküldü. İnsanların balık gibi istiflendiği kalabalık gemi ağır ağır yanan şehirden uzaklaşırken, Andreas’ın tek düşünebildiği geride bıraktığı sevgilisinin güvenliğiydi. Bugün ona gelememişse de iyi olduğuna dair dua etmekten başka bir şansı yoktu. Gözyaşlarını ceketinin yakasına silerken hızla uzaklaşan şehrin siluetine bakıp Peyker’e ve hayatında sadece bir kere sahip olacağına inandığı o mutluluğa sonsuza kadar veda etti.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

21okunma 2beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…